Kazimi hükümeti görevdeki birinci yılını doldurdu

Kazimi ülke içinde ve dışında önemli başarılara imza attı.

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Irak Başbakanı Mustafa el-Kazımi’yi 1 Nisan’da Riyad'da kabul etti. (SPA)
Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Irak Başbakanı Mustafa el-Kazımi’yi 1 Nisan’da Riyad'da kabul etti. (SPA)
TT

Kazimi hükümeti görevdeki birinci yılını doldurdu

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Irak Başbakanı Mustafa el-Kazımi’yi 1 Nisan’da Riyad'da kabul etti. (SPA)
Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Irak Başbakanı Mustafa el-Kazımi’yi 1 Nisan’da Riyad'da kabul etti. (SPA)

Mustafa el-Kazimi, Saddam Hüseyin rejimine karşı eylemlerin sürdüğü dönemde, Irak’ın Hafızası Kuruluşu'nu yönetirken ülke tarihini gözler önüne seren  sessiz bir gazeteci olarak biliniyordu. Kazımi söz konusu dönemde elbette gün gelip de basın ve kamuoyu ile çekişmeler yaşayacağı bir göreve geleceğini düşünmüyordu. Bu görev, Eski Irak Başbakanı Haydar el-İbadi’nin görevlendirmesi ile devraldığı Ulusal İstihbarat Dairesi Başkanı’ydı.
Kazımi, Ulusal İstihbarat Dairesi’ndeki görevini üstlenmeden önce yürüttüğü gazetecilik ve insan hakları çalışmaları sırasında sakin ve utangaç yapısıyla dikkat çekiyordu. Ulusal İstihbarat Dairesi’ndeki görevini, rejimin düştüğü 2003 öncesne veya sonrasında rejim düştükten önce veya sonra bu görevi üstlenenlerden farklı olarak nitelenebilecek bir şekilde yerine getirdiği için daha da gizemli bir isim haline geldi.
Ulusal İstihbarat Dairesi rejim düşmeden önce, aralarında milyonlarca gizli belgeyi ifşa etme konusunda ehil olan Kazımi'nin de bulunduğu Irak muhalifleri ile mücadelede en önemli birimlerden biriydi. Rejim düştükten sonra bu birim kotaya tabi tutuldu. Kazımi, göreve galmesinn ardından Ulusal İstihbarat Dairesi’ni hükümetle ya da aynı görüşte olmayanlarla ilişkiler kurulabilen bir devlet birimi haline getirmek için yeniden yapılandırmaya çalıştı. Kazımi’nin sessiz bir şekilde çalışması onu Irak’ta 2019 yılının ekim ayında patlak veren ve oyunun birçok kuralını değiştiren protesto hareketinin ardından başbakanlık pozisyonu için önerilen isimlerden biri haline getirdi. Protestolar, 2003 yılı sonrasında yaşanan en ciddi olay olarak nitelendi. Bu olay, birçok yetkilinin protestoculara (hükümet, devlet dışı güçler, üçüncü taraf) gösterdiği sertliğe rağmen siyasi süreçteki önceliklerin yeniden düzenlenmesini sağladı. Çıkan çatışmalarda 600’ün üzerinde kişi yaşamını yitirirken on binlerce kişi de yaralandı. Ayrıca Adil Abdulmehdi yönetiminin feshedilmesinin ardından yeni bir hükümet kurmaya ilişkin seçenekler olumsuz görülüyordu. Hükümeti kurmakla görevlendirme süreci beş aydan fazla devam etti. Bu süreçte hükümeti kurmakla görevlendirilen Muhammed Şiya es-Sudani ve Terörle Mücadele Teşkilatı Başkanı Korgeneral Abdulvahab al-Saadi gibi şansları olan diğer isimlerin yanı sıra üç kişi daha (Muhammed Tevfik Allavi, Adnan ez-Zerfi, Esad el-İdani) başarısız oldu.
Siyasi aktörler, başarısızlık ya da genel olarak rejimin durumu açısından bakıldığında uçurumun kenarına geldiklerini farkettiklerinde kurtarılabilecekleri kurtarmak için son bir çare olarak muhalefet günlerinde sessizliği ile bilinen ve Ulusal İstihbarat Dairesi Başkanlığı’nı devraldıktan sonra gizemi artan isme yöneldiler. Kendileriyle, göstericilerin arasını bulabilecek başka birini bulamadılar. Çoğu Iraklı, hükümeti kurmakla görevlendirilmeden önce Mustafa el-Kazımi hakkında hiçbir şey bilmiyordu. İsmi yankılanmaya başlayınca fotoğraflarını ve konuşmalarını gördüler. Ancak halkın aksine Kazimi’yi daha önceden tanıyanlar da vardı. Bunların başında da yakın dostu Cumhurbaşkanı Dr. Berhem Salih geliyordu. Salih medya alanında yıllarca birlikte çalıştığı Kazımi’nin başbakan olmasını destekliyordu.
Salih için Kazımi başarı için bir fırsat olabilirdi. 7 Mayıs’ta es-Selam Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda Kazımi’nin hükümeti kurmaktan ziyade tam yetkileri ile başbakan olarak atanması dolayısıyla eşi görülmemiş bir tören düzenlendi. Herkes onu alkışladı ve Fatiha suresini okudu. Kaimi görevine alkışlar ve Fatihalar eşliğinde başladı ancak her şey bir anda buhar olup uçtu. Zira itirazlar, sorunlar ve sıkıntılar baş göstermeye başladı. Hatta görevden alınmasına yönelik çağrılar yapıldı ve herkesin ne kadar zor olduğunu bildiği görevini gerçekleştirmesi için önüne daha fazla şartlar konuldu. Buna rağmen Kazımi sakinliğini korudu. Fotoğraflarını yere atıp üzerlerinde tepinen ya da sokaktaki askeri güç gösterileri ile başbakan olarak pozisyonuna meydan okuyanlar da dahil olmak üzere en zorlu rakipleri karşısında bile metanetini korudu. İkincil savaşların içine çekilmedi.
Kazımi aynı şekilde zorluklar, çekişmeler ve karşıt görüşler karşısında da aynı sakinliği ve sessizliği korudu. Başarılı olacağına yönelik iddiaların yanı sıra devrileceği söylemleri de vardı. İstihbaratçı ve bilgileri açığa çıkarma konusunda uzman biri olarak elindekileri en zor koşullarda devlet işlerini yürütmek için kullanabiliyordu. Sorunların başında yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını ve ekonomik kriz geliyordu. Irak’ın aylık ödemeleri neredeyse 5 milyar dolara ulaştı. Yaklaşık 6 milyon çalışanın maaşlarının ödenmesinde büyük ölçüde petrole bel bağlandığı bir dönemde petrol fiyatlarında eşi görülmemiş bir düşüş yaşandı.
Bugün, Kazimi’nin seçtiği ve parlamentoda güvenoyu alan hükümeti tam kadrosuyla -“Ibn El-Hatip Hastanesi” olayından sonra istifa eden Sağlık Bakanı Hasan et-Tamimi hariç- ilk görev yılını tamamladı. Kazımi tüm iddiaları boşa çıkararak başta seçimlerin yapılması olmak üzere sıkıntıların çoğuna göğüs germede başarılı oldu. Kazimi, amacı erken seçimlere gitmek olan bir geçiş hükümeti kurdu ve 10 Ekim’de gerçekleştirilmesi planlanan seçimleri belirlenen tarihte yapmak için tüm mekanizmaları başarıyla oluşturdu. Kazımi ilk başta 6 Haziran gibi daha erken bir tarih belirlemişti ancak bu tarihi sıkıntılı olarak gören siyasi güçler seçimlerin ertelenmesini talep etmişti.
Kazımi’nin karşı karşıya olduğu bir diğer zorluk da yolsuzluktu.Yolsuzlukla mücadelede 2003 yılından bu yana ilk kez önemli bir atılım gerçekleştirdi. Kendisinden önceki altı hükümet çok sayıda denetleme kurumuna, şeffaflık organlarına ve komitelere rağmen yolsuzlukla mücadele etmekte başarısız olmuşken Kazımi, Korgeneral Ahmed Ebu Ragif başkanlığında tek bir komite kurdu ve kendisine geniş yetkiler tanıdı. Komite çalışmalarına başladıktan sonra ilk kez yolsuzluk yapan isimleri köşeye sıkıştırmayı başardı. Böyle bir durum ülke tarihinde ilk kez yaşanıyordu.
Kazımi devrileceğine yönelik iddialara ve karşılaştığı zorluklara rağmen Irak ile ABD arasında stratejik diyalog kurdu. Ayrıca başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez ülkeleri ile ilişkilerini her geçen gün daha üst bir seviyeye taşıdı. Çevresindeki Arap ülkeleriyle (Mısır ve Ürdün ile tamamlayıcı bir şekilde) gittikçe güçlenen ilişkiler kurmayı başardı.
Kazimi ayrıca ülke içinde, Arap ülkeleriyle daha fazla açılım yapmak için siyasi ve toplumsal düzeyde uygun bir atmosfer yaratmayı da başardı.



Darfur’daki silahlı hareketler tarihi dayanak noktalarını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya

HDK’nın Darfur bölgesi vilayetleri üzerindeki neredeyse tam hakimiyeti, söz konusu hareketleri kendi coğrafyaları, tarihi dayanakları ve özgün ortamlarının dışında savaşmak zorunda bıraktı (AFP)
HDK’nın Darfur bölgesi vilayetleri üzerindeki neredeyse tam hakimiyeti, söz konusu hareketleri kendi coğrafyaları, tarihi dayanakları ve özgün ortamlarının dışında savaşmak zorunda bıraktı (AFP)
TT

Darfur’daki silahlı hareketler tarihi dayanak noktalarını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya

HDK’nın Darfur bölgesi vilayetleri üzerindeki neredeyse tam hakimiyeti, söz konusu hareketleri kendi coğrafyaları, tarihi dayanakları ve özgün ortamlarının dışında savaşmak zorunda bıraktı (AFP)
HDK’nın Darfur bölgesi vilayetleri üzerindeki neredeyse tam hakimiyeti, söz konusu hareketleri kendi coğrafyaları, tarihi dayanakları ve özgün ortamlarının dışında savaşmak zorunda bıraktı (AFP)

Cemal Abdulkadir el-Bedevi

Darfur’daki silahlı hareketlerin, Sudan’da barışa yönelik Cuba Anlaşması çerçevesinde orduyla iktidar ortaklığı kurmasına ve ardından ‘Ortak Kuvvetler’ bünyesinde Hızlı Destek Kuvvetleri'ne (HDK) karşı sahada fiilen onun yanında yer almasına karşın, yaşanan gelişmeler ve HDK’nın bölgenin beş vilayeti üzerinde kurduğu fiili hakimiyet, bu hareketleri kendi coğrafyaları, tarihi dayanakları ve özgün ortamlarının dışında savaşmak zorunda bıraktı.

Otorite ve yapılar

HDK liderliğindeki Sudan Kurucu İttifakı (Tesis İttifakı), bölge üzerindeki hakimiyetini pekiştirme yolunda önemli bir adım atarak yürütme ve yasama organlarını tamamladığını, idari ve ekonomik düzeni yeniden tesis ettiğini, bankacılık sistemini işler hale getirdiğini duyurdu. İttifak, Güney Darfur'daki Nyala şehrini başkent ilan etti.

Sudan Kurucu İttifakı paralel hükümeti Başbakanı Muhammed Hasan el-Teayişi, yürütme organındaki boş bakanlık koltuklarını doldurmak amacıyla yedi bakanın yanı sıra çeşitli bakanlıklara müsteşar ve genel müdür atamalarını kararname ile gerçekleştirdi. Atamalar arasında Polis Kuvvetleri Genel Müdürü de yer alıyor.

Stratejik hata

Sudan Sivil ve Demokratik Araştırmalar Merkezi'nin kurucusu ve direktörü Nehar Osman Nehar, yaptığı değerlendirmede, “Darfur’daki hareketlerin çatışan taraflardan (Sudan ordusu ve HDK) birinin safına geçmek yerine yapıcı tarafsızlık ilkesini benimsemesi ve arabuluculuk ile çözüm üretme rolüne soyunması çok daha isabetli olurdu. Oysa hareketler, kendilerinin yaratmadığı ve meyvelerini devşiremeyeceği bir savaşta yakıt olmayı tercih ederek büyük bir stratejik hata yaptı. Ne var ki söz konusu çatışma özünde Sudan ordusu ile başlangıçta onun bir parçası olan HDK kuvvetleri arasındaki kurumsal bir hesaplaşmadır. Darfur hareketlerinin yapması gereken, bu savaşta taraf olmak değil; yapıcı tarafsızlık tutumunu öne çıkararak arabuluculuk ve çözüm üretme işlevini üstlenmekti.

Baskı kozu

Nehar’a göre silahlı hareketlerin yapıları gereği özerkliklerinden gönüllü olarak vazgeçmelerinin pek olası değil. Çünkü bağımsız silahlı yapılar olarak varlıklarını sürdürmek, liderlerinin hükümet taleplerini koparabilmek için elindeki tek baskı aracı. Orduya entegre olmaları, anlaşmaların hayata geçirilmesi için sahip oldukları tüm kaldıraç gücünü ellerinden alır. Bu yüzden Nehar, söz konusu liderlerin, ellerindeki tüm imkânları seferber ederek bu özerkliği korumaya çalışacaklarını öngörüyor. Bu, maaşlarını, rütbelerini ya da gerçek bir ilgi göremeyebilecek savaşçılarının zararına olsa bile. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardı analize göre bu tablo, buradaki çıkarın davanın değil, liderlerin çıkarı olduğuna işaret ediyor.

Belirsiz bir gelecek

Sivil ve Demokratik Araştırmalar Merkezi direktörü sözlerini şöyle sürdürdü:

“Eksik ya da kısmi de olsa barışa yönelik her adımı ilke olarak destekliyorum. Ancak gerçekler farklı bir tablo ortaya koydu. 2020 yılının kasım ayında imzalanan Cuba Anlaşması, 2023 yılının nisan ayında savaşın patlak vermesine dek geçen sürede yerinden edilmiş kişiler ve mülteciler açısından, kalkınma alanında, hatta güvenlik düzenlemeleri ve geçiş dönemi adaleti maddelerinde somut hiçbir şey üretemedi. Fiilen hayata geçen tek şey, hareket liderlerine tanınan egemenlik ve siyasi mevkilerden ibaret kaldı. Anlaşmanın geleceğini son derece muğlak görüyorum; zira sahada uygulanan tek şey, hâlâ hareket liderlerinin elinde bulunan egemenlik pozisyonları oldu.”

‘Tesis’ adlı paralel hükümet, kontrolünü sağlamaya yönelik kararlar aldı (AFP)‘Tesis’ adlı paralel hükümet, kontrolünü sağlamaya yönelik kararlar aldı (AFP)

Nehar, Hızlı Destek Kuvvetleri'nin Darfur üzerindeki hakimiyetini kelimenin tam anlamıyla bir işgal olarak nitelendiriyor: güç yoluyla bölgeye dayatılan yeni bir gerçeklik. Kontrolünde bulunan bölgelerdeki ihlallerin genel hacminin önceki dönemlere kıyasla azaldığını kabul etmekle birlikte, tablonun normalden çok uzak olduğunun altını çiziyor. Bu bölgelerdeki vatandaşlar ifade özgürlüğünden ve serbest dolaşım hakkından yoksun; ticari hayat neredeyse durma noktasına gelmiş, insani yardımlar kısıtlanmış, telefon kullanımı bile denetim ve baskı altında. "Bu ne kurtuluştur ne de yönetimdir; bu salt bir işgaldir" diyor.

Ateşkes kaygıları

Darfur tarihi araştırmacısı Abdurrahim Yahya da benzer bir perspektiften değerlendiriyor. Cuba Anlaşması'nı imzalayanlar başta olmak üzere söz konusu hareketlerin, kuruluşlarından bu yana en tehlikeli evreyle karşı karşıya olduğunu belirten Yahya’ya göre bunun sebebi eski güçlerinin her zaman Darfur'daki toprak denetimine, toplumsal tabana ve bölge halkının haklarını koruma söylemine dayanıyor olması.

Bu hareketlerin insani ateşkese karşı çıkmasını, tüm Darfur'u HDK'nın eline bırakan sahada oluşmuş gerçekliğin kalıcı hale gelmesi kaygısıyla doğrudan ilişkilendiren Yahya’ya göre uzun süreli bir çatışma durmasının mevcut kontrol haritasını dondurabileceğini, bunun da sonradan değiştirilmesi güç kalıcı bir siyasi gerçeğe ya da müzakere zeminine dönüşebileceğini düşünüyorlar.

Kaygılar ve katılaşan tutumlar

Yahya'ya göre Darfur’daki hareketlerin kaderi artık büyük ölçüde bölge üzerindeki kontrolü ne kadar hızlı yeniden ele geçirebileceklerine bağlı. Bunu başarabilirse rollerini ve nüfuzlarını yeniden inşa edebilirler. Ancak HDK'nın bölgedeki hakimiyeti uzun süre yerleşik kalırsa, hareketlerin Darfur içindeki siyasi ve askeri ağırlığının giderek erimesi kaçınılmaz hale gelecek.

Önce kurtuluş

Darfur Bölgesi Valisi Minni Arko Minawi ile Adalet ve Eşitlik Hareketi Başkanı Cibril İbrahim, herhangi bir ateşkes anlaşmasında önceliğin Cidde mutabakatının hayata geçirilmesi, yani HDK milislerinin kentlerden ve sivil yerleşim alanlarından çekilmesi olması gerektiği konusunda hemfikir.

Darfurlu iki lider, HDK’nın kontrolündeki yerleşim bölgelerinden ve sivil alanlardan tam çekilme sağlanmadıkça hiçbir askeri yumuşamanın işe yaramayacağını düşünüyor. Onlara göre sivil yaşamın normale dönmesi ve halkın korunması ancak bu şekilde mümkün olabilir.

Minawi, düşmanlıkların sona erdirilmesine yönelik her türlü süreçte milislerin elindeki bütün tutuklu ve kaçırılmışların koşulsuz serbest bırakılmasını ön şart olarak koyarken, barışın, Darfur'da ve diğer eyaletlerde hakların iadesi ile mülklere ve özgürlüklere yönelik ihlallerin sona erdirilmesiyle başladığını vurguluyor.

İbrahim ise Darfur’un HDK’nın elinden kurtarılmasının en büyük öncelik olduğunu kararlılıkla dile getiriyor. İbrahim, bölgenin tamamı geri alınmadan savaşın durdurulmasının ya da müzakere masasına oturulmasının mümkün olmadığını savunuyor ve sorumluluklarının Darfur'u geri almak için büyük ilerlemeye hazır olmayı gerektirdiğini belirtiyor.

İki tarafı keskin bıçak

Devrim Güçleri Demokratik Sivil İttifakı'nın başkanı ve eski Başbakan Abdullah Hamduk, ateşkesin iki tarafı keskin bıçak gibi olduğu konusunda Minawi ile aynı noktada buluşuyor. Ancak ateşkes için gerekli düzenleme ve koşullar meselesinde görüşleri ayrışıyor. Hamduk, insani ateşkesi net bir siyasi süreçle ilişkilendiriyor ve böyle bir zemin oluşturulmadan atılacak adımın ülkenin fiilen bölünmüşlüğünü pekiştirebileceği ya da en iyi ihtimalle yeni çatışma turlarının başlamasından önce yaşanan geçici bir soluklanmaya dönüşebileceğine karşı uyarıyor.

Acil insani ateşkes çağrısı (AFP)

Acil insani ateşkes çağrısı (AFP)

Bu ateşkesin özgürlük, barış ve adalet şiarlarını taşıyan Aralık Devrimi'nin hedeflerine ulaşmayı ve kalıcı istikrarı gözeten kapsamlı, bağımsız ve güvenilir bir siyasi sürece zemin hazırlaması gerektiğini vurgulayan Hamduk, tüm tarafları acil insani ateşkesi derhal kabul etme çağrısını yinelerken, arayışındaki siyasi sürecin ülkenin parçalanmasına doğru sürüklenmesini önleyebilecek ve köklü, kapsamlı çözümlere ulaşabilecek tek yol olduğunu ısrarla belirtiyor.

Olağanüstü durum

Darfur El-Cedide gazetesi genel yayın yönetmeni Ali Mansur ise HDK milislerinin Darfur'un büyük bölümü ile Kurdufan'ın bir kısmı üzerindeki hakimiyetini, savaş koşullarının ve askeri tablonun karmaşıklığının dayattığı olağanüstü bir durum olarak değerlendiriyor; kalıcı ya da uzun vadede sürdürülebilir bir gerçeklik olarak görmüyor. Milislerin istikrarlı bir yönetim modeli ortaya koyamaması, ordunun ve müttefik kuvvetlerin çeşitli cephelerdeki süregelen ilerleyişi, milislerin içinden geçtiği yıpranma ve saflarındaki ayrılıklar, bu güçlerin bölgede askeri veya coğrafi bölünmeye dayalı kalıcı bir statüko tesis etmesini giderek daha güç hale getiriyor.

Bu yüzden Mansur, hareketlerin geçmiş yıllarda sergilediği büyük başarısızlıklara karşın, hatalarını gözden geçirme ve rotalarını düzeltme fırsatını hâlâ ellerinde bulundurduğunu düşünüyor. Bunun için Sudanlı siyasi çalışmanın geleceğinin silah gücüne, bölgeci söyleme ya da mağduriyet siyasetine değil, halkın güvenlik, istikrar, adalet ve kalkınma özlemlerine dokunan bir ulusal proje sunabilme kapasitesine dayandığının farkına varılması gerekiyor.

Kaçırılan fırsatlar

Darfur’daki hareketlerin barış anlaşmalarının ardından tarihsel bir dönüşüm fırsatını heba ettiğini düşünen Mansur’a göre bu hareketler, bölgesel ya da askeri nitelikli talep odaklı yapılar olmaktan çıkıp, bağımsızlıktan bu yana Sudan'ı çatışmalar, bölünmeler ve zayıf ulusal vizyon batağında tutan geleneksel partilerle rekabet edebilecek ulusal siyasi partilere dönüşebilirdi.

Mansur, söz konusu hareketlerin büyük çoğunluğunun isyan zihniyetinden devlet zihniyetine, savaş söyleminden siyaset söylemine geçişi başaramadığına dikkat çekiyor. Farklı bölgelerden, kabilelerden ve aidiyetlerden Sudanlıları kucaklayabilecek bütünlüklü bir ulusal program ortaya koyamadılar. Bir kısmı ise mevcut aşamanın devlet inşasını, yeniden yapılanmayı ve istikrarı merkeze alan kapsayıcı bir ulusal söylem gerektirmesine karşın, siyasi seferberliğin aracı olarak mağduriyet ve dışlanmışlık söyleminin esiri olmaktan kurtulamadı.

Geçtiğimiz yıl 26 Ekim'de Kuzey Darfur vilayetinin ve bölgenin yönetim şehri El-Faşir’in yaklaşık 18 aylık kuşatmanın ardından tamamen HDK kontrolüne geçmesiyle birlikte, bu güçler Darfur'un; Kuzey, Doğu, Orta, Batı ve Güney Darfur olmak üzere beş vilayet merkezi üzerindeki hakimiyetini tamamladı. El-Faşir, Sudan ordusunun bölgedeki son kalesi olma özelliğini de böylece yitirdi.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia'dan çevrilmiştir.


Mukteda el-Sadr, askeri kanadı olan Seraya es-Selam’ın Irak hükümet kurumlarına entegre edildiğini duyurdu

Sadr Hareketi'nin lideri Mukteda el-Sadr (Hareket Medyası)
Sadr Hareketi'nin lideri Mukteda el-Sadr (Hareket Medyası)
TT

Mukteda el-Sadr, askeri kanadı olan Seraya es-Selam’ın Irak hükümet kurumlarına entegre edildiğini duyurdu

Sadr Hareketi'nin lideri Mukteda el-Sadr (Hareket Medyası)
Sadr Hareketi'nin lideri Mukteda el-Sadr (Hareket Medyası)

Irak’taki Şii hareketin lideri Mukteda es-Sadr, bugün yaptığı açıklamada “Seraya es-Selam”ın Irak devlet kurumlarına entegre edileceğini duyurdu.

Şarku’l Avsat’ın Irak Haber Ajansı’ndan aktardığına göre Sadr açıklamasında, “Vatanın genel çıkarları ve ülkeyi çevreleyen tehlikelerden kaçınmak adına, ‘Seraya es-Selam’ın Şii Ulusal Akımı’yla bağının tamamen sona erdiğini; tamamen devlete bağlanarak askeri oluşumlardan sorumlu genel otoritenin denetimine gireceğini ilan etmek zorundayız. Seraya’ya bağlı sivil yapılar ise herhangi bir karargâh, silah, üniforma, unvan ya da benzeri unsurlar olmaksızın ‘el-Bünyan el-Mersus’ yapısına dönüştürülecektir” ifadelerini kullandı.

Sadr ayrıca, “Son olarak, ‘Seraya es-Selam’ bünyesindeki askeri oluşumlara, gerçekleştirdikleri tüm ‘büyük ve küçük cihatlar’ için teşekkür etmekten başka bir şey söyleyemem. Dini, ideolojik ve toplumsal anlayışımıza bütünüyle uyum sağlayamayan herkesi de Allah affetsin” dedi.

Öte yandan Irak Başbakanı ve Silahlı Kuvvetler Başkomutanı Ali Falih ez-Zeydi, Sadr’ın açıkladığı kararı memnuniyetle karşıladı.

Zeydi, yaptığı basın açıklamasında söz konusu adımın, “iç istikrarın güçlendirilmesi, silahın yalnızca devletin elinde toplanması ilkesinin pekiştirilmesi ve güvenlik güçlerinin anayasal görevlerini yerine getirmesine destek sağlanması açısından önemli bir süreç” olduğunu belirtti.

Başbakan ayrıca bütün silahlı gruplara da benzer bir yol izleme ve devletin resmî kurumları çatısı altında faaliyet gösterme çağrısında bulundu. Bunun Irak’ın korunması, egemenliğinin muhafaza edilmesi ve güvenlik ile istikrarın güçlendirilmesi açısından gerekli olduğunu vurgulayan Zeydi, silah taşıma ve yasaları uygulama yetkisinin yalnızca devlete ait olduğunu ifade etti.

Zeydi, mevcut dönemin ortak çaba, ulusal çıkarların öncelenmesi ve vatandaşların anayasal kurumlara olan güveninin güçlendirilmesini gerektirdiğini; bunun da hukukun üstünlüğüne dayalı güçlü bir devlet çerçevesinde mümkün olacağını söyledi.


İngiliz büyükelçisi Irak'taki grupları "mafya" olarak nitelendirdi

 İngiltere'nin Bağdat Büyükelçisi İrfan Sıddık (X)
İngiltere'nin Bağdat Büyükelçisi İrfan Sıddık (X)
TT

İngiliz büyükelçisi Irak'taki grupları "mafya" olarak nitelendirdi

 İngiltere'nin Bağdat Büyükelçisi İrfan Sıddık (X)
İngiltere'nin Bağdat Büyükelçisi İrfan Sıddık (X)

İngiltere’nin Irak Büyükelçisi İrfan Sıddık, dikkat çeken açıklamalarında silahlı grupların yöntemlerini “mafya usulleri” olarak nitelendirdi.

Şarku’l Avsat’ın basından aktardığına göre Sıddık, ülkesinin, yalnızca hükümet kontrolü altında olması şartıyla Halk Seferberlik Güçleri (Haşdi Şabi) ile çalışmaya karşı olmadığını belirtti. Londra’nın “kontrolsüz silah sorunuyla mücadelede”, Kuzey İrlanda deneyiminden yararlanarak Irak’a destek vermeye hazır olduğunu ifade etti.

Sıddık, “Savaş kararı yalnızca meşru devlet kurumlarının yetkisindedir. Bu tür meselelerle seçilmiş hükümet ilgilenir, başka hiç kimse değil” dedi.

İran’ın Irak’taki etkisini de eleştiren İngiliz diplomat, Tahran’ın müdahalelerini “geniş çaplı ve gayrimeşru” olarak tanımladı. Başbakan Ali al-Zeydi liderliğindeki yeni hükümete devlet otoritesini güçlendirme çağrısında bulunan Sıddık, “İranlılar Irak’ın egemenliğine saygı göstermiyor. Yeni hükümetin bu sorunu çözmesini umuyoruz” ifadelerini kullandı.

İngiltere-İran ilişkilerine de değinen Sıddık, savaş sürecinde Bağdat’taki İran Büyükelçisi ile diplomatik temaslarının azaldığını söyledi. İranlı büyükelçinin, ikili görüşme önerisi gündeme geldiğinde çekimser davrandığını da ifade etti.