Rusya-Batı çatışmasında Karadeniz’in stratejik önemi

Sivastopol’daki Rus filosu. (Rusya Savunma Bakanlığı’nın internet sitesi)
Sivastopol’daki Rus filosu. (Rusya Savunma Bakanlığı’nın internet sitesi)
TT

Rusya-Batı çatışmasında Karadeniz’in stratejik önemi

Sivastopol’daki Rus filosu. (Rusya Savunma Bakanlığı’nın internet sitesi)
Sivastopol’daki Rus filosu. (Rusya Savunma Bakanlığı’nın internet sitesi)

İnci Mecdi (Gazeteci)
İngiliz yönetmen Kevin Macdonald’ın 2014 yapımı Kara Deniz adlı filminde Rus ve İngiliz denizciler, Karadeniz’de Soğuk Savaş’tan kalma batık denizaltının taşıdığı altın külçeleri için yarışırken Batı ile Rusya arasında, bu deniz için verilen mücadele de tarih boyunca hiç dinmedi. Rusya açısından Karadeniz, jeopolitik öneme sahip özel bir etki alanı olarak görülürken aynı zamanda Batılı rakiplerinden uzakta bir güvenlik tamponu olarak da nitelendiriliyor.
Karedeniz, Avrupa, Asya ve Ortadoğu arasında önemli bir kavşakta yer alıyor. Güneydoğu Avrupa için stratejik bir konuma sahip. Asya’ya doğru Rusya ve Gürcistan’a kadar uzanıyor ve Türkiye, Bulgaristan, Romanya ve Ukrayna ile de sınıra sahip. Denizin güneybatı köşesi İstanbul Boğazı, Marmara Denizi ve Ege Denizi ile Akdeniz üzerinden Atlantik Okyanusu’na bağlanıyor. Aynı şekilde Kerç Boğazı üzerinden Azak Denizi ile de doğu bağlantısına sahip. Deniz tabanı boyunca uzanan petrol ve gaz boru hatlarının ve fiber optik kabloların yanı sıra her gün insan ve mal taşıyan yüzlerce gemi, Karadeniz yüzerinden geçiyor.

Kırım ve askeri gerginlikler
Rusya’nın 2014’ten beri işgal ettiği Kırım Yarımadası açıklarında geçen ay, Rus güçleri ile bir İngiliz destroyeri arasında bir çatışma patlak verdi. Moskova, Kırım açıklarında karasularına giren bir İngiliz destroyerinin yoluna uyarı ateşi açtığını ve bombalar attığını duyurdu. İngiltere ve çok sayıda ülke ise söz konusu karasuların Ukrayna’ya ait olduğunu savunuyor. Olayın ardından İngiltere Başbakanı Boris Johnson, Kraliyet Donanması’na bağlı ‘HMS Defender’ savaş gemisi tarafından kullanılan deniz yolunu savundu. Johnson, İngiltere’deki medya organlarından gelen sorulara yanıt olarak, “Kırım’ın ilhakını tanımıyoruz. Bu yasa dışıdır. Burası, Ukrayna karasularıdır ve bir noktadan diğerine girmek için bu karasuları kullanmak zararsızdır” dedi.
Söz konusu olay, Karadeniz’de ABD, diğer NATO ülkeleri ve Ukrayna’nın katılımıyla 28 Haziran-10 Temmuz tarihleri arasında ‘Sea Breeze 2021’ askeri tatbikatlarının başlamasından birkaç gün önce gelişti. Tatbikat, Karadeniz ve Rusya’nın güneybatısında paralel manevralar yapan Moskova’nın itirazına ve hoşnutsuzluğuna yol açtı. Tatbikat sırasında savaş uçakları, sahili korumak için bombardıman ve uzun menzilli hava savunma füzelerini konuşlandırma konusunda eğitim aldı.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin geçen hafta yaptığı açıklamada, Rusya gemiyi batırmış olsaydı bile İngiliz destroyeri olayının, küresel bir çatışmaya yol açmayacağını dile getirdi. Putin, sözlerinin devamında “Çünkü Batı böyle bir savaşı kazanamayacağını biliyor” dedi. AP’ye göre söz konusu ifadeler, gelecekte benzer bir olayın yaşanması halinde Putin’in riskleri artırma kararlılığını gösteriyor.

Tarihsel mücadele
Dünyanın belli başlı imparatorluklarından bazıları yüzyıllar boyunca Karadeniz’de savaş verdi. Karadeniz tarih boyunca, Avrasya bölgesinde jeopolitik ve ekonomik açıdan en önemli yerlerden biri olduğunu kanıtladı. Gözlemciler, Rusya’nın Karadeniz ile ilgili yaklaşımının, Avrupa’daki büyük güçlerle uzun bir çatışma geçmişine ve Türkiye ile jeopolitik rekabete dayandığı görüşündeler. Rusya’nın hedefi ise Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’nden (NATO) Rus topraklarına veya Kırım’daki stratejik kalesine yönelecek her türlü tehdidi ortadan kaldırmak. Aynı şekilde Karadeniz’deki üyeleri arasında bölünmeleri alevlendirmeye ve Ukrayna ile Gürcistan’ın NATO’ya katılmasını engellemeye çalışarak örgüt içindeki uyumu baltalamak istiyor.
Carnegie Uluslararası Barış Vakfı Kıdemli Üyesi Paul Stronski, konuya dair şu değerlendirmelerde bulundu:
“Moskova, Karadeniz bölgesini ‘Rus gücünü ve etkisini Akdeniz’e yansıtmak, büyük Avrupa pazarlarıyla ekonomik ve ticari bağlarını korumak ve Güney Avrupa’yı Rusya’dan gelen petrol ve gaza daha bağımlı kılmak amacıyla jeo- ekonomik stratejisi için’ hayati öneme sahip olarak görüyor. Rusya, Ortadoğu’dan gelen gerginliklerin, özellikle Kuzey ve Güney Kafkasya olmak üzere iç bölgelerine akma olasılığının da gayet farkında. Bu su kütlesini, önemli bir güvenlik tampon bölgesi olarak görmekte ve güneyden kaynaklanabilecek dalgalanmalardan korumaktadır. Moskova, ister yakın çevresi dışındaki askeri operasyonlar açısından isterse de büyük Rus mallarının (hidrokarbonlar) ihracı açısından olsun, Akdeniz’in ve ötesinin ılık sularına erişmek için Karadeniz’e bağımlıdır. Moskova, Akdeniz’in büyük ölçüde NATO tarafından kontrol edildiğine inanıyor. Ancak Suriye’de olduğu gibi kilit bölge ülkeleriyle siyasi, ekonomik ve askeri iş birliği fırsatlarını sağlamayı umuyor. Örneğin Rusya Güney Kıbrıs, Mısır, İsrail, Libya ve Türkiye gibi Akdeniz yönetimleriyle etkisini genişletmek için fırsatlar arıyor.”

Rusya ve NATO ülkeleri
Gözlemciler, ister Avrupa isterse ABD gibi binlerce kilometre uzaktaki olsun NATO ülkeleri açısından Karadeniz’in oldukça önemli bir alan olduğuna inanıyor. Washington’daki Heritage Foundation (Miras Vakfı) kuruluşundan Douglas ve Sarah Allison Dış Politika Merkezi Direktörü Luke Coffey’in konuya ilişkin değerlendirmesi şöyle:
“ABD açısından Karadeniz’in stratejik önemi iki durumdan kaynaklanıyor. İlk olarak, Washington’ın NATO Antlaşması kapsamındaki taahhüdü. Öyle ki Karadeniz’e kıyısı olan altı ülkeden üçü (Türkiye, Bulgaristan ve Romanya) ittifakın birer üyesi. Diğer iki ülke (Ukrayna ve Gürcistan) ise NATO Barış İçin Ortaklık programı kapsamında yer alıyor. Özellikle de Gürcistan, NATO üyeliği için resmi olarak aday statüsünde. İkinci olarak, ABD’nin en büyük jeopolitik rakiplerinden biri olan Rusya, enerji, ticaret, güvenlik ve ekonomi alanlarında Karadeniz bölgesine bağımlıdır. Bu nedenle Karadeniz bölgesi üzerindeki hegemonyası, uzun süredir ulusal bir beka meselesi olarak görülmektedir. Rusya ayrıca çoğu Kırım’da bulunan Karadeniz’deki üslerini, örneğin Suriye’de daha uzaklara askeri operasyonlar başlatmak için kullanıyor.”
Luke Coffey, Karadeniz kıyılarındaki tek Rus işgalinin Kırım olmadığının unutulmaması gerektiğini belirtti:
“Moskova, 2008’de Gürcistan’ı işgalinden bu yana Karadeniz kıyısından yüzlerce mil öteye uzanan Gürcistan’ın Abhazya bölgesinde büyük askeri varlığını (yaklaşık 4 bin asker) sürdürüyor.”
Fakat Moskova, Coffey’in bahsettiği aynı nedenlerle Gürcistan ve Ukrayna ile savaşlarının, ‘(her iki ülke de Batı ittifakına katılmaya çalışırsa) stratejik dengenin NATO lehine kararlı bir şekilde değişmesini önlemek’ ve ‘diğer eski Sovyet devletlerini Batı ile yakın bir ittifak kurmaktan yıldırmak’ için gerekli olduğunu savunuyor. Bu bağlamda Paul Stronski, Rusya’nın Gürcistan ve Ukrayna’ya karşı tutumunun, Moskova’nın başka herhangi bir eski Sovyet ülkesinin (2004’te NATO'ya katılan Baltık ülkeleri dışında) ittifaka resmen katılmasını engellemek için aktif savaş yürütme isteğini gösterdiğini söyledi.

Montrö Sözleşmesi
1936’da imzalanan Montrö Sözleşmesi, Karadeniz’e kıyıdaş olmayan devletlerin varlığını sınırlıyor. Anlaşma, Türkiye’ye İstanbul ve Çanakkale boğazları üzerinde kontrol hakkı veriyor, Karadeniz’e sınır olmayan ülkelerin donanmalarına ait gemilerin sayısı, geçiş süresi ve ağırlığına kısıtlamalar getiriyor. Örneğin, anlaşmaya göre boğazda Karadeniz’e kıyıdaş olmayan ülkelere ait gemilerin ağırlığının 15 bin tonu geçmemesi gerekiyor. Karadeniz’e kıyıdaş olmayan ülkelere ait, toplam tonajı 30 bin ton olan dokuz savaş gemisinden fazlasının geçişine izin vermiyor. Bunların, herhangi bir zamanda ve 21 günü aşmamak kaydıyla Karadeniz’de kalmalarına izin veriliyor. Bu durum ise hem ABD donanması hem de Karadeniz’e kıyıdaş olmayan NATO üyelerinin operasyonlarına kısıtlamalar getiriyor.
Washington’daki Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi’nde misafir öğretim üyesi Boris Tokas, söz konusu duruma dair şu açıklamalarda bulundu:
“Moskova, Sovyetler Birliği ile Türkiye arasında İkinci Dünya Savaşı sonunda gerginlik patlak verdiğinde Ankara’ya Montrö Sözleşmesi’ni yeniden müzakere etmesi ve böylece Sovyetler Birliği’nin İstanbul ve Çanakkale boğazlarının kontrolünü Türkiye ile paylaşabilmesi için baskı yaptı. Sovyetler Birliği, Karadeniz'deki askeri varlığını artırdı ve Türkiye hükümetine 1946’da ‘Türk Boğazları Krizi’ olarak bilinen, Türk topraklarında askeri üsler talebini kabul etmesi için baskı yaptı.”
Tokas’a Türkiye tüm bu hamlelere rağmen Sovyet baskısından korunmak için ABD’den yardım istedi ve Washington bölgeye savaş gemileri gönderdi. Sovyetler Birliği sonunda geri çekilmiş olsa da durum NATO üyesi olarak Türkiye ve Yunanistan aracılığıyla, Akdeniz’de büyüyen Sovyet tehdidini kontrol altına almaya çalışan 1947’deki Truman Doktrini için motive edici faktörlerden biri olarak ön plana çıktı. Bölge Soğuk Savaş boyunca Türkiye, NATO, ABD ve Sovyetler Birliği arasında istikrarsız bir dengeye tanık oldu. Ancak 1976’dan bu yana Türkiye, Ukrayna yapımı Sovyet uçak gemilerinin (Kiev sınıfı ve Kuznetsov sınıfı) boğazlardan geçmesine izin verdi.
Karadeniz bölgesi, Sovyetler Birliği’nin 1991 yılında dağılmasının ardından Batı görüşünde jeo- stratejik açıdan daha az öneme sahipti. Ancak Rusya’nın ‘yakın yurt dışı’ kavramını şekillendirmede etkili olmaya devam etti. Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonraki en önemli stratejik mesele, 1994 Budapeşte Mutabakatı’nda özetlenen, nükleer silahların Ukrayna’dan izole edilmesiydi. Bu tarihte Ukrayna, toprak bütünlüğünü korumak için Fransa ve Çin’in desteğiyle Rusya, ABD ve İngiltere’nin güvenlik garantileri karşılığında nükleer silahlarını kaldırmayı kabul etti. Ancak Kırım, başta Karadeniz operasyonları için gerekli olan Sivastopol’daki üssü olmak üzere eski askeri altyapısını elinde tutan Moskova ve Kiev arasında sürekli bir pazarlık kozu olarak kaldı. Moskova, 1997 Ukrayna- Rusya Dostluk Antlaşması uyarınca Sivastopol’daki üssünü 2010 yılında alınan bir kararla 2042 yılına kadar, 20 yıllığına kiraladı.

Etkili strateji
Gözlemcilere göre Rusya, Karadeniz’de artan ve sertleşen nüfuzu doğrultusunda Türk boğazlarından daha fazla yararlanmak için Ankara ile yakınlaşmaya çalışacak. Boris Tokas onuya dair şunları söyledi:
“Rusya için Karadeniz bölgesinin jeo-stratejik faktörleri 1853’ten bu yana değişmedi. NATO ve ABD, başlıca jeopolitik rakipleri olarak bireysel Avrupa devletlerinin yerini aldı. Daha sonra Kırım askeri bir kaynak, Türkiye ise eksen oldu. Türk boğazları, stratejik üretkenlik olarak kabul edildi. Nihai hedef ise ABD ve NATO’nun doğuya doğru genişlemesine, Ege ve Orta Karadeniz’deki varlıklarına paralel bir güç olarak Doğu Akdeniz’e ve buradaki askeri varlığa ulaşmaktır.”
Bu durum, NATO ülkeleri açısından bir meydan okuma olarak sayılırken ABD’li gözlemciler de NATO’nun Rusya’ya karşı daha sağlam bir strateji geliştirmesini ve bölgesel güvenliği güçlendirmek için Karadeniz’e kıyıdaş ülkelerle çalışmanın uygun yollarını bulmasını gerekli bir eylem olarak nitelendirdi. Örneğin ABD’nin NATO’yu Baltık Denizi’ndeki ‘başarılı’ hava polisi misyonu doğrultusunda Karadeniz’de bir deniz devriye görevi kurmaya teşvik etmesi gerektiğini savunan Luke Coffey “Bu durum, Karadeniz’e kıyıdaş olup NATO üyesi olmayan müttefikler aracılığıyla, Montrö Sözleşmesi doğrultusunda Karadeniz’de güçlü bir NATO varlığını sürdürmek içindir” değerlendirmesinde bulundu.

*Independent Arabia’da yer alan bu makalenin çevirisi Şarku’l Avsat tarafından yapılmıştır.



Maduro'nun ardından: Delcy Rodriguez koltuğu bırakmak istemiyor

Delcy Rodriguez, yarın 2018'den bu yana Venezuelalı bir liderin yüz yüze katılacağı ilk BM Milletler Genel Kurulu konuşmasını yapacak (Reuters)
Delcy Rodriguez, yarın 2018'den bu yana Venezuelalı bir liderin yüz yüze katılacağı ilk BM Milletler Genel Kurulu konuşmasını yapacak (Reuters)
TT

Maduro'nun ardından: Delcy Rodriguez koltuğu bırakmak istemiyor

Delcy Rodriguez, yarın 2018'den bu yana Venezuelalı bir liderin yüz yüze katılacağı ilk BM Milletler Genel Kurulu konuşmasını yapacak (Reuters)
Delcy Rodriguez, yarın 2018'den bu yana Venezuelalı bir liderin yüz yüze katılacağı ilk BM Milletler Genel Kurulu konuşmasını yapacak (Reuters)

Venezuela'nın geçici devlet başkanı Delcy Rodriguez, ABD Başkanı Donald Trump'la arasını iyi tutarak iktidarını pekiştirmek istiyor.

Rodriguez, ABD'nin New York kentinde düzenlenen Birleşmiş Milletler (BM) 81. Genel Kurulu kapsamında bugün Trump'la bir araya gelecek. 

57 yaşındaki siyasetçi, ABD ordusunun ocak ayında Venezuela'ya baskın düzenleyerek Nicolas Maduro ve eşi Cilia Flores'i kaçırmasının ardından ülkenin başına geçmişti.

Trump, Venezuela'yla "dünya tarihinin en büyük petrol anlaşmasını" yaptıklarını geçen ay duyurmuştu. Cumhuriyetçi lider, ABD'nin özel sektörle kurulan ortaklık aracılığıyla Venezuela'daki 65 milyar varilden fazla petrol rezervinin büyük bölümü üzerinde kontrol sağladığını açıklamıştı.

Venezuela'da solcular anlaşmaya karşı protestolar düzenlerken, Rodriguez sözleşmeyi savunmuştu.

Financial Times'ın aktardığına göre ocak ayından beri ülkenin petrol gelirlerini kontrol eden ABD yönetimi, ülkede faaliyet gösteren Çinli ve Rus firmalara ödeme yapılmasını da engelliyor.

Analizde, Rodriguez açısından Washington'la yakın ilişki kurmanın, Venezuela'da iktidarını sağlamlaştırmasına yardımcı olabileceğine işaret ediliyor.

Venezuela Anayasası'nda geçici devlet başkanlığı için öngörülen 180 günlük süre temmuzda dolmuştu. Analize göre Rodriguez, Trump'la kişisel bağlarını güçlendirerek kendisini koltuğundan edebilecek seçimleri mümkün mertebe ertelemek istiyor.

Yakın tarihli bir ankette net onay puanı eksi 36'ya gerileyen Rodriguez, ekonomik toparlanma sağlayabilirse kendisini ülkenin eski lideri Hugo Chavez'in etkili ve teknokrat bir halefi olarak sunmayı deneyebilir.

Muhalefet ise Washington'la yapılan anlaşmaların Rodriguez'i Trump açısından vazgeçilmez hale getirmesinden endişeli.

Venezuela'da muhalefetin önde gelen isimlerinden Henrique Capriles, Karakas ve Washington arasındaki petrol anlaşmalarını sıkça eleştiriyor.

Capriles, "Venezuela'da petrol sektörünü yok eden aynı kişilerle bu sektörü yeniden canlandırmaya çalışmayı anlamak mümkün değil" diyor.

Modern Diplomacy'deki analizde de ABD'nin, ülkenin petrol endüstrisinde "doğrudan ekonomik çıkarlar elde etmeye başladığına" dikkat çekiliyor. Trump yönetiminin, "askeri ve siyasi bir müdahale olarak başlayan süreci, onlarca yıl sürebilecek bir duruma dönüştürdüğü" ifade ediliyor.

Independent Türkçe, Financial Times, Modern Diplomacy


Trump yönetiminin 410 milyon dolarlık gizli göç operasyonu

ABD'de güvenlik güçleri, geçen yıl düzenlenen Trump karşıtı gösterilerde ve göçmenlere yönelik baskınlarda birçok kişiyi gözaltına almıştı (Reuters)
ABD'de güvenlik güçleri, geçen yıl düzenlenen Trump karşıtı gösterilerde ve göçmenlere yönelik baskınlarda birçok kişiyi gözaltına almıştı (Reuters)
TT

Trump yönetiminin 410 milyon dolarlık gizli göç operasyonu

ABD'de güvenlik güçleri, geçen yıl düzenlenen Trump karşıtı gösterilerde ve göçmenlere yönelik baskınlarda birçok kişiyi gözaltına almıştı (Reuters)
ABD'de güvenlik güçleri, geçen yıl düzenlenen Trump karşıtı gösterilerde ve göçmenlere yönelik baskınlarda birçok kişiyi gözaltına almıştı (Reuters)

Donald Trump yönetiminin, göçmenleri üçüncü ülkelere göndermek için gizlice anlaşmalar yaptığı ortaya çıktı.

Paris merkezli kâr amacı gütmeyen gazetecilik kuruluşu Forbidden Stories'in öncülüğünde, birçok medya ve analiz şirketinin katılımıyla hazırlanan araştırmada, ABD Dışişleri Bakanlığı'na ait çeşitli belgeler incelendi.

Buna göre Beyaz Saray, kendi ülkelerine gönderilemeyen göçmenleri üçüncü ülkelere sınır dışı etmek amacıyla çoğu Afrika ve Latin Amerika'da bulunan 31 ülkeyle anlaşmalar yapmış. Bu düzenlemelerin desteklenmesi için de en az 410 milyon dolar kaynak ayrılmış.

Ayrıca ABD'nin, Haziran 2026 sonu itibarıyla 13 hükümete 81 milyon dolar doğrudan ödeme yapmayı taahhüt ettiği aktarılıyor. Uluslararası Göç Örgütü'ne (IOM) 179 milyon, BM Mülteciler Yüksek Komiserliği'ne 124 milyon dolarlık hibeler öngörüldü.

Washington Post (WP) ve Guardian, bu kuruluşların anlaşmaların tarafı olmadığına fakat fonların, ülkelerin sınır dışı edilenleri kabulünü sağlamak amacıyla görüşmelerde kullanıldığına dikkat çekiyor.

Trump yönetimi şimdiye dek 28 ülkeye 25 binden fazla kişi göndermiş. Bunların yaklaşık 20 bini Meksika'ya, geri kalanı da Afrika ve Latin Amerika'daki diğer ülkelere sınır dışı edilmiş.

Washington yönetiminin bazı anlaşmaları gizlice yürüttüğü ya da sözleşmelerle ilgili kamuoyuna şeffaf şekilde bilgilendirmede bulunmadığı da yazılıyor.

Belgelere göre Kamerun'a bin kişiyi kabul etmesi karşılığında 30 milyon dolar, Kongo Demokratik Cumhuriyeti'ne de 2 bin kişiyi kabul etmesi karşılığında 75 milyon dolar, Orta Afrika Cumhuriyeti'ne 1500 kişiyi kabul etmesi karşılığında 85 milyon dolar ödeme taahhüdü verilmiş. Ancak şimdiye kadar Kamerun'a 44, Kongo'ya 15, Orta Afrika Cumhuriyeti'ne 18 kişi gönderilmiş.

Guardian, üçüncü ülkelere sınır dışı etme politikasının Beyaz Saray Genel Sekreter Yardımcısı Stephen Miller tarafından yürütüldüğünü yazıyor. WP de Miller'ı politikanın Beyaz Saray'daki başlıca yürütücülerinden biri diye tanımlıyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı'nın, ABD büyükelçiliklerindeki personel ve üst düzey yetkililerle ortak çalışarak yabancı hükümetlerle anlaşmaları müzakere ettiği aktarılıyor.

Anlaşmaların çoğunun Mayıs 2025'te Dışişleri Bakanlığı bünyesinde kurulan, başında diplomat Christian Jove Ehrhardt'ın yer aldığı Geri Göç Ofisi'nin (Office of Remigration) yürüttüğü ifade ediliyor. Ehrhardt, bu yıl haziranda çeşitli göç anlaşmaları için Fildişi Sahili, Gambiya, Gine-Bissau, Togo ve Gabon'u ziyaret etmiş.

Araştırmaya göre 54 Afrika ülkesinin 49'uyla üçüncü ülke vatandaşlarının kabulü hakkında görüşüldü. Avukatlar ise göçmenlerin kendileriyle hiçbir bağı olmayan ülkelerde "hukuki bir kara deliğe" atıldığını ve haklarının son derece sınırlı olduğunu söylüyor.

Guardian'ın haberinde adı "Nika" olarak değiştirilen 32 yaşındaki İranlı kadının yaşadıklarına da dikkat çekiliyor. Ülkesindeki rejim karşıtı protestoların ardından ABD'ye kaçan kadın, 18 aydan fazla süre göçmenlik gözetim merkezinde tutulmuş. İran'a gönderilmesi halinde hayatının tehlikeye gireceği gerekçesiyle ABD'de kendisine hukuki koruma sağlanan Nika, 28 Mayıs'ta serbest bırakılmasına rağmen 8 Haziran'da rutin kontroller sırasında tekrar gözaltına alınmış.

Bunun ardından ABD'nin, Nika'nın pasaportuna el koyup kadını 18 kişinin yer aldığı bir uçakla Orta Afrika Cumhuriyeti'nin başkenti Bangui'ye sınır dışı ettiği aktarılıyor. İran vatandaşının avukatıysa Nika'nın tekrar ABD'ye getirilmesi için dava açtıklarını ve hukuki sürecin devam ettiğini söylüyor.

Independent Türkçe, Washington Post, Guardian


Suudi Arabistan rotayı yeniden Hürmüz'e çevirdi

ABD ve İran'ın anlaşamaması nedeniyle Hürmüz Boğazı'ndaki kriz aylardır atlatılamadı (Reuters)
ABD ve İran'ın anlaşamaması nedeniyle Hürmüz Boğazı'ndaki kriz aylardır atlatılamadı (Reuters)
TT

Suudi Arabistan rotayı yeniden Hürmüz'e çevirdi

ABD ve İran'ın anlaşamaması nedeniyle Hürmüz Boğazı'ndaki kriz aylardır atlatılamadı (Reuters)
ABD ve İran'ın anlaşamaması nedeniyle Hürmüz Boğazı'ndaki kriz aylardır atlatılamadı (Reuters)

Suudi Arabistan, İran destekli Husilerin son dönemde Kızıldeniz'deki saldırılarının ardından, Hürmüz Boğazı üzerinden petrol sevkıyatını yeniden artırıyor.

Reuters'ın gemi verilerini takip eden TankerTrackers.com platformuna dayandırdığı habere göre Saudi Aramco, pazar günü 7 adet Çok Büyük Ham Petrol Tankeri'ne (VLCC) yaklaşık 14 milyon varil ham petrol yükledi.

Suudi Arabistan'ın Ras Tanura Limanı'ndan gerçekleştirilen yükleme, Riyad'ın ham petrol arzında bir artışa işaret ediyor olabilir.  

JP Morgan analistleri, 18 Eylül tarihli bilgilendirme notunda, Hürmüz Boğazı'ndan son 6 günde günlük ortalama 2,9 milyon varil Suudi petrolü geçtiğini, bu rakamın ağustosta 700 bin varil olduğunu aktarmıştı.

Pazartesi günü de Brent petrolün varil fiyatı yaklaşık yüzde 4 düşüşle 9 Eylül'den beri ilk kez 100 doların altına inmişti.

Riyad yönetimi, Doğu-Batı Petrol Boru Hattı'nın drone'larla hedef alındığını 13 Eylül'de açıklamıştı. Saldırının Irak'taki İran destekli milisler tarafından düzenlendiği öne sürülmüştü. Ancak Şii milis güçlerden oluşan "Irak'taki İslami Direniş" örgütü iddiaları yalanlamıştı.

Suudi Arabistan, Hürmüz Boğazı'nda gemi trafiğinin neredeyse durma noktasına gelmesi nedeniyle bu 1200 kilometrelik boru hattı üzerinden sevkıyatı artırmıştı.

Reuters, saldırının ardından boru hattının faaliyetlerinin askıya alınması yüzünden Riyad'ın sevkıyatı yeniden Hürmüz'e kaydırmaya başladığına dikkat çekiyor.

Wall Street Journal da "Dünyanın petrol devi, başlangıçta kaçınmaya çalıştığı boğaza geri dönmek zorunda kalıyor" diye yazıyor.

Adlarının paylaşılmaması şartıyla gazeteye konuşan kaynaklara göre Suudi Arabistan, Çin, Güney Kore ve Japonya gibi Asya'daki müşterilerine sevkıyatları Umman açıklarından teslim almalarını söylemiş.

Diğer yandan Suudi Arabistan'ın bu hamleyle "İran'la karşı karşıya gelme riskine girdiği" de vurgulanıyor. ABD ve Körfez'deki müttefiklerinin, kritik petrol sevkıyatı rotalarını açık tutmak için büyük çaba sarf ettiği yazılıyor.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, bu ay yaptığı açıklamada, petrolün karadan taşınmaya başlamasıyla yeni boru hatlarının iki yıl içinde Hürmüz Boğazı'nı "değersiz bir su parçası" haline getireceğini öne sürmüştü.

Ancak Körfez ülkelerinin enerji sevkıyatı için Hürmüz'e olan bağımlılıklarını sadece yeni altyapı inşa ederek sonlandırmaları zor görünüyor.

Katar Enerji Bakanı Saad bin Şeride el-Kaabi de pazar günkü açıklamasında Hürmüz'ün sadece petrol ve doğalgaz değil, tüm ürünlerin ticareti için kritik olduğunu vurgulamıştı.

Independent Türkçe, Reuters, Wall Street Journal