Ürdün Başbakanı Dr. Bişr el-Hasavne: Biden'la birlikte Ürdün için yeni bir dönem başlıyor

Ürdün Başbakanı Dr. Bişr el-Hasavne / Fotoğraf: AFP
Ürdün Başbakanı Dr. Bişr el-Hasavne / Fotoğraf: AFP
TT

Ürdün Başbakanı Dr. Bişr el-Hasavne: Biden'la birlikte Ürdün için yeni bir dönem başlıyor

Ürdün Başbakanı Dr. Bişr el-Hasavne / Fotoğraf: AFP
Ürdün Başbakanı Dr. Bişr el-Hasavne / Fotoğraf: AFP

Ürdün Başbakanı Dr. Bişr el-Hasavne, Independent Türkçe Genel Koordinatörü Zahid Gül ve Independent Türkçe Genel Yayın Yönetmeni Nevzat Çiçek'e konuştu: Yüzyılın Anlaşması, kapanmış bir sayfa... Kudüs, en büyük kırmızı çizgimizdir.
Ürdün son dönemlerde özellikle Kral 2. Abdullah'ın ABD ziyareti ve Ürdünlülerin fitne olarak adlandırdıkları ama kimi çevrelerce de saray darbesi olarak nitelendiren siyasi çekişmeyle gündeme geldi.
Nüfusunun yarısı kadar Suriyeli ve Filistinli mülteciye ev sahipliği yapan Ürdün, mültecilere vatandaşlık vermeyi ise düşünmüyor.
Kudüs'ün kendileri için kırmızı çizgi olduğunu ifade eden Ürdünlüler, Türkiye'den gelen kişilerin Kudüs'e İsrail üzerinden değil, Ürdün üzerinden gitmelerini istiyor.
Ürdün, ABD Başkanı Joe Biden döneminden oldukça umutlu. Biden ve ekibinin Ürdün'ü iyi bildiğini ve Ürdün'de iyi tanındığını söylüyorlar.
Trump politikalarının kendilerine dayattığı, Yüzyılın Anlaşması'nın da kapanmış bir sayfa olduğunu altını çiziyorlar.
Türkiye ile ilişkilerinde son derece başarılı bir performans sergilediklerini ifade eden Ürdünlüler, Türkiye ile ilgili gelecek perspektifine de son derece önem verdilerini belirtiyorlar.
Biz de Ürdün'deki son siyasi durumu yerinde görmek, Kral 2. Abdullah'ın ABD seyahatini konuşmak, mülteci politikasını anlamak ve Türkiye-Ürdün ilişkilerinin geleceği hakkındaki sorulara yanıt bulmak için Ürdün'e gittik.
Gerek Başbakan Dr. Bişr el-Hasavne gerek Enformasyon Bakanı Sahır Dudin'in evlerindeki sıcak, samimi ortam, gerekse de kamplara özel izinle yaptığımız seyahat sonrası Ürdün siyasetini anlamaya çalıştık.

Bizim açımızdan, Dr. Hasavne ile başkent Amman'daki evinde rahat bir ortamda röportaj gerçekleştirmek, Ürdün siyasi zihninin düşüncelerinde gezinmeye yakın bir durum.  
Daha da önemlisi, Ürdün kraliyet vizyonunun özelliklerinin ve pusulasının birçok önemli ve temel dosyada açıklığa kavuşturulmasına ve yorumlanmasına benziyor.
Bu bağlamda Ürdün Başbakanı Dr. Bişr el-Hasavne ile yaptığımız röportaj hem yakın dönem hem de gelecek açısından birçok sorunun da cevabını da veriyor.

"Trump ile çalışan ekibin hedefindeydik"
Ürdün Başbakanı Dr. Bişr el-Hasavne, 2018 yılında eski ABD Başkanı Donald Trump döneminde ülkesi ile ABD arasındaki anlaşmazlığın zirve noktasına ulaştığı dönemlerden bahsederken, iki parmağını kullanarak atış poligonlarına çapraz bir haç şeklinde yerleştirilen işareti yaptı.
Parmaklarını kenetleyen Başbakan, "Maalesef o dönemde, Başkan Trump ile çalışan ekibin hedefiydik. Bunun sebebi elbette ki saygıdeğer Ürdün Kralı 2. Abdullah'ın, Trump'ın ekibi ve Binyamin Netanyahu hükümetinin Yüzyılın Anlaşması adını verdikleri girişimi dayatma eğilimleri ile çelişen pozisyonlarıydı. Ürdün hükümetinden yapılan resmî açıklamada bu girişimin cehalet eseri olduğu ifade edilmişti" diye konuştu.
Hasavne, bugün söz konusu girişimin sona erdiğini ve Trump'ın ekibi tarafından önerilen konuların herhangi bir şekilde yeniden masaya yatırılmasının mümkün olmadığının altını çizdi. 
 
"Zor ve karmaşık bir mücadeleydi. Ekonomik ve diplomatik olarak hedefe alındık"
Başbakan Hasavne, Trump'ın ekibi ve damadı Jared Kushner ile arka planda yaşanan siyasi mücadelenin zor ve karmaşık olduğunu ifade etti. Hatta ülkesinin, bu ekip tarafından ekonomik ve diplomatik olarak hedef alındığını söyledi.
Öyle ki bu durumun Ürdün'ü izole etme girişimlerinde bulunma ve onu bir hedef haline dönüştürmeye kadar ulaştığına işaret etti. Ürdün Başbakanı, "Söz konusu dönemde Ürdün, ekonomik ve finansal açıdan kesinlikle abluka altına alınmıştı" dedi.
Hasavne hükümeti, bu ablukanın uzun bir süre Trump yönetiminin ana seçimleri kazanıp baki kalacağına inanan birkaç ülkeyle ilişkilerine zarar verdiğine tanık oldu.
Herhangi bir kardeş, dost ya da müttefik ülkeyi hedef almamaya özen gösteren Hasavne, tüm ülkeler için kendi çıkarlarının öncelikli olduğunu ifade etti.
Ancak, Trump'ın iktidarda kalması veya geri dönüşü temelinde siyasi stratejiler geliştirmeye gelince, Ürdün'ün yorumunun diğerlerine nispeten farklı olduğunun altını çizen Hasavne, süreci "zor bir aşama ve çetin bir sınavdı" diye özetliyor.
Hasavne, Ürdün ile ABD arasındaki çekişme ve anlaşmazlıkların, devlet kurumlarıyla değil, yalnızca Ürdün'ü iyi tanıyan ve bölge ile ilgili dosyalardaki derin tecrübelerini takdir eden Trump hükümetiyle yaşandığına dikkat çekti. Başbakan'a göre ülkesinin o aşamada, 'zorluklara sabrettiği', baskıyı kontrol altına almaya çalışıp zamana bırakmayı seçtiği bir sır değil. 
 
"Trump'ın danışmanları, Ürdün aklının Kudüs'ü nasıl anladığının farkında değildi"
O günlerden bahsederken, Trump'ın danışmanlarının Ürdün'e, Kudüs'ün Haşimi himayesi altına girişini garanti eden yazılı kararlar sunduklarını söyleyen Hasavne, şöyle konuştu: 
"Öyle görünüyor ki, bunu düşünen ABD'liler, Haşimi himayesinin tarihsel boyutu belgelere ihtiyaç duymadığı için Ürdün aklının meseleyi nasıl anladığının farkında değillerdi. Oysa bu, herhangi bir muhtıraya da garantiden çok daha önemlidir. Kudüs meselesi de Ürdün'deki liderler ve halk için herhangi bir siyasallaştırmaya tabi edilemeyecek ilkesel bir meseledir. Dolayısıyla burada işaret edilen 'yem' Ürdün'ün kurumsal aklı için ikna edici olmadığı gibi fayda etmişe de benzemiyor. Aksine Ürdün'ün kurumsal aklına göre bu süreçte Trump ekibinin hızlı ve aceleci oluşunun yanı sıra bölge meselelerinde gözle görülür bilgisizliği ile Ürdün'ün sabit tavrı, özellikle Filistin halkının temel hakları söz konusu olduğunda (ki Ürdün bu konuyu pazarlık konusu yapmadığı gibi hiçbir tartışma konusu veya siyasi ve diplomatik çıkar meselesi yapmaz) tüm bölgede hiçbir şekilde gerçek barış veya istikrarı oluşturacak ve sürdürecek çalışmaların yapılamamasına neden oluyordu."
Başbakan, "Bu anlamda Ürdün çabalayıp elinden geleni yaparak sabırlı davrandı bununla birlikte son büyük seçimlerde koşullar değişene kadar o ABD yönetimi için bir hedef olarak kaldı" dedi.
 
"Yüzyılın Anlaşması, kapanmış bir sayfa"
Hasavne'ye göre Yüzyılın Anlaşması'nın sayfası kapandı. Başbakan, konunun Ürdün halkı için hayati öneme sahip Filistin meselesiyle ilgili olduğunda, görmezden gelinemeyeceğini ifade etti.
Filistin meselesinin tartışmasız bir şekilde ümmetin meselesi olduğunun altını çizen Bişr el-Hasavne, burada 'Ürdün vicdanı' ve hakkaniyetini vurgulayarak, "Bazı başkentlerdeki bazı politikacılar, bazen bölgeyi ve halklarını olması gerektiği gibi okumuyor. Trump hükümetinin, bu 'tarihi bilgi cehaleti' ve bağlam dışı okumasının Ürdün yönetimi, halkı ve aynı ölçüde Filistin halkı ve haklarına düşman olanlara alenen destek veren Netanyahu'nun liderlik ettiği aşırı sağcı İsrail gündemine hizmet etmeyi hedeflediği tahmin ediliyor" dedi.
Netanyahu'nun Ürdün düşmanlığı, ülkenin İsrail'den bir miktar su satın almasından sonra bunun İran'a hizmet ettiği yönünde manipülasyonlar ortaya atma seviyesine ulaştığını ifade eden Hasavne, herkesi bu aşırılık ve düşmanlığı zihninde canlandırmaya çağırdı. 
Bişr el-Hasavne, Ürdün halkının neredeyse yarısının Filistin kökenli olduğuna ve ülkenin toplumsal yapısında en büyük Filistinli mülteci kitlesine ev sahipliği yapmasının etkisi bulunduğuna çekiyor.
Ayrıca Filistinli mültecilerin çocuklarının haklarının gözetilmesinin devletin görevleri arasında bulunduğunu ifade ediyor. 
Toplumun diğer yarısının ise Filistinli vatandaşlarla aralarında akrabalık bulunduğuna işaret eden Hasavne, iki halk arasında kan bağı olduğunu ve Ürdün'ün doğusundaki halkın İsraillilerle çatışma geçmişine sahip olduğunu, Kudüs duvarlarında, Filistin ve Batı Şeria topraklarında şehitlerin kanlarının bulunduğunu belirtti.
Bu nedenle, "Filistin halkının kabul edilmiş hakları ve Doğu Kudüs'ün Arap ve İslam kimliğini savunmadaki mücadele ve ihtiyat konusunda kimsenin önüne geçemeyeceği Ürdün halkı hakkındaki bu gerçekleri görmemek akıllıca değildir" dedi.
Hasavne'ye göre, "bu gerçekleri inkar etmek riskli ve cehalet eseridir."
 
"Kudüs, en büyük kırmızı çizgimizdir"
"Yüzyılın Anlaşması isimli proje ve uzantılarıyla patlak veren anlaşmazlık konunun Kudüs dosyasına dokunmasıyla ortaya çıktı" diyen Başbakan Hasavne şöyle konuştu:
"Karşı taraf, Ürdünlülerin Kudüs meselesinde yalnızca tek bir dil kullandığını ve Kudüs'ün kimliği ile Haşimi himayesinin hiçbir zaman ve hiçbir şekilde siyasi meşruiyet aramayan bir pusula olduğunu bilmiyordu. Kudüs, her zaman Ürdün'ün en büyük kırmızı çizgisiydi, öyle de kalacak. Bunu herkes böyle bilmeli. Saygıdeğer Kral, yurt içi ve dışındaki herkese bu bildirdi. Ürdün Kralı bunu, bir beklentiyle değil samimiyet ve inancıyla söylüyor.
Trump yönetimi, Ürdün Krallığı'nın Filistin ve Kudüs dosyalarındaki kararlılığı ve sabit tutumları nedeniyle kardeş ülke Suriye'ye ihracatı özellikle de elektrik ihracatını sürdürmesine engel oldu. Ürdün'deki yatırımlarla mücadele etti ve ekonomik izole uygulayarak Amman'ı rahatsız etmeye çalıştı"
Kraliyet Sarayı'ndan bir heyetle birlikte Trump ekibi ile doğrudan görüşen Hasavne, "Bu nedenle onlarla bir araya gelmek zor oldu" diye konuştu. 
Başbakan Hasavne, Trump'ın damadıyla yaptığı bir görüşmede, "Siz Filistin meselesini müteaahit kafasıyla çözemezseniz" demiş.
Başbakan Hasavne'ye göre Ürdün, işgal altındaki Filistin toprakları ile ilgili herhangi bir barış girişiminde, öncelikle Filistin halkı ve nesilleri tarafından daha önce kabul edilmiş uluslararası meşruiyet kararlarının göz önünde bulundurması gerektiğine inanıyor.
Uluslararası kararlara göre Filistin halkının işgal altındaki toprakların en az yüzde 22'sine hakimiyet hakkına sahip bulunuyor.
Hasavne'ye göre başkenti tartışmasız bir şekilde Doğu Kudüs olan bağımsız ve sürdürülebilir bir Filistin devleti ile sonuçlanmayan herhangi bir girişimin hiçbir anlamı yok. Bunu göz önünde bulundurmayan tüm girişimlerin İsrail sağı ve diğerlerine yönelik bir akrobasi hareketi olduğunu ifade ediyor.
 
"Filistin meselesi konusunda Arap ülkeleri için risk yönetimi ülkeden ülkeye değişiyor"
Hasavne, Filistin meselesi konusunda Arap ülkeleri için 'risk yönetim oranının' bir ülkeden diğerine değiştiğini söylüyor. Ürdün halkı ve Filistinli mülteci nüfusuna ev sahipliği yapan çevre ülkelerin doğası ve gerekliliklerinin Filistin'den uzak diğer halk ve devletlerinkinden farklı olduğuna dikkat çekti.
Bu nedenle Filistin meselesi veya İsrail ile ilişkiler ve normalleşme konusunda verilen tepki ve sergilenen tutumlarda, Arap ülkeleri arasında görülen farklıkların anlaşılabilir olduğuna vurgu yaptı.
Dr. Hasavne'nin resmi bir nitelik taşımayan şahsi görüşü, Körfez ülkelerinin, Ürdün veya Lübnan'a göre bu konulardan daha az etkilendiği yönünde. Bunun yalnızca coğrafi boyutla ilgili olmadığını söyleyen Hasavne, Ürdün'ün demografik yapısıyla da ilgili olduğunun altını çizdi.
Parçalanan Filistin halkının, Mısır, Irak, Suriye, Lübnan ve Ürdün'e dağılmış durumda olduğunu söyleyen Başbakan, fakat nüfusun büyük çoğunluğunun Ürdün'de olduğunu belirtti. Pratikte, Filistin meselesinin bir bütün olarak kardeş bir Arap ülkesinin siyasi kararı üzerinde, kendi toplumsal gerçekliğine yansıdığı kadar etkili olduğuna işaret eden Hasavne şu ifadeeri kullandı:
"Görmezden gelinmesi zor dönüşümler de gerçekleşti. Onlarca yıl önce Körfez ülkelerinde doğan Filistinliler, Körfez toplumunun kimliğine entegre edildi. Demografik ve coğrafik inceleme ve analizler yapılırken bu durum göz önünde bulunduruluyor. Dolayısıyla mesele, siyasi tutumların takibinden çok, sahadaki gerçeklerle ilgilidir. Çıkar ağları, bazı farklılıkların ortaya çıkmasına ve Filistin davasının bazen değişen öncelikleri bulunan bir sisteme sahip bir strateji olarak değil, taktik marjlarında yer almasına yol açabiliyor. Ancak herkes meşru haklar ve Filistin halkının yanında yer alıyor. Filistin halkının temel haklarının tüm kardeş ülkeler için anlaşmazlıklar ve hesapların dışında olduğuna inanıyoruz."
Hasavne, Ürdün'ün Filistin meseleleri söz konusu olduğunda sabit tutumları olan bir ülke olduğunu ve diğer ülkelerin çıkarları konusunda anlayış gösterme esnekliğine sahip olduklarını ifade etti.
Başbakan'a göre bu, bölgedeki ve dünya genelindeki dost, kardeş ve komşu ülkelerin gerektiği yerde Ürdün'ün hayati çıkarlarına anlayış göstermesi ve dostluğa zarar vermeyecek farklılıkların ortaya çıkması anlamına geliyor.
Ürdün Başbakanı, "Biz Ürdünlüler için tartışmaya açık olmayan temel ve ilave konular başta olmak üzere Kudüs'ün kimliği, bizim vesayetimiz ve Filistin halkının hakları konusunda fikir birliği sağlanmasının mümkün olduğu söylenebilir" dedi. 
 
"Kral 2. Abdullah'ın yakında zamanda Washington'a gerçekleştirdiği son ziyaret çok etkili, tarihi ve son derece başarılı"
Hasavne, ülkesinin ABD'li kurumlarla ilişkilerinin, eski ABD Başkanı Trump'ın personeli ile anlaşmazlık ve çatışma yaşandığı zamanda bile çok iyi kaldığını vurguladı.
Başbakan, Kral 2. Abdullah'ın yakında zamanda Washington'a gerçekleştirdiği son ziyaretin çok etkili, tarihi ve son derece başarılı olduğunu aktardı. Ayrıca Ürdün'ün ABD'li yetkililere bölgesel tüm meseleler ve dosyalarla ilgili deneyimlerini, ne olduğu ve ne olması gerektiği konusunda görüşlerini ilettiğini söyledi.
Ürdün Kralı'nın ABD yönetimi ile gerçekleştirdiği son görüşmelerde olumlu ve yapıcı istişarelerde bulunulmasını ayrıca temel ikili ilişkilerin Ürdün çıkarlarını ve işbirliğini artıracak şekilde korunmasını sağladı. Büyük olasılıkla bazı meseleler ve vizyonlar açık bir şekilde ele alındı.
Dr. Hasavne, bu konuda daha fazla ayrıntıya girmek istemedi. Ancak Hükümet Sözcüsü ve Devlet Bakanı Sahr Dudin ile aralarında geçen ayrıntılı diyalogdan anlaşılan, Ürdün Kralı'nın ABD Başkanı Joe Biden, ekibi ve ABD'li kurumlarla görüşmelerinin deneyim ve görüş alışverişi içinde olumlu bir şekilde sonuçlandı. 
"Amman ve Washington arasındaki görüşmelerin esas noktalarını analiz etmek mümkün. Biden yönetimi, yalnızca Ürdün ile eski ilişki ve dostluğun desteklenebileceğin değil, iki devletli çözüme de gerçekten inanıyor. Fakat Ürdün hükümeti, ilişkiler konusunda oldukça deneyimli ve 'siyasi hesaplarını vehimlere' dayandırmaz.
Dolayısıyla iki devletli çözümü desteklemek ile bunu başarmak için programlar geliştirip ona doğru ilerlemek arasında somut bir fark bulunuyor. Amman hükümeti de ABD'nin henüz birinci aşamada olduğunun farkında.
Amman'ın hesapları vehimlere dayalı değildir. Çünkü politikacıları, Netanyahu'nun çökmesi için pusuda beklediği mevcut sağcı hükümetin uzun ömürlü olmayacağının ve her türlü sürprize gebe olduğunun farkında. Dolayısıyla İsrail sahnesinin istikrarlı olmadığının, sürekli izleme ve inceleme gerektirdiğinin bilincinde."
 
"İki ülke arasında derin ilişkiler var Biden yönetimi Ürdün'de iyi tanınıyor"

Gerek Başbakan, gerek Enformasyon Bakanı gerekse de Ürdünlü üst düzey yetkililerin verdiği bilgi Biden yönetiminin Ürdün'ün mesajını aldığı yönünde:  
"Ürdünlülerin Biden yönetiminden anladıkları, İsraillilere, askeri tırmandırma politikasının kesin olarak reddedilmesi ve işgal altındaki topraklarda güvenlik gerilimine yol açabilecek askeri çatışmalardan kaçınılması başlığı altında açık bir mesajın iletildiği. Beyaz Saray'ın bu mesajı İsrail'e açık bir şekilde iletti. Ürdün, Mısır Arap Cumhuriyeti ve tüm kardeşler ile koordineli olarak barış çağrısı çerçevesinde kalacak olsa da bunun farkında. 
Amerikalılar ayrıca Gazze Şeridi ve Batı Şeria'daki ekonomik kalkınma ve güvenlik istikrarıyla da ilgileniyorlar. İsrailliler ve Filistinlilere verdikleri mesaj, anlaşmaya varmak üzere yeniden müzakerelerin başlatılması yönünde.
Herhangi bir anlaşmaya varılması halinde Biden yönetiminin bunu güçlü bir şekilde destekleyeceği ifade ediliyor. Bunun dışında sınırlı düzenleme ve projeler konusunda herhangi bir vehmin söz konusu olamayacağı ifade ediliyor. 
Bu örnek niteliği taşıyan bir durum değil. Fakat Amman, bunun önümüzdeki yıllar içinde geliştirilebileceğini düşünüyor."

"ABD askerleri hiçbir zaman Ürdün'de normalin üzerine çıkmadı"
Bu ziyaret sırasında, iki ülke arasında 'derin ilişkiler' bulunduğuna dair işaret ve kanıtlar ortaya çıktı.
Veliaht Prens, henüz senatörken Biden'ın ofisiyle bir uygulama programı üzerinde çalıştı. Ürdün Kralı da Özel Harekat Komutanı olduğu dönem Ürdün'de anayasal yetkinin Kral'a geçtiği dönemde mevcut ABD Savunma Bakanı ile birlikte çalışmıştı.
Hasavne'ye göre William Burns, ABD'nin Amman Büyükelçisi olarak görev yaptığı dönemde Biden yönetimi Ürdün'de tanınıyordu. 
Katar ve başka bölgelerden ABD askerlerinin Ürdün'de toplandığıyla ilgili olarak basında çıkan haberleri sorduğumuz Başbakan Hassavi, "Bu haberlerin genel olarak bir siyaset değişikliğine işaret etmediğini Ürdün'de normal olarak bulunan asker sayısının ki bu sayının 3 ile 4 bin arasında olduğunu şuan da hiçbir şekilde asker sayısının 4 bin 700 üzerine çıkmadığının" altını çizdi.
 
"Suriye rejimin devrilişine değil, davranış biçimini değiştirmeye odaklanmalı"
Dr. Hasavne, Suriye dosyası konusunda, mevcut ABD yönetiminin pozisyonunda küçük de olsa bir değişiklik olduğuna inanıyor.
Suriye rejimini devirmekten bahseden üslubun, onu alaşağı etmeye çalışma yanılsamasını sürdürmek yerine Suriye rejiminin davranış biçimini değiştirmeye odaklanarak daha gerçekçiliğe meyletmiş göründüğünü ifade eden Başbakan, bunun Ürdün Kralı tarafından alenen dile getirilen bir durum olduğuna işaret etti. 
Bişr el-Hasavne'ye göre Ürdün, Mısır ve bazı kardeş ülkelerle birlikte Suriye'nin Arap Birliği'ndeki yerine dönmesini önemsiyor.
"Çünkü yerinde olmaması verimli değil, Arap Birliği'ndeki yerlerine dönmeleri durumunda Suriyeliler için inisiyatifler oluşturulabilir ve daha iyi bir diyalog kurulabilir. Arap Birliği aracılığıyla Suriyeli kardeşler ile mültecilerin ve yerinden edilmiş vatandaşların anayurtları Suriye'ye dönüşü de dahil olmak üzere birçok önemli konu tartışılabilir."
Başbakan, "Ürdün her zaman kardeş ülke Suriye'deki çatışma durumunu sona erdirmek için kapsamlı bir siyasi çözüm çağrısında bulundu. Bugün uluslararası toplumun, Ürdün'ün yıllar önce söylediklerini dikkate almaya başladığı bir sır değil. Yıllar önce söylenenler bugün de yararlı olabilecek ifadeler" dedi.
 
"Suriyeli Mülteciler konusunda uluslararası toplum anlaşmaların sadece yüzde 7'sini yerine getirdi"
Hasavne, ülkesinin Suriyeli mülteci dosyası ve külfeti konusunda 'büyük zorluklarla' karşı karşıya kaldığını söyledi.
Uluslararası toplumun, bu yıl, bölgedeki çok sayıda Suriyeli mülteciye bakım sağlama başlığı altında Ürdün ile üzerinde anlaşmaya varılanların sadece yüzde 7'sini yerine getirdiğine dikkat çekti.
Ürdün Başbakanı, Suriye'deki tüm çevre ülkelerin çıkarlarının ve aslında uluslararası toplumun çıkarlarının, Suriyeli mülteci hikayesinin olayların ön saflarında kalmasını gerektirdiğini düşünüyor.
Bu, dünyada anlatılmaya devam edilmesi gereken ve önemini ve şurada burada insani veya yasal boyutu olan girişimlerin öncelikleri arasındaki yerini kaybetmemesi gereken bir hikaye.
Ürdün ise Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) ile imzalanan mutabakat muhtırasına göre kapılarını Suriyeli mültecilerin kardeşlerine açtı. Bu nedenle, buradaki tutum her şeyden önce insani, küresel ve ahlakidir.
Dr. Hasavne, ülkesinin 1950'li yılların başında imzalanan, dünya genelindeki Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair Sözleşme'yi ilkeli ve ahlaki bir nedenle imzalamadığını ifade etti. Bu sebebin, sözleşmenin Ürdün vatandaşlığı elde eden Filistinli mültecilerin temel haklarını iptal edebilmesi olduğunu söyledi.  
Ürdün devletinin, bu statüye sahip Ürdünlülerin mülteci statüsünün kaldırılmasıyla biten sözleşmeler imzalamakta bir çıkar görmemesi, Suriyeli sığınmacı kabul ederken UNHCR ile bir mutabakat imzalanmasına yol açtı. 
Hasavne'ye göre bu kıyasa açık bir durum. Çünkü Suriyeli mültecinin ülkesine dönme hakkı korunmalı ve dünyanın vicdanı ne zaman olursa olsun bu hakkın uygulanması gerçekliği ile meşgul olmalı.
Ürdün Başbakanı'na göre bu önemli bir konu. Suriye'nin komşu ülkelerinin buna dikkat etmesi ve Türkiye gibi bir komşu ülke ile yakınlaşma ve ortak çıkar bölgesi oluşturması gerekiyor. Gerçek bir temsil gerektirir. Çünkü Suriyeli sığınmacılar konusundaki küresel ilgiyi marjinalleştirmek, bağımsız bir Suriye devletinin çıkarları için en kötü ve en korkunç senaryodur.
 
"Suriyelilere vatandaşlık vermek mi... Allah göstermesin"
"Ürdün'e göre bu, Suriyeli mültecilerin yakında ülkelerine dönecekleri anlamına mı geliyor?"
Hasavne bu soruya, "Gerçekçi olmak gerekirse, öngörülebilir kısa vadede bunun gerçekleşebileceğini düşünmüyorum. Çünkü mesele sadece Suriyeli mültecilerin ülkelerine dönüşü ile sınırlı değil. Dönecekleri yerlerin tam olarak belirlenmesi, daha da önemlisi o mekanın siyasi katılım da dahil olmak üzere onurlu bir yaşam için gerekli koşulların sağlanması gerekiyor. Bu nedenle Amman'a göre, mültecilerin geri dönüşünün gerçekten mümkün olması, başarılı ve istikrarlı bir geri dönüşe yol açan koşulların olgunlaşması için Suriyeli mültecilerin statüsünü korumak ve yeniden olumsuz bir durum yaşanmaması için bununla meşgul olunmalı" şeklinde yanıt verdi. 
"Ürdün, gerçekten Suriyeli mültecilere vatandaşlık verecek mi?" sorsuna duraksamadan cevap veren Dr. Hasavne, "'Allah göstermesin" dedi.
Ayrıca, bazı gerçeklere değinerek 2011 yılında Türkiye, Lübnan veya Ürdün'e sığınan kişilerin yaklaşık 10 yıldır oralarda bulunduğunu, Suriye çevresindeki mülteci bölgelerinde doğan bir çocuğun 10 yaşına geldiğini söyledi. Bunlar, Hasavne'nin derinlemesine okumayı önerdiği gerçekler. Çünkü bugün ikinci nesil Suriyeli mültecilerden bahsediyoruz.
 
"Türk kardeşlerimiz Ben Gurion üzerinden değil Ürdün üzerinden Kudüs'e gitmeli"
Ürdün Başbakanı, ülkesinin mevcut durumda Türkiye ile çok iyi ilişkilere sahip olduğunu söyledi. Ancak iki ülkenin çıkarlarını ölçmek için ortak bir Türk-Ürdün anlaşmasının kurulması bağlamında geçmişteki bazı meseleleri diplomatik ve zarif bir üslupla ele aldı.
Dr. Hasavne, Ürdün'ün Türkiye ile ticaret anlaşmasını birkaç yıl önce iptal etmesinin, yalnızca Ürdün sanayi sınıfının çıkarlarıyla bağlantılı olmasına rağmen bu konuda yapılan analiz ve okumaların abartıldığını düşünüyor. 
Hasavne, "Yakın geçmişte, Türk dernekleri Mescid-i Aksa ve Tapınak Tepesi'ne (Harem-i Kudsi) müdahale etme ve de bazen Ürdün vakıf görevlilerini meşgul etme girişimleri başlığı altında sorunlar gündeme geldi. Kudüs meselesi, Amman için çok hassas bir konu olması nedeniyle bazen ilişkilerde küçük sorunlar yaşandı. Fakat Türk kardeşlerin açıklamalar yaparak durumu aydınlatması ve Ürdün'ün bunları diplomatik olarak kabul etmesiyle bu sorunlar ortadan kalktı. Amman hükümeti Türkiye ile daha iyi ve daha derin ilişkilere önem verdiğini gizlemiyor. Daha da önemlisi Türkiye'nin Ürdün ve Haşimi vesayetine verdiği desteği takdir ediyor. Ürdün Kralı'nın kardeşleri ile birlikte İstanbul'da Kudüs için düzenlenen İslam Zirvesi'ne katılması da bunun açık göstergesi" dedi.
"Türk kurumlarının Kudüs'ü ziyaret etmek için gelen Türk gruplarını 'Ben Gurion Geçidi' ve işgal güçlerine ait başka geçitler ve kurumlar üzerinden geçirme ısrarı nedeniyle suçlamadan ziyade 'sitem' niteliği taşıyan ve siyasi özelliği bulunan bürokratik bir işarette bulunuyorlar.
Bu, iki ülke arasındaki kardeşlik ilişkilerini biraz zedeleyen bir işaret. Ürdünlü yetkililere göre, Ankara, Kudüs meselesinin Ürdünlüler için önemini anlıyor fakat aynı tutumu sergilemeye devam ederken Amman bunu davranışsal bağlamda normal ve kardeşçe görmüyor."
Ürdünlü yetkililerin ifadesi, "Bu elbette ki düzeltilmesi gereken ayrıntı bir konudur. Çünkü Kudüs şehri ve kutsallarının, ümmet için öncelikli, bazen bazı fedakarlıklar gerektiriyor. İşgalle birlikte Kudüs'e ziyaretler düzenlemenin meşruiyetini kabul etme ihtimalini anlatan mesajlar vermemeye özen gösterilmeli" şeklinde.
Başbakan Hasavne de "Sembolik, siyasi ve dini değeri, lojistik gerekçenin çok daha üstünde olduğu için Türkiye'deki kardeşlerinin düzeltmesini umduğu bir nokta. Ürdünlüler açısından işgal geçitlerini kullanmak Kudüs'ün statüsünün kutsallığına zarar veriyor. Amman, Türk kardeşlerinin Kudüs'ü ziyaret etmelerinden memnuniyet duyuyor. Elbette bu konuyu ele alma ve bu konuda bir anlaşmaya varma konusunda umut var" diyor.
Dr. Hasavne, Türk şirketlerinin İsrail tarafı ve kurumları aracılığıyla Kudüs'e ziyaretler düzenlemesinin sebebinin Ürdün tarafının Filistin ile Ürdün köprülerinde bu tür ziyaretlere uygun altyapı eksikliğinden kaynaklandığını söylemimize itiraz etmiyor. 
Bu mesele aynı zamanda Ürdün Başbakanı'nın doğruluğu konusunda tartışmaya girmediği bir konu. Köprü bölgelerindeki altyapının geliştirilme ve çalışma aşamasında olduğunu kaydediyor. Fakat buradaki en önemli değere, Kudüs'ün kimliğine, İslami ve Arap kimliğine dikkat edilmesi gerektiği konusunda siyasi olarak dertli görünüyor.
Türkiye ile ilişkilerin sürekli gelişme halinde kalması için bu dosyanın öncelikli ve ilkeli bir şekilde ele alınmasına engel olacak herhangi bir şeyin bulunmadığını söyleyen Başbakan, Ankara ile ilişkilerin mevcut durumda da genel anlamda da mükemmel olduğuna işaret etti.  
Independent Türkçe



Araştırma: Gazze Şeridi’ndeki savaşın başlangıcındaki vefat sayısı, resmi olarak açıklanandan çok daha yüksekti

İsrail’in Cibaliye Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda hayatını kaybedenlerin cenazeleri (AP)
İsrail’in Cibaliye Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda hayatını kaybedenlerin cenazeleri (AP)
TT

Araştırma: Gazze Şeridi’ndeki savaşın başlangıcındaki vefat sayısı, resmi olarak açıklanandan çok daha yüksekti

İsrail’in Cibaliye Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda hayatını kaybedenlerin cenazeleri (AP)
İsrail’in Cibaliye Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda hayatını kaybedenlerin cenazeleri (AP)

Tıp dergisi The Lancet’te yayımlanan bir araştırma, Gazze Şeridi’nde süren savaşın ilk 16 ayında 75 binden fazla kişinin hayatını kaybettiğini ortaya koydu. Bu rakamın, o dönemde yerel makamlarca açıklanan bilançodan en az 25 bin daha fazla olduğu belirtildi.

Çalışma ayrıca, Gazze Şeridi’ndeki Sağlık Bakanlığı’nın hayatını kaybedenler arasında kadınlar, çocuklar ve yaşlıların oranına ilişkin yayımladığı verilerin doğruluğunu teyit etti.

Araştırmaya göre, 7 Ekim 2023 ile 5 Ocak 2025 tarihleri arasında yaklaşık 42 bin kadın, çocuk ve yaşlı yaşamını yitirdi. Bu ölümler, Gazze savaşında meydana gelen toplam can kayıplarının yüzde 56’sını oluşturdu.

Ekonomist, demograf, epidemiyolog ve saha araştırmacılarından oluşan yazar ekibi, The Lancet Global Health dergisinde kaleme aldıkları makalede, “Mevcut bulgular birlikte değerlendirildiğinde, 5 Ocak 2025’e kadar Gazze Şeridi nüfusunun yüzde 3 ila 4’ünün şiddet sonucu hayatını kaybettiğine işaret etmektedir. Ayrıca çatışmanın dolaylı etkileri nedeniyle çok sayıda şiddet dışı ölüm de kaydedilmiştir” ifadelerine yer verdi.

Gazze Şeridi’ndeki can kaybı sayısı tartışma konusu olmaya devam ederken, üst düzey bir İsrailli güvenlik yetkilisi geçen ay İsrailli gazetecilere yaptığı açıklamada, Gazze Şeridi’ndeki sağlık makamlarının topladığı verilerin büyük ölçüde doğru olduğunu söylemişti. Bu açıklama, aylardır süren resmi şüphelerin ardından dikkat çekici bir tutum değişikliği olarak değerlendirildi.

Söz konusu yetkili, Ekim 2023’ten bu yana İsrail saldırıları sonucu yaklaşık 70 bin Filistinlinin hayatını kaybettiğini, bu sayıya kayıpların dahil olmadığını aktardı.

Gazze Şeridi’ndeki sağlık makamları ise İsrail saldırıları nedeniyle doğrudan hayatını kaybedenlerin sayısının 71 bini aştığını, Ekim 2025’te yürürlüğe giren ateşkesten bu yana 570’ten fazla kişinin yaşamını yitirdiğini bildirdi.

gbrhy
Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’ta İsrail'in düzenlediği saldırılarda hayatını kaybeden yakınlarının cenaze namazını kılan Filistinliler (EPA)

Geçtiğimiz yıl The Lancet’te yayımlanan bir başka araştırmada, savaşın ilk dokuz ayında Gazze Şeridi’ndeki can kaybı sayısının, Filistin Sağlık Bakanlığı verilerinde açıklanandan yaklaşık yüzde 40 daha düşük tahmin edildiği bildirilmişti.

Yeni çalışma da resmi vefat sayısının gerçek rakamın oldukça altında kaldığına işaret etti. Araştırma, Gazze Şeridi genelini temsil edecek şekilde özenle seçilen 2 bin aileyle yapılan bir ankete dayanıyor. Katılımcılardan, aile fertleri arasındaki ölümlere ilişkin ayrıntılı bilgi vermeleri istendi. Saha çalışması, Filistin’de ve bölgenin diğer kısımlarında yürüttükleri çalışmalarla tanınan deneyimli Filistinli kamuoyu araştırmacıları tarafından gerçekleştirildi.

Londra’daki Royal Holloway, University of London bünyesinde görev yapan ve çatışmalardaki can kayıplarının hesaplanması üzerine 20 yılı aşkın süredir çalışan ekonomist Michael Spagat, hakemli olarak yayımlanan araştırmanın yazarlarından biri olarak, yeni bulguların Ekim 2023 ile Ocak 2025 arasında Gazze Şeridi’nde 8 bin 200 ölümün yetersiz beslenme ya da tedavi edilemeyen hastalıklar gibi dolaylı etkilerden kaynaklandığını gösterdiğini belirtti.

Çalışma, İsrail saldırılarının en yoğun ve en ölümcül dönemini kapsarken, Gazze Şeridi’ndeki insani krizin en ağır safhasını içermiyor. Birleşmiş Milletler (BM) destekli uzmanlar, geçen yıl ağustos ayında Gazze Şeridi’nde kıtlık ilan etmişti.

Araştırmacılar, nihai ve kesin bir can kaybı sayısına ulaşmanın uzun zaman ve önemli kaynaklar gerektireceğini vurgulayarak, kendi bulguları da dahil olmak üzere mevcut tüm tahminlerin geniş hata payları içerdiğine dikkat çekti.


Suriye'deki durum Iraklı Sünnilerin siyasi havasını değiştiriyor

Irak’ın batısında Irak-Suriye sınırı, 23 Ocak 2026 (AFP)
Irak’ın batısında Irak-Suriye sınırı, 23 Ocak 2026 (AFP)
TT

Suriye'deki durum Iraklı Sünnilerin siyasi havasını değiştiriyor

Irak’ın batısında Irak-Suriye sınırı, 23 Ocak 2026 (AFP)
Irak’ın batısında Irak-Suriye sınırı, 23 Ocak 2026 (AFP)

Rustem Mahmud

Iraklı Sünni siyasi güçler, bu yılın başlarında Meclis Başkanlığı pozisyonu için Heybet el-Halbusi’yi ortak aday olarak sessizce kararlaştırıp seçtikten sonra olağanüstü bir siyasi dönüm noktasına ulaşırken, kurulacak yeni federal hükümet içinde Sünnilere ayrılan makamların dağıtımı konusunda da gayri resmi bir anlaşmaya vardılar.

Irak siyasi sahnesinde Sünni siyasi güçlerin tercihlerini ve konumlarını uzun süre etkileyecek ve hesaplarını yeniden gözden geçirmelerine neden olacak iki temel değişim yaşanıyordu. Bu iki değişim, "oyunun kurallarını" temelden değiştirecekti.

(Şii) Koordinasyon Çerçevesi koalisyonu içindeki en büyük parlamento bloğunun lideri olan mevcut Başbakan Muhammed Şiya es-Sudani, Irak'taki Sünni siyasi hafızada ‘olumsuz’ bir imaja sahip olan eski Başbakan Nuri el-Maliki lehine başbakanlık adaylığından çekildi. Sünniler Maliki’yi, ‘iktidarda olduğu yıllarda (2006-2014) Irak'ın Sünni bölgelerindeki sosyal tabanların terörle mücadele adı altında maruz kaldıkları baskı politikalarını genişletmekle ve terör örgütü DEAŞ’ın Irak'ın batısındaki çoğu Sünni bölgenin kontrolünü ele geçirmesine neden olmakla’ suçluyor.

Diğer olay ise ordunun ve yeni Suriye yönetimine yakın grupların, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) kontrolü altındaki bölgelerin çoğunu, özellikle Irak sınırındaki Haseke ve Deyrizor illerini ele geçirmesiydi. Suriye'deki bu olay, birçok Iraklı ‘Şii’ gücün dayandığı, yeni yönetim ile SDG arasındaki dengeyi bozdu. Bu da ‘Sünni İslamcı’ geçmişi ve ideolojisiyle Suriye yönetiminin nüfuzunu ve gücünü pekiştirdi. Özellikle ABD'nin Irak sınırındaki et-Tanf ve eş-Şeddadi askeri üslerini Suriye yönetimine devretmesinden sonra, ABD ile siyasi ve güvenlik bağlarının güçlendirilmesi önerildi. Bu durum, Iraklı Sünni siyasi güçler arasında ‘güven’ duygusunun artmasına yol açtı.

Irak'taki yoğun Sünni nüfus, yetkililerin kimlik, özellikle de mezhep ve dinî kimlik temelinde iç çatışmalara doğru kaymasından korkuyor.

Irak sahnesini izleyen gözlemciler, Tekaddum Partisi ve en büyük Sünni parlamento bloğunun lideri Muhammed el-Halbusi'nin, Maliki'nin başbakanlık adaylığına itiraz ettiğini açıklaması, Irak'taki Sünni güçlerin artan yetenek ve nüfuzunun bir göstergesi olduğunu belirttiler. Zira Sünni güçlerin bazıları, Şii muadilleriyle daha dengeli bir ortaklık kurmayı arzuluyorlar. Halbusi ve partisi, Maliki ve onun lideri olduğu Hukuk Devleti Bloğu ile çok yakın siyasi bağlara sahipti. Bu ilişki sayesinde Halbusi, son iki dönem boyunca Meclis Başkanlığı için önceleri Mahmud el-Meşhedani, son olarak ise Heybet el-Halbusi olmak üzere kendi adaylarını dayatabildi. Ancak, değişiklikler Halbusi'nin Maliki'den uzaklaşmasına ve hatta ona karşı bir pozisyon almasına olanak sağladı.

Sünni iklimine ilişkin ayrıntılar

Iraklı yazar ve araştırmacı Cabbar el-Meşhedani, al-Majalla’ya verdiği uzun röportajda, Irak'taki Sünni siyasi çevrelerdeki mevcut duruma değindi. Irak Meclis Başkanı'nın eski danışmanı olan Meşhedani, Irak'taki Sünni siyasi liderlerin düşünce ve hesaplamalarını bizler için değerlendirdi.

Meşhedani, şunları söyledi:

 “Irak'taki Sünni çevrelerde Suriye'deki olaylara verilen tepkinin temel paradoksu, bu çevrelerdeki geniş halk kitlesinin bu olayları yorumlama ve algılama mekanizmasında yatıyor. Bu halk, söylemi Sünni olsa bile, İslami siyasi referansları olan herhangi bir örgüt veya ideolojiye tamamen şüpheyle yaklaşıyor. (Sünni) Irak İslam Partisi'nin üç seçim döngüsü boyunca hiçbir parlamento koltuğu kazanamamış olması da bunu kanıtlıyor. Ancak bu aynı sosyal gruplar, Irak'ın komşusu olan, sembolik ağırlığı ve Sünni siyasi referanslara dayalı siyasi seçenekleri olan komşu bir devletin varlığının, bazı Iraklı Şii sosyal grupların İran'a karşı ilişkisine benzer şekilde, kendileri için siyasi destek ve koruma kaynağı olabileceğini düşünüyor. Ancak, daha geniş Irak Sünni halk, Esed rejiminin düşüşünü ve Sünni İslam referans noktasına sahip bir siyasi gücün ortaya çıkışını kendileri için bir zafer olarak görürken, bu yönetimin kimlik, özellikle mezhepçilik ve mezhepçiliğe dayalı iç çatışmalara doğru kaymasından, bunun ardından çatışmalar ve mezhepsel kutuplaşmanın artmasından ve böylece daha geniş bölgeye sıçrayarak, onların içinde bulundukları koşullarda hakim olan genel sükuneti olumsuz ve endişe verici bir şekilde etkilemesinden korkuyor.”

dftgrbhgt
Asaib Ehl-i’l-Hak lideri Kays el-Hazali ve eski Irak Başbakanı Nuri el-Maliki, parlamento seçimleri sırasında Bağdat'taki bir oy verme merkezinde oylarını kullandıktan sonra birlikte yürürken, 11 Kasım 2025 (AFP)

Irak’taki birçok medya kuruluşu son iki hafta içinde, Irak'taki Şii siyasi çevrelerde hakim olan endişe duygusunu haberleştirdi.

Son gelişmelere dayanarak Irak'taki Sünni siyasi çevrelerde şu anda mevcut olan farklı seçenekleri ayrıntılı olarak ele almaya devam eden Meşhedani, sözlerini şöyle sürdürdü:

“İlişkiler ve doğrudan iletişim açısından, Irak siyasi çevreleri, Hamis el-Hançer liderliğindeki Egemenlik Bloğu'nun Suriye'deki yeni siyasi rejimle iletişim kuran tek parti olduğunu biliyor. Bu iletişim, diğer Irak partilerinin çoğuyla varılan bir uzlaşmaya dayanıyor. Tekaddum Partisi lideri Muhammed el-Halbusi'nin Maliki'yi ve genellikle Irak'taki siyasi Şiiliğin tüm sert çekirdeğini düşmanlaştırma çabaları, Halbusi'nin kendisi için koruyucu bir ağ oluşturduğunu düşündüğü bir dizi koşullardan kaynaklanmaktadır. Suriye sahnesi ise bu ağın sadece bir unsurudur. Halbusi'nin bölgesel ilişkileri, Şii siyasi forum içindeki partilerle açıkça ilan etmediği iletişimleri, iki ardışık parlamento dönemi boyunca en büyük Sünni parlamento bloğunu kontrol etmesi ve başta Suriye'de meydana gelen ve halen devam edenler olmak üzere bölgesel değişimler, ona daha büyük bir dokunulmazlık hissi veriyor. Sonuç olarak ‘Sünni lider’ konumunu sağlamlaştırma ve diğer Iraklı sivil grupların liderleriyle rekabet etmek de dahil olmak üzere, elindeki tüm araçları kullanarak bu konumunu savunacaktır.”

fdfdv
Irak’taki parlamento seçimleri sırasında Bağdat’ta eski Meclis Başkanı Muhammed el-Halbusi'nin seçim kampanyası fotoğrafı, 14 Kasım 2023 (AFP)

Irak'taki Sünni güçler arasındaki mevcut bölünmelerin Suriye'dekilerle aynı olmayabileceğini düşünen araştırmacı ve yazar Meşhedani, “Yıllar süren iç siyasi çatışmalardan sonra, Iraklı Sünni siyasi liderler şu anda üç düzeye ayrılmış durumda. Musul'daki Nuceyfi ailesi gibi siyasi örgütlerini aile ve bölgesel bağlara dayalı olarak koordine eden güçler var. Hamis el-Hançer gibi etkili finansal sermaye bloğuna dayanan liderler de var. Üçüncü akım ise kendilerini yükselen sivil siyasi nesil olarak gören ve ideolojik kutuplaşmanın ötesine geçmeye daha istekli olan genç Iraklı Sünni nesillerin beklentilerine yanıt veren Muhammed el-Halbusi ve Azm İttifakı lideri Musenna es-Samarrai tarafından temsil ediliyor. Ancak bu, Irak'taki Şii partilerin, özellikle İran'a yakın olanların endişelerini gidermemiştir. Bu partiler, önümüzdeki dönemde hassas güvenlik pozisyonlarını Sünni siyasi gruplara devretme konusunda temkinli davranacaktır” yorumunda bulundu.

Katılımdan ortaklığa

Irak’taki birçok medya kuruluşu son iki hafta içinde, Irak'taki Şii siyasi çevrelerde, Tekaddum Partisi ve en büyük Sünni parlamento bloğunun lideri Muhammed el-Halbusi'nin, Irak'ta Sünni güçlerin artan gücü ve etkisinin bir göstergesi olarak görülen Maliki'nin başbakanlık adaylığına karşı çıkacağını açıklamasının ardından ortaya çıkan endişeyi haberleştirdi. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre bu durum, Irak'ta Sünni güçlerin artan gücü ve etkisinin bir göstergesi olarak görülüyor.

Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başkanı Neçirvan Barzani ve Başbakan Mesrur Barzani'nin yeni Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani ile görüşmeler yapmasının ardından Bağdat'ın, bölgenin sınırları yakınındaki yaygın etnik çatışmaları önlemek amacıyla yeni Şam yönetimi ile SDG arasında ortak bir zemin oluşturma çabaları kapsamında hareket etmesine rağmen, bu süreci durdurmak için bölgeye mali ve hukuki baskı uyguladığı bildirildi.

Irak, Suriye'deki yeni siyasi rejimle herhangi bir siyasi gerginlik olmadığını reddetse de Suriye'ye karşı net bir siyasi girişimde bulunmayan bölgedeki tek ülke.

Gözlemcilere göre Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara'nın bölgesel ve uluslararası düzeyde, özellikle ABD tarafından gösterilen sıcak karşılamanın ve ABD'nin, karşılaştığı birçok engele rağmen Suriye'yi yönetme projesinin başarısında ısrarının, öngörülebilir gelecekte ABD ile İran arasında askeri bir çatışma olasılığıyla birleşmesi, bölgesel güç dengesini tamamen değiştirebilir ve bu da Irak'ın iç siyasi dengesini etkileyebilir. Bu denklem, hükümetin çekirdeğini ve iktidarın özünü oluşturan Şii siyasi partilere dayanıyor ve karşılığında IKBY’ye bölgesel bir pay ve Sünni güçlerin iktidar yapıları ve kurumlarına bir miktar katılım sağlanıyor. Ancak, son zamanlarda kamuoyuna açık bir şekilde, özellikle bölgesel manzarada Irak'ın stratejik vizyonunu etkisiz hale getirmenin ayrıntıları ve mekanizması konusunda, ‘resmi ve kontrollü’ bir katılım mekanizmasından etkili bir ortaklığa geçilmesi talep edildi.

df
Irak güvenlik güçleri, Suriye'den Irak'a nakledilen DEAŞ üyelerini sorgulama için Bağdat'taki Karh Merkez Hapishanesi'ne götürürken, 12 Şubat 2026 (AP)

Mevcut durum, 1980'ler boyunca iki ülke arasında yaşananları akla getiriyor. Her iki ülke de aynı Baas Partisi tarafından yönetiliyordu, ancak Hafız Esed ve Saddam Hüseyin arasındaki şahsi düşmanlıktan ötürü birbirlerine düşmanca davranan siyasi sistemlere sahiptiler. Ancak bu düşmanlık, mezhepsel hassasiyetlere, ideolojik retoriğe ve tamamen farklı bölgesel ve uluslararası siyasi tercihlerine de dayanıyordu. O dönemde ilginç olan ise her iki ülkedeki bazı sivil toplum gruplarının diğer ülkenin siyasi sistemiyle psikolojik ve ideolojik bağlarıydı. Esed rejimi, Irak’taki Kürt ve Şii siyasi güçleri ve Saddam rejimine karşı silahlı mücadelelerini destekledi. Irak rejimi ise Suriye’deki Müslüman Kardeşleri (İhvan-ı Müslimin) destekleyerek onlara para ve silah sağladı. Suriye'deki aşiret çevrelerinde, özellikle Irak sınırına yakın yerleşik olanlarda, geniş bir nüfuza sahipti.

Irak, Suriye'deki yeni siyasi rejimle herhangi bir siyasi gerginlik olmadığını vurgulasa da Suriye'ye karşı net bir siyasi girişimde bulunmayan bölgedeki tek ülke ve iletişimini istihbarat servisi başkanıyla sınırlamaya devam ediyor. Mevcut başbakan adayı Nuri el-Maliki de dahil olmak üzere birçok Iraklı siyasi lider, yeni Suriye rejiminin Irak için oluşturduğu ‘tehlike’ konusunda kamuoyunu uyardı ve hazırlıklı olunması çağrısında bulundu. Irak basını son birkaç gün ve hafta içinde Irak-Suriye sınırından canlı yayınlarla ‘halk içinde seferberlik’ havası yaratarak, binlerce Suriyeli silahlı unsurun iki ülke arasındaki sınırı geçtiğini, dolayısıyla 2014 yılında yaşananların tekrarlanabileceğini ima etti.

* Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdü

TT

Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdü

Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdü

Geçtiğimiz ayın başında vefat eden eski Ürdün Başbakanı Ahmed Ubeydat, ülkesinin tarihindeki hassas dönemeçlerde hem bir oyuncu hem de bir tanıktı.

Ubeydat, 1970'lerde İstihbarat Genel Müdür Yardımcısı olarak başladığı görevinde, 1982 yılına kadar bu kurumun başkanlığını yürüttü. Filistin-Ürdün çatışmasının zirve yaptığı dönemde, Eylül 1970 olaylarından önce Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) tarafından kaçırıldı. İki yıl boyunca İçişleri Bakanlığı görevini üstlendikten sonra, 1984 başlarında Kral Hüseyin tarafından hükümeti kurmakla görevlendirildi ve Nisan 1985'e kadar bu göreviyle birlikte Savunma Bakanlığı'nı da yürüttü.

Ubeydat, on beş yılı aşkın bir süre karar mekanizmasının merkezinde yer aldı. Bu dönemin ardından, 1990'ların başında Ulusal Sözleşme'yi hazırlayan Kraliyet Komisyonu başkanlığından, 2008'e kadar sürdürdüğü Ulusal İnsan Hakları Merkezi Mütevelli Heyeti Başkanlığı'na kadar uzanan bir yelpazede, hukuki geçmişinden beslenen roller üstlendi.

Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil  Aksa Tufanı" operasyonundan haftalar önce, Ubeydat ile Amman'da röportaj için bir araya geldi. Röportajın Ekim 2023'te yayımlanması planlanıyordu ancak büyük olay, özellikle de Ubeydat'ın Ürdün-Filistin ilişkileri dosyasındaki hassas konulara değinmesi nedeniyle ertelendi.

Tanıklığının ilk bölümünde Ubeydat, 14 Temmuz 1958 devrimi arifesinde Bağdat'ta hukuk öğrencisiyken başlayan ve Irak'taki kralcı yönetimin devrilmesinin ardından ülkeye dönüşüyle devam eden siyasi ve mesleki yolculuğunun ilk yıllarına dönüyor. Bu süreç bölgede yaşanan büyük dönüşümlerle eş zamanlıydı.

Tanıklık, Ürdün'deki mesleki hayatının başlangıcına, kısa süren avukatlık deneyiminden Kamu Güvenlik teşkilatına katılmasına ve ardından düzenli istihbarat çalışmasının ilk çekirdeğini oluşturan Siyasi Soruşturma Bürosu'ndaki görevine uzanıyor. Röportaj, 1964 yılında Genel İstihbarat Teşkilatı'nın kuruluş koşullarının, teşkilatın henüz emekleme dönemindeki yapısının ve Ürdün devletinin son derece çalkantılı bir bölgede yönetim araçlarını yeniden inşa ettiği bir evredeki ilk kadrolarının ayrıntılı bir anlatımıyla son buluyor. İşte  Gassan Şerbil’in  Merhum Ubeydat’la Amman'da gerçekleştirdiği röportajdan bir bölüm

*Sayın Başbakan, siz Bağdat'ta öğrenciydiniz ve 1958 Devrimi oldu. Devrim gerçekleştiğinde neredeydiniz?

Doğrusu, hukuk fakültesindeki birinci yılımı bitirmiş, yaz tatilini ailemin yanında geçirmek üzere Ürdün'e dönmüştüm. İrbid şehrindeyken Irak'ta devrim olduğu, kralcı yönetimi deviren 14 Temmuz Devrimi haberleri geldi. Bu nedenle yaz tatili bittikten sonra Bağdat'a döndüğümde, Abdülkerim Kasım ve yanındaki grubun cumhuriyet yönetimi kurduğu bir Irak vardı.

*14 Temmuz'da yaşananların ardından Bağdat'a dönmek zor muydu?

Bazı zorluklarla karşılaştık. Yolda bile zorluklar yaşadık, Ürdün ile Irak arasındaki sınırlar neredeyse kapalıydı. Bu yüzden Şam üzerinden dönmek zorunda kaldık ve yine çöl yollarından Şam'dan Bağdat'a döndük. Bu, Şam'dan itibaren yorucu bir yolculuktu.

gthy
Ahmed Ubeydat, Amman’da Şarku'l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil ile yaptığı röportaj sırasında (Şarku'l Avsat)

*Bağdat'tan ne zaman ayrıldınız?

Son sınıfın bitiminde, 1961'de dördüncü sınıf sınavlarının son gününde, son sınav biter bitmez Bağdat'ta diğer bazı Ürdünlü öğrencilerle kaldığım eve doğru yola çıktım. Hazırlığımı yaptım ve aynı gün Ürdün'e döndüm. O zamana kadar Bağdat ile Amman arasındaki sınırlar yeniden açılmıştı.

*Üniversitede sizinle birlikte olup daha sonra Irak'ta görev alan öğrenciler var mıydı?

Doğal olarak. Saddam Hüseyin'in kendisi de bizimle birlikte Hukuk Fakültesi'ndeydi, akşam bölümünde okuyordu. Çünkü eğitim sabah ve akşam olmak üzere iki bölüm halindeydi.

Bu 1958 yılındaydı; zira 1959'da Abdülkerim Kasım'a suikast girişiminde bulunup kaçtı. Onu üniversitede gördünüz mü?

Onu tesadüfen bir kez gördüm, yanında başkaları da vardı ve içlerinden biri daha sonra vali olarak atandı. Diğer bazı öğrenciler avukat oldu ve yanımızda sınırlı sayıda kişi vardı, şimdi isimlerini hatırlamıyorum.

*Bağdat'a ne zaman döndünüz?

Bağdat'a 1983 yılında İçişleri Bakanı olarak döndüm. 22 yıl aradansonra Arap İçişleri Bakanları Konseyi toplantısına katılmak için gitmiştim.

*Bağdat'ta İçişleri Bakanı olarak kiminle görüştünüz?

Sadun Şakir ile.

*Sadun Şakir ile güçlü bir ilişkiniz mi vardı, yoksa sıradan bir ilişki miydi?

Sıradan bir ilişkiydi. Daha sonra, Amerikan işgalinden sonra epey geç bir tarihte kendisi ve ailesi Ürdün'e sığındı. Tabii ki Taha Yasin Ramazan ve daha sonra Ticaret Bakanı olan Muhammed Mehdi Salih ile de tanıştım, kendisi halen Ürdün'de bulunuyor.

*Taha Yasin Ramazan nasıl biriydi? Sadun Şakir'in sert ve acımasız bir içişleri bakanı olduğu söylenirdi?

Iraklılar için öyle olabilir ancak bizim için ilişkilerimiz, günlük davranışlarını derinlemesine tanımanızı sağlayacak türden samimi ilişkilerden ziyade, daha çok nezaket çerçevesindeydi.

*Bu ziyarette İçişleri Bakanı dışında biriyle daha görüştünüz mü?

Görüşmeler sınırlıydı. O dönemde Prens Nayef, Arap içişleri bakanlarının en kıdemlisi sayılıyordu.

*Prens Nayef de bu toplantıda mıydı?

Evet, toplantıdaydı. Bağdat'ta sadece üç gün geçirdim. Konferans bittikten sonra Iraklılardan korumasız bir araba ve şoför istedim ve öğrenciliğim sırasında kaldığım A'zamiye ve Veziriye bölgelerine gittim. Hoş bölgelerdi, sessiz sakinlerdi ve genellikle mühendis, doktor, avukat ve subay gibi profesyonellerin yaşadığı yerlerdi.

gyj
Eski Ürdün Başbakanı Ahmed Ubeydat (Şarku'l Avsat)

*O dönemde hem İçişleri Bakanı hem de İstihbarat Başkanı mıydınız?

"İstihbarat Başkanlığı'ndan yedi buçuk yılın sonunda emekli oldum. Ertesi gün ise, Mudar Bedran hükümetinde İçişleri Bakanı olan Süleyman Arrar'ın, Meclis'in kapalı olduğu bir dönemde kurulan Ulusal Danışma Konseyi'nin başına getirilmesiyle boşalan bu göreve atandım. Dolayısıyla iki görevi aynı anda yürütmedim."

*Bağdat'tan döndüğünüzde ne yaptınız?

Döndüğümde Kamu Personel Dairesi'ne iş başvurusunda bulunmadım. Hedefim avukatlık yapmaktı. Babam Kamu Güvenlik teşkilatında subay olarak çalışıyordu. O da emekli olmuş, annem ve kız kardeşlerimle birlikte İrbid'e yerleşmişti.

Bir gün İrbid'deki Birinci Derece Mahkemesi Başkanı merhum Avukat Said ed-Dura'yı ziyaret ettiğimi hatırlıyorum. Beni büyük bir memnuniyetle karşıladı, kendimi tanıttım: Ben filan kişiyim, Bağdat Hukuk mezunuyum. Bana tavsiyede bulunmasını, İrbid bölgesinde çalışan avukatların yanında nerede staj yapabileceğimi sordum. Adam beni çok iyi karşıladı ve “İrbid'de o zamanlar çok sayıda mükemmel avukat yok, ama sana iki kişi önerebilirim" dedi.

Gerçekten de bana önerdiği avukatlardan birine gittim. Adam beni gerçekten iyi karşıladı. Ancak sorun şuydu ki, her gün ofiste olmuyordu. Onun yanında staja başladım. Birkaç ay sonra İrbid'de yeterli hukuki ve ekonomik hareketlilik olmadığını fark ettim. Yani başarılı bir avukat olmama yardımcı olacak bir katma değer yoktu. Babama Amman'da çalışıp yaşamak üzere taşınmayı teklif ettim.

Babamın cevabı, bana yardım edemeyeceği şeklindeydi; çünkü o zamanlar emekli maaşı çok düşüktü, evimiz kiralıktı ve hala okula giden kız kardeşlerim vardı. Bir maaşı tüm aile ile bir birey arasında bölmenin zor olduğunu söyledi.

Başka seçeneklerim olup olmadığını sordu. Ben de Amman'a gideceğimi ve Kamu Personel Dairesi'ne iş başvurusunda bulunacağımı söyledim.

Nitekim birkaç hafta sonra Kamu Personel Dairesi'ne çağrıldım ve Gümrük ve Maliye'ye atandığıma dair yazıyı teslim aldım. Amman Gümrük Müdürlüğü'nde göreve başladım.

*Genel İstihbarat Teşkilatı'na ne zaman girdiniz?

İstihbarat Teşkilatı 1964 yılında kuruldu. Bundan önce, yani 1964'ten önce, Kamu Güvenlik teşkilatına subay rütbesiyle katılmıştım. O zamanlar henüz bir istihbarat teşkilatı yoktu. O dönemde Kamu Güvenlik teşkilatı, bazı Arap ülkelerinde de olduğu gibi, genel güvenlik soruşturmaları olarak adlandırılan işleri yürüten bir birim barındırıyordu.

Tabii ki Kamu Güvenlik teşkilatı, hukuk diplomasına sahip kişiler için ilanlar veriyordu. Hukukçular ya Kamu Güvenlik teşkilatına ya da orduya katılıyordu. Orduda hukuk diplomasına sahip olanlar askeri yargıya katılırken, Kamu Güvenlik teşkilatında ise polis yargısına katılıyor ya da teşkilat yönetiminin belirlediği herhangi bir pozisyonda kendi uzmanlık alanlarına göre çalışıyorlardı.

Göreve alınmak isteyenleri mülakata alan bir komisyon vardı. Gittim, komisyonla görüştüm. Kısa bir süre sonra kabul edildim. Gerçekten de Gümrük ve Maliye'deki görevimden istifa edip Kamu Güvenlik teşkilatına katıldım. Daha sonra bizi üç aylık bir kursa tabi tuttular. Üç ayın sonunda bana 1 Nisan 1962'de Üsteğmen rütbesi verildi. O zamana kadar gümrükte 5-6 ay çalışmıştım.

*Yani 1962'de Kamu Güvenlik teşkilatına mı girdiniz?

Nisan 1962'de Kamu Güvenlik teşkilatında üsteğmen oldum. Kısa bir süre sonra, ordu ve Kamu Güvenlik teşkilatından oluşan Siyasi Soruşturma Bürosu kuruldu. Bu büro, ordu ve Kamu Güvenlik teşkilatından gelen hukukçu subaylardan oluşturuldu. Ordudan merhum Mudar Bedran gibi isimler geldi (kendisi askeri yargıdan geliyordu ve yanında Adib Tahabub vardı, ikisi de yüzbaşı rütbesindeydi). Kamu Güvenlik teşkilatından ise ben ve benden sonra İstihbarat Başkanı olan Tarık Alaaddin geldik. Nitekim dördümüz, Kamu Güvenlik teşkilatından Muhammed Resul el-Keylani başkanlığındaki Siyasi Soruşturma Bürosu'na gittik.

Siyasi Soruşturma Bürosu, herhangi bir güvenlik biriminden, resmi kurumdan, ordudan, askeri istihbarattan veya Kraliyet Divanı'ndan havale edilen davalarla ilgileniyordu.

Bir süre sonra, çalışmalarımızın sonuçlarını gördükten sonra, rahmetli Kral Hüseyin, ülkede yasal dayanağı olan bir teşkilat kurulmasını emretti. Nitekim 1964 yılında Genel İstihbarat Teşkilatı Yasası çıkarıldı ve teşkilat bu yasa hükümlerine göre kuruldu.

Kamu Güvenlik teşkilatından ayrılıp istihbarata geçtim. O dönemde teşkilatta çalışanlar ve kurucular, Genel İstihbarat Teşkilatı'nın seçkin kadrolarıydı. Muhammed Resul el-Keylani ilk İstihbarat Başkanı oldu. Ardından Mudar Bedran geldi, ondan sonra teşkilatın başına Nazir Reşid geçti, ardından Muhammed Resul kısa bir süreliğine tekrar göreve döndü. Daha sonra teşkilatın yönetimini ben devraldım ve benden sonra da Tarık Alaaddin başkan oldu. Allah hepsine rahmet eylesin.

*Kader, istihbarattaki deneyiminizin Ürdün ve Arap dünyası açısından sıcak bir döneme denk gelmesini istemiş. Hepimiz 1967'nin izlerini taşıyoruz, siz o dönemde istihbarat subayıydınız ve savaş çıktı. O an neler hissettiniz?

1967'de, tıpkı her Arap vatandaşı gibi, dairede bulunan biz gençler büyük bir şok yaşadık. Bunun bir "aksaklık" (nikse) değil, bir yenilgi olduğunu hissettik. Askeri bir yenilgi, siyasi bir yenilgi, psikolojik bir yenilgi, kelimenin tam anlamıyla sosyal bir yenilgiydi.

*"Keşke Ürdün savaşa katılmasaydı" diye düşündüğünüz oldu mu?

Tabii ki; çünkü bu konuda, dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır ile yapılan istişarelerin bir kısmına vakıftım.

*İstihbaratın savaşa Ürdün'ün katılımı konusundaki görüşü neydi?

İstihbaratın bir görüşü yoktu. Örneğin, Vasfi et-Tal gibi ağırlığı ve önemi olan bir şahsın siyasi görüşü, Ürdün'ün 1967 savaşına girmesinin hata olduğu yönündeydi. Doğrudur, Vasfi o dönemde resmi bir görevde değildi ancak Kral'a yakın ve etkili bir isim olarak kaldı.

*Onca yıl sonra, sizce Kral Hüseyin neden savaşa girdi?

Kral Hüseyin, İsrail'in ister savaşa katılalım ister katılmayalım Batı Şeria'yı işgal edeceğine inanıyordu. Katılmak, başarılı olabilecek ya da olmayacak bir maceraydı. Tabii ki felaket, Mısır hava kuvvetlerinin tamamen yok edildiğini öğrenmekti ve asıl büyük sorun, bu silahların yarım saat içinde imha edildiğini öğrendiğimizde ortaya çıktı.

*Bir istihbarat teşkilatı olarak Mısır hava kuvvetlerinin hızla yok edildiğini biliyor muydunuz?

Hayır, bilmiyorduk. Ancak acılık hissi hem resmi düzeyde hem de halk düzeyinde açıktı. Ürdün için kayıp büyüktü.

*Rejim için endişelendiniz mi?

Rejim için endişelenmedik, ancak öfkeli olanları sakinleştirmeye çalıştık. Öfkelerini anlayışla karşıladık ve yenilginin şokunu tüm acılığıyla sindirme sorumluluğunu üstlendik.

*1967 Savaşı başladı ve bitti, Arap orduları yenildi ve Filistin meselesi yeniden ön plana çıktı, bu sefer umut Filistin örgütlerine bağlanmaya başladı. Bu sizin için en önemli dosya mıydı?

Tabii ki, bu durum son derece hayatiydi.

*Yaser Arafat ile ilk kez ne zaman tanıştınız?

Eylül 1970 olaylarından (Ürdün-Filistin çatışmaları) sonra. Bundan önce onunla hiç oturup konuşmamıştım.

vfgthy
Nasır, Eylül 1970'teki Kahire Zirvesi sırasında Kral Hüseyin ve Arafat'ı uzlaştırıyor (AFP)

*Yaser Arafat'ın Arap heyetiyle birlikte Amman'dan ayrılması istihbaratın ve Ürdün yönetiminin bilgisi dahilinde miydi?

Mesele bu değil. Mesele şu ki, resmi bir heyetle birlikte çıktı.

İlginçtir, İstihbarat Başkanı olduğumda yanımda bir şoför vardı ve bu şoför, Eylül olayları sırasında Arap Ordusu'nda zırhlı araç kullanıyordu. Bu şoför bana, Yaser Arafat'ı havaalanına götüren zırhlı aracı kullandığını anlattı. Arafat'ın Körfez kıyafeti giyerek gizlice ayrıldığını söyledi.

Tabii ki, zırhlı araçlar resmi heyetlerin ulaşım aracıydı ve doğal olarak Arafat'ın kimliği açıklanmış olsaydı, o dönemde tutuklanmazdı; çünkü Kahire'deki Arap Zirvesi'ne katılmak üzere ayrılıyordu. Bu arada, zirveden hemen sonra Amman'a geri döndü.

*O dönemdeki zirveye siz de gittiniz mi?

Evet, ancak biz heyet olarak zirveye katılmadık, sadece krallar, emirler ve cumhurbaşkanları katıldı. Olayları durdurmak için yapılan bir zirveydi ve resmi heyetler olarak bizler liderler toplantısına katılmadık. Kral Hüseyin geldiğinde, toplantı sadece heyet başkanlarıyla yapıldı.

*Kral Hüseyin'in o zaman gitmesi zor muydu?

Hayır. Rahmetli Hüseyin ile Arafat arasında bir barışma sağlandı. Konferans bitti ve uçağa döndük. Uçaktayken Nasır'ın ölüm haberi geldi ve Kral Hüseyin çok üzüldü.

*O dönemde tutuklanan önde gelen Filistinli liderler kimlerdi?

Tesadüfen Ebu İyad'ı tutukladık, yanında farklı liderler vardı, bunların arasında Baas Partisi liderlerinden Mahmud el-Muayta da vardı. Gerçekten de dairedeydiler. Ancak onlara hiçbir şey yapılmadı. Kendilerine misafir muamelesi yapıldı, hiçbir şeye maruz kalmadılar ve kimse onlara soru sormadı.

*Bu arada, dönemin Ürdün Başbakanı Vasfi et-Tal, Kahire'deki Savunma Bakanları toplantısına gitmek üzere ayrıldı ve orada suikasta uğradı. Kendisine gitmemesi tavsiye edilmiş miydi?

Duyduğuma göre tavsiye edilmiş ama o, "Mısır kendine saygısı olan ve misafirlerine saygı duyan bir ülkedir" demiş ve ardından gitmiş.

fvbghju
Vasfi et-Tal, Kral Hüseyin ile birlikte (Getty)

*Vasfi et-Tal suikastındaki gizemli nokta nedir?

Hâlâ gizemli olan nokta, kendisine ateş açan grubun otel girişinde onun karşısında olmasıdır. Otopsi raporunda, bu grubun sıktığı kurşunların onun ölümüne neden olmadığı ortaya çıktı. Onu öldüren, arkadan gelen ve görünmeyen başka bir yerdeki bir keskin nişancının sıktığı ölümcül kurşundu. Bugüne kadar kimliği tespit edilemeyen bir keskin nişancı. Kim olduğunu hala kimse bilmiyor.

*Vasfi et-Tal'in Kahire'ye yaptığı bu son yolculukta maceracı olduğu söylenebilir mi?

Hayır, Vasfi maceracı değildi. Vasfi farklı bir siyasi projenin sahibiydi. Bu nedenle Vasfi, söyledikleri ve yaptıklarıyla eşsiz bir kişilikti.

*Vasfi et-Tal suikastı dışında Ürdün'e yönelik başka eylemler düzenlendi mi?

Bu şekilde, hayır.

*Vasfi et-Tal'i öldürme kararını Ebu İyad'ın aldığını düşünüyor musunuz?

Tek başına alması imkânsız. Kararı Filistin liderliği aldı ve bence Ebu Ammar da bilgi sahibiydi.

*Neden diğer askeri veya güvenlik yetkilileri değil de sadece Vasfi et-Tal suikasta uğradı?

Ebu İyad'ın kurduğu ve liderliğini yaptığı Kara Eylül Örgütü, şehit Vasfi et-Tal'i, ülkenin kuzeyindeki Ceraş ve Aclun illerindeki ormanlık bölgelere sığınan geri kalan fedailerin sürülmesine karar veren kişi olmakla suçlamıştı.

*Peki, o olaya neden olan o muydu?

Hayır.

*Öyleyse, fedailerin sürülmesiyle sonuçlanan o olayın sebebi neydi?

Ceraş'taki fedailer polis karakoluna saldırdı ve bazı polis memurlarını öldürdü. Vatandaşların gözü önünde güpegündüz yapılmış apaçık bir saldırıydı. Bunun üzerine ordunun tepkisi, fedailerin en yakın mevzilerine anında saldırmak şeklinde oldu. Sorun böyle başladı. İlk saatlerde fedailerin büyük bir kısmı teslim olup silahlarını bıraktı, geri kalanlar direndi. Ölenler oldu, kaçıp Batı Şeria'ya geçenler oldu, bu kargaşa bittiğinde. Silahlarını teslim edenlerin tamamı Mafrak Hava Üssü'ne nakledildi.

Vasfi et-Tal'i Aclun ve Ceraş'ta olanlardan sorumlu tutuyorlardı. Vasfi et-Tal, Başbakandı ve Savunma Bakanıydı. Vicdanen, kendine saygısı olan her insan, sorumluluğu üstlenmek gibi manevi bir yükümlülükten kaçamazdı. Bir başkası çekilip "Benim haberim yoktu, benimle bir ilgisi yok" diyebilirdi. Vasfi et-Tal kendini feda etti ve sustu.

*Yani karar ordunun muydu? O operasyonda Ebu Ali İyad öldürüldü mü?

Evet.

*Bu dönem istihbarat için zor muydu?

Çok zordu. Tüm dönem zordu.

*Siz, 1970 olaylarından önce, önce Halk Cephesi, ardından El Fetih tarafından kaçırıldınız. Bu bir "hava almaca" (gezi) gibiydi ve sizinle sorgulama yapılmadı mı?

Kesinlikle. Tek bir soru bile sorulmadı.

*Halk Cephesi sizi kaçırdı ve sorgulamadı mı?

Tek bir soru bile sorulmadı. Bu çok tuhaf bir durum. Çay içtik, bir veya iki saat kaldık, sonra Vahdat'ta bir eve geçtik. Orada çay içtik, kek yedik ve beni Tacu't-Tepesi'ndeki evime geri götürdüler.

*Dönemin İstihbarat Başkanı sizi kurtarmak için askeri bir operasyon düzenleme tehdidinde bulundu mu?

Bana söylendiğine göre, ben Halk Cephesi'ndeyken Mudar Bedran (İstihbarat Başkanı) Genelkurmay Başkanı'na, "Harekete geçeceğim, İstihbarat Genel Müdürlüğü'ne bağlı silahları ve araçlarıyla bir bölüğü harekete geçirip Vahdat'taki Halk Cephesi karargahına saldıracağım" demiş. O da ona "Hiçbir şey yapma. Bana haberleşmelerimi yapma fırsatı ver" demiş.

*Nasıl ve nerede kaçırıldığınızı hatırlıyor musunuz?

Tabii ki, Tacu't-Tepesi bölgesinde bir apartman dairesinde kalıyordum. Bir gün öğleden sonra, ailemle ve yanımızda Kraliyet Tıbbi Hizmetleri'nde doktor olan eşimin erkek kardeşiyle birlikte dışarı çıkmak üzereydim. Tam ayrılacağımız sırada, silahlı araçlar bizi durdurdu ve beni bir Volkswagen marka arabaya binmeye zorladılar. Hemen askeri üniformasını giymiş olan eşimin kardeşine baktım ve ondan eşim ve çocuklarla kalmasını istedim. Onlar ise, "Hayır, sen de gel" dediler ve onu da yanıma alıp Vahdat Mülteci Kampı bölgesine gittik. Ardından, refakatçi silahlı araçlar, beni tutuklamanın ya da kaçırmanın sevinciyle havaya ateş açmaya başladı.

*O zamanki rütbeniz neydi?

Tam olarak hatırlamıyorum, İstihbaratta albay ya da tuğgeneraldim. Ancak o dönemde İstihbarat Başkan Yardımcısıydım.

*Kaçırılmanız ne kadar sürdü?

Sadece birkaç saat. Vahdat'a vardıktan sonra Halk Cephesi karargahına girdik.

Orada bizi karşıladılar ve kimse bize rahatsızlık vermedi. Halk Cephesi'nden son derece kibar bir adam bizi karşıladı. Yaklaşık iki saat onun yanında oturduk. Daha sonra bir araba gelip bizi Amman'daki bir tepede, Halk Cephesi liderlerinden birine ait bir eve götürdü, ismini hatırlamıyorum. Bize evinde ikramda bulundu. Bizden özür diledi, ardından bize bir araç ayarlayıp Tacu't-Tepesi'ndeki evime bıraktırdı.

Eve vardığımda, kiracı olduğum evimin yanında oturan komşularımın ailemi yanlarına aldıklarını ve onlarda kaldıklarını gördüm. Onların yanına gittim ve ertesi sabaha kadar orada kaldım.

Ertesi sabah, Fetih örgütünden bir grup geldi ve benden kendileriyle gelmemi istediler. Ayrıca beni ve ailemi misafir eden komşum Haşim Ali Salim'den de bizimle gelmesini istediler. Kendisi demir doğrama işiyle uğraşıyordu.

Fetih örgütünün ofisinin veya yerinin bulunduğu bir yere vardıktan sonra, içlerinden bir adam gelip "Biz senden bir şey istemiyoruz, güle güle" dedi.

Bizi yaya olarak, kaçırılma nedenlerimize veya amaçlarına dair hiçbir işaret vermeden serbest bıraktılar.

Yaya olarak eve döndüm ve kısa bir süre sonra eşyalarımızı toplayıp, ailemle birlikte Tacu't-Tepesi bölgesinden çıkarılmamız için düzenleme yapıldı. Bu, İstihbarat Dairesi, ordu ve direniş arasındaki görüşmeler sayesinde oldu. Bir araba geldi, bindik, yanımızda Silahlı Mücadele'den korumalar vardı. Araç, Doğu Amman'ın çeşitli bölgelerinde dolaştı. Birçok kontrol noktasıyla karşılaştık. Ancak, Silahlı Mücadele korumalarının söylediği bir parola sayesinde bu noktaları geçebildik. Tacu'l-Husayn bölgesine geldiğimizde başka bir arabaya bindik ve bizi bir noktaya kadar götürüp yola devam edemeyeceklerini söyleyerek özür dilediler. Artık güvende olduğumuz için istediğimiz yere yürüyerek gidebileceğimizi söylediler.

xcfdvgbh
Aralık 1970'te Ürdün ordusu ile Aclun Kalesi arasında yaşanan çatışmalar sırasında Filistinli fedailer (AFP)

Eski yerindeki İstihbarat Dairesi binasına ulaşmak istiyordum. Ancak önümüzde kritik bir kavşak noktası oluşturan bir bölge vardı ve ordu, fedailerden kimsenin o askeri noktayı geçmemesi için ateş ediyordu.

Araçtan indik. O sırada eşim hamileydi ve yanımızda çocuklarımız da vardı. Dikkatlice yürümeye devam ettik. İstihbarattaki iş yerime yaklaştığımda, ailemden beklemesini istedim, ben daireye gidip onlar için dönecektim. İstihbarattan bir araç getirdim, ailemin yanına döndüm ve onları iş yerine yakın kiraladığım başka bir eve götürdüm. Ailemi güvence altına aldıktan sonra işime döndüm.

*Bugün sakin bir şekilde anlatıyorsunuz ama o an, Halk Cephesi ile Fetih arasında kaldığınız o anda neler hissediyordunuz?

Tamamen şaşkınlık hakimdi üzerimde.

*Bu bir teslim olmuşluk hissi miydi, yoksa kaderin ne getireceğini mi düşünüyordunuz?

Tamamen, şaşkınlık sizi birden fazla düşünceye ve yöne sürüklüyor.

*Yani kaçırıldığınız saatler boyunca sizinle sorgulama yapılmadı mı?

Kesinlikle, tek bir kelime bile etmediler. Yukarıda çay içtik, aşağıda çay içtik.

*Eylemin amacı tahrik miydi?

Bu tür tahriklerin amacının ne olduğunu, ne istediklerini bilmiyorum.

*İstihbarata döndüğünüzde ne yaptınız ya da olaydan sonra ne gibi önlemler aldınız?

Hiçbir şey; çünkü o olaylar sırasında istihbarat da diğer tüm güvenlik veya resmi kurumlar gibi tehdit altında ve hedefteydi.