Avrupa'nın mültecileri sınır dışı etme formülleri!

Avrupa, mali yardım karşılığında vatandaşlarını geri almaları için Afrika ülkelerine baskı yapıyor.

Midilli Adası’ndaki mülteci çadırları. (AFP)
Midilli Adası’ndaki mülteci çadırları. (AFP)
TT

Avrupa'nın mültecileri sınır dışı etme formülleri!

Midilli Adası’ndaki mülteci çadırları. (AFP)
Midilli Adası’ndaki mülteci çadırları. (AFP)

Fidel Spiti
Mülteciler ve sığınmacılar, Avrupa'da iki durumla karşı karşıya kalıyorlar: Ya geldikleri denize geri gönderiliyorlar ya da ülke sınırlarında onlar için kurulan ancak daha sonra adeta gözaltı merkezlerine dönüşen mülteci kamplarına yerleştiriliyorlar. Son yıllarda bu kamplara yerleştirilen mülteciler, Avrupa Birliği (AB) ülkeleri tarafından oluşturulan ve destek, finansman ve kalkınma programları etrafında dönen yan anlaşmalar kapsamında geldikleri ülkelere geri gönderildiler.

Sınır şiddeti
Şu an her iki durum da uygulamada. Ancak 2020'de başlayan mültecilerin ülkelerine dönüşü uygulaması, Birleşmiş Milletler (BM), Avrupa Parlamentosu (AP) ve mülteci haklarını koruyan kuruluşlarda büyük öfkeye neden oluyor. Zira sıklıkla zulme uğrayan mülteciler, uluslararası normlar, yasalar ve mülteci haklarına ilişkin anlaşmalar ihlal edilerek ülkelerine geri gönderiliyorlar. Bu da cezaevlerinde ölmeleri, işkence görmeleri ya da silahlı çatışmaların, mezhepçi yahut etnik şiddetin yaşandığı bölgelere geri gönderilmeleri anlamına geliyor. Oysa bu durum, mülteci haklarıyla ilgili uluslararası normlara ve anlaşmalara aykırı.
Avrupa Parlamentosu'ndaki Birleşik Avrupa Solu/​Nordik Yeşil Sol Grubu’nun (GUE/NGL) yanı sıra çok sayıda sivil toplum kuruluşu ve insan hakları derneğinin yer aldığı Sınır Şiddeti İzleme Ağı'nın (Border Violence Monitoring Network/BVMN) girişimiyle hazırlanan ‘The Black Book of Pushbacks’ (Geri İtmenin Kara Kitabı) adlı raporda yaşanan şiddete dikkat çekildi. Dövülen, soyulan veya kişisel eşyaları imha edilen göçmenlerin şiddet uygulanarak ve yasa dışı olarak geri gönderilmesi kınandı. Bin 500 sayfalık bu raporda, 2017 yılından bu yana 13 bin mültecinin İtalya, Slovenya, Macaristan, Yunanistan, Hırvatistan, Sırbistan ve Bosna'da yaşadıkları olaylarla ilgili verdikleri ifadeler yer alıyor. AP üyelerine göre rapor, ‘en acımasız diktatörlükleri hatırlatan’ zalimce, sadist ve aşağılayıcı şiddet olaylarının bir derlemesi niteliğinde. AP üyeleri, göçmenlerin uluslararası yasalara ve normlara aykırı olarak zorla geri gönderilmelerine itiraz ediyorlar.
Raporun yazarları Hope Barker ve Milena Zajović, BVMN tarafından gözlemlenen zorla geri gönderimlerin sadece ‘daha büyük ve daha sistematik olgunun’ bir parçası olduğunu belirtiyorlar.

Zorla sınır dışı etme ve ikili anlaşmalar
Avrupa ülkelerinin sınır muhafızlarının göçmenlere bu ve benzeri muamelelerinin, göçmenler Avrupa'ya ulaşmadan önce gerçekleştiğine dair haberler geçtiğimiz yıllarda basında sıkça yer almıştı. İçinde bulunduğumuz 2021 yılında, birkaç Avrupa ülkesinde, Kıta’ya ulaşmayı başaran fakat kalmalarını sağlayacak izinleri veya belgeleri alamayan mültecilere yönelik çalışmalar oldukça dikkat çekici. Bu ülkelerdeki yasaları ve düzeni ihlal eden yahut diğer mülteciler tarafından baskıcı hükümetlerin muhaliflerine baskı uygulamasına yardımcı olmak amacıyla geldikleri ülkelerde suç teşkil eden eylemlerde bulundukları söylenenleri sınır dışı etmeye yönelik çalışmalara ilişkin görüşmeler başladı.
Uluslararası Göç Örgütü (IOM) tarafından yönetilen mültecilerle ilgili kuruluşlar ve dernekler Avrupa hükümetlerinden, bulundukları koşullara veya kendilerine yöneltilen suçlamalara bakılmaksızın, bağımsız bir biçimde göçmenlere ve mültecilere nasıl davranılacağını belirleyen uluslararası anlaşmalara ve yasalara uymalarını istediler. Gelişmeler yetkilileri, aylar ve belki de yıllarca sürebilecek olan yasal statülerinin değerlendirilmesi süreci tamamlanana kadar göçmenleri tutmak için kurulan ‘kantonlarda’ veya kamplarda kalmayı reddetmeleri nedeniyle ülkelerine dönmek isteyenlerin geri dönüşlerini kolaylaştırmaya yöneltti.
Göçmenleri çoğu durumda mağdur eden, iki ülke arasındaki siyasi çekişmeler de yaşanıyor. Örneğin Yunanistan keyfi bir şekilde, göçmenlerin zorlu koşullar altında Türkiye'ye geri dönüş sürecini başlattı.
Ancak küresel bir insani kriz yaratan konu ile ilgili yeni gelişmeler yaşanıyor. Avrupa ülkeleri, Afrika ülkelerinden vatandaşlarını mali ve maddi yardım ve kalkınma ile ilgili projeler karşılığında geri almaları için baskı yapıyor. Göçmenlerin geldiği ülkelere yönelik bu ‘havuç ve sopa’ önlemlerinin meyvelerini vermeye başladığı görülüyor.  Alman hükümeti ve AB Sınır Güvenliği Ajansı (FRONTEX) tarafından kiralanan bir uçak geçtiğimiz ekim ayı sonlarında, zorla ülkelerine geri gönderilen Etiyopyalı on mülteci ile birlikte Addis Ababa’ya gitmek üzere Münih Havalimanı'ndan ayrıldı. Diğer ülkeler de sınırları başarıyla geçtikten sonra AB ülkelerine giren mültecileri Moritanya, Tunus, Fas, Cezayir ve Afganistan'a geri gönderdi.

Mülteciler arasında eleme
Avrupa Politikası Merkezi'nden (European Policy Centre/EPC) analist Olivia Sundberg Diez, konuya ilişkin değerlendirmesinde şunları söyledi:
“Afrika ülkeleri genellikle vatandaşlarını geri almaktan kaçınıyor. Bu nedenle Avrupa ülkeleri göçmelere Kıta’ya ulaştıktan sonra kalıcı olacaklarını düşünmemeleri konusunda bir mesaj vermek istiyor. Bu nedenle ülkelerine dönenlerin sayısını artırmak, AB ülkeleri için büyük bir öncelik haline geldi. AB ülkeleri, söz konusu ülkelerle vatandaşlarının geri dönmelerini kabul etmeleri için çoğu durumda detayları gizlenen ikili anlaşmalar yaptılar.”
Ancak bu anlaşmalar gizli kalmadı ve AB, gelenlerin sayısını azaltmak amacıyla göç alanında Afrika ülkeleri ile iş birliği için ‘Afrika için Acil AB Güven Fonu’nu kurdu. Tüm bunlar, yasa dışı mültecilerin durumuyla ilgili uluslararası kuruluşların raporlarında belirtmesine ve özellikle Libya'da, genel olarak da birçok Afrika ülkesinde olduğu gibi hibe edilen paranın yozlaşmış hükümetlerin veya söz konusu ülkeleri kontrol eden milis grupların eline geçtiğini bilmesine rağmen yapıldı.
SEFER World Organizasyonu yetkilisi Emile Ratti, Avrupa'ya düzenli ve yasal göçü kolaylaştırmak için çok küçük miktarlarda fon temin edilirken yüksek vasıflı göçmenlere yasal yollar sağlandığını söyledi. Bu durumun Avrupa’nın, ülkelerinde karşılaştıkları adaletsizlik, zulüm, işkence, yoksulluk ve işsizlikten kaçan göçmen ve mülteciler için değil, kendi çıkarları açısından seçici görünmesine yol açtığını vurguladı.

Avrupa göçmenlik sisteminde reform mu yapıldı?
Avrupa'daki muadilleri arasında en büyüğü olarak bilinen İtalyan haber ajansı Adnkronos International (AKI), Avrupa Parlamentosu’nun (AP) konuya yaklaşımına dikkat çekti. AB Komisyonu'nun ve bazı AB ülkelerinin insan hakları ihlalleri nedeniyle yasa dışı göçmenlerin geri dönüşüne ve geri kabulüne ilişkin diğer ülkelerle gayri resmi ikili anlaşmalar yapılmasına ilişkin politikalarının AP’nin gündeminde olduğunu belirtti. AP’nin, hesap verebilirlik, inceleme ve hatta parlamento gözetimi olmaksızın sonuçlandırılan bu tür gayri resmi düzenlemelerin insan haklarına aykırı olduğu gerekçesiyle söz konusu uygulamaları en çok eleştiren kurum olduğunu vurguladı. AP, bireysel davaları takip etmek ve olası ihlallere yanıt vermek için yeterli sayıda raporlama, izleme, değerlendirme ve hesap verme mekanizmalarının olmamasının yanı sıra hakları ihlal edildiğine inanılan kişiler için de etkili bir yargı yolunun bulunmadığına defalarca kez dikkat çekti.
AP Raportörü Tineke Strik, diğer ülkelerle iş birliği yapmanın AB’yi göçmenlere ve mültecilere yönelik insan hakları yükümlülüklerini yerine getirmekten muaf tutmadığının altını çizdi.
Uluslararası sivil toplum kuruluşu Oxfam da iltica sisteminde ‘savaştan, zulümden ve kıtlıktan kaçan insanların korunması, güvenliğini ve haklarını ön planda tutan’ gerçek bir reform olarak gözaltı merkezlerine dönüşen kamplar için alternatif yeni kamplar kurulması çağrısında bulundu.
BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) tarafından yayınlanan bir raporda yer alan ve 2020 yılında dünya genelinde 82,4 milyona ulaşan rekor düzeyde mülteci olduğunu gözler nüne seren veriler ise dikkat çekici. 2019 yılına kıyasla yüzde 4'lük bir artışın gözlemlendiği verilerde görülen değişim, ülke sınırları içinde yerinden edilmiş kişilerin sayısının yüksek olmasından kaynaklanıyor. Yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını da iş fırsatlarını ve birikimleri yok ettiği için bu sayının yükselmesinde rol oynuyor. Salgın ve buna bağlı ekonomik kapanmalar mülteciler üzerinde de etkili olmuş durumda.
UNHRC’nin internet sitesine göre dünya, şimdiye kadarki en yüksek evsizlik oranlarıyla karşı karşıya. Evsizlerin 30 milyonu 18 yaşın altında ve milyonlarcasının bir vatanı dahi yok.

Mülteci, sığınmacı ve yerinden edilmiş kişi
Mültecilere yönelik uluslararası tanım; ‘devletlerinin korumasından yararlanamadıkları için özgürlüklerini korumak veya hayatlarını kurtarmak için evlerini terk etmek zorunda kalan kişiler’ şeklinde.  Bu kişilere zulüm genellikle ülkelerindeki hükümetler tarafından yapılıyor. Bunlar, başka ülkelere girmelerine izin verilmediği takdirde geçim kaynaklarına erişimleri olmayan, hiçbir hakları bulunmayan, ölüme veya kaçarak dayanılmaz bir hayata mahkum olan kimseler olarak tanımlanıyorlar. 
Sığınmacı ise mülteci olduğunu söyleyen ancak sığınma talebi, geldiği ülkede nihai olarak değerlendirilmemiş veya karara bağlanmamış olan kişilere deniliyor. Bu nedenle söz konusu kişinin gerçekten uluslararası koruma ihtiyacında olup olmadığını belirlemek için ulusal sığınma sistemleri bulunuyor. Uygun prosedürlerle mülteci olmadıkları veya uluslararası korumaya ihtiyacı bulunmadığı tespit edilenler geldikleri ülkelere iade edilebiliyor.
Ülke içinde yerinden edilenler ise uluslararası kabul görmüş bir sınırı geçmeden, evlerinden veya yaşadıkları bölgelerden, silahlı çatışma, şiddet, insan hakları ihlalleri veya doğal yahut insan nedenli afetler nedeniyle kaçmaya zorlanan veya mecbur bırakılan kişiler olarak tanımlanıyor.



Maduro'nun ardından: Delcy Rodriguez koltuğu bırakmak istemiyor

Delcy Rodriguez, yarın 2018'den bu yana Venezuelalı bir liderin yüz yüze katılacağı ilk BM Milletler Genel Kurulu konuşmasını yapacak (Reuters)
Delcy Rodriguez, yarın 2018'den bu yana Venezuelalı bir liderin yüz yüze katılacağı ilk BM Milletler Genel Kurulu konuşmasını yapacak (Reuters)
TT

Maduro'nun ardından: Delcy Rodriguez koltuğu bırakmak istemiyor

Delcy Rodriguez, yarın 2018'den bu yana Venezuelalı bir liderin yüz yüze katılacağı ilk BM Milletler Genel Kurulu konuşmasını yapacak (Reuters)
Delcy Rodriguez, yarın 2018'den bu yana Venezuelalı bir liderin yüz yüze katılacağı ilk BM Milletler Genel Kurulu konuşmasını yapacak (Reuters)

Venezuela'nın geçici devlet başkanı Delcy Rodriguez, ABD Başkanı Donald Trump'la arasını iyi tutarak iktidarını pekiştirmek istiyor.

Rodriguez, ABD'nin New York kentinde düzenlenen Birleşmiş Milletler (BM) 81. Genel Kurulu kapsamında bugün Trump'la bir araya gelecek. 

57 yaşındaki siyasetçi, ABD ordusunun ocak ayında Venezuela'ya baskın düzenleyerek Nicolas Maduro ve eşi Cilia Flores'i kaçırmasının ardından ülkenin başına geçmişti.

Trump, Venezuela'yla "dünya tarihinin en büyük petrol anlaşmasını" yaptıklarını geçen ay duyurmuştu. Cumhuriyetçi lider, ABD'nin özel sektörle kurulan ortaklık aracılığıyla Venezuela'daki 65 milyar varilden fazla petrol rezervinin büyük bölümü üzerinde kontrol sağladığını açıklamıştı.

Venezuela'da solcular anlaşmaya karşı protestolar düzenlerken, Rodriguez sözleşmeyi savunmuştu.

Financial Times'ın aktardığına göre ocak ayından beri ülkenin petrol gelirlerini kontrol eden ABD yönetimi, ülkede faaliyet gösteren Çinli ve Rus firmalara ödeme yapılmasını da engelliyor.

Analizde, Rodriguez açısından Washington'la yakın ilişki kurmanın, Venezuela'da iktidarını sağlamlaştırmasına yardımcı olabileceğine işaret ediliyor.

Venezuela Anayasası'nda geçici devlet başkanlığı için öngörülen 180 günlük süre temmuzda dolmuştu. Analize göre Rodriguez, Trump'la kişisel bağlarını güçlendirerek kendisini koltuğundan edebilecek seçimleri mümkün mertebe ertelemek istiyor.

Yakın tarihli bir ankette net onay puanı eksi 36'ya gerileyen Rodriguez, ekonomik toparlanma sağlayabilirse kendisini ülkenin eski lideri Hugo Chavez'in etkili ve teknokrat bir halefi olarak sunmayı deneyebilir.

Muhalefet ise Washington'la yapılan anlaşmaların Rodriguez'i Trump açısından vazgeçilmez hale getirmesinden endişeli.

Venezuela'da muhalefetin önde gelen isimlerinden Henrique Capriles, Karakas ve Washington arasındaki petrol anlaşmalarını sıkça eleştiriyor.

Capriles, "Venezuela'da petrol sektörünü yok eden aynı kişilerle bu sektörü yeniden canlandırmaya çalışmayı anlamak mümkün değil" diyor.

Modern Diplomacy'deki analizde de ABD'nin, ülkenin petrol endüstrisinde "doğrudan ekonomik çıkarlar elde etmeye başladığına" dikkat çekiliyor. Trump yönetiminin, "askeri ve siyasi bir müdahale olarak başlayan süreci, onlarca yıl sürebilecek bir duruma dönüştürdüğü" ifade ediliyor.

Independent Türkçe, Financial Times, Modern Diplomacy


Trump yönetiminin 410 milyon dolarlık gizli göç operasyonu

ABD'de güvenlik güçleri, geçen yıl düzenlenen Trump karşıtı gösterilerde ve göçmenlere yönelik baskınlarda birçok kişiyi gözaltına almıştı (Reuters)
ABD'de güvenlik güçleri, geçen yıl düzenlenen Trump karşıtı gösterilerde ve göçmenlere yönelik baskınlarda birçok kişiyi gözaltına almıştı (Reuters)
TT

Trump yönetiminin 410 milyon dolarlık gizli göç operasyonu

ABD'de güvenlik güçleri, geçen yıl düzenlenen Trump karşıtı gösterilerde ve göçmenlere yönelik baskınlarda birçok kişiyi gözaltına almıştı (Reuters)
ABD'de güvenlik güçleri, geçen yıl düzenlenen Trump karşıtı gösterilerde ve göçmenlere yönelik baskınlarda birçok kişiyi gözaltına almıştı (Reuters)

Donald Trump yönetiminin, göçmenleri üçüncü ülkelere göndermek için gizlice anlaşmalar yaptığı ortaya çıktı.

Paris merkezli kâr amacı gütmeyen gazetecilik kuruluşu Forbidden Stories'in öncülüğünde, birçok medya ve analiz şirketinin katılımıyla hazırlanan araştırmada, ABD Dışişleri Bakanlığı'na ait çeşitli belgeler incelendi.

Buna göre Beyaz Saray, kendi ülkelerine gönderilemeyen göçmenleri üçüncü ülkelere sınır dışı etmek amacıyla çoğu Afrika ve Latin Amerika'da bulunan 31 ülkeyle anlaşmalar yapmış. Bu düzenlemelerin desteklenmesi için de en az 410 milyon dolar kaynak ayrılmış.

Ayrıca ABD'nin, Haziran 2026 sonu itibarıyla 13 hükümete 81 milyon dolar doğrudan ödeme yapmayı taahhüt ettiği aktarılıyor. Uluslararası Göç Örgütü'ne (IOM) 179 milyon, BM Mülteciler Yüksek Komiserliği'ne 124 milyon dolarlık hibeler öngörüldü.

Washington Post (WP) ve Guardian, bu kuruluşların anlaşmaların tarafı olmadığına fakat fonların, ülkelerin sınır dışı edilenleri kabulünü sağlamak amacıyla görüşmelerde kullanıldığına dikkat çekiyor.

Trump yönetimi şimdiye dek 28 ülkeye 25 binden fazla kişi göndermiş. Bunların yaklaşık 20 bini Meksika'ya, geri kalanı da Afrika ve Latin Amerika'daki diğer ülkelere sınır dışı edilmiş.

Washington yönetiminin bazı anlaşmaları gizlice yürüttüğü ya da sözleşmelerle ilgili kamuoyuna şeffaf şekilde bilgilendirmede bulunmadığı da yazılıyor.

Belgelere göre Kamerun'a bin kişiyi kabul etmesi karşılığında 30 milyon dolar, Kongo Demokratik Cumhuriyeti'ne de 2 bin kişiyi kabul etmesi karşılığında 75 milyon dolar, Orta Afrika Cumhuriyeti'ne 1500 kişiyi kabul etmesi karşılığında 85 milyon dolar ödeme taahhüdü verilmiş. Ancak şimdiye kadar Kamerun'a 44, Kongo'ya 15, Orta Afrika Cumhuriyeti'ne 18 kişi gönderilmiş.

Guardian, üçüncü ülkelere sınır dışı etme politikasının Beyaz Saray Genel Sekreter Yardımcısı Stephen Miller tarafından yürütüldüğünü yazıyor. WP de Miller'ı politikanın Beyaz Saray'daki başlıca yürütücülerinden biri diye tanımlıyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı'nın, ABD büyükelçiliklerindeki personel ve üst düzey yetkililerle ortak çalışarak yabancı hükümetlerle anlaşmaları müzakere ettiği aktarılıyor.

Anlaşmaların çoğunun Mayıs 2025'te Dışişleri Bakanlığı bünyesinde kurulan, başında diplomat Christian Jove Ehrhardt'ın yer aldığı Geri Göç Ofisi'nin (Office of Remigration) yürüttüğü ifade ediliyor. Ehrhardt, bu yıl haziranda çeşitli göç anlaşmaları için Fildişi Sahili, Gambiya, Gine-Bissau, Togo ve Gabon'u ziyaret etmiş.

Araştırmaya göre 54 Afrika ülkesinin 49'uyla üçüncü ülke vatandaşlarının kabulü hakkında görüşüldü. Avukatlar ise göçmenlerin kendileriyle hiçbir bağı olmayan ülkelerde "hukuki bir kara deliğe" atıldığını ve haklarının son derece sınırlı olduğunu söylüyor.

Guardian'ın haberinde adı "Nika" olarak değiştirilen 32 yaşındaki İranlı kadının yaşadıklarına da dikkat çekiliyor. Ülkesindeki rejim karşıtı protestoların ardından ABD'ye kaçan kadın, 18 aydan fazla süre göçmenlik gözetim merkezinde tutulmuş. İran'a gönderilmesi halinde hayatının tehlikeye gireceği gerekçesiyle ABD'de kendisine hukuki koruma sağlanan Nika, 28 Mayıs'ta serbest bırakılmasına rağmen 8 Haziran'da rutin kontroller sırasında tekrar gözaltına alınmış.

Bunun ardından ABD'nin, Nika'nın pasaportuna el koyup kadını 18 kişinin yer aldığı bir uçakla Orta Afrika Cumhuriyeti'nin başkenti Bangui'ye sınır dışı ettiği aktarılıyor. İran vatandaşının avukatıysa Nika'nın tekrar ABD'ye getirilmesi için dava açtıklarını ve hukuki sürecin devam ettiğini söylüyor.

Independent Türkçe, Washington Post, Guardian


Suudi Arabistan rotayı yeniden Hürmüz'e çevirdi

ABD ve İran'ın anlaşamaması nedeniyle Hürmüz Boğazı'ndaki kriz aylardır atlatılamadı (Reuters)
ABD ve İran'ın anlaşamaması nedeniyle Hürmüz Boğazı'ndaki kriz aylardır atlatılamadı (Reuters)
TT

Suudi Arabistan rotayı yeniden Hürmüz'e çevirdi

ABD ve İran'ın anlaşamaması nedeniyle Hürmüz Boğazı'ndaki kriz aylardır atlatılamadı (Reuters)
ABD ve İran'ın anlaşamaması nedeniyle Hürmüz Boğazı'ndaki kriz aylardır atlatılamadı (Reuters)

Suudi Arabistan, İran destekli Husilerin son dönemde Kızıldeniz'deki saldırılarının ardından, Hürmüz Boğazı üzerinden petrol sevkıyatını yeniden artırıyor.

Reuters'ın gemi verilerini takip eden TankerTrackers.com platformuna dayandırdığı habere göre Saudi Aramco, pazar günü 7 adet Çok Büyük Ham Petrol Tankeri'ne (VLCC) yaklaşık 14 milyon varil ham petrol yükledi.

Suudi Arabistan'ın Ras Tanura Limanı'ndan gerçekleştirilen yükleme, Riyad'ın ham petrol arzında bir artışa işaret ediyor olabilir.  

JP Morgan analistleri, 18 Eylül tarihli bilgilendirme notunda, Hürmüz Boğazı'ndan son 6 günde günlük ortalama 2,9 milyon varil Suudi petrolü geçtiğini, bu rakamın ağustosta 700 bin varil olduğunu aktarmıştı.

Pazartesi günü de Brent petrolün varil fiyatı yaklaşık yüzde 4 düşüşle 9 Eylül'den beri ilk kez 100 doların altına inmişti.

Riyad yönetimi, Doğu-Batı Petrol Boru Hattı'nın drone'larla hedef alındığını 13 Eylül'de açıklamıştı. Saldırının Irak'taki İran destekli milisler tarafından düzenlendiği öne sürülmüştü. Ancak Şii milis güçlerden oluşan "Irak'taki İslami Direniş" örgütü iddiaları yalanlamıştı.

Suudi Arabistan, Hürmüz Boğazı'nda gemi trafiğinin neredeyse durma noktasına gelmesi nedeniyle bu 1200 kilometrelik boru hattı üzerinden sevkıyatı artırmıştı.

Reuters, saldırının ardından boru hattının faaliyetlerinin askıya alınması yüzünden Riyad'ın sevkıyatı yeniden Hürmüz'e kaydırmaya başladığına dikkat çekiyor.

Wall Street Journal da "Dünyanın petrol devi, başlangıçta kaçınmaya çalıştığı boğaza geri dönmek zorunda kalıyor" diye yazıyor.

Adlarının paylaşılmaması şartıyla gazeteye konuşan kaynaklara göre Suudi Arabistan, Çin, Güney Kore ve Japonya gibi Asya'daki müşterilerine sevkıyatları Umman açıklarından teslim almalarını söylemiş.

Diğer yandan Suudi Arabistan'ın bu hamleyle "İran'la karşı karşıya gelme riskine girdiği" de vurgulanıyor. ABD ve Körfez'deki müttefiklerinin, kritik petrol sevkıyatı rotalarını açık tutmak için büyük çaba sarf ettiği yazılıyor.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, bu ay yaptığı açıklamada, petrolün karadan taşınmaya başlamasıyla yeni boru hatlarının iki yıl içinde Hürmüz Boğazı'nı "değersiz bir su parçası" haline getireceğini öne sürmüştü.

Ancak Körfez ülkelerinin enerji sevkıyatı için Hürmüz'e olan bağımlılıklarını sadece yeni altyapı inşa ederek sonlandırmaları zor görünüyor.

Katar Enerji Bakanı Saad bin Şeride el-Kaabi de pazar günkü açıklamasında Hürmüz'ün sadece petrol ve doğalgaz değil, tüm ürünlerin ticareti için kritik olduğunu vurgulamıştı.

Independent Türkçe, Reuters, Wall Street Journal