Drone saldırıları PKK'nın yeni stratejisi mi? Uzmanlar: Örgüt drone saldırılarını yaygınlaştırmayı ve şehirlere yaymayı planlıyor

Fotoğraf: millisavunma.com
Fotoğraf: millisavunma.com
TT

Drone saldırıları PKK'nın yeni stratejisi mi? Uzmanlar: Örgüt drone saldırılarını yaygınlaştırmayı ve şehirlere yaymayı planlıyor

Fotoğraf: millisavunma.com
Fotoğraf: millisavunma.com

Diyarbakır'da 19 Mayıs 2021 Çarşamba günü sabah 00.30 sularında 8. Ana Jet Üssü Komutanlığı'na patlayıcı yüklü maket uçak ile bir saldırı girişiminde bulunuldu.
Bu saldırıdan iki gün sonra bu sefer de Batman'da SİHA üssü olarak da bilinen İnsansız Uçak Sistemleri Üs Komutanlığı ile Şırnak'taki 23. Piyade Tümen Komutanlığı'na drone saldırıları düzenlendi.
Her üç saldırıda da dronelar vurularak düşürüldü. Saldırılarda maket uçakların da kullanıldığı öne sürüldü.
Yaşanan bu saldırılar aslında yeni değil.

İlk olarak Ağrı Doğubeyazıt'ta bulunmuştu
Edinilen bilgilere göre istihbarat birimleri, 2017 yılından itibaren PKK'nın drone saldırıları hazırlığında olduğu ihbarını aldı.
Hatta 12 Kasım 2017'te yapılan açıklamada Ağrı'nın Doğu Beyazıt ilçesinde bomba atar mühimmatı yüklenmiş bir drone ele geçirildi.
Ancak örgütün drone ve maket uçakları saldırılarda yaygın olarak kullanmaya başlaması 2020 yılında oldu.
İlk olarak 2020'nin ağustos ayında Kuzey Irak'taki askeri üslere maket uçaklarla saldırmayı deneyen örgüt aynı saldırıyı yurtiçinde ilk kez 10 Kasım 2020 günü Şırnak'ta denedi.
Ancak örgüt ilk defa geçtiğimiz günlerde Diyarbakır ve Batman gibi sınırdan daha uzak noktalarda drone ve maket uçaklarla saldırı girişiminde bulundu.
Türkiye karşıtlığıyla bilinen Amerikalı neocon yazar Michael Rubin de PKK'nın drone saldırılarına ağırlık vereceğini öne sürdü.
Peki bu saldırıların amacı ne? Örgüt neyi hedefliyor? Sözkonusu sistemleri nereden temin ediyor ve saldırılar sürer mi?
Bu soruyu uzman isimlere yönelttik.

"Model uçakların terör amaçlı kullanılması asimetrik saldırı"
21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü Terörizm ve Terörizmle Mücadele Araştırmaları Merkezi Başkanı Emekli Kurmay Albay Ünal Atabay, PKK'nın model veya maket uçaklarla saldırmasının asimetrik olduğunu söyledi.
Atabay, "Terör örgütünün son dönemde saldırılarında kullanmaya çalıştığı uçan/uçurulan bu tip vasıtalar genel olarak maket uçak olarak biliniyor veya ifade ediliyor, aslında bunlar maket uçak değil model uçaktır. Yani bunların terör amaçlı kullanılması asimetrik bir saldırıdır. Diğer bir ifadeyle asimetrik gücün asimetrik bir vasıtasıdır" dedi. 

"PKK'nın model uçak ile saldırı girişimi 2003'lerde başladı"
"Model uçak/dronların temini ve ulaşımı kolay vasıtalardır" diyen Atabay, "Teknolojinin yarattığı fırsattan istifadeyle temin edilmesi ve ulaşılması kolaylaştıkça eylem tarzlarına da bunları dahil etme gayretlerini görüyoruz. Terör örgütünün aslında model uçak saldırı girişimi arayışları 2003-2004 yıllarına kadar gitmektedir. Yeni bir şey gibi ifade ediliyor olsa da 16-17 yıllık bir arayış ve gayretleri var, işte bu noktadan itibaren güvenlik güçleri de başta TSK başta olmak üzere aktif pasif karşı koyma tedbirlerini bu çerçevede geliştirmeye başlamışlardır" ifadelerini kullandı.

"Güvenlik güçleri saldırıyı önleyecek kapasiteye ulaştı"
Drone saldırılarına karşı alınan tedbirleri Atabay, şöyle anlattı:
"Nitekim gelinen noktada teknolojinin yarattığı fırsattan en üst düzeyde istifade edilerek elektronik harp, drone savar gibi sistemlerle ve diğer önleyici mekanizmalarla teçhiz edilerek saldırı girişimlerini önleyici hale geldikleri görülüyor. Kısacası güvenlik güçlerinin bu tip saldırıları en üst düzeyde önleyebilecek kapasiteye ulaştığını söylemek yerinde olacaktır."

"Etkisi yüksek, maliyeti az saldırılar"
"Örgüt neden bu saldırıları tercih ediyor?" sorusuna Atabay şu cevabı verdi:
"Terör örgütleri genel olarak bu tip vasıtalarla saldırıları; etkisi yüksek, maliyeti az ve pratik oluşu nedeniyle yönelmektedirler. Bu tarzdaki eylemler birkaç kişi ile yapılabilmektedir. Yani bu eylemlerde çok sayıda terörist unsuru kullanmadan az emek, az gayret, az risk, az maliyet ile etkili bir neticeye ulaşma arayışı vardır. Diğer tarafıyla örgüt bu tip eylemlerle, kendi tabanı üzerinde de sözde yetenek/kabiliyet gösterisiyle; güçlüyüz, ayaktayız mesajı vererek moral/motivasyon sağlayıcı tarzda psikolojik bir etki yapma peşinde olduğu söylenebilir. Aynı zamanda bu tip eylemler bir çaresizlik arayışının da ifadesidir. Diğer bir husus, terör örgütünün karadan bir saldırı ile etkili olamayacağı üs, tesis vs. yerlere bu tip vasıtalarla ulaşmaya çalıştığını söylemek mümkündür. Örgüt üzerinde güvenlik güçlerinin yarattığı etkiyi ve baskıyı gölgelemek adına da bu tür sansasyonel eylem tarzlarını seçiyorlar." 

Yurtdışından değişik kanallardan temin ediliyor
Bu vasıtaların internet üzerinden satıldığı gibi yurtdışından değişik kanallardan temin edildiğinin de anlaşıldığını kaydeden Atabay, "Ayrıca bunların parçalarını temin etmek suretiyle birleştirerek üretmeleri de mümkün. Kaldı ki Kuzey Irak'ta bazı yerlerde basit atölye tarzı yerlerde ürettikleri ve yine bunları üretebilecek yerlere sipariş ettikleri yönünde de bilgiler var. Yani bunlara kolay ulaşılabilir araçlar. Bununla birlikte gerek yurt içi gerekse uluslararası alanda terör örgütlerinin ulaşmasını engelleyici yönde bunların kontrol edilebilirliği üzerinde çalışmak, önleyici tedbirlere odaklanmak yerinde olacaktır" değerlendirmesinde bulundu.

"Sınır hattındaki drone saldırılarını şehirlere taşımaya çalışıyorlar"
Emekli Jandarma Kurmay Albay Aziz Ergen, PKK'nın SİHA'ların artmasının ardından arazide rahat hareket edemediği için riski daha az eylemlere yöneldiğini, son drone saldırılarını da bu kapsamda değerlendirmek gerektiğini belirterek şöyle konuştu:
"Örgüt 2000'lerin başından itibaren uzaktan kumandalı patlatıcı kullanımına ağırlık vermişti. Şimdi de klasik eylem tarzını bırakarak istediği yerde, istediği zamanda ve istediği hedefe yönelik saldırı anlayışını benimsemiş görünüyor. Sınır hattındaki üs noktalarına yönelik dronelarla zaman zaman saldırı girişimleri oluyordu. Ancak bunu yurtiçine özellikle de 'Cepheci Teşkilat' adını verdikleri kent yapılanmaları kanalıyla şehirlere de taşımaya çalıştıkları görülüyor."

"Birinci hedefleri hava üsleri"
Ergen, bunun nedenini de şöyle açıkladı:
"Çünkü örgüte yönelik operasyonlara katılan uçakların ve helikopterlerin bulunduğu üsler genel olarak kent içlerinde veya yakınlarında. Sonuçta droneları kullanmak için özel bir piste, alana ihtiyaç yok. Küçük bir monitörden hareketlerini izleyebiliyorsun. Bunları yurtiçinden temin etmeleri de zor değil. Ortadoğu’da farklı ülkelerin güvenlik şirketleri var. Bunların kanalıyla da bu tür sistemleri temin edip, eğitimini de alabilirler."

"Benzer saldırılar yaygınlaşabilir"
Ergen, şu ana kadar ki saldırıların deneme amaçlı ve Türkiye'nin tepkisini anlamaya yönelik olduğunu öne sürerek, benzer saldırıların yaygınlaşabileceği uyarısında bulundu.

İnternetten bile sipariş edilebiliyor
Konuyla ilgili görüşünü aldığımız ancak görevi nedeniyle ismini veremediğimiz bir askeri yetkili de droneların açık pazardan temininin kolay olduğunu belirtti. 
Öncelikle saldırılarda kullanılanların maket uçak değil, drone olduğunu aktaran yetkili, "Maket uçak uçmaz çünkü, radyo kontrollü dronelar sabit kanatlı veya döner kanatlı" dedi ve şöyle devam etti:
"Alibaba gibi e-ticaret yapan firmalardan bile internet üzerinden 300-500 dolar gibi fiyatlara alınabilen dronelar var. Tabii ki daha pahalı sistemler de var. Bunların üzerine patlayıcı, havan mermisi ya da bomba atar mermisi ekleyip silahlı drone veya kamikaze drone çeviriyorlar."

DEAŞ'ı örnek aldılar
Droneların saldırı amaçlı kullanımının ilk olarak Suriye ve Irak'ta DEAŞ ve kimi radikal gruplarca başladığını öne süren yetkili, "PKK, DEAŞ ile Suriye'de çatışsa bile onlardan çok şey öğrendi ve örnek aldı" diye konuştu.

Drone savarlar ve makineli tüfeklerle düşürülüyor
Yetkili, dronelara karşı en etkili sistemlerin tek er tarafından bile kullanılabilen elektromanyetik dalgalar yayarak etkisiz hale getiren drone savarlar olduğunu belirterek, sözlerini şöyle tamamladı:
"Türkiye, drone savar üretiminde ilerleme kaydetti. Aselsan'ın ve bazı özel savunma şirketlerinin bu konuda çalışmaları mevcut. Drone tehdidine karaşı RF Jammer ve akkılı mühimmata sahip 40 mm bombaatardan oluşan drone savunma sistemi var Aselsan'ın. Drone savarlar kritik yerlerdeki birliklerde yakında yaygınlaşacak. Ayrıca hedef görüldükten sonra bu tür sistemleri uzun namlulu otomatik silahlarla hedef alarak vurmak da mümkün. Geçen günlerdeki saldırılarda duyulan ve çatışma olarak sosyal medyada lanse edilen silah sesleri de aslında bu droneları düşürmek için yapılan atışlardı."

Independent Türkçe



Irak'ta siyaset ve silahlar: Hamaney suikastının ardından zorlu sınav

Irak İçişleri Bakanlığı bünyesindeki Patlayıcılarla Mücadele Müdürlüğü görevlileri, ülkenin orta kesimlerindeki Babil ilinin Hilla kenti yakınlarındaki Siyahe bölgesinde bir köye düşen roket yakıt tankını incelerken, 1 Mart 2026 (AFP)
Irak İçişleri Bakanlığı bünyesindeki Patlayıcılarla Mücadele Müdürlüğü görevlileri, ülkenin orta kesimlerindeki Babil ilinin Hilla kenti yakınlarındaki Siyahe bölgesinde bir köye düşen roket yakıt tankını incelerken, 1 Mart 2026 (AFP)
TT

Irak'ta siyaset ve silahlar: Hamaney suikastının ardından zorlu sınav

Irak İçişleri Bakanlığı bünyesindeki Patlayıcılarla Mücadele Müdürlüğü görevlileri, ülkenin orta kesimlerindeki Babil ilinin Hilla kenti yakınlarındaki Siyahe bölgesinde bir köye düşen roket yakıt tankını incelerken, 1 Mart 2026 (AFP)
Irak İçişleri Bakanlığı bünyesindeki Patlayıcılarla Mücadele Müdürlüğü görevlileri, ülkenin orta kesimlerindeki Babil ilinin Hilla kenti yakınlarındaki Siyahe bölgesinde bir köye düşen roket yakıt tankını incelerken, 1 Mart 2026 (AFP)

İyad el-Ahber

28 Şubat Cumartesi günü şafak sökene kadar, ABD ve İsrail'in İran’a saldırısı için sıfır saatinin geldiğine dair hiçbir işaret yoktu. ABD'nin Ortadoğu'da askeri güçlerini artırmasına rağmen, bir gün önce Maskat ve Cenevre'de Tahran ve Washington arasında müzakereler yapılıyordu. Ancak savaş çığırtkanları, barışın istisna, çatışma ve savaşın ise norm olduğu bu bölgede, Donald Trump ve Binyamin Netanyahu'nun yeniden harekete geçme sinyalini bekliyorlardı.

Şubat ayının son cumartesi gününden sekiz ay önce, Time dergisi kapağında ‘Yeni Ortadoğu’ başlığı ile İran’ın Dini Lideri (Rehber) Ali Hamaney'in yarısı yırtılmış bir resmini yayınladı. Burada, yeni Ortadoğu'da Hamaney'in liderliğindeki İran rejiminin yer almayacağı mesajı verildi. O dönemde gözlemciler, başlık ve fotoğraftan verilen mesajı yorumlamakla meşguldü. Derginin kapak fotoğrafıyla 2003 yılında rejimi düşmeden önce Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin'e ve 2011 yılında öldürülen Libya Devlet Başkanı Muammer Kaddafi'ye olanların benzerliği hatırlatıldı.

Bu mesaj İran'da pek iyi karşılanmamış gibi görünüyor, zira çoğu gözlemci savaşın kaçınılmaz olduğu ve bu seferki ana hedefin İran siyasi rejiminin başını ortadan kaldırmak olduğu konusunda hemfikirdi. Ancak İran'ın siyasi liderleri, Körfez ve Ortadoğu'daki Amerikan çıkarlarına karşı açık savaş tehditleri ve uyarılarının, İran'a karşı yeni bir savaş başlatma düşüncesini caydıracağına inanıyordu. Washington ile müzakere masasına oturmayı kabul etmenin, Donald Trump'ın ABD başkanlığı görev süresinin sonuna kadar mümkün olduğunca fazla zaman kazandıracağını ummuştu.

Siyasi sürecin dışında kalan sadece iki silahlı grup var. Bunlar Hizbullah Tugayları ve Nuceba Hareketi. Her ikisi de İran'ın ABD ve İsrail'e karşı savaşında ona olan desteğini açıkça ilan etti.

Başkan Trump, savaşın ilk gününün akşamı, ABD’nin ‘Destansı Öfke’ adını verdiği, İsrail'in ise ‘Kükreyen Aslan’ olarak adlandırdığı askeri operasyonların başında Ali Hamaney'in öldürüldüğünü duyurdu. İran devlet televizyonu da ertesi gün şafak vakti suikastı doğruladı. Ancak İran'ın tepkisi, daha önce yaşanan 12 günlük savaşın başlangıcında olduğu kadar gecikmedi. İranlıların ‘Ramazan Savaşı’ olarak adlandırdığı operasyonda füzeler, sadece Tel Aviv'i değil, Bahreyn'den Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne (BAE), Katar’dan Kuveyt'e kadar Körfez ülkelerini de hedef aldı. Tahran ile Washington arasındaki müzakerelere ev sahipliği yapan Umman bile İran füzeleri ve insansız hava araçlarının (İHA) hedefi oldu.

Iraklılar arasındaki bölünme

İran propagandasının, ülkenin orta kesimleri ve güneyinde Şii bölgelerindeki halk kitleleri arasında kendini pazarlama konusundaki başarısı yadsınamaz. Bu propaganda, Şiiliğin doktrinsel derinliğinin İran İslam Cumhuriyeti'nde somutlaştığı, doktrinin sembolizminin İran'daki Velayet-i Fakih konumunda siyasi olarak varlık kazandığı ve Şiiliğin bekasının İran'daki Velayet-i Fakih sisteminin devamına bağlı olduğu fikrine dayanıyor.

Şiizmin dini merkezi, Velayet-i Fakih’in mutlak otoritesi teorisiyle tam olarak uyuşmayan bir düşünce ekolünü somutlaştıran Necef'teki dini ekol olmasına rağmen, İran'ın 2003'ten beri yürüttüğü siyasi propaganda Necef’teki dini ekolün sahip olduğu dini sembolizmi gölgede bırakarak, dikkatleri Tahran'daki Şiiliğin siyasi merkezine çekmeyi başardı.

İran liderliğinde 2014 yılından sonra başlayan ‘Direniş Ekseni’ ile ideolojik olarak bağlantılı silahlı grupların yükselişiyle, Şii siyasi alanda etkili birçok isim İran'daki İslam Devrimi liderine ideolojik bağlılıklarını açıkça ilan ettiler.

sdfgth
Irak’taki İran yanlısı grup Hizbullah Tugayları üyelerinin cenaze töreninde yas tutan bir kişi Ali Hamaney'in resmini taşırken, 5 Mart 2026 (AFP)

Bu, birçok Iraklının ABD ve İsrail'in İran'a karşı yürüttüğü savaşı, Ortadoğu'da nüfuzlarını dayatmaya çalışan ülkeler arasındaki çıkar çatışması olarak değil, Şiiliği hedef alan dini bir savaş olarak görmelerinin nedenini açıklıyor. Bu yüzden Iraklılar arasında bölünme gayet doğal, özellikle de Irak'taki siyasi aktörler krizlerinin ancak dış güçler tarafından çözülebileceğine her zaman inandıkları için bu normal karşılanıyor. Dolayısıyla sıradan vatandaşların bölgesel gelişmelere tepki göstermesi veya bunlardan korkması şaşırtıcı değildir, çünkü bu gelişmelerin er ya da geç kendi ülkelerinde de yankı bulacağının farkındadırlar.

Direniş ekseni ile bağlantılı olduğunu iddia eden gruplar ise şu an her zamankinden daha fazla bölünmüş durumda. Siyasi sürecin dışında kalan sadece iki silahlı grup var. Bunlardan biri Hizbullah Tugayları, diğeri Nuceba Hareketi. Her ikisi de İran'ın ABD ve İsrail'e karşı savaşında ona olan desteğini açıkça ilan etti ve savaşın ilk gününden itibaren roketleri ve İHA’larıyla savaşa dahil oldu.

Odağını silahlı mücadele ve Direniş Ekseni’nden siyasi eyleme kaydıran diğer gruplar ise ABD’nin Bağdat Büyükelçiliği’nin bulunduğu Yeşil Bölge yakınlarında gösteriler düzenlemeyi tercih ettiler ve Hamaney suikastının ardından destekçilerini yas konseyleri kurmaya çağırdılar. Temsilciler Meclisi'nde 80'den fazla milletvekiline sahip olmalarına rağmen, parlamentonun olağanüstü toplantıya çağrılmasını talep etmediler!

İran, savaş başladıktan sonra fazla beklemedi ve füzeleri ve İHA’ları istisnasız tüm Körfez ülkelerinin başkentlerine ve şehirlerine ulaştı.

Hatta cumhurbaşkanının seçilmesi ve yeni hükümeti kurmak üzere başbakanın atanmasıyla ilgili anayasal haklar konusu, İran'a karşı savaşın başlamasından bir gün önce son kez tartışılmıştı! Bu konu, Tahran, Tel Aviv ve Washington arasındaki gerginlikler yatışana kadar ertelendi. Birçok politikacı, Irak'ta İran'ın nüfuzu altında yapılan seçimlerin sonuçlarından çok uzak, yatıştırma temelli bir güç paylaşımı formülü üzerine bahis oynuyor olabilir. Savaş bittiğinde, cumhurbaşkanlığı veya başbakanlık makamına aday olan şu veya bu kişinin reddedilmesi ya da onaylanması bile tamamen farklı olacağına şüphe yok. Çünkü İran savaştan sonra bir daha eski İran olmayacak. İran'da aynı iktidar rejimi kalsa bile, iç meselelerini çözme konusundaki endişesi, dış etkisini düzenleme konusundan önce gelecek. Dahası, Trump yönetimindeki ABD’nin Irak'taki nüfuzu daha da netleşmeye başladı. Trump, siyasi varlığa ve hükümetin oluşumuna müdahaleye odaklanmaya başladı. Irak'ta Tahran ile Washington arasında eski etki paylaşımı denklemini kabul etmeyecek. Trump'ın Nuri el-Maliki'nin başbakanlığa aday olarak gösterilmesine karşı çıkması da bunun açık bir kanıtı.

Dolayısıyla İran'ın etkisinin azalması ve ABD'nin bir sonraki hükümetin oluşumuna müdahale etmesi ile birlikte, bir sonraki aşama açıkça ve net bir şekilde ABD'nin himayesi altında geçecek. Irak'taki tüm siyasi partiler bunun farkında ve Trump'ın başkanlık döneminin Irak'ta çatışmasız geçmesi umuduyla, bazı siyasi nüfuz ve ekonomik kazanımlarını kaybetmek anlamına gelse bile, kabul ve itiraz etmeme mesajları gönderiyorlar.

Geri dönüşü olmayan nokta

İran, savaş başladıktan sonra savaşın kapsamını genişletme tehdidini gerçekleştirmek için fazla beklemedi. Füzeleri ve İHA’ları, sadece ABD ordusunun silah depolarını ve İsrail’in çeşitli şehirlerini değil, istisnasız tüm Körfez devletlerinin başkentlerini ve şehirlerini de hedef aldı. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre böylece İran, bölgesel çevresine yönelik düşmanlığında geri dönüşü olmayan bir noktaya ulaşarak etki alanı için rekabet etmekten, askeri gücünü kullanarak çevredeki ülkelere saldırıya geçti.

Yakın gelecekte ortaya çıkacak zorluk, Şii siyasi güçlerin bölgesel ortamla uyumlu bir siyasi model sunmaları olacaktır.

Irak'ın yönetici sınıfının, özellikle de Şii siyasi güçlerin sorunu, yirmi yılı aşkın bir süredir politikalarının İran ile uyum içinde olması. Arap ülkelerinden komşularıyla inişli çıkışlı ilişkilerine ve hükümetlerinin Arap Körfez ülkelerine karşı sürdürdüğü açık tutumuna rağmen, Irak'ın bölgesel politikaları, İran'ın bölgeye yönelik gündeminden ve tutumlarından herhangi bir kopuşa işaret etmiyor.

Bu nedenle, “Aksa Tufanı” savaşı ve Tahran ile Tel Aviv arasındaki on iki günlük savaşın ateşinden uzak kalan Irak'ın, 28 Şubat 2026 savaşından, ya da İranlıların deyimiyle Ramazan savaşından sonra da bu durumunu koruyacağını beklemek kolay değildir.

Silahlı gruplar, destek bayrağı altında bu savaşa girdiklerini açıkladılar. Hükümetin resmi tutumuna gelince, yapılan açıklamalarda Tahran'a karşı savaşı reddetmek ile Körfez ülkerine karşı saldırıyı reddetmek arasında gidip geldiler. Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin’in de ifade ettiği üzere İran, Erbil'deki ABD konsolosluğunu ve el-Harir Askeri Üssü’nü bombalarken, İsrail ve ABD'nin Irak'ın orta kesimleri ve güneyindeki silahlı grupların karargahlarını bombalaması tuhaf bir paradoks oluşturuyor. Sanki savaşan taraflar, Irak'ın füzeleri ve İHA’ları için ortak bir arena olması dışında hiçbir konuda anlaşamamış gibiler!

xcvfgth
Irak'taki Şii silahlı grupların destekçileri Bağdat'taki Yeşil Bölge'de bulunan ABD’nin Bağdat Büyükelçiliği’ne doğru yürüyüşe geçerken, İran'ın Dini Lideri Ali Hamaney'in resmini taşıyan bir protestocu, 1 Mart 2026 (Reuters)

Yakında Şii siyasi güçlerin bölgesel çevreleriyle uzlaşan bir siyasi model sunma zorluğunun ortaya çıkması bekleniyor. Çünkü bölgedeki İran etkisinin kalıntıları nedeniyle tehlike hissetmeye devam edecekler. Bu tehdidin bölgesel çevrelerinde kalmasını önlemeye çalışacaklar. Irak’ın ilerleyen süreçte bölgesel çevreye entegrasyonunu tehdit eden silahlı güçlerin nüfuzu ve hakimiyetinden uzaklaşması ve bu ortamda ekonomik ve siyasi ortaklıklar yoluyla hareket etmesi gerekiyor. Dolayısıyla Iraklıların 28 Şubat 2026'da başlayan savaş sonrası dönem için yeni bir vizyon ve konsepte ihtiyacı var.

* Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


Hark Adası: Washington'un İran rejimini devirme yolu mu olacak?

 İran’ın Hark Adası (Google Earth )
İran’ın Hark Adası (Google Earth )
TT

Hark Adası: Washington'un İran rejimini devirme yolu mu olacak?

 İran’ın Hark Adası (Google Earth )
İran’ın Hark Adası (Google Earth )

İsa en-Nehari

ABD'nin İran'a karşı savaşı ikinci haftasına girerken, İran rejimini yalnızca hava saldırıları yoluyla devirme becerisine ilişkin soru işaretleri artıyor. İstihbarat tahminleri, rejimi ortadan kaldırmanın kapsamlı kara müdahalesi gerektirebileceğini gösteriyor ki, bu da siyasi ve askeri açıdan maliyetli bir seçenek. Bu karmaşık denklemin gölgesinde Donald Trump yönetiminin aynı zamanda daha ucuz ve daha etkili seçenekler aradığı görülüyor.

Hark Adası’na el koyma

Washington'da dolaşımda olan senaryolar arasında İran petrol endüstrisi tacının mücevheri olan Hark Adası'nın kontrolünü ele geçirme de yer alıyor. Böyle bir adım, eğer gerçekleşirse, uzun bir kara savaşına sürüklenmeden İran rejimini ekonomik olarak boğmanın bir yolu olabilir. Dahası rejimin askeri operasyonları finanse etme veya ekonomik kayıpları telafi etme kabiliyetini kısıtlayacaktır, bu da onun zayıflamasını ve belki de çöküşünü hızlandırabilir.

Arap Körfezi'nin kuzeyinde yer alan Hark Adası, beş milden uzun olmayan ve Manhattan'ın yarısından daha küçük olan küçük bir kara parçası. Ancak İran petrolünün yaklaşık yüzde 90'ı ada üzerinden küresel pazarlara, özellikle de Çin ve Hindistan'a taşındığından, burası İran'ın dünyaya açılan ana ekonomik kapısını temsil ediyor. Adayı İran'daki petrol sahalarına bağlayan boru hatları ağına ilave olarak, büyük petrol tankerlerinin demirleyebileceği dev yükleme limanlarını da içeriyor. Bu nedenle onu kontrol etmek Washington'a büyük bir stratejik avantaj sağlayacaktır.

Axios sitesine göre Trump yönetimi yetkilileri adayı ele geçirme ve rejimin kaynaklarına erişimini kesme fikrini zaten müzakere etti, ancak bunun uygulanması, Trump'ın sıklıkla hakkındaki çekincelerini dile getirdiği bir seçenek olan, kara kuvvetlerinin gönderilmesini gerektirecek. Yine de ABD Başkanı son zamanlarda sınırlı kara kuvvetleri konuşlandırma fikrine daha açık görünüyor.

ABD Savunma Bakanlığı'nın eski danışmanı Karim Abdian, Independent Arabia’ya verdiği röportajda, Beyaz Saray'ın tutumunun petrol tesislerine zarar vermekten kaçınmak olmasına rağmen, Hark Adası’nın ilk kez konuşulmaya ve görüşülmeye başlandığını söyledi. Petrol tesislerine zarar vermekten kaçınmanın arkasındaki mantık, bunun sonucunda son derece hassas bir emtia olan petrol fiyatlarının varil başına 150 dolara, hatta belki 200 dolara çıkabileceğidir.

Geçen yıl İran'ın petrol ihracatının en kötü koşullar ve yaptırımlar altında günde yaklaşık 3 milyon varile ulaştığını da ifade etti. Uygun koşullar altında ise ihracat günde 4 ya da 5 milyon varile kadar çıkabilir, bu da piyasanın petrole boğulmasına neden olabilir ve Trump'ın ara seçimler öncesinde sağlamayı amaçladığı fiyat istikrarına katkıda bulunabilir.

Sınırlı kara müdahalesi

Zenginleştirilmiş uranyumun İran'dan çıkarılması için karadan müdahale olasılığı sorulduğunda Trump bu fikri memnuniyetle karşıladı ve “Bunu bir noktada yapabiliriz ama şimdi değil” dedi. Bu açıklama, Washington'un Irak'ta olduğu gibi uzun bir savaşa sürüklenmek istemediği şeklinde yorumlanabilir. Ancak İran rejimi çökme noktasına yaklaştığında, müdahalenin insani ve maddi kayıplar açısından maliyetini azaltmak amacıyla belirli hedeflere ulaşmak için sınırlı güç konuşlandırmaya hazır olabilir.

Bu bağlamda Hark Adası potansiyel hedeflerin başında öne çıkıyor. Eğer ABD adayı kontrol altına alabilirse, İran rejimi en önemli finansman kaynaklarından mahrum kalacaktır. Bush yönetimi sırasında Pentagon’da danışmanlık yapan Michael Rubin'in söylediği gibi, İranlılar “petrollerini satamazlarsa maaşları ödeyemezler.” Bu durum halkın öfkesini körükleyebilir ve rejimin kontrolünü zayıflatabilir.

ABD rejimi devirmeden zayıflatmakla yetinse bile, uzun bir savaştan kaçınmak için Hark Adası ABD'nin İran üzerinde bir nüfuz aracı olabilir. Avrasya Grubu Başkanı Ian Bremmer, ABD'nin ada üzerindeki kontrolünün, İran şehirlerinde kuvvet konuşlandırmaya gerek kalmadan Trump'a herhangi bir İran rejimi üzerinde güçlü bir baskı kartı sağlayabileceğini düşünüyor. Zira eğer hükümetin ana gelir kaynağı kontrol edilebiliyorsa, hükümeti kontrol etmeye gerek yoktur.

İran'ın Hark Adası dışında ihracat için başka limanları olmasına rağmen hiçbiri dev tankerlerin yanaşabileceği kapasitede değil. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre İran petrol ihracatını daha küçük limanlara veya demiryolu taşımacılığına kaydırmaya çalışsa bile Hark üzerinden taşınan miktarı telafi edemeyecektir.

Bremer, İran'ın hava ve deniz gücündeki çöküşün gölgesinde, ABD'nin zayıf tahkim edilmiş adayı ele geçirmek için eşsiz bir fırsata sahip olduğunu belirtiyor. Ada, Amerikan muhriplerinin ve yakındaki hava savunma sistemlerinin etkili bir savunma kordonu oluşturmasını kolaylaştıran izole konumda bulunuyor. Dahası ABD halihazırda bölgede mayın ve insansız hava aracı saldırılarıyla mücadele edecek donanıma sahip gemiler de dahil olmak üzere büyük deniz varlıklarına sahip bulunuyor.

Günde yaklaşık 7 milyon varil petrol taşıma kapasitesine sahip olan Hark Adası, hiçbir zaman savaşlardan muaf olmadı. Ekonomik bir baskı noktası olarak askeri planlamacılar için hep çekici bir nokta oldu.1980'lerde Irak uçakları, İran rejimini zayıflatmak amacıyla onu hedef almakta tereddüt etmedi.

Ancak bu savaşta ABD'nin adayı kasıtlı olarak yerle bir etmeye çalışması pek olası değil, zira Atlantik Konseyi’nde araştırmacı Ellen Wald'un belirttiği gibi, böyle bir adım sonuçta İran'ın bölgedeki enerji altyapısını hedef alan bir reaksiyon göstermesine neden olabilir ve petrol fiyatlarını küresel olarak yükseltebilir. Buna karşılık adayı kontrol etmek, ister orduyu yeniden inşa etmek ve nükleer programı canlandırmak, ister bölgesel müttefiklerini finanse etmek olsun, İran rejiminin tüm yetenek ve gücünü kontrol etmek anlamına gelebilir.

Trump ve petrol takıntısı

Trump siyasi meseleleri ticari mantıkla ele alıyor.Trump'a göre her çatışma ve dış etkileşim önemli bir soruyla bağlantılı: ABD karşılığında ne alacak? Bu nedenle seleflerinin Ortadoğu'daki savaşlarını sert bir şekilde eleştirdi. Trump, savaşlara ahlaki açıdan karşı çıkmıyor, bunun yerine yararlı gördüğü bir savaş ile faydasız gördüğü bir savaş arasında ayrım yapıyor. Venezuela'nın başkanını tutuklamak amacıyla yaptığı dramatik müdahalede, hesaplarının en önemli başlığı petroldü.

İran, 200 milyar varil ham petrolü, yani küresel rezervin yaklaşık yüzde 12'sini aşan, dünyanın üçüncü büyük petrol rezervine sahiptir. Buna rağmen Trump konuşmalarında “kötü”, “mağlup” ve “teslim olan” İran'a odaklandı ama dikkat çekici bir şekilde petrol ülkesi İran'dan bahsetmedi.

Bu sessizlik dikkat çekiyor. Vivian Salama ve Jonathan Martin'in Atlantic dergisindeki makalelerinde işaret ettikleri gibi, Amerikan kanının tazminatı olarak petrole veya değerli doğal kaynaklara el koymak, Trump'ın Beyaz Saray'a gelmeden önce bile dünya görüşünün temel ilkelerinden biriydi. Ancak Tahran'a bombalar düşerken ve Washington ile Ortadoğu arasında gerilim yükselirken Trump o meşhur “Petrolü almalıyız” sözünü tekrarlamadı.

Trump'ın İran petrolü hakkında alenen konuşmaktan kaçınması, stratejik hesapların olmadığı anlamına gelmiyor; çünkü İran'ı Çin yörüngesinden çıkarmak, iki süper güç arasındaki rekabette önemli bir hedefi temsil ediyor. ABD'nin ilk rakibi olan Çin, toplam petrol ithalatının yaklaşık yüzde 13'ünü oluşturduğu için İran petrolüne önemli ölçüde güveniyor.

Trump açıklamalarında temkinli davranırken, bazı danışmanları Amerikan çıkarları konusunda daha net görünüyordu. Nitekim Beyaz Saray danışmanı Jarrod Eigen Fox Business'a verdiği röportajda “Yapmak istediğimiz İran'ın geniş petrol rezervlerini teröristlerin elinden almak” dedi. Eigen İran'ı, kendisine göre petrol sektörünün kontrolünü sonunda Amerikan enerji şirketlerine devreden Venezuela'ya benzetiyor. Hiç şüphe yok ki, Venezuela'dan gelen petrolün yanı sıra İran petrolünün de kontrolü ABD'nin enerji piyasasındaki hakimiyetini güçlendirebilir, aynı zamanda Çin'i ekonomik büyümesinin önemli bir kaynağından mahrum bırakabilir.

ABD'nin açıklamaları, İran rejimi üzerindeki baskının yoğunlaşması ve zayıflığının artmasıyla hedeflerin kapsamının genişleyebileceğine işaret ediyor. Muhtemelen petrol ve Çin ile rekabetle ilgili hesaplar da mevcut ve Trump'ın bunlar hakkında alenen bahsetmekten kaçınması, Pekin'i endişelendirmeden veya müdahale etmeye sevk etmeden kendi vizyonunu sessizce hayata geçirme girişiminin bir parçası olabilir.

Washington, operasyonların bir sonraki aşamasının İran'a karşı daha sert olabileceğini vurguladı ve Trump, daha fazla Amerikan askerini kaybetmenin olasılı olduğu konusunda uyardı. Bu, yönetimin, İran'ın askeri liderliğinin ve altyapısının büyük bir bölümünü halihazırda yok etmiş olan hava harekâtının ötesinde adımlar atmayı planladığına işaret ediyor.

Pek çok haber, nükleer tesislerin imhası veya zenginleştirilmiş uranyumun taşınması gibi belirli görevleri yerine getirmek üzere özel birimlerin gönderilme ihtimaline işaret ediyor. Geçen salı günü Kongre'ye verilen brifing sırasında Dışişleri Bakanı Marco Rubio'ya İran'ın zenginleştirilmiş uranyumunun güvence altına alınmasıyla ilgili sorular da soruldu. Rubio bunu kimin yapacağını belirtmeden, “Birinin gidip alması gerekecek” diye yanıtladı.

Bu bağlamda, buna stratejik Hark Adası da dahil olmak üzere İran'daki ekonomik baskı noktalarını kontrol altına almaya yönelik hamlelerin eşlik etmesi uzak bir ihtimal değil.

Geçtiğimiz birkaç gün içinde, özellikle Amerikan istihbarat tahminlerinin İran rejimini yalnızca hava saldırıları yoluyla devirme olasılığını dışlaması nedeniyle, ABD ile Kürtler arasında, sahadaki askeri operasyonlarda onlardan faydalanma girişimi gibi görünen temaslarda bulunulduğu da ortaya çıktı. Bu arada NBC News, Trump'ın belirli stratejik hedefleri gerçekleştirmek için İran'a küçük bir Amerikan askeri kuvveti konuşlandırma fikrini müzakere ettiğini bildirdi.

*Bu analiz Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan çevrilmiştir.


İran Dışişleri Bakanlığı, saldırılar ışığında görüşme olasılığını dışladı

Tahran'a dün düzenlenen hava saldırılarından yükselen dumanlar (Reuters)
Tahran'a dün düzenlenen hava saldırılarından yükselen dumanlar (Reuters)
TT

İran Dışişleri Bakanlığı, saldırılar ışığında görüşme olasılığını dışladı

Tahran'a dün düzenlenen hava saldırılarından yükselen dumanlar (Reuters)
Tahran'a dün düzenlenen hava saldırılarından yükselen dumanlar (Reuters)

İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsü İsmail Bekayi, saldırılar devam ettiği sürece ateşkes olasılığını küçümseyerek, İran'ın kendini savunmaya devam edeceğini vurguladı.

İran Öğrenci Haber Ajansı'na (ISNA) göre, Bekayi, "savunma ve düşmanlara karşı ezici intikam dışında herhangi bir şeyi tartışmanın anlamı olmadığını" belirterek, Tahran'ın "Müslüman komşularına karşı savaş açmadığını", ancak meşru öz savunma olarak nitelendirdiği bir eylemle "saldırganların kullandığı tesisleri" hedef alacağını yineledi.

Sözcü ayrıca, İran'ın Türkiye, Azerbaycan veya Kıbrıs'a yönelik herhangi bir saldırısını da yalanlayarak, bu tür saldırılara ilişkin haberleri "yanlış bir bahaneyle yapılan saldırılar" olarak nitelendirdi.

Aynı bağlamda Bekayi, Avrupa ülkelerini, Ortadoğu'da savaşı başlatan Amerikan-İsrail saldırıları için gerekli koşulların oluşmasına katkıda bulunmakla suçladı.

“Ne yazık ki, Avrupa ülkeleri bu koşulların oluşmasına katkıda bulundu,” diyen Bekayi, “hukukun üstünlüğünü savunmak ve Amerikan yıldırma ve ihlallerine karşı çıkmak yerine, BM Güvenlik Konseyi'nde yaptırımların yeniden uygulanması görüşmeleri sırasında bunlara onay verdiklerini ifade ederek hem Amerikan hem de Siyonist tarafları suç işlemeye devam etmeye teşvik ettiler” ifadelerini kullandı.

Şarku’l Avsat’ın Rus haber ajansı TASS’tan aktardığına göre Azerbaycan yetkilileri bugün İran ile olan sınır kapılarının gemi trafiğine yeniden açıldığını duyurdu. 

İran'ı müttefiki Rusya'ya bağlayan en kısa kara yollarından bazıları olan sınır geçişleri, Bakü'nün Nahçıvan bölgesine yönelik İran İHA saldırısının ardından geçen hafta kapatıldı.

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan dün akşam Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ile telefon görüşmesi yaptı. Aliyev'in ofisinden yapılan açıklamada, Pezeşkiyan'ın kendisine İran'ın Nahçıvan saldırısıyla hiçbir ilgisinin olmadığını söylediği belirtildi.

NATO savunma sistemleri geçen hafta Türk hava sahasına ateşlenen bir balistik füzeyi düşürdü. Bu olay, bölgeye yayılan ABD-İsrail-İran savaşında önemli bir yayılma anlamına geliyor.