Çin’in ekonomik emperyalizminin kazanımları ve başarısızlıkları

Çin’in yürüttüğü ekonomi diplomasisi dünyadaki antidemokratik yönetimlerde başarılı olsa da sivil toplumun direnciyle karşılaşıyor

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Pekin'deki Dünya Siyasi Partiler Zirvesi’nde konuşurken (AP)
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Pekin'deki Dünya Siyasi Partiler Zirvesi’nde konuşurken (AP)
TT

Çin’in ekonomik emperyalizminin kazanımları ve başarısızlıkları

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Pekin'deki Dünya Siyasi Partiler Zirvesi’nde konuşurken (AP)
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Pekin'deki Dünya Siyasi Partiler Zirvesi’nde konuşurken (AP)

Audrye Wong
Sık sık Çin'in ekonomi diplomasisinde (economic statecraft) ustalaştığı dile getiriliyor. Gözlemciler düzenli olarak, Çin’in giderek artan ekonomik ağırlığını kullanarak sempati ve nüfuz satın almayı başarmasından duydukları endişeyi dile getiriyorlar.
Pekin, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını başlarında diğer ülkelere maske ve şimdi de aşı bağışlayarak destek kazanmak için imalat tedarik zincirlerindeki hakimiyetini kullanıyor. Rekabeti Çinli şirketler lehine çevirmek için uzun süredir haksız devlet sübvansiyonlarına başvuruyor.
Pekin ayrıca silah sektörü gibi genişleyen ticari ilişkilerini de bu amaçla kullanmaya çalıştı. 2013 yılında dünyanın en büyük tüccarı olarak ABD'yi geride bırakan Çin, bugün yaklaşık 35 ülkenin ana ithalat kaynağı ve 25 ülkenin ihracatta ilk destinasyonu haline geldi. Çin Komünist Partisi rejimi, bu doğrultuda kendi tüketici pazarına erişime izin vermekten ve diğer hükümetlere ve şirketlere kendi isteklerine uymaları için baskı yapmaktan da çekinmedi. Örneğin 2019 yılında İsveçli bir edebiyat derneğinin Çin'de gözaltına alınan Çin doğumlu bir yazara ödül vermesinin ardından Çin ticari heyeti İsveç ziyaretini iptal etti. Pekin, ertesi yıl ise Avustralya’nın Kovid-19 salgınının kaynağına ilişkin bağımsız bir soruşturma başlatılması çağrısına, bir dizi Avustralya ürününe vergiler uygulayarak misillemede bulundu. Çin, ekonomik gücünü diğer ülkelere baskı yapma aracı olarak kullanmaya daha fazla yönelirken pek çok kişi bu manevraların gelecekte olacakların sadece görünen kısmı olmasından korkuyor. ABD’li yetkililer, Kuşak-Yol Projesi’ne (BRI) atıfta bulunarak, Çin’i “borç tuzağı diplomasisi” yürütmekle suçluyorlar. ABD’li yetkililer Çin’in, borç alan ülkelere büyük krediler sağlayıp ardından temerrüde düştüklerinde onlardan stratejik tavizler istediğini öne sürüyorlar. Aynı yetkililerin çoğu, Çin’in ekonomik araçlarını daha da işlevselleştirirken, ABD'nin ekonomik gücü nasıl stratejik kazanımlara dönüştüreceğini unutarak ekonomik araçlarının gevşemesine izin verdiğini düşünüyorlar.
Çin, imajını ve kendisine benzeyen diğer ülkeleri yeniden şekillendirmeye çalışmaktan çok kendi çıkarlarını korumakla meşgul olmaya devam ediyor.
Buna karşın daha yakından bakıldığında, Çin'in sicilinin genellikle inanıldığından çok daha az etkileyici olduğu ortaya çıkıyor. Öte yandan Çin’in ekonomi diplomasisini yürütme girişimleri direnişle karşılaştı. BRI’dan yatırım alan 60 ülkeden ve hatta Çin’in en çok yatırım yaptığı ülkelerden birçok yetkili, kalitesiz inşaat, şişirilmiş maliyetler ve çevresel bozulmadan şikayetçi. Ancak Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, “yüksek kaliteli” ve “uygun fiyatlı” projelerin önemini vurgulamak için elinden geleni yaptığından Pekin, savunmacı bir duruş sergilemek zorunda kaldı. Bir yandan da birkaç ülke Çin pazarına karşılıklı erişim talep ederken, diğerleri Çin girişimlerinden tamamen çekildiler ve şimdi başka yerlerde finansman arıyorlar.
Çin, varlığını ekonomik olarak sınırlarının çok ötesine genişletmeyi başardı, ancak şimdiye kadar bunu uzun vadeli stratejik nüfuza dönüştürmekte başarısız oldu. Ancak Çin ekonomisi güçlü bir cazibeye sahip olmaya devam ediyor. Diğer yandan bu Pekin’in keşfetmeye başladığı gibi, diğer ülkelerin siyasi eksenlerini değiştirdiği anlamına gelmiyor.

Peki, Çin ne istiyor?
Son yıllarda, Çin'in küresel ekonomik ayak izi katlanarak büyüdü. Çin’in dünya ticaretindeki payı 1995 yılında yüzde 3’ken, 2018 yılında muazzam ekonomik büyüme sayesinde yüzde 12'ye ulaştı. Bu herhangi bir ülkenin dünya ticaretinde sahip olduğu en büyük paydır. Çin, 2020 yılında kısmen pandemi nedeniyle Avrupa Birliği'nin (AB) en büyük ticaret ortağı olarak ABD'yi yerinden etti. Bu arada Çinli şirketler ve bankalar, Güneydoğu Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkelerine para akıtırken, Çin, gelişmekte olan ülkelerde de hızla yatırımlarda bulundu. Pekin ayrıca küresel ekonomik yönetimde aktif bir liderlik rolü oynadı. 2008 yılında patlak veren küresel mali krizi iyi bir şekilde atlatarak kendine olan güveni arttı. 2014 yılında, başlangıç ​​sermayesi 100 milyar dolar olan çok taraflı bir kalkınma bankası olan Asya Altyapı Yatırım Bankası'nı (AIIB) tanıttı. O zamandan beri, Washington’ın itirazlarına rağmen, çoğu ABD'nin geleneksel ortakları ve müttefikleri olan 100'den fazla ülkeyi kapsayacak şekilde büyüdü.
Peki, Çin tüm bu yeni ekonomik güçle ne yapmak istiyor? Çin siyasi sisteminin muğlâklığı, pek çok kişinin Pekin’in davranışını tutarlı bir büyük strateji izleyen merkezi bir karar alma süreciyle ilişkilendirmesine yol açıyor. Gerçekten de, Çin politikaları genellikle Çin'in yerel yönetimleri, üst düzey bürokrasileri, devlete ait işletmeler ve özel şirketler dahil olmak üzere bir dizi aktör arasındaki rekabet ve pazarlığın ürünüdür. Örneğin BRI’yı ele alalım. Girişim, belirsiz ve tutarsız bir plan olarak başladı. Sonra kendi çıkarlarına hizmet etmeye çalışan hükümet yetkilileri ve fırsatçı şirketler tarafından çekiştirilen bağımsız bir varlık haline geldi. Bu nedenle BRI’daki bir dizi temel proje, büyük stratejik planlardan ziyade bireysel aktörlerin seçimlerine göre şekillendi.
Çin’in baltalama politikası, şeffaflık ve denetimi üst seviyede tutan ülkelerde işe yaramadı.
Benzer şekilde, Çin’in eylemlerini, otokratik siyasi sistemini ve ekonomi diplomasisini ihraç etme istediği olarak görmek de yanlış olur. Başkan Şi’nin yurtiçinde giderek daha baskıcı, yurtdışında ise daha iddialı olduğu doğrudur. Ancak Çin, uluslararası sistemi kendi önceliklerini yansıtacak şekilde yeniden şekillendirmeye çalışsa da, imajı ve kendisine benzeyen diğer ülkeleri yeniden şekillendirmeye çalışmaktan çok kendi çıkarlarını korumakla meşgul. Bu da tüm sistemi devirmeye çalışmaktan çok uzak bir tablo çiziyor.
Dolayısıyla Çin’in yürüttüğü ekonomi diplomasisi, gerçekten büyük stratejik planlar veya otoriter güdüler tarafından değil, daha pratik ve acil olan istikrar ve hayatta kalma güdüleriyle motive ediliyor. Çin Komünist Partisi (ÇKP), bu bağlamda öncelikle yönetiminin meşruiyetini korumayı hedefliyor. Bu nedenle Çin, acil yangınları söndürmek ve ÇKP’nin hem yurtiçinde hem de uluslararası alanda imajını korumak için genellikle ekonomi diplomasisini kullanıyor. Çin, eleştiriye son vermek ve politikalarını destekleyenleri ödüllendirmek istiyor. Bu durum özellikle (Tayvan, Tibet, Doğu Çin Denizi ve Güney Çin Denizi'nde olduğu gibi) ulusal egemenlik, toprak bütünlüğü ve (Sincan Özerk Bölgesi’ndeki Uygur Türklerine yönelik tutumuna ve Kovid-19 pandemisini ele alış biçimine benzer) yerel yönetim ile ilgili konular için geçerli.
Pekin, ekonomik gücünü jeopolitik nüfuza dönüştürme çabalarında çeşitli yaklaşımlar benimsiyor. Çin, cezalandırmak istediği ülkelere ticari kısıtlamalar getirmek için sık sık iç pazarının büyüklüğünden yararlandı. Bunu da ekonomisine yönelik zararı en aza indirecek işe yarar yollarla yaptı. Örneğin, Çin hükümeti, muhalif insan hakları ve demokrasi aktivisti Liu Xiaobo’ya Nobel Barış Ödülü verildikten sonra Norveç somonu ihracatına yaptırımlar uyguladı. Güney Çin Denizi'nde artan gerilimin ardından ise Filipinler’den muz ithal edilmesini yasakladı. Her iki olayda da eylemlerini gıda güvenliğine bağlayarak savundu. Ağırlığını boykotları teşvik etmek için de kullandı. Mesela Seul'ü ABD liderliğindeki bir füze savunma sistemini kullanmaktan caydırmak için Çinli tüketicileri Güney Koreli mağazalar zincirine boykota çağırdı.
Çin hükümeti ve Çinli şirketler, ülkelerinin en iyi yabancı yatırımcı ve teknoloji üreticisi konumundan yararlanarak, özellikle beşinci nesil (5G) haberleşme ve yapay zeka gibi bazıları ulusal güvenliği olumsuz etkileyen yeni teknolojiler alanında uluslararası standart belirleme kuruluşlarında aktif roller oynayıp Çin ürünlerinin ihracatını teşvik etmiştir.
Ancak Çin’in ekonomi diplomasisinin belki de en çarpıcı özelliği, olumlu teşvikleri kullanmasıdır. Bu teşvikler, Pekin'in yasadışı anlaşmalar ve bilinen kurallara göre teşvikler yoluyla siyasi liderleri satın aldığı masa altı teşvikleri olarak ikiye ayrılıyor. Yabancı çıkarları önemseyen lobileri güçlendiriyor. Onlar da Çin ile daha yakın ilişkiler kurulması için kendi hükümetlerine baskı yapıyorlar.

Pekin’in dünya ticaretindeki hukuksuz yöntemleri
Çin, siyasi yöntemleri ve kurumları aşan yasadışı ve şeffaf olmayan yollarla ekonomik teşviklerde bulunuyor. Çinli şirketler yurtdışında giderek daha fazla yatırım yaparken, ister kamu ister özel olsun bu şirketler, bazen Çinli yetkililerin üstü kapalı onayıyla bürokratik işlemlerini kolaylaştırmak için yatırım veya yardım projeleri alan ülkelerdeki seçkinlere rüşvet ve komisyon teklif ediyorlar. Çinli şirketler, sözleşmeleri garantilemek amacıyla çoğu zaman şişirilmiş maliyetlerle hem Çinli aktörler hem de yerel seçkinlere ek karlar yaratarak, rekabetçi ihale ve düzenleyicilerin onay sürecini atlattılar. Ben bu tür teşvikleri ‘yıkıcı havuçlar’ olarak adlandırıyorum. Çünkü kullanımları birçok yönden Çin'in yerel ekonomisinin doğasını yansıtıyor. Çin’de şirketler, resmi makamlarla olan ilişkilerine güvenirler. Bunun yanı sıra yolsuzluk ve yabancı yatırım ve dış yardımı düzenleyen mevzuat eksikliği de oldukça yaygındır. Araştırmam, bu yöntemin, kamuya hesap verme sorumluluğunun az olduğu, yani siyasi liderlerin kamuoyundan ve hukukun üstünlüğünden korkmamaları için bilgi akışının kısıtlandığı ülkelerde en iyi şekilde çalıştığını gösteriyor.

Çin’in Güneydoğu Asya’daki yıkıcı havuçları
Kamboçya buna iyi bir örnek. Kamboçya Başbakanı Hun Sen ve ailesi uzun süredir orduyu, polisi ve ekonominin büyük bir bölümünü kontrol ediyor. Hükümet ayrıca medya platformlarını da kontrol ediyor. Gazeteciler, aktivistler ve muhalif politikacılar genellikle yıldırma ve şiddet yoluyla susturuluyorlar. Çin’in Kamboçya'daki yardım ve yatırım projelerinin ayrıntıları belirsiz olsa da alınan bilgiler Çin’in nüfuzu nedeniyle ciddi şekilde yozlaşmış bir hükümetin varlığına işaret ediyor.
Seçkinler zenginleşirken yoksulların topraklarından çıkarılması ve çevrenin bozması, Çin tarafından finanse edilen projelerin tipi bir özelliğidir. Kamboçyalı seçkinler, Çin tarafından finanse edilen projeleri ceplerini doldurmak için kullanırken, inşaatlar çevreyi tahrip ediyor, bölge sakinleri evlerini terk etmeye zorlanıyorlar. Pekin, seçkinlerin ceplerini doldurma hırslarından faydalanıyor. Ancak inşaat alanı, bölgenin çekebileceği turist sayısı için oldukça büyük görünürken havaalanı ve liman, sanki Çin’in askeri kullanımı için iyi tasarlanmış gibi bir izlenim bırakıyor.
Bu cömertlik, Çin'in, özellikle Güney Çin Denizi’yle ilgili iddiaları çerçevesinde Kamboçya’yı kendi tarafına çekmek için satın almasını sağladı. Güneydoğu Asya Uluslar Birliği’nin (ASEAN) 2012 yılında düzenlenen zirvesinde Kamboçya, Güney Çin Denizi anlaşmazlıkları konusundaki tartışmaları engellemek için ASEAN dönem başkanlığı konumunu kullandı. ASEAN, tarihinde ilk kez örgüt ortak bir bildiri yayınlayamadı.
Bir noktada konuyu gündeme getirmeye çalışan ASEAN üyelerinin sözleri Kamboçya Dışişleri Bakanı tarafından kesildi. Zirvede üyeler sadece basit bir açıklama yapmayı önerdiklerinde ise salondan çıktı. Bölgede görüştüğüm hükümet yetkilileri, Kamboçya’nın zirvedeki davranışını, Pekin'e Kamboçya hükümetine verdiği desteğin bedelinin ödediği bir “doğrudan nakit anlaşmasının” sonucu olarak nitelediler. Çinli üst düzey yetkililer ASEAN zirvesinden aylar önce başkent Phnom Penh'i ziyaret ederek altyapı ve kalkınma projeleri için yüz milyonlarca dolar değerinde hibe ve ek krediler sağladılar. ASEAN o zamandan beri daha bölünmüş ve tutarsız hale geldiğinden, Pekin'in Güney Çin Denizi'yle ilgili tutumunu söylem ve askeri olarak pekiştirmesine izin verdiğinden bu yatırım, harika bir sonuç verdi.

Doğu Avrupa’daki kirli ittifak
Benzer bir durum, Macaristan ve Sırbistan'daki giderek liberallikten uzaklaşan hükümetlerin Çin’in dış politikasını savunmak karşılığında yardım kabul ettiği Doğu Avrupa'da ortaya çıkıyor. Örneğin, iki ülke arasındaki yüksek hızlı tren projesi, artan maliyetlere ve ekonomik uygulanabilirliği hakkında artan şüphelere rağmen hala gizli tutuluyor. Projenin bir kısmı, daha önce Dünya Bankası tarafından usulsüzlükler nedeniyle kara listeye alınmış olan Çinli bir kamu şirketi tarafından inşa edilirken, bir diğeri de Macaristan Başbakanı’nın adı yolsuzluğa karışmış iş ortağı tarafından inşa ediliyor.
Bunun karşılığında Macaristan ve Sırbistan, Çin'e karşı uysal davranırken Macaristan, Pekin'in Güney Çin Denizi'ndeki tutumunu destekleyen resmi açıklamalar yayınladı. Sırbistan Cumhurbaşkanı ise Kovid-19 salgınının başlarında Pekin'den aldığı tıbbi malzemeler için Çin bayrağını öperek minnettarlığını ifade ederken Çin'in Hong Kong'daki baskıcı Ulusal Güvenlik Yasası’na olan desteğini dile getirdi. Çin, AB’deki kamuoyu açıklamaları ve vetolarıyla birlikte Avrupa’daki en zayıf meyveleri bu şekilde topladı. Ancak bölgedeki hiçbir ülke dış politikasının yönünü kökten değiştirmedi. Yine de Pekin, uluslararası eleştirileri yumuşatmayı ve Avrupa ülkelerinin birleştiği konularda kamuoyu karşısında utanç verici bölünmeler yaratmayı başardı.

Filipinler kamuoyu Çin etkisini nasıl kırdı?
Çin'in baltalama politikası, şeffaflığın ve denetimin fazla olduğu ülkelerde işe yaramadı. Filipinler örneğini ele alalım. Filipinler’in eski Devlet Başkanı Gloria Macapagal-Arroyo’nun (2001- 2010) yönetimi sırasında ülke, yaygın olan yolsuzluk vakalarına rağmen canlı bir medya sektörü ve rekabetçi bir siyasi sisteme sahipti. Arroyo döneminde Çin, Filipinler’de 1,6 milyar dolar değerinde demiryollarını ve telekomünikasyon altyapısını finanse ve inşa etmeyi kabul etti. Mil başına düşen maliyetle ölçülen dünyanın en pahalı demiryolu olma yolunda ilerleyen “Kuzey Demiryolu” adlı proje gibi bir dizi proje ihalesiz ve fahiş fiyatlarla sözleşmeli olarak dağıtıldı. Çin devletine ait ZTE şirketi tarafından kurulacak ulusal geniş bant internet ağının maliyeti, Filipinler Seçim Komisyonu Başkanı ve başkanın kocası da dahil olmak üzere önemli siyasi aktörlere verilen rüşvetler nedeniyle yaklaşık 130 milyon dolar artarak 329 milyon dolara yükseldi. Çin, 2005 yılında Filipinler Ulusal Petrol Şirketi, Çin'in denizcilik iddialarına meşruiyet kazandıran denizaltı kaynaklarının araştırılması konusunda bir anlaşma imzaladı. Anlaşmanın zamanlaması Çin için oldukça uygun görünüyor.
Ancak basın tüm bu aşırılıkları ortaya çıkardı ve halk tüm bu olanlara tepki gösterdi. 2007 ve 2008 yıllarında Filipinler Senatosu, kamuya açık 13 oturum düzenledi. Oturumlar, Filipinli politikacıları ve Çinli şirketleri yolsuzluklarından sorumlu tutan uzun ve sert ifadelerin yer aldığı bir raporun yayınlanmasıyla sonuçlandı. Bu arada bazı siyasetçiler, aktivistler ve sivil toplum kuruluşları başkent Manila ve diğer şehirlerde hükümet karşıtı gösteriler düzenlediler. Hükümet ise Çin tarafından finanse edilen bir dizi projeyi askıya aldı ve ardından gözden geçirdi. Söz konusu seçkinlerin bir kısmı suçlanarak haklarında soruşturma başlatıldı.
Çin’in Filipinler’deki faaliyetlerini bir başarı olarak tanımlamak güç. Benigno Aquino III, 2010 yılında seçim kampanyası sırasında tanıttığı yolsuzlukla mücadele programı sayesinde cumhurbaşkanı seçildi ve Pekin ile ilişkileri konusunda selefinden daha şüpheci olduğunu kanıtladı. Filipinler’in mevcut Devlet Başkanı Rodrigo Duterte, Çin’in yatırımlarını Filipinler’e çekme konusunda daha istekli olsa da daha fazla şeffaflık için baskı yapan milletvekilleri ve daha katı prosedürler uygulayan devlet kurumları nedeniyle bu konuda kısmen kısıtlanıyor. Son tahlilde Filipinler’in Çin için en önemli konu olan Güney Çin Denizi konusundaki politikası değişmedi.

Çin, büyüyen ekonomik nüfuzunu yeni bir jeopolitik gerçekliğe dönüştürme olasılığına sırtını yaslayamaz
Bu tür yansımalar oldukça yaygın bir hale geliyor. Pekin, örneğin Avustralya'da politikacıları ve diğer etkili kişileri, Güney Çin Denizi ve insan hakları konusundaki tutumlarını desteklemeye ikna etmek amacıyla Çinli işadamlarını vekil olarak kullanarak seçim kampanyalarına katkıda bulundu ve akademik kurumları finanse etti. Ancak buna hızla tepki verildi ve Çin'den para aldığı iddia edilen ve Çin'in tutumunu savunduğu düşünülen önde gelen Avustralyalı bir politikacı 2017 yılında istifaya zorlandı. Ertesi yıl, Avustralya Parlamentosu ülkenin yabancı siyasi müdahaleye ilişkin yasalarını sıkılaştırdı. 2015 yılında, Sri Lanka Cumhurbaşkanı milyarlarca dolar değerindeki Çin altyapı projeleri için yolsuzluğa yeşil ışık yakması nedeniyle görevden alındı. Aynı şey, üç yıl sonra Maldivler Devlet Başkanı’nın başına da geldi.

Malezya da Çin’e direniyor
Benzer bir durum, 2018 yılında Malezya'da da meydana geldi. Dönemin Başbakanı Necip Rezak, bir kısmı Çin tarafından finanse edilen yatırımlarla bağlantılı olarak borçların karşılanması için sözleşme maliyetlerinin şişirilmesiyle Malezya Kamu Kalkınma Fonu’nun (1MDB) kötü yönetimi nedeniyle yolsuzluk skandallarına karıştı. Sonuç olarak, seçmenler o yıl yapılan seçimlerde Rezak’ın partisini ezici bir yenilgiye uğratarak onu görevden ayrılmaya zorladı. Malezya muhalefeti, 61 yıl önce ülkenin bağımsızlığını kazanmasından bu yana tarihindeki ilk zaferini kazandı. Rezak’ın ardından göreve gelen Mahathir Muhammed, derhal bir dizi projeyi durdurdu. Daha sonra 12 yıl hapis cezasına çarptırılan Rezak’ın aksine, Pekin'in Güney Çin Denizi'ndeki eylemlerine karşı sesini yükselterek Çin ile kararlaştırılan büyük bir demiryolu projesini yeniden müzakere etti. Böylece, Çin'in yıkıcı devlet yönetimi, sorumlu siyasi sistemlerin sığ sularında bir kez daha tökezledi.

Çin, neden müttefik kazanmakta ve jeopolitiği etkilemekte başarısız oldu?



Maduro'nun ardından: Delcy Rodriguez koltuğu bırakmak istemiyor

Delcy Rodriguez, yarın 2018'den bu yana Venezuelalı bir liderin yüz yüze katılacağı ilk BM Milletler Genel Kurulu konuşmasını yapacak (Reuters)
Delcy Rodriguez, yarın 2018'den bu yana Venezuelalı bir liderin yüz yüze katılacağı ilk BM Milletler Genel Kurulu konuşmasını yapacak (Reuters)
TT

Maduro'nun ardından: Delcy Rodriguez koltuğu bırakmak istemiyor

Delcy Rodriguez, yarın 2018'den bu yana Venezuelalı bir liderin yüz yüze katılacağı ilk BM Milletler Genel Kurulu konuşmasını yapacak (Reuters)
Delcy Rodriguez, yarın 2018'den bu yana Venezuelalı bir liderin yüz yüze katılacağı ilk BM Milletler Genel Kurulu konuşmasını yapacak (Reuters)

Venezuela'nın geçici devlet başkanı Delcy Rodriguez, ABD Başkanı Donald Trump'la arasını iyi tutarak iktidarını pekiştirmek istiyor.

Rodriguez, ABD'nin New York kentinde düzenlenen Birleşmiş Milletler (BM) 81. Genel Kurulu kapsamında bugün Trump'la bir araya gelecek. 

57 yaşındaki siyasetçi, ABD ordusunun ocak ayında Venezuela'ya baskın düzenleyerek Nicolas Maduro ve eşi Cilia Flores'i kaçırmasının ardından ülkenin başına geçmişti.

Trump, Venezuela'yla "dünya tarihinin en büyük petrol anlaşmasını" yaptıklarını geçen ay duyurmuştu. Cumhuriyetçi lider, ABD'nin özel sektörle kurulan ortaklık aracılığıyla Venezuela'daki 65 milyar varilden fazla petrol rezervinin büyük bölümü üzerinde kontrol sağladığını açıklamıştı.

Venezuela'da solcular anlaşmaya karşı protestolar düzenlerken, Rodriguez sözleşmeyi savunmuştu.

Financial Times'ın aktardığına göre ocak ayından beri ülkenin petrol gelirlerini kontrol eden ABD yönetimi, ülkede faaliyet gösteren Çinli ve Rus firmalara ödeme yapılmasını da engelliyor.

Analizde, Rodriguez açısından Washington'la yakın ilişki kurmanın, Venezuela'da iktidarını sağlamlaştırmasına yardımcı olabileceğine işaret ediliyor.

Venezuela Anayasası'nda geçici devlet başkanlığı için öngörülen 180 günlük süre temmuzda dolmuştu. Analize göre Rodriguez, Trump'la kişisel bağlarını güçlendirerek kendisini koltuğundan edebilecek seçimleri mümkün mertebe ertelemek istiyor.

Yakın tarihli bir ankette net onay puanı eksi 36'ya gerileyen Rodriguez, ekonomik toparlanma sağlayabilirse kendisini ülkenin eski lideri Hugo Chavez'in etkili ve teknokrat bir halefi olarak sunmayı deneyebilir.

Muhalefet ise Washington'la yapılan anlaşmaların Rodriguez'i Trump açısından vazgeçilmez hale getirmesinden endişeli.

Venezuela'da muhalefetin önde gelen isimlerinden Henrique Capriles, Karakas ve Washington arasındaki petrol anlaşmalarını sıkça eleştiriyor.

Capriles, "Venezuela'da petrol sektörünü yok eden aynı kişilerle bu sektörü yeniden canlandırmaya çalışmayı anlamak mümkün değil" diyor.

Modern Diplomacy'deki analizde de ABD'nin, ülkenin petrol endüstrisinde "doğrudan ekonomik çıkarlar elde etmeye başladığına" dikkat çekiliyor. Trump yönetiminin, "askeri ve siyasi bir müdahale olarak başlayan süreci, onlarca yıl sürebilecek bir duruma dönüştürdüğü" ifade ediliyor.

Independent Türkçe, Financial Times, Modern Diplomacy


Trump yönetiminin 410 milyon dolarlık gizli göç operasyonu

ABD'de güvenlik güçleri, geçen yıl düzenlenen Trump karşıtı gösterilerde ve göçmenlere yönelik baskınlarda birçok kişiyi gözaltına almıştı (Reuters)
ABD'de güvenlik güçleri, geçen yıl düzenlenen Trump karşıtı gösterilerde ve göçmenlere yönelik baskınlarda birçok kişiyi gözaltına almıştı (Reuters)
TT

Trump yönetiminin 410 milyon dolarlık gizli göç operasyonu

ABD'de güvenlik güçleri, geçen yıl düzenlenen Trump karşıtı gösterilerde ve göçmenlere yönelik baskınlarda birçok kişiyi gözaltına almıştı (Reuters)
ABD'de güvenlik güçleri, geçen yıl düzenlenen Trump karşıtı gösterilerde ve göçmenlere yönelik baskınlarda birçok kişiyi gözaltına almıştı (Reuters)

Donald Trump yönetiminin, göçmenleri üçüncü ülkelere göndermek için gizlice anlaşmalar yaptığı ortaya çıktı.

Paris merkezli kâr amacı gütmeyen gazetecilik kuruluşu Forbidden Stories'in öncülüğünde, birçok medya ve analiz şirketinin katılımıyla hazırlanan araştırmada, ABD Dışişleri Bakanlığı'na ait çeşitli belgeler incelendi.

Buna göre Beyaz Saray, kendi ülkelerine gönderilemeyen göçmenleri üçüncü ülkelere sınır dışı etmek amacıyla çoğu Afrika ve Latin Amerika'da bulunan 31 ülkeyle anlaşmalar yapmış. Bu düzenlemelerin desteklenmesi için de en az 410 milyon dolar kaynak ayrılmış.

Ayrıca ABD'nin, Haziran 2026 sonu itibarıyla 13 hükümete 81 milyon dolar doğrudan ödeme yapmayı taahhüt ettiği aktarılıyor. Uluslararası Göç Örgütü'ne (IOM) 179 milyon, BM Mülteciler Yüksek Komiserliği'ne 124 milyon dolarlık hibeler öngörüldü.

Washington Post (WP) ve Guardian, bu kuruluşların anlaşmaların tarafı olmadığına fakat fonların, ülkelerin sınır dışı edilenleri kabulünü sağlamak amacıyla görüşmelerde kullanıldığına dikkat çekiyor.

Trump yönetimi şimdiye dek 28 ülkeye 25 binden fazla kişi göndermiş. Bunların yaklaşık 20 bini Meksika'ya, geri kalanı da Afrika ve Latin Amerika'daki diğer ülkelere sınır dışı edilmiş.

Washington yönetiminin bazı anlaşmaları gizlice yürüttüğü ya da sözleşmelerle ilgili kamuoyuna şeffaf şekilde bilgilendirmede bulunmadığı da yazılıyor.

Belgelere göre Kamerun'a bin kişiyi kabul etmesi karşılığında 30 milyon dolar, Kongo Demokratik Cumhuriyeti'ne de 2 bin kişiyi kabul etmesi karşılığında 75 milyon dolar, Orta Afrika Cumhuriyeti'ne 1500 kişiyi kabul etmesi karşılığında 85 milyon dolar ödeme taahhüdü verilmiş. Ancak şimdiye kadar Kamerun'a 44, Kongo'ya 15, Orta Afrika Cumhuriyeti'ne 18 kişi gönderilmiş.

Guardian, üçüncü ülkelere sınır dışı etme politikasının Beyaz Saray Genel Sekreter Yardımcısı Stephen Miller tarafından yürütüldüğünü yazıyor. WP de Miller'ı politikanın Beyaz Saray'daki başlıca yürütücülerinden biri diye tanımlıyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı'nın, ABD büyükelçiliklerindeki personel ve üst düzey yetkililerle ortak çalışarak yabancı hükümetlerle anlaşmaları müzakere ettiği aktarılıyor.

Anlaşmaların çoğunun Mayıs 2025'te Dışişleri Bakanlığı bünyesinde kurulan, başında diplomat Christian Jove Ehrhardt'ın yer aldığı Geri Göç Ofisi'nin (Office of Remigration) yürüttüğü ifade ediliyor. Ehrhardt, bu yıl haziranda çeşitli göç anlaşmaları için Fildişi Sahili, Gambiya, Gine-Bissau, Togo ve Gabon'u ziyaret etmiş.

Araştırmaya göre 54 Afrika ülkesinin 49'uyla üçüncü ülke vatandaşlarının kabulü hakkında görüşüldü. Avukatlar ise göçmenlerin kendileriyle hiçbir bağı olmayan ülkelerde "hukuki bir kara deliğe" atıldığını ve haklarının son derece sınırlı olduğunu söylüyor.

Guardian'ın haberinde adı "Nika" olarak değiştirilen 32 yaşındaki İranlı kadının yaşadıklarına da dikkat çekiliyor. Ülkesindeki rejim karşıtı protestoların ardından ABD'ye kaçan kadın, 18 aydan fazla süre göçmenlik gözetim merkezinde tutulmuş. İran'a gönderilmesi halinde hayatının tehlikeye gireceği gerekçesiyle ABD'de kendisine hukuki koruma sağlanan Nika, 28 Mayıs'ta serbest bırakılmasına rağmen 8 Haziran'da rutin kontroller sırasında tekrar gözaltına alınmış.

Bunun ardından ABD'nin, Nika'nın pasaportuna el koyup kadını 18 kişinin yer aldığı bir uçakla Orta Afrika Cumhuriyeti'nin başkenti Bangui'ye sınır dışı ettiği aktarılıyor. İran vatandaşının avukatıysa Nika'nın tekrar ABD'ye getirilmesi için dava açtıklarını ve hukuki sürecin devam ettiğini söylüyor.

Independent Türkçe, Washington Post, Guardian


Suudi Arabistan rotayı yeniden Hürmüz'e çevirdi

ABD ve İran'ın anlaşamaması nedeniyle Hürmüz Boğazı'ndaki kriz aylardır atlatılamadı (Reuters)
ABD ve İran'ın anlaşamaması nedeniyle Hürmüz Boğazı'ndaki kriz aylardır atlatılamadı (Reuters)
TT

Suudi Arabistan rotayı yeniden Hürmüz'e çevirdi

ABD ve İran'ın anlaşamaması nedeniyle Hürmüz Boğazı'ndaki kriz aylardır atlatılamadı (Reuters)
ABD ve İran'ın anlaşamaması nedeniyle Hürmüz Boğazı'ndaki kriz aylardır atlatılamadı (Reuters)

Suudi Arabistan, İran destekli Husilerin son dönemde Kızıldeniz'deki saldırılarının ardından, Hürmüz Boğazı üzerinden petrol sevkıyatını yeniden artırıyor.

Reuters'ın gemi verilerini takip eden TankerTrackers.com platformuna dayandırdığı habere göre Saudi Aramco, pazar günü 7 adet Çok Büyük Ham Petrol Tankeri'ne (VLCC) yaklaşık 14 milyon varil ham petrol yükledi.

Suudi Arabistan'ın Ras Tanura Limanı'ndan gerçekleştirilen yükleme, Riyad'ın ham petrol arzında bir artışa işaret ediyor olabilir.  

JP Morgan analistleri, 18 Eylül tarihli bilgilendirme notunda, Hürmüz Boğazı'ndan son 6 günde günlük ortalama 2,9 milyon varil Suudi petrolü geçtiğini, bu rakamın ağustosta 700 bin varil olduğunu aktarmıştı.

Pazartesi günü de Brent petrolün varil fiyatı yaklaşık yüzde 4 düşüşle 9 Eylül'den beri ilk kez 100 doların altına inmişti.

Riyad yönetimi, Doğu-Batı Petrol Boru Hattı'nın drone'larla hedef alındığını 13 Eylül'de açıklamıştı. Saldırının Irak'taki İran destekli milisler tarafından düzenlendiği öne sürülmüştü. Ancak Şii milis güçlerden oluşan "Irak'taki İslami Direniş" örgütü iddiaları yalanlamıştı.

Suudi Arabistan, Hürmüz Boğazı'nda gemi trafiğinin neredeyse durma noktasına gelmesi nedeniyle bu 1200 kilometrelik boru hattı üzerinden sevkıyatı artırmıştı.

Reuters, saldırının ardından boru hattının faaliyetlerinin askıya alınması yüzünden Riyad'ın sevkıyatı yeniden Hürmüz'e kaydırmaya başladığına dikkat çekiyor.

Wall Street Journal da "Dünyanın petrol devi, başlangıçta kaçınmaya çalıştığı boğaza geri dönmek zorunda kalıyor" diye yazıyor.

Adlarının paylaşılmaması şartıyla gazeteye konuşan kaynaklara göre Suudi Arabistan, Çin, Güney Kore ve Japonya gibi Asya'daki müşterilerine sevkıyatları Umman açıklarından teslim almalarını söylemiş.

Diğer yandan Suudi Arabistan'ın bu hamleyle "İran'la karşı karşıya gelme riskine girdiği" de vurgulanıyor. ABD ve Körfez'deki müttefiklerinin, kritik petrol sevkıyatı rotalarını açık tutmak için büyük çaba sarf ettiği yazılıyor.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, bu ay yaptığı açıklamada, petrolün karadan taşınmaya başlamasıyla yeni boru hatlarının iki yıl içinde Hürmüz Boğazı'nı "değersiz bir su parçası" haline getireceğini öne sürmüştü.

Ancak Körfez ülkelerinin enerji sevkıyatı için Hürmüz'e olan bağımlılıklarını sadece yeni altyapı inşa ederek sonlandırmaları zor görünüyor.

Katar Enerji Bakanı Saad bin Şeride el-Kaabi de pazar günkü açıklamasında Hürmüz'ün sadece petrol ve doğalgaz değil, tüm ürünlerin ticareti için kritik olduğunu vurgulamıştı.

Independent Türkçe, Reuters, Wall Street Journal