Taliban’ın zaferi sonrası Afganistan’ı bekleyen senaryolar

İç ve dış aktörlerin verileri, taktikleri ve hesapları değişiyor.

Taliban’ın zaferi sonrası Afganistan’ı bekleyen senaryolar
TT

Taliban’ın zaferi sonrası Afganistan’ı bekleyen senaryolar

Taliban’ın zaferi sonrası Afganistan’ı bekleyen senaryolar

Afganistan Devlet Başkanı Eşref Gani Ahmedzai'nin Kabil Uluslararası Havalimanı'ndan Tacikistan Cumhuriyeti'ne giden uçağa bindiği an, ABD'nin Afganistan'da bir ulus inşa etmeye yönelik 20 yıllık çabası son buldu. Afgan devlet kurumlarını inşa etmek için harcanan trilyonlarca dolar, Afgan silahlı kuvvetlerinin “kaybolması” ve tüm hükümet yapısının çökmesiyle boşa gitmiş oldu. Ve tüm bunlar, Taliban milislerinin Pazar sabahı Afganistan'ın başkenti Kabil'e girmesinden sadece birkaç saat sonra meydana geldi.
Bu olay, 11 Eylül 2001'de ABD'ye yapılan saldırıların ardından “Taliban” hareketini dağıtma amacıyla başlatılan 20 yıllık uluslararası çabaların sonu oldu. Modern tarihte örneğini daha önce görmediğimiz bir şekilde bir büyük gücün böylesine savurgan bir maliyetle giriştiği askeri macera utanç verici bir şekilde sona erdi.
Taliban'ın Afganistan'ın başkenti Kabil'i ele geçirmesi ve hareketin şehrin etrafına güvenlik birimleri yerleştirmesinden sonra şehir merkezine sızarak her köşeye güvenlik noktası kurması ve şehri tam olarak kontrolü altına alması şu ana kadar barışçıl bir şekilde gerçekleşti. Öte yandan Taliban'ın, resmi adıyla Hamid Karzai Uluslararası Havalimanı’nın her köşesinde güvenlik noktaları oluşturmasına rağmen herhangi bir binaya girmekten kaçınmasıyla havaalanı, Kabil'de ABD ordusunun kontrolü altındaki tek tesis olmaya devam ediyor. Bu nedenle, Taliban ile havaalanını kontrol eden ABD askeri güçleri arasında adeta ilan edilmemiş bir ateşkes var. Taliban, bu güçlerin ABD diplomatik personelini Kabil’den tahliye ettiğini ve şehirdeki büyükelçilik yerleşkesinden Amerikan bayrağını indirdiğini biliyor.
Taliban'ın Kabil'in çeşitli ilçe ve bölgelerine girmesinden birkaç saat önce, Başkan Eşref Gani hükümetinin neredeyse tüm üyelerinin kaçtığı, ancak hareketin, hâlâ hükümet binaları ve cumhurbaşkanlığı yerleşkesi içinde bulunan yetkilileri zorla tahliye etmekten kaçındığını belirtmekte de fayda var. Taliban bu yetkilileri zorla çıkarmak yerine barışçıl bir iktidar geçişi sağlamak için eski Afgan hükümetinin üst düzey yetkilileri ile müzakerelere başladı. Eski Cumhurbaşkanı Hamid Karzai ve önde gelen hükümet politikacısı Dr. Abdullah Abdullah, müzakerelerde Afgan hükümeti ekibine liderlik ediyor.
Öte yandan, Taliban militanlarının şehre girmesinin ardından Kabil'de ciddi bir şiddet olayı bildirilmezken, şehir dışına büyük çaplı bir göç dalgası olduğu bildiriliyor. Eşref Gani hükümetiyle veya Amerikan kuvvetleriyle yakın iş birliği içinde olan bölge sakinleri, “Taliban” militanlarının misilleme saldırılarından korkuyorlar. Bu korku, çok sayıda vatandaşın uluslararası havaalanının kapılarına hücum ederek Afganistan’dan ayrılan Amerikan askeri ve ticari uçaklarına binmeye çalışmasında açıkça görüldü. Durum böyle olunca ABD ticari uçuşlarını askıya aldı, askeri uçuşlarda ise diplomatik personelin tahliyesine öncelik verdi.
“Uluslararası Ortak Açıklama”
60'tan fazla ülke yaptıkları ortak açıklamada, sivil düzenin ve güvenliğin derhal yeniden tesis edilmesi ve Taliban'a, ülkeyi terk etmek isteyen herkese izin vermesi çağrısında bulundu. Öte yandan aktivistler, Taliban’ın, kadınları giyim tarzında ve çalışma özgürlüğünde değişiklik yapmaya zorladığına dair haberler çerçevesinde Afganistan’daki kadınların kaderiyle ilgili endişelerini dile getiriyorlar. Bu arada Afganistan’daki özel yerel televizyon kanalları, kadın aktrislerin ve sunucuların görev yaptığı mevcut programları yayınlamaya devam ediyorlar.
Aktivistler ve siyasi yorumcular, Taliban’ın Afganistan’daki azınlıklara yönelik muameleleri konusundaki endişelerini de dile getiriyorlar. Peştuca konuşan (Taliban militanlarının çoğunluğunun dili) ve Taliban’ın Kabil’i ele geçirdiği ilk andan itibaren hareketin durumunu yakından takip eden Pakistanlı gazeteci Tahir Han, "Hareketin bu sefer farklı olacağına dair açık işaretler var. Zaten azınlıklar meselesi hususunda uluslararası toplum tarafından çok fazla baskı var” değerlendirmesinde bulundu.
Tahir Han, 3 Taliban liderinin Pazar günü Kabil'de düzenlenen bir Şii cenazesine katıldığını ve bunun Afgan hükümetinin kurulmasından sonra hareketin azınlıklarla ilişkilerinde yumuşak davranacağının açık bir göstergesi olduğunu belirtti. Han, “Bundan sonra ne olacağını tahmin etmenin zor olacağı doğru, ancak şu anda uluslararası baskılara yanıt veriyorlar” ifadelerini kullandı.
“İran'ın Artan Rolü”
Taliban'ın azınlıklara ve kadınlara yönelik tutumundaki bu açık değişiklik, hareketin İran, Çin ve Rusya dahil olmak üzere bölgesel devletlerle ilişkilerinin önemli ölçüde iyileşmesinden sonra sevk edildiği önemli bir stratejik arka plana dayanıyor. Tahir Han'a göre, "Taliban'ın ilişkilerini büyük ölçüde geliştirdiği ülkelerden biri İran. Taliban üyeleri ABD yönetimiyle yaptığı görüşmeler hususunda İranlı liderlerle istişarelerde bulundular ve istişareler için düzenli olarak Tahran'ı ziyaret ediyorlar."
Öte yandan, Pakistan dış politika çevrelerinde, ABD'nin Afganistan'dan tek taraflı çekilme kararının Washington'un artık terörle ilgili konulara odaklanmadığını gösterdiği ve bunun pratikte hem Pakistan'ın hem de Afganistan’ın stratejik öneminin azalması anlamına geldiğine dair net bir farkındalık var. Ancak bölgesel başkentlerden, Pakistan güvenlik teşkilatına bağlı "stratejik varlıklar"ın Rusya, İran ve Çin gibi bölge ülkeleri arasında bir miktar desteğe sahip olduğuna dair zayıf sinyaller var. “Stratejik varlıklar” terimi, uluslararası medya kuruluşları tarafından çoğu zaman Afgan Talibanı’na atıfta bulunmak için kullanılan bir tabir.
Burada bahsedilen destek şu; ABD'nin Afganistan'daki varlığının en parlak döneminde, ABD istihbaratının Washington'a, hem İran hem de Rusya'nın Kabil’deki ABD kuvvetlerine saldırı başlatması için “Taliban”a silah, istihbarat ve finansman sağladığını bildirdiğine dair haberler vardı.  Ayrıca Taliban, Rus ve İranlıların emriyle, 2014-2016 yılları arasında Afganistan'ın kuzeyinde ve doğusundaki DEAŞ'a bağlı gruplara karşı operasyonlar düzenlemişti. Bu dönemde Afganistan’da ani bir DEAŞ yükselişi kaydedilmişti. Ayrıca Pakistan istihbarat teşkilatı, Temmuz 2018'de Pakistan'ın başkenti İslamabad'da düzenlenen bir konferansta Moskova, Tahran ve Pekin istihbarat şeflerini ağırlamış ve bu konferansta Afganistan'da yükselen DEAŞ’a karşı dört istihbarat teşkilatının koordinasyon içinde çalışması kararlaştırılmıştı.
Ancak bu, Rusya ve İran'ın Afgan Taliban'ı ile aktif bir ilişkisi olduğu anlamına mı geliyor? Yahut bu, bölgesel aktörlerin, muhafazakâr Taliban'a, raporlara göre Afganistan'da kurulduğu söylenen aşırılık yanlısı DEAŞ'tan daha açık olduğu anlamına mı geliyor?
“Madalyonun Rusya Tarafı”
Bu tür soruların henüz net bir cevabı yok. Ancak İran'ın "yabancı güçlerin geri çekilmesini" memnuniyetle karşıladığı son derece açık. Rusya ise Tacikistan, Türkmenistan ve Özbekistan gibi bölgesel müttefiklerini korumak için askeri güç kullanmaya hazır olduğunu ifade ederken, Taliban’ın bu devletlerden herhangi biri için tehlike arz ettiğinden bahsetmiyor. Moskova’nın, bu ülkelerde artan şiddeti ve huzursuzluğu kesinlikle kabul etmemesine rağmen hiçbir Rus açıklamasında Taliban’dan bir tehdit unsuru olarak söz edilmiyor.
Bu bağlamda Pakistanlı yetkililere ve uzmanlara göre Ruslar, DEAŞ'ın Tacikistan, Türkmenistan ve Özbekistan da dahil olmak üzere tüm Orta Asya ülkelerinde ve sınırları yakınındaki kuzey Afganistan'da yükselişinden özellikle endişe duyuyor. Zira Moskova hala kendini Orta Asya ülkelerinin güvenliğinin ana sorumlusu görüyor. Ruslar bu sorunu Taliban liderleriyle tartışıyorlar ve Taliban’ı, sınır bölgesinde ortaya çıkan DEAŞ ve diğer aşırılık yanlısı gruplara karşı potansiyel bir müttefik olarak görüyorlar.
Nitekim DEAŞ’ın Afganistan'daki hikayesi örgütün orada devam eden düşüşü etrafında dönüyor. 2014-2016 yılları arasında Kabil'deki çarpıcı yükselişin ve üye sayısının binlere ulaşmasının ardından DEAŞ sürekli bir düşüş halinde. Ayrıca, son iki yılda örgüt, ABD ve Afgan askeri operasyonları karşısında doğudaki Kunar ve Nangarhar vilayetlerinde peş peşe kayıplar verdi. Bu kayıplar, Taliban militanlarının örgüte karşı başlattığı bağımsız askeri harekatla daha da arttı.
DEAŞ’ın yaklaşık 2.200 savaşçıyı çağırdığını belirten haberlerle birlikte, Batılı uzmanların okumaları içeren bir rapora göre, bir bütün olarak Taliban'ın yolu, liderler ve savaşçılar arasında ayrılıklar, toprak kayıpları ve savaş alanında dağılan müttefiklerle dolu. Batılı uzmanların bazıları, "Taliban"ın Afganistan'da çeşitli şekillerde ortaya çıkabilecek ve bölge ülkelerini etkileyebilecek olan bozguncuların şiddeti sorunuyla başa çıkacak yetkinliğe ve yeterliliğe sahip olmadığına inanıyor.
“Gelecekteki Olasılıklar”
Öte yandan gözlemciler, "Taliban"ın şimdi İran'ı rahatsız etmemek veya tahrik etmemek için Afgan azınlıklarla, özellikle Şii Hazara azınlığı (orta Afganistan'daki) ile bir tür iyi ilişkiler kurmaya çalışmasını bekliyorlar. Bilinmelidir ki, çok sayıda Tacik, Özbek, Türkmen ve hatta bazı Hazaralar dahi Taliban'a katıldı. Hareketin kuzey Afganistan'da taarruza başlamasının nedeni buydu; Çoğunluk Peştun olmayan kabilelerden olduğu için, bu yeni durum "Taliban"ı etnik ve mezhepsel azınlıklara karşı nazik ve işbirlikçi olmaya teşvik etti.
Öte yandan, bozgunun şiddeti Pakistan toprakları içinde terörist saldırılar şeklini alabilir. Batılı istihbarat uzmanlarının söylediklerine bakılırsa, Hindistan istihbaratı, terörist grupların kalıntılarını Pakistan'a karşı kullanacağı bir uzantı haline getirebilir. Pakistan’ın, Hindistan istihbaratının Tehrik-i Taliban Pakistan (TTP) hareketine sızdığı ve bu silahlı grubu Pakistan'a terörist saldırılar düzenlemek için kullandığı iddiaları göz önünde bulundurulduğunda bu pek de imkânsız görünmüyor. Pakistan Talibanı'nı, El Kaide ve DEAŞ gibi uluslararası terörist gruplara bağlayan şebekelere atıfta bulunan sayısız haber ve iddia var.
Aynı şekilde, bu şiddet Pakistan'ın Afganistan'daki Hindistan çıkarlarına karşı terörist saldırılar düzenlemek için terörist grupları kullanması şeklinde de olabilir. Yakın geçmişe bakarsak, bu da imkânsız görünmüyor, çünkü Hintlilerin Afganistan'daki askeri istihbarat varlıklarını Pakistan'a karşı nasıl kullandıkları çok iyi biliniyor. ABD yönetiminin Kabil'deki Hindistan büyükelçiliğine yapılan terör saldırısından Pakistan istihbaratını sorumlu tutmasının acı hatıraları, ulusal ve uluslararası hafızada hala taze.
Bu, iyileşmeyen bir yara olarak Afgan çatışmasının başka bir yönünü temsil ediyor. Pakistan ve Hindistan güvenlik servisleri, Afganistan'daki kendi çıkarlarını korumak için net olarak belirlenmiş “oyun kurallarına” sahip değiller. Pakistanlılar, Washington'un çekilmesinden sonra Hindistan'a Afganistan'da orantısız bir rol verme arzusundan endişe duyarken, Hintliler Afganistan'daki ekonomik çıkarlarının "Taliban" kılığına girmiş baş düşmanları olan Pakistan’ın eylemlerinden olumsuz etkilenebileceğinden endişe ve korku duyuyorlar. Dolayısıyla bu “senaryo”da bozguncuların şiddeti çok da uzak görünmüyor. Aksine Afgan topraklarında bunun emsalleri var; ABD yönetimi, Rusya ve İran'ı, Afganistan'daki “Taliban”ı oradaki Amerikan güçlerine karşı şiddet eylemleri gerçekleştirmek için desteklemekle suçladı. Rusya, dolaylı olarak Amerikalıları, DEAŞ savaşçılarını kuzey Afganistan'a, Rusya'nın güvenlik sınırlarının bir parçası olarak gördüğü Orta Asya cumhuriyetlerinin sınırları yakınına getirmekle suçladı. Nitekim Afganistan'daki "El Kaide" ve "DEAŞ" kalıntıları, Orta Asya toplumlarında ortaya çıkan ve Orta Asya hükümetleriyle askeri çatışmalara giren terörist grupları barındırıyordu.
Çinliler de Afganistan'daki gelişmelerden son derece endişe duyuyorlar. Çünkü Çinli ayrılıkçı unsurların, özellikle Müslüman Uygurların DEAŞ, Taliban ve El Kaide ile ittifaklarının gayet farkındalar. Bu unsurlardan bazıları, yakın zamana kadar onlara sığınak sağlayan "Pakistan Talibanı" ile de müttefik durumdalar. İslamabad'da ikamet eden bir uzman, "Çin, topraklarına ulaşan yağmacıların şiddetinden gerçekten endişe duyuyor” dedi. Çin de dün yeni "Taliban" hükümetiyle çalışma ve iş birliği yapma niyetini dile getirdi.
“Pakistan-Hindistan hesaplarının çatışma noktası Afganistan”
Taliban hareketi şu ana kadar Afganistan'daki askeri zaferine karşı henüz herhangi bir direnişle karşılaşmadı, ancak haberler, eski ordu komutanı Ahmed Şah Mesud'a sadık militanların, Tacik liderin eski kalesi olan Pençşir Vadisi'nde toplanmaya başladığını gösteriyor.
Bilgiler, eski Afgan cumhurbaşkanı yardımcısı Emrullah Salih'in adamlarıyla birlikte Pençşir Vadisi'nde olduğunu ve Kabil'in kuzeyinden bir direniş hareketi başlatabileceğini aktarıyor. Geçmişte Hindistan'ın Mesud'un güçlerine uzun bir süre askeri yardım sağladığı biliniyor. Hindistan’ın, “Kuzey ittfakı” gruplarına havadan askeri yardım sağlamaya başladığı 1996 yılında bunun uluslararası bir terör tehdidi olduğu tam anlaşılamamış ve bölgesel ve uluslararası medya henüz bu tehdidi ciddiye almaya başlamamıştı. Bu nedenle Hintli askeri yetkililer, Afganistan'da Pakistan yanlısı güçlerin yükselişinden endişe duydular ve "Taliban"ı, Hindistan'ın stratejik ve siyasi düşüncesinin şekillenmesinde hayati bir role sahip olan Afganistan içinde kendileri için bir tehdit olarak gördüler. Bu çabalar ve girişimler çerçevesinde, İran, Rusya ve Tacikistan gibi başka ülkeler de Hindistan'a katıldı. Hindistan'dan gelen çeşitli destekler, Tacik gümrüklerinin yardımıyla Tacik lider Ahmed Şah Mesud'a sürekli aktı.
Hindistan'ın, çekilme sonrası aşamada Pakistan'ın Afganistan'ı kontrol edeceğine dair stratejik korkusu, Hintli yetkililerin, Pakistan güvenlik servisinin, Sünni militanlar ve "Afganistan'dan gelen terörizm" üzerinde etkili olduğunu düşünmelerinden kaynaklanıyor. Bu bağlamda Hindistan, Afganistan'a İran limanlarından nüfuz edebilmek için Afganistan içindeki ilişkilerle çok ilgileniyor. Bununla birlikte, büyüyen ve petrole susayan Hindistan ekonomisinin talebini karşılamak için Orta Asya'nın petrol ve gaz zengini cumhuriyetlerine aynı zamanda pazar ve enerji tedarikçileri olarak ulaşma planları var. Hintli stratejistler bu şekilde Pakistan'ın stratejik önemini azaltmayı hedefliyor. Afganistan şu anda Taliban'ın tam askeri kontrolüne doğru ilerlerken, Hindistan'ın Afganistan'daki yol ve iletişim alanındaki önemli yatırımlarının kaybedilmesi de muhtemel. Bu durum da Hintli yetkilileri korkutuyor.
Her halükârda Hint medyası ve stratejik düşünürler, Hindistan'ın Afgan vatandaşları arasında iyi bir konumda olduğuna ikna olmuş durumdalar. Yeni Delhi'nin, doğru ülkede doğru yatırımı yaptığını ama belki zamanı doğru ayarlayamadığını düşünüyorlar. ABD’li ve Batılı istihbarat ve diplomatik yetkililerin Taliban ile gizli görüşmelere girmeye başladığı 2014 yılından itibaren Taliban'ın yükselişi açık ve beklenen bir şeydi. Bu konuyla ilgili haberler tüm dünya gazetelerinde ve medyasında manşet oldu; ancak Hintliler bunları görmezden geldiler. Görünüşe göre Amerikan kuvvetlerinin ayrılmasından sonra Afganistan “senaryosunu” planlamadılar ve kendilerini siyasi İslam ve “terörizm” karşıtı hareketlerin destekçisi olarak sunmaya devam ettiler.
Bu sefer durum farklı.  Eğer Hindistan, Taliban karşısında Pençşir militanlarına destek vermeye karar verirse, kesinlikle İran veya Rusya Federasyonu'nun desteğini alamayacaktır. Buna ek olarak, bir zamanlar Ahmed Şah Mesud'un savaşçılarının ana destek üssü olan Afganistan'daki Tacikler, Özbekler ve Türkmenler gibi etnik azınlıkların birçok üyesinin son zamanlarda "Taliban" saflarına geçtiğini görüyoruz. Bu da Taliban’ın kuzey şehirlerini ve kasabalarını ele geçirmesini kolaylaştırdı.



FBI Direktörü Kash Patel, şarkıcı sevgilisi Alexis Wilkins’e evlenme teklif etti

Kash Patel ve şarkıcı sevgilisi Alexis Wilkins (Arşiv – AP)
Kash Patel ve şarkıcı sevgilisi Alexis Wilkins (Arşiv – AP)
TT

FBI Direktörü Kash Patel, şarkıcı sevgilisi Alexis Wilkins’e evlenme teklif etti

Kash Patel ve şarkıcı sevgilisi Alexis Wilkins (Arşiv – AP)
Kash Patel ve şarkıcı sevgilisi Alexis Wilkins (Arşiv – AP)

ABD Federal Soruşturma Bürosu (FBI) Direktörü Kash Patel, country müzik şarkıcısı sevgilisi Alexis Wilkins ile nişanlandığını dün akşam X platformunda yaptığı bir paylaşımla duyurdu.

27 yaşındaki Wilkins, Patel (46) ile birlikte olduğu ve nişan yüzüğünü göstermek için elini kaldırdığı siyah-beyaz bir fotoğraf paylaşarak, “Kanun adamıyla nişanlandım” ifadesini kullandı. Çiftin ilişkisi, Patel’in 2025’te FBI Direktörlüğü görevine başlamasından önceye dayanıyor. Wilkins, Patel’in yemin törenine de katılmıştı.

Country müzik sanatçısı ve siyasi yorumcu olan Wilkins, ilk albümünü 2023 yılında çıkardı. Muhafazakâr gruplarla bağlantıları bulunan Wilkins, internet sitesinde kendisini “kırsal gelenekleri, gerçekçilik dokunuşu ve güncel meseleleri takip eden bir anlayışla yaşatan” biri olarak tanımlıyor.

Wilkins’in paylaşımını yeniden yayınlayan Patel, kolluk kuvvetleriyle bağlantısı açık veya bilinen bir amacı bulunmayan seyahatlerde devlet uçaklarını kullanması nedeniyle eleştirilmişti. Bu seyahatler arasında, Wilkins’in millî marşı seslendirdiği bir profesyonel güreş etkinliğine katılmak üzere FBI’a ait bir uçakla Pennsylvania eyaletindeki State College’a gitmesi de bulunuyor.

Wilkins’in daha sonra sosyal medyada paylaştığı fotoğraflarda ise çift, Wilkins’in büyük bir altın şampiyonluk kemeri taşıdığı sırada gülümserken görülüyordu.


Flydubai uçağının İsrail’de ortaya çıkardığı gerçek, bir kaçırma girişiminden çok daha büyük

30 Eylül 2026’da İsrail’in Ben Gurion Havalimanı’na iniş yaptıktan sonra uçaktaki yolcular (AFP)
30 Eylül 2026’da İsrail’in Ben Gurion Havalimanı’na iniş yaptıktan sonra uçaktaki yolcular (AFP)
TT

Flydubai uçağının İsrail’de ortaya çıkardığı gerçek, bir kaçırma girişiminden çok daha büyük

30 Eylül 2026’da İsrail’in Ben Gurion Havalimanı’na iniş yaptıktan sonra uçaktaki yolcular (AFP)
30 Eylül 2026’da İsrail’in Ben Gurion Havalimanı’na iniş yaptıktan sonra uçaktaki yolcular (AFP)

Emel Şehade

İsrail’in, Flydubai’ye ait ve içerisinde 174 İsrailli yolcunun bulunduğu uçağı kaçırma veya düşürme girişiminde bulunmakla suçlanan Ummanlı Hemmam el-Hammami’nin arkasındaki örgüt ya da devleti hedef almakla tehdit ettiği bir dönemde, olaya ilişkin yürütülen İsrail içi soruşturma genişlemeye devam ediyor. Adeta bir çığ gibi büyüyen soruşturma, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun koruma sözü verdiği ve seçim kampanyasında ‘İsrail’in ve İsraillilerin güvenliğini sağlayabilecek tek lider’ olduğu yönündeki söylemlerinin merkezinde yer alan birçok güvenlik boyutundaki zafiyetleri ve başarısızlıkları bir bir gün yüzüne çıkarıyor.

Ancak açıklamalar ile gerçekler arasında büyük ve tehlikeli bir uçurum bulunuyor. Zira el-Hammami’nin Flydubai olayından önce İsrail’i birden fazla kez ziyaret ettiği, Ben Gurion Havalimanı’na son inişinin ise olaydan bir hafta önce gerçekleştiği ortaya çıktı. Havalimanında çalışan bir kadın görevli, Kanal 12 televizyonuna yaptığı açıklamada, Lübnan ve Suriye pasaportu taşıyan çok sayıda hava mürettebatı üyesinin herhangi bir itirazla karşılaşmadan Ben Gurion’a girdiğini söyledi. Ayrıca İran, Suriye ve Irak vatandaşlığı da taşıyan pilotların son yıllarda İsrail’e indiğine ilişkin bir şüphe bulunduğu ve bu durumun halen araştırıldığı belirtildi.

Havalimanı çalışanı, “Şahsen, Lübnan, Suriye ve diğer ülke pasaportlarını taşıyan pilot ve kabin görevlileri dahil hava mürettebatı üyelerini herhangi bir itiraz olmadan bankomdan geçirdim. Bu tür ihmaller sadece BAE’ye ait havayollarında değil, tüm havayolu şirketlerinde mevcut” dedi.

Görevliye göre, “Bazı hava mürettebatı üyeleri ülkeye girmeye çalıştı ve sistem ellerindeki ek pasaporta ilişkin uyarı verdiği anda ülkeye girişleri reddedildi.” Görevli, “O zamandan beri düşman ülkelerden pilotların İsrail’e nasıl uçabildiğini anlayamadık” ifadesini kullandı.

Bu bulgu, İsrail’de çeşitli kurumların Hamas’ın 2023’te İsrail’e düzenlediği 7 Ekim saldırısının yıl dönümünü anmaya başlamasıyla eş zamanlı ortaya çıktı. Savaş, bu hafta üçüncü yılına girerken sona ermesi için yakın vadede bir perspektif bulunmuyor. Aksine, Flydubai olayının ardından İsrailli yetkililerin tehditleri sürüyor.

Şarku’l Avsat’ın Independnet Arabia’dan aktardığı analize göre İsrailliler, İran’ın Flydubai olayının arkasında olmadığı konusunda büyük ölçüde hemfikir olsa da bazı çevreler, BAE’nin yürüttüğü ve Mossad’ın da katıldığı soruşturmanın sonuçlarının savaşın daha da alevlenmesine yol açabileceğini düşünüyor.

Güvenlik birimleri ise Ben Gurion Havalimanı’nda görev yapan çalışanın güvenlik alanındaki ihmalleri gündeme getirmesinin ardından, son yıllarda çifte vatandaşlığı bulunan ve vatandaşlıklarından biri İsrail’in düşman olarak gördüğü bir ülkeye ait olan pilotların Ben Gurion Havalimanı’na iniş yapıp yapmadığını araştırıyor.

Başarısızlığın sorumluları

Bu sırada Tel Aviv’in açıklamalarına göre, Mossad adına yürütülen soruşturmaya katılmak üzere BAE’de bir İsrail soruşturma ekibi bulunuyor. Konuya ilişkin bilgi sahibi bir yetkili, BAE makamlarının diğer hususların yanı sıra uçaktaki diğer mürettebat üyelerinin de olaya dahil olup olmadığı ihtimalini araştırdığını, İsrail güvenlik birimlerinin ise şu aşamada yardımcı pilota odaklandığını ve mürettebatın diğer üyelerine ilişkin incelemeyi BAE makamlarına bıraktığını söyledi.

Bu gelişme, iki kurumun, Mossad ile Netanyahu hükümetine bağlı Ulaştırma Bakanlığı’nın, uçak mürettebatından önceden haberdar olduğunun ortaya çıkmasının ardından yaşandı. Söz konusu bilgileri teslim alan Vergi İdaresi de bunu doğrularken, iki kurumun bildirimi incelemediği ve ihmalkâr ve yetersiz bir şekilde işlem yapmayı sürdürdüğü belirtildi. Güvenlik kaynaklarına göre İsrail’de yurtdışından gelen uçuşların mürettebatını denetlemek ve incelemekle görevli olması gereken güvenlik birimleri, Ulaştırma Bakanlığı Güvenlik Dairesi ile Mossad’dı.

Kaynaklar, söz konusu iki kurumun İsrail’e yurtdışından gelen uçuşların mürettebat listelerini alarak bunları incelemesi gerektiğini belirtti. Bu inceleme kapsamında, mürettebat arasında düşman bir ülkenin vatandaşlığını taşıyan, İsrail’le diplomatik ilişkisi bulunmayan bir ülkenin pasaportuna sahip olan ya da çifte vatandaşlığı bulunan kişilerin olup olmadığının kontrol edilmesi gerekiyordu.

Ulaştırma Bakanlığı Güvenlik, Acil Durum ve Siber Güvenlik Dairesi’nin internet sitesinde yer alan bilgilere göre birimin görevi, ‘İsrail’den gerçekleştirilen ve İsrail’e gelen hava taşımacılığı hizmetleri için güvenlik prosedürlerini belirlemek, geliştirmek, uyarlamak ve yönlendirmek; bu hizmetlerin, aralarında İsrail üzerinden geçen veya İsrail’e ulaşan yabancı uçuşlara yönelik güvenlik denetiminin de bulunduğu tedbirlerle terör tehditlerinden arındırılmasını sağlamak’.

Bu talimatlar, Knesset’in Ekim 2023’ten sonra İsrail’e gelen yolcu ve mürettebat listelerini önceden inceleyecek bir merkez kurulmasını öngören yasa tasarısını onaylamasının ardından yürürlüğe girdi. ‘İsrail’e giren veya İsrail’den çıkan yolcuların verilerinin toplanması, teşhis edilmesi ve yetkilerin kullanılması’ başlıklı yasanın gerekçe taslağında, listelerin ‘potansiyel güvenlik riski oluşturabilecek kişilerin belirlenmesi amacıyla yolcuların değerlendirilmesi, tespit edilmesi ve ölçülü ve hedefli biçimde izlenmesi’ için inceleneceği belirtildi. Bu kapsamda özellikle uçak kaçırma tehdidine dikkat çekildi.

Bu onayın ardından Vergi İdaresi bünyesinde yolcu listelerini inceleme birimi kuruldu. Birimin kendisine ulaşan bilgileri, uçuşun gerçekleşmesinden 48 saat önce incelemeleri için Şin-Bet, polis ve Mossad temsilcilerine de iletmesi gerekiyordu. Söz konusu listede yolcular ile mürettebat üyelerinin tam adları ve vatandaşlık bilgilerinin yer alması öngörülüyordu. Bu da yardımcı pilotun Umman vatandaşlığının listede derhal görülmesi gerektiği anlamına geliyordu.

Bu bilgilerin ortaya çıkmasının ardından Ulaştırma Bakanlığı, Vergi İdaresi, Mossad ve İsrail’e gelen yolcuların hava güvenliğiyle bağlantılı tüm kurumlar gazetecilerin sorularını yanıtlamayı reddetti.

Daha fazlasını ortaya koyan bir belge

Dün yeni ihmallerin ortaya çıkmasıyla birlikte Ulusal Güvenlik Konseyi’ne ait, güvenlik uçuşlarının korunmasında aksaklıklar bulunduğu konusunda uyarıda bulunan bir İsrail belgesinin de varlığı ortaya çıktı. Bu gelişme, sorumluluğun Mossad ile Ulaştırma Bakanlığı arasında karşılıklı olarak devredilmeye devam ettiği bir dönemde yaşandı. Belgeye göre, “Ne Ulaştırma Bakanlığı ne de Mossad, İsrail kararına uygun hareket ediyor.” Mayıs 2024’te Devlet Denetçisi tarafından hazırlanan gizli bir raporun ardından İsrail kabinesi, aynı ayın 23’ünde Ulusal Güvenlik Konseyi başkanlığında bir ekip kurulmasına karar verdi. Ulaştırma Bakanlığı, Sivil Havacılık Otoritesi, Şin-Bet, Mossad ve Maliye Bakanlığı temsilcilerinin yer aldığı ekibin sivil havacılığın güvenlik sistemini incelemesi ve sistemin değiştirilmesine yönelik tavsiyeler hazırlaması kararlaştırıldı.

Görüşmeler sırasında Ulusal Güvenlik Konseyi ve Şin-Bet, yabancı uçuşların güvenliğinden Ulaştırma Bakanlığı’nın sorumlu tutulması yönünde girişimde bulundu. Şin-Bet ise kaynakları ve bütçesinin bu dosyayla ilgilenmeye devam etmesine izin vermediğini belirtti.

Ulaştırma Bakanlığı Güvenlik Dairesi Müdürü, kurum içi görüşmeler sırasında “Bunun çok ağır bir sorumluluk olduğunu ve İsrail’deki tehdit düzeyinin bu görevi dairenin kapasitesinin ötesine taşıdığını” söyledi. Müdür, sorumluluğun uzmanlaşmış bir güvenlik kurumuna devredilmesini talep etti.

Bu yaklaşım yalnızca Güvenlik Dairesi Müdürü ile sınırlı kalmadı ve bakanlık içinde anlaşmazlıkların derinleşmesine yol açtı. Ancak Binyamin Netanyahu yaklaşık bir yıl önce konuya müdahale ederek görevin Ulaştırma Bakanlığı’nın sorumluluğunda kalmasına karar verdi. Bakanlık ise yayımlanan haberlerde yer alan iddiaların ‘tamamen asılsız’ olduğunu belirterek, yabancı havacılığın güvenliğine ilişkin düzenlemelerden onlarca yıldır sorumlu olduğunu ve uyguladığı prosedürlerin Ulusal Güvenlik Konseyi ile güvenlik birimlerinin onayından geçtiğini savundu.


İran Petrol Bakanı istifa etti... Pezeşkiyan vekil atadı

İran Petrol Bakanı Muhsin Paknejad (İran Cumhurbaşkanlığı)
İran Petrol Bakanı Muhsin Paknejad (İran Cumhurbaşkanlığı)
TT

İran Petrol Bakanı istifa etti... Pezeşkiyan vekil atadı

İran Petrol Bakanı Muhsin Paknejad (İran Cumhurbaşkanlığı)
İran Petrol Bakanı Muhsin Paknejad (İran Cumhurbaşkanlığı)

İran resmi medyası, Petrol Bakanı Muhsin Paknejad’ın istifa ettiğini ve devlete ait İran Ulusal Petrol Şirketi’nin Genel Müdürü Hamid Bovard’ın petrol bakanlığına vekâleten atanacağını duyurdu.

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın İletişimden Sorumlu Yardımcısı Mehdi Tabatabai dün devlet televizyonuna yaptığı açıklamada, Paknejad’ın “uzun süredir devam eden” kişisel nedenlerle istifa ettiğini söyledi. Şarku’l Avsatın Reuters'ten aktardığına göre Tabatabai, cumhurbaşkanının bakanın ısrarı üzerine istifasını kabul ettiğini belirtti.

Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) üyesi İran’da Ağustos 2024’te petrol bakanlığı görevine başlayan Muhsin Paknejad’ın istifası, İran ile ABD arasında yedi aydır devam eden savaşın ülke ekonomisi üzerindeki baskısının arttığı bir dönemde gerçekleşti.

İran resmi medyası, Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın ofisinden bir yetkilinin, “Sayın Pezeşkiyan’ın Muhsin Paknejad’ın istifasını kabul etmesinin ardından Hamid Bovard petrol bakanlığına vekâleten atandı” açıklamasını yayımladı.

Paknejad, istifasının duyurulmasından önce resmi medyaya yaptığı açıklamada, “Sattığımız petrolün gelirleri hâlâ devam ediyor ve Allah’ın izniyle devam edecek” demişti.