İngiltere’de basın özgürlüğünü sınırlayan ve hükümeti zor durumda bırakan gazetecilerin hapsine izin veren “bilgi gizliliği” kanun tasarısı tartışılıyorhttps://turkish.aawsat.com/home/article/3095821/i%CC%87ngiltere%E2%80%99de-bas%C4%B1n-%C3%B6zg%C3%BCrl%C3%BC%C4%9F%C3%BCn%C3%BC-s%C4%B1n%C4%B1rlayan-ve-h%C3%BCk%C3%BCmeti-zor-durumda-b%C4%B1rakan
İngiltere’de basın özgürlüğünü sınırlayan ve hükümeti zor durumda bırakan gazetecilerin hapsine izin veren “bilgi gizliliği” kanun tasarısı tartışılıyor
Yayıncılar Birliği düşünce özgürlüğü ve halkın hükümetin gizleyebileceklerini bilme hakkının hedef alınması konusunda uyarıyor
İngiltere İçişleri Bakanı Priti Patel yasadaki değişiklikleri destekliyor (Getty)
İstanbul/Şarku'l Avsat
TT
TT
İngiltere’de basın özgürlüğünü sınırlayan ve hükümeti zor durumda bırakan gazetecilerin hapsine izin veren “bilgi gizliliği” kanun tasarısı tartışılıyor
İngiltere İçişleri Bakanı Priti Patel yasadaki değişiklikleri destekliyor (Getty)
Ahmed Mustafa
İngiltere’de yayıncılar ve medya yöneticileri, 1989 tarihli bilgi gizliliği kanununda yapılacağı duyurulan ve hükümeti zor durumda bırakanlara yönelik cezaları ağırlaştıran, "yabancı bir ülke için casusluk" muamelesi görmelerini sağlayan değişiklikleri geçirmemesi konusunda hükümeti uyardılar. Değişiklikler savunma makamı “kamu yararı için yayınlama” argümanını kullanma hakkını iptal ederken, mevcut yasada 2 yıl olan hapis cezası sınırını, yabancı bir ülke için casusluk yapanlara verilen 14 yıla kadar çıkarabiliyor.
Yayıncılar Birliği, düşünce özgürlüğünün ve halkın hükümetin gizleyebileceklerini bilme hakkının hedef alınmasına karşı sert bir bildiri yayınladı. İngiliz Gazeteciler Sendikası da değişiklikleri araştırmacı gazeteciliği boğmak, kamu yararına bilgi sızdıranları basına açıklama yapmamaları için sindirmeye yönelik bir kampanya olarak eleştirdi.
Çok sayıda üst düzey İngiliz gazeteci ve medya uzmanı, bu değişikliklerin önceki basın kampanyaları sırasında mevcut olsaydı, düşman casusları gibi mahkûm edilmiş ve cezaevinde olacaklarını ifade ettiler.Bazıları, makalelerinde ve sosyal medyadaki yorumlarında, İçişleri Bakanlığı'nın değişikliklerle ilgili bu haftaki istişarelerinin sona ermesiyle, eski sağlık bakanı Matt Hancock'u basına sızdırılan video kamera görüntüleriyle ilgili devam etmekte olan soruşturma arasında bağlantı kurdu.
İngiliz polisi, bakanın ofisinde korona salgınıyla mücadele kapsamında uygulanan sosyal mesafe kurallarını ihlal ederek, yardımcısını (bakanlığı sırasında müdür olarak atadığı üniversiteden eski bir meslektaşı) öperken görüldüğü kamera görüntülerini kimin basına sızdırdığını bulmak için Sağlık Bakanlığı çalışanlarının kişisel bilgisayarlarını kapsamlı bir şekilde araştırıyor.
Diktatörce değişiklikler
Değişiklik, Başbakan Boris Johnson'ın Downing Street'teki ofisini yenilemenin maliyetini, vergi mükelleflerinin mi yoksa hayırsever bir iş adamının mı üstlendiği sorusunun sorulduğu bir zamanda geliyor. Aynı zamanda Başbakan’ın eski baş danışmanı Dominic Cummings de geçen yıl korona salgını ile mücadelede hükümetin yaşadığı kafa karışıklığı ve ne yapacağını bilememe durumunu gösteren kendisi ile başbakan arasındaki mesajların metnini yayınladı.
İngiliz Kanunlar Komitesi, elektronik alanda korsanlık ve casusluk faaliyetlerinin arttığı bir dönemde devlet sırlarının korunmasını artırmak ve dijital bilgilerin güvenliğini sağlamak için 2017 yılında da bilgi gizliliği kanunu gözden geçirmişti. İçişleri Bakanlığı 1989 kanunun artık mevcut dijital çağa uygun olmadığını ve değiştirilmesi gerektiğini belirtiyor.
Kanunda değişiklik yapılması ve devlet sırlarının korunmasının önemi konusunda herkes hemfikir. Pek çok gazeteci ve medya mensubu, azami düzeyde korunması gereken ve ulusal güvenliğe zarar veren sırların olduğu konusunda ihtilaf olmadığını yazdı. Bununla beraber, değişikliklerin bilgi sızdıranların ve gazetecilerin yasal haklarının kaldırılmasına ilişkin paragraflarını; kamu yararına bilgi sızdırılmasını engellemeye, “gizli kalması istenen bir şeyi ifşa ederek hükümeti zor durumda bırakmaları” durumunda gazetecileri mümkün olduğunca ağır şekilde cezalandırmaya yönelik diktatörce bir önlem olarak görüyorlar.
İçişleri Bakanlığı tarafından yapılması istenen ve Muhafazakâr hükümetin İçişleri Bakanı Priti Patel tarafından desteklenen değişikliklerle ilgili belgeye göre, bilginin "yetkisiz ifşası" ülkeye en az yabancı bir ülke için casusluk yapmak kadar zarar verebilir. Belgede şu da ekleniyor, “Bu nedenle, düşman bir ülke lehine casusluk yapmak ile 1989 kanununda olduğu gibi bilginin yetkisiz ifşasının verdiği zarar arasında mutlak bir fark görmüyoruz.”
Değişikliklerle ilgili belgede, “hükümet, mevcut en ağır ceza olan 2 yıl hapis cezasının, yetkisiz ifşa davalarında mahkemeye yeterli caydırıcı güç sağlamadığı yönündeki tavsiyeyi memnuniyetle karşılamaktadır” ifadesi yer aldı. Önerilen değişiklikler belgesi doğrudan medya ve gazetecilerden bahsetmese de, tek başına bilgi sızdıranları caydırmaya yönelik cezalar, basını hükümetin çalışmalarını denetleme ve kamuoyunu çıkarlarına karşı yapılan hatalar konusunda aydınlatma olanağı sağlayan önemli bir bilgi kaynağından mahrum bırakacak. Belge ayrıca, bilgilerin izinsiz olarak ifşa edilmesi durumunda iddia makamının bu tür açıklamaların kamu yararına olmadığını kanıtlamak zorunda kalmaması için savunmanın, “kamu yararı” argümanını kullanma hakkının iptal edilmesi çağrısında da bulunuyor. Bu ise herhangi bir gazetecinin veya haber kuruluşunun yasaları ihlal etmekten ve ulusal güvenliği tehlikeye atmaktan kolayca mahkûm edilebileceği anlamına geliyor.
Önemli emsaller
Bu tartışma, 2003'te yasadışı saydığı için Irak'a yönelik savaşla ilgili bir İngiliz istihbarat belgesini basına sızdıran Katharine Gun davasını hatırlatıyor. Söz konusu belge, Amerikan istihbarat servislerinin İngiliz dinleme servislerine gönderdiği ve Güvenlik Konseyi üye devletlerinin yetkililerini dinlemelerini, Irak'ı işgal etme kararını kabul etmeleri için kendilerine karşı şantaj olarak kullanılabilecek "bir kirli çamaşırlarını bulmalarını" isteyen bir mesajdan ibaretti. Gelgelelim Güvenlik Konseyinden istenen karar çıkmadı ve ABD, İngiltere ve müttefikleri uluslararası hukuka göre yasadışı bir savaşa girdiler. 2004'te Katharine Gun davası görülürken, hükümet savcıları, İşçi Partisi başbakanı Tony Blair hükümetine savaşın yasadışı olduğu konusunda resmi olarak bilgi verilmiş olmasının ifşa olmasından korkarak, sızıntının kamu yararına olmadığını ileri sürmekten son anda geri adım attılar. Gavin Hood'un yönettiği 2019 yapımı “Resmi Sırlar” filminde hikayesi anlatılan Katherine Gunn da beraat etti.
Bu değişikliklerle birlikte, basının 2009 yılında ifşa ettiği “Milletvekillerinin harcamaları” skandalı gibi hükümet skandallarını ifşa etmesi mümkün olmayacak. Bu skandal ile milletvekillerinin harcamalarla ilgili ihlalleri, kamu fonlarını, vergi ödeyicilerinin milyonlarının kaybolmasına yol açacak biçimde kişisel amaçları için kullandıkları açığa çıkmıştı. Skandal, geniş çaplı istifalara yol açmış, milletvekillerine verilen ikramiye ve ödeneklerin dağıtımına ilişkin kuralların değiştirilmesi, parlamentonun uygulamalarını denetleyecek bağımsız bir organın oluşturulmasıyla sonuçlanmıştı.
Bu değişikliklerin “ulusal güvenliğe zarar” bahanesiyle özgür gazeteciliğin ağzını kapatmak, düşünce özgürlüğünü bastırmak anlama geldiğine dair pek çok örnek var.
Yayıncılar, gazeteciler ve medya çalışanları, hükümetin “kamu yararını” belirleyecek tek taraf olmasına karşı çıkıyorlar çünkü bu, herhangi bir demokratik sistemin temellerini ihlal ediyor. İçişleri Bakanlığı sözcüsü, değişikliklerin basın özgürlüğünü hedef aldığını veya medyanın hükümetin çalışmalarını denetleme rolünü oynamasını engellediğini reddediyor. Ne var ki, yasa uygulamada hükümete özellikle de kendisini zor durumda bırakması ve bir skandalı ortaya çıkarması söz konusu olduğunda, neyin halka açıklanıp neyin açıklanamayacağını belirleme konusunda geniş yetkiler verecek. Ayrıca “kamu yararı” argümanının ortadan kaldırılması durumunda mahkemelerin cezalandırma yetkilerini de genişletecek.
İngiliz İçişleri Bakanlığı'nın bilgi gizliliği kanununa ilişkin incelemesinin kabul veya ret edilmesi süresi 22 Temmuz Perşembe günü sona eriyor. Kabul edilmesi halinde bu tarihten itibaren 2 hafta içinde bir yasa tasarısı olarak parlamentoya sunulacak.
İsrail, Tahran’ı bombalıyor... ABD operasyonları desteklemek için binlerce asker gönderiyorhttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5255046-i%CC%87srail-tahran%E2%80%99%C4%B1-bombal%C4%B1yor-abd-operasyonlar%C4%B1-desteklemek-i%C3%A7in-binlerce-asker
İsrail, Tahran’ı bombalıyor... ABD operasyonları desteklemek için binlerce asker gönderiyor
İsrail, Tahran’ı bombalıyor... ABD operasyonları desteklemek için binlerce asker gönderiyorİsrail ordusu ve İran medyası, İsrail’in bu sabah erken saatlerde başkent Tahran’a yönelik hava saldırıları düzenlediğini bildirdi. Bu gelişme, Donald Trump’ın, savaşın sona erdirilmesine yönelik müzakerelerde ABD’nin ilerleme kaydettiğini açıkladığı ve Tahran’a 15 maddelik bir plan gönderildiğine dair haberlerin geldiği bir döneme denk geldi.
Amerikan medyası, Pentagon’un, İran’a karşı operasyonları güçlendirmek amacıyla Ortadoğu’ya 3 bin asker göndereceğini aktardı.
İsrail ordusu, Tahran genelinde altyapıya yönelik bir dizi saldırı düzenlediğini duyurdu. İran’daki yarı resmi İranlı Öğrenciler Haber Ajansı (ISNA), saldırıların kentin yerleşim bölgelerinden birine yöneldiğini ve kurtarma ekiplerinin enkaz altındakileri arama çalışmalarına başladığını bildirdi.
Öte yandan Kuveyt ve Suudi Arabistan bugün yeni insansız hava aracı (İHA) saldırılarını engellediklerini açıkladı; saldırıların kaynağı belirtilmedi. Kuveyt Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü, İHA’ların Kuveyt Uluslararası Havalimanı’ndaki bir yakıt deposunu hedef aldığını ve yangın çıktığını, ancak can kaybı yaşanmadığını duyurdu.
Muhammed Bakır Zülkadir… Devrim Muhafızları Ordusu’nun kalbinde köklü bağlantılara sahip bir adamhttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5255028-muhammed-bak%C4%B1r-z%C3%BClkadir%E2%80%A6-devrim-muhaf%C4%B1zlar%C4%B1-ordusu%E2%80%99nun-kalbinde-k%C3%B6kl%C3%BC-ba%C4%9Flant%C4%B1lara
Muhammed Bakır Zülkadir… Devrim Muhafızları Ordusu’nun kalbinde köklü bağlantılara sahip bir adam
Muhammed Bakır Zülkadir, Aralık 2020’de İran Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) bağlı Tesnim Haber Ajansı’na verdiği röportajda konuşuyor. (Arşiv)
İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreterliği görevine getirilen Muhammed Bakır Zülkadir, sürpriz bir isim olmadı. Ali Laricani’nin öldürülmesinden bir hafta sonra yapılan bu tercih, İran İslam Cumhuriyeti’nin sert yönetim yapısını şekillendiren derin devlet halkalarından birinden gelen bir isme işaret etti.
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın iletişim ve medya işlerinden sorumlu yardımcısı Mehdi Tabatabai dün yaptığı açıklamada, Zülkadir’ın Laricani’nin yerine atandığını duyurdu. Tabatabai, sosyal medya platformu X üzerinden yaptığı paylaşımda, yeni Dini Lider Mücteba Hamaney’in bu atamayı onayladığını belirtti.
Resmi olarak Pezeşkiyan’ın başkanlık ettiği Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi, güvenlik konuları ve dış politikanın koordinasyonundan sorumlu bulunuyor. Konsey; ordu, istihbarat ve hükümetten üst düzey yetkililerin yanı sıra, devlet işlerinde son sözü söyleyen Dini Lider’in temsilcilerini de içeriyor.
Söz konusu atama, tehlike dönemlerinde devletin önceliklerinin doğrudan bir yansıması olarak değerlendirildi. Yeni Dini Lider’in, Zülkadir’i konseyde kendi temsilcisi olarak görevlendiren ikinci bir kararname yayımlaması ve böylece anayasa uyarınca oy kullanabilmesini sağlaması bekleniyor.
Zülkadir’ın önemi, klasik anlamda seçimler, kürsüler ya da kamuoyuna hitap gücü üzerinden yükselen bir siyasetçi olmamasından kaynaklanıyor. Daha farklı bir profil çizen Zülkadir, kurumların vitrininde değil, derinliklerinde güç biriktiren bir isim.
Bu nedenle kariyeri, birbirini izleyen idari görevlerden ziyade, İran’daki iktidar yapısının en sağlam noktaları arasında uzanan kesintisiz bir hat olarak öne çıkıyor.
Zülkadir’in en üst düzey güvenlik makamına yükselmesi, mevcut konjonktürde ayrı bir önem taşıyor. Kendisi yalnızca üstlendiği görevlerle değil, yönetim yapısı içindeki rolüyle değerlendiriliyor. Savaş döneminden organizasyon ve ağ yönetimi deneyimiyle çıkan Zülkadir, Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) içinde derin devletin merkezinde yer aldı; ardından İçişleri Bakanlığı, yargı ve Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi gibi kurumlar üzerinden nüfuz alanını genişletti.
Bu atama, görevin ötesinde daha geniş bir yönelim hakkında da ipuçları veriyor: Baskı ve daralma dönemlerinde, kamuoyu önündeki figürlerden ziyade, sistemin iç yapısını temsil eden isimler öne çıkıyor.
‘Mansurundan’ devlete
Zülkadir’i anlamak, yetiştiği siyasi ortamı dikkate almadan mümkün görünmüyor. Kendisi, daha sonra DMO içinde etkili konumlara gelen isimleri de barındıran erken dönem ağlardan biri olan ‘Mansurun’ halkasına mensup bir kuşaktan geliyor. Bu çevreden çıkan Muhsin Rızai, Ali Şemhani, Gulam Ali Reşid ile Muhammed ve Ahmed Furuzende kardeşler gibi isimler, ilerleyen yıllarda rejim içinde önemli roller üstlendi.
Bu noktada belirleyici olan yalnızca erken dönem örgütsel aidiyet değil, söz konusu yapının temsil ettiği formasyon. Mansurun halkası, devrim öncesine uzanan, ideolojik olarak sert çizgide konumlanan ve daha sonra DMO kapısı üzerinden devlet yapısı içine yeniden yerleşen bir ağ niteliği taşıyor.
İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf, Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi toplantısında Muhammed Bakır Zülkadir ile yan yana oturuyor. (Kalibaf’ın internet sitesi)
Zülkadir’in yükselişi, mevcut bir kurum içinde kariyer basamaklarını tırmanmaktan ziyade, ilişki ve sadakat ağı içinde gelişen bir süreç olarak öne çıkıyor. Bu nedenle kendisi, yalnızca profesyonel bir asker olarak değil; güvenlik ve siyaseti, rejimin korunması adına tek bir alan olarak gören bir kuşağın temsilcisi olarak değerlendiriliyor. Bu arka plan, ona rejim içinde kalıcılık ve yeniden konumlanma açısından önemli bir avantaj sağladı. Hükümetler, yüzler ve görevler değişse de Zülkadir’in merkezle olan yakınlığı büyük ölçüde korundu.
Ramazan Karargâhı ve savaş
Şah’ın devrilmesinin ardından Zülkadir, Mansurun halkasının diğer üyeleri gibi önce devrim komiteleri üzerinden yükseldi, ardından DMO saflarına katıldı. Ancak İran-Irak Savaşı yıllarında öne çıkan en belirgin görevi, Ramazan Karargâhı’nın komutanlığı oldu. Bu görev, uzun kariyerinde sıradan bir askeri durak değil, siyasi ve güvenlik kimliğinin şekillenmesinde temel eşiklerden biri olarak değerlendiriliyor.
Ramazan Karargâhı, sınır ötesi faaliyetlerin çekirdeğini oluşturdu. Irak içinde Saddam Hüseyin karşıtı Kürt ve Şii gruplarla koordinasyon, derinlikte operasyonlar yürütülmesi ve sınır ötesi ağların kurulması gibi görevler bu yapı üzerinden organize edildi. Söz konusu yapıdan daha sonra Kudüs Gücü doğdu.
Muhammed Bakır Zülkadir’in Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi’nin internet sitesinde yayınlanan, bir toplantı sırasında çekilmiş fotoğrafı
Bu süreç, Zülkadir’in karakteristik özelliklerinden birini belirginleştirdi. O, yalnızca klasik bir saha komutanı olarak değil; askeri, istihbari ve siyasi alanların kesişiminde hareket eden bir isim olarak öne çıktı. Ramazan Karargâhı deneyimi, cephe yönetiminin ötesinde, ilişkiler kurma, ağları işletme ve savaşı kalıcı nüfuz üretme aracına dönüştürme pratiğini içeriyordu. Bu yaklaşım, sonraki kariyerinde de belirleyici oldu.
Bu yönüyle Ramazan Karargâhı, yalnızca bir operasyon sahası değil, İran sisteminde daha sonra kurumsallaşacak bir çalışma tarzının erken örneklerinden biri olarak görülüyor: askeri yapı, dolaylı faaliyetler, müttefik ve vekil grupların yönetimi ve çatışmanın nüfuz üretimine dönüştürülmesi. Bu ortamda Zülkadir, sahne önündeki bir figürden çok, perde arkasında düzen kuran ve kontrol sağlayan bir aktör olarak şekillendi.
DMO saflarında yükseliş
1980’li yıllardaki savaşın sona ermesinin ardından Zülkadir, DMO içinde en üst komuta kademesinde 16 yıl geçirdi. Bu sürenin 8 yılını Genelkurmay Başkanlığı, sonraki 8 yılını ise başkomutan yardımcılığı görevinde tamamladı. Bu uzun süreli üst düzey konumlanma, yalnızca unvanlardan ibaret olmayıp, onu tekil görevlerin ötesinde ‘yapı insanı’ haline getiren temel unsur olarak öne çıkıyor.
Bu noktada fark belirginleşiyor. Genelkurmay Başkanlığı ve başkomutan yardımcılığı gibi görevler, yalnızca saha deneyimi değil; yönetim, koordinasyon ve kurumsal disiplin içinde ustalaşmayı gerektiriyor. Bu nedenle Zülkadir’in gücü, popüler bir görünürlükten ya da hitabet gücünden değil, doğrudan DMO’nun kurumsal mekanizması içindeki konumundan kaynaklandı. Zülkadir, karmaşıklaştıkça güçlenen bir yapı içinde etkinliği artan isimlerden biri olarak değerlendiriliyor.
Muhammed Bakır Zülkadir, Genelkurmay Başkanlığı’nda Besic temsilcisi olarak görev yaparken (Arşiv – Fars Haber Ajansı)
Zamanla, Zülkadir’in rejim içindeki yeri, muhafazakâr sert kanat içinde daha da belirginleşti. O, yalnızca yükselen bir askeri figür değil, aynı zamanda rejim içi hizalanmalarda net bir pozisyona sahip bir aktör olarak öne çıktı. Bu durum, özellikle Muhammed Hatemi dönemindeki reform sürecinde daha görünür hale geldi. Söz konusu dönemde, askeri kurum ile siyasi alan arasındaki gerilimin artık sessizlik içinde tutulması mümkün olmaktan çıkmıştı.
DMO reformla karşı karşıya
Reform süreci sırasında Zülkadir, DMO içindeki muhafazakâr kanatla bağlantılı askeri figürlerden biri olarak öne çıktı. Bu dönemde reformist Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi, siyasi alanı genişletmeye ve devlet-toplum ilişkisini yeniden tanımlamaya çalışıyordu. Süreç, Ali Ekber Haşimi Rafsancani döneminde başlatılan yeniden imar ve kalkınma politikalarının devamı niteliği taşırken, rejimin sert güç merkezleri bu yönelime giderek artan bir kaygıyla yaklaştı.
Tam da bu bağlamda Zülkadir, idari nitelikli bir askeri komutan profilinden, belirgin siyasi konuma sahip bir subay kimliğine evrildi. İsmi, o dönemde DMO komutanlarının Hatemi’ye gönderdiği ve askeri kurumun siyasi alana müdahale biçimini simgeleyen mektupla birlikte anıldı. Bu mektup, sistemin dengelerinin tehdit altında görüldüğü anlarda ordunun nasıl devreye girdiğini gösteren en çarpıcı örneklerden biri olarak değerlendiriliyor. Ayrıca Zülkadir, çeşitli analiz ve biyografilerde, reform projesine karşı sert tutum alan çevrelerle ilişkilendirildi. 1990’ların sonlarında öğrenci hareketleri ve protestolarla yaşanan gerilim ortamında, bu çizginin parçası olarak öne çıktı.
Bu dönemin önemi yalnızca yaşanan olaylarla sınırlı değil, daha derin bir yapısal anlam taşıyor. Zira bu süreç, Zülkadir’in siyasete DMO’dan ayrıldıktan sonra değil, kurumun bizzat siyasileştiği bir dönemde, içeriden dahil olduğunu ortaya koyuyor. Dolayısıyla ilerleyen yıllarda güvenlik ve yürütme organlarında üstlendiği görevler, ani bir yön değişikliğinden ziyade bu çizginin devamı olarak değerlendiriliyor.
Ahmedinejad ve İçişleri Bakanlığı
Mahmud Ahmedinejad’ın 2005 yılında cumhurbaşkanlığına gelmesiyle birlikte Zülkadir, İçişleri Bakanlığı’nda güvenlikten sorumlu bakan yardımcılığı görevine getirildi. Bu pozisyon, özünde sıradan bir idari görevden daha fazlasını ifade ediyordu. Zira iç güvenlik, valiliklerin denetimi ve krizler, protestolar ile yerel gerilimlerin yönetimi gibi hassas alanların kesişim noktasında yer alıyordu. Bu da onun, askeri yapıdan yürütmenin merkezine geçiş yaptığını gösterdi.
Bu dönem, Zülkadir’in kurumsal karakterine dair önemli bir yönü ortaya koydu. Kendisi, DMO içinden ayrılarak İçişleri Bakanlığı’na geçmiş olsa da, kontrol ve denetim mantığını terk etmedi. Böylece sistemi koruma rolünü, doğrudan askeri güçten güvenlik bürokrasisi üzerinden yürütülen bir yapıya taşıdı. Bu tür bir geçiş, devlet içinde farklı bir ilişki ağına erişim anlamına geliyor. Aynı zamanda merkez ile taşra arasındaki dengeler, valilik mekanizmalarının işleyişi ve yerel güvenlik aygıtlarının merkezi otoriteyle ilişkisi konusunda derin bir tecrübe kazandırıyor. Bu da Zülkadir’in, yalnızca askeri değil, idari güvenlik mimarisi içinde de etkili bir aktör haline gelmesini sağladı.
Besic aracılığıyla yeniden konumlanma
Zülkadir’in İçişleri Bakanlığı’ndaki görevi uzun sürmedi; 2007 yılında, Mahmud Ahmedinejad ile yaşandığı belirtilen görüş ayrılıkları eşliğinde görevinden ayrıldı. Ancak bu ayrılık fiili bir geri çekilme anlamına gelmedi. Nitekim Aralık 2007’de Ali Hamaney tarafından, Silahlı Kuvvetler Genelkurmay Başkanlığı’nda Besic’ten sorumlu başkan yardımcılığı görevine atandı. Bu görev, o dönemde ilk kez oluşturulan bir pozisyondu.
Bu atama, Zülkadir’in kariyerinde kritik bir dönüm noktası olarak öne çıkıyor. Zira hükümetten ayrılmasına rağmen merkezdeki güveni kaybetmediğini, aksine sistemin en hassas alanlarından biri içinde hızla yeniden konumlandırıldığını gösterdi. İran’da Besic, yalnızca yardımcı bir güç değil; ideolojik mobilizasyon ile DMO’nun toplum içindeki örgütlü varlığını birleştiren temel araçlardan biri olarak kabul ediliyor.
Hamaney’in bu göreve ilişkin yayımladığı kararname, yalnızca bir atama metni olmanın ötesine geçti. Kararnamede, Besic’in hem nicelik hem nitelik olarak güçlendirilmesi ve toplumsal hayatın farklı alanlarındaki etkisinin genişletilmesi vurgulandı. Bu ifade biçimi, Zülkadir’e verilen görevin kapsamını ve stratejik niteliğini açık biçimde ortaya koydu.
Güvenlik ve adalet
2010 yılından itibaren Zülkadir, yargı erkine geçti. Bu kapsamda önce suçun önlenmesi ve toplumsal koruma alanından sorumlu başkan yardımcılığı görevini üstlendi, ardından 2020’ye kadar yargı erki başkanının stratejik yardımcısı olarak görev yaptı.
Bu geçiş, askeri bir yapıdan hukuk alanına keskin bir sıçrama olarak değerlendirilmiyor. Zira İran’da bu iki alan arasında net bir ayrım bulunmuyor; yargı da doğrudan Ali Hamaney’e bağlı devlet aygıtının bir parçası olarak işliyor.
Bu dönem, Zülkadir’in devlet içindeki ilişkiler ağını daha da derinleştirdi. Her ne kadar kariyerine yeni bir katman eklemiş olsa da, üstlendiği temel işlev değişmedi: rejimi, farklı araçlar üzerinden korumak.
Rızai’nin mirasçısı...
Eylül 2021’de Zülkadir, Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi Genel Sekreterliği görevine, Muhsin Rızai’nin yerine atandı. Bu geçiş, yalnızca üst düzey bir kurum içindeki idari bir değişiklikten ibaret görülmedi. Bir yandan savaş dönemi ve DMO kökenli kuşağın stratejik karar mekanizmalarındaki yükselişinin devamı olarak değerlendirildi; diğer yandan ise yürütme ve güvenlik alanlarından, sistem içi dengelerin yönetildiği ve uzlaşmaların şekillendirildiği bir kuruma geçiş anlamı taşıdı.
İran’da Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi toplantısından (Konsey’in internet sitesi)
Konsey genel sekreterliği, salt protokol görevi değil. Bu makam, komisyonların yönetilmesi, kurumun bürokratik ve uzmanlık faaliyetlerinin denetlenmesi ve çoğu zaman en üst karar merciiyle bağlantının sağlanması gibi işlevler içeriyor. Bu yönüyle görev, kamuoyu önünde öne çıkan bir siyasetçiden ziyade; dosya yönetimi, kurumsal işleyiş ve ağlar üzerinden etkili olan Zülkadir’in profiliyle örtüşüyor.
Bu noktada Zülkadir’in etkisi, ailevi ve kurumsal bağlantılar üzerinden de genişliyor. Kendisi, İran Dışişleri Bakan Yardımcısı olan Kazım Garibabadi’nin kayınpederi konumunda. Garibabadi, İran diplomasi teşkilatında güvenlik kökenli öne çıkan isimlerden biri olarak biliniyor ve nükleer müzakere ekibinde de yer aldı.
Daha önce yargı erki başkan yardımcılığı ve İnsan Hakları Komisyonu başkanlığı gibi kritik görevlerde bulunan Garibabadi, aynı zamanda Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) başta olmak üzere Viyana’daki uluslararası kuruluşlar nezdinde İran büyükelçisi olarak görev yaptı. İran içindeki değerlendirmelerde, bu ailevi yakınlığın Garibabadi’nin yükselişine katkı sağladığı sıkça dile getirilirken, bu durum Zülkadir’in etkisinin tek bir makamla sınırlı kalmayıp birden fazla kurum üzerinden genişlediğine işaret ediyor.
Laricani’den Zülkadir’e
Son savaşta Ali Laricani öldüğünde, sistem yalnızca müzakere yeteneğine sahip bir siyasi figürü kaybetmedi; aynı zamanda güvenlik, siyaset ve diplomasi arasındaki hassas kesişimlerde hareket edebilen bir ismi de yitirdi. Onun yokluğunda sorulması gereken soru, yalnızca yerine kimin geçeceği değil, sistemin bu aşamada hangi tür bir lidere ihtiyaç duyduğuydu.
Zülkadir’in seçilmesi, bu soruya net bir yanıt sundu. Hüseyin Dehgan’ın adı birkaç gün tartışıldıktan sonra ataması reddedildi. Dehgan, eski Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ile yakın ilişkileri nedeniyle beklenen bir isimdi ve mevcut Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın reformist eğilimleriyle uyumlu görünüyordu. Ancak Dehgan, Zülkadir’ın yıllar içinde edindiği politik ve kurumsal ağırlığa sahip değildi.
Muhammed Bakır Zülkadir, eski Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin seçim kampanyası sırasında (Mehr Haber Ajansı)
Zülkadir, Laricani’nin devamı değil, ondan sonraki dönemin bir yönelimi olarak görülüyor. Laricani, denge ve müzakere yeteneğiyle kurumlar arasında hareket edebilen bir isimdi; Zülkadir ise yapı, sağlamlık ve iç disiplin odaklı bir figür.
Bu yalnızca kişisel bir fark değil, aynı zamanda dönemin gerekliliğiyle ilgili bir fark. Savaş, rejimi, esnek müzakerecilerden ziyade, güvenlik ağları ve derin devlet yapısı açısından güvenilir bir isim aramaya yöneltti.
Bu açıdan Zülkadir’in atanması sürpriz sayılmıyor. Mansurun halkasından Ramazan Karargâhı’na, DMO liderliğinden İçişleri Bakanlığı’na, yargıdan Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi’ne uzanan kariyeri, farklı kurumlar arasında rastgele geçişler değil; çok yüzlü tek bir yapının içinde yükseliş olarak okunuyor. Bugün Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi’ne, bu yapının bir parçası ve onun ifadesi olarak geliyor.
Ali Şemhani, Zülkadir için en uygun profilli isim olarak görülüyordu. Şemhani, savaş döneminde Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi şemsiyesi altında karar mekanizmasını elinde bulunduran Yüksek Savunma Komitesi’ni yönetiyordu. Şemhani’nin ölümünün ardından yeni Dini Lider, ilk adımı olarak Muhsin Rızai’yi askeri danışman olarak atadı. Zülkadir’in atanmasıyla, zaman zaman ‘güneyli komutanlar’ olarak anılan çevre, en üst düzeyde askeri ve güvenlik kararlarının şekillendirilmesindeki rollerini korumuş oldu.
Zülkadir, kamuoyunda en çok bilinen ya da İran siyasetinin dışındaki çevrelerce en tanınan isim olmayabilir. Ancak, rejimlerin ‘zor günler’ için sakladığı türden bir figür. İran İslam Cumhuriyeti varoluşsal bir sınavdan geçtiğinde, rejim yüzeydeki isimlere daha az, iç yapılardaki kilit adamlara daha fazla güveniyor. Zülkadir de bu isimlerden biri ve savaş onu tekrar ön saflara çıkardı.
Almanya'nın batısındaki Neuss limanında bir kargo gemisi köprüye çarptıhttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5254977-almanyan%C4%B1n-bat%C4%B1s%C4%B1ndaki-neuss-liman%C4%B1nda-bir-kargo-gemisi-k%C3%B6pr%C3%BCye-%C3%A7arpt%C4%B1
Almanya'nın batısındaki Neuss limanında bir kargo gemisi köprüye çarptı
Almanya'nın Neuss şehrinde, 24 Mart 2026 tarihinde, bir konteyner gemisi köprüye çarptıktan sonra limana yanaştı ve birçok konteyner suya düştü (DPA)
Polisin açıklamasına göre, Almanya'nın batısındaki Neuss limanında konteyner yüklü bir kargo gemisi köprüye çarptı ve iki boş konteyner suya düşerken, diğerleri de tehlikeli bir şekilde yana yattı.
Mevcut bilgilere göre olayda herhangi bir yaralanma bildirilmedi. Sadece liman trenlerinin kullandığı köprü, hasar tespiti için trafiğe kapatıldı.
Yetkililer, geminin köprünün altında sıkıştığını belirtti. Hidrolik sistemle çalışan hareketli bir köprü olduğu için gemiyi kurtarmak amacıyla mümkün olan en hızlı şekilde yukarı kaldırıldı; bu da daha fazla dengesiz konteynerin suya düşmesine neden oldu.
Birkaç saatlik çalışmanın ardından, uzman ekipler gemiyi başarıyla kurtardı.
Almanya'nın Neuss şehrinde, 24 Mart 2026 tarihinde, bir konteyner gemisi köprüye çarptıktan sonra limana yanaştı ve bazı konteynerler suya düştü (DPA)
Olay yerine çok sayıda polis, su kurtarma ve itfaiye botu sevk edildi. Ayrıca, liman iş botları ve vinçler kayıp kargoyu emniyete alarak Ren Nehri'ne sürüklenmesini önledi.
Polis helikopteri de suya düşen konteynerlerin herhangi bir çevre kirliliğine neden olup olmadığını izlemek için kullanıldı ve raporlar kirlilik olmadığını doğruladı. Polis, geminin köprüye çarpmasının nedenini araştırıyor.
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة