Taliban Sözcüsü Suheyl Şahin, Şarku’l Avsat’a konuştu: ‘ABD ile imzaladığımız anlaşmaya bağlı ve bu konuda kararlıyız’

Şahin, Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda DEAŞ’ın eylem gerekçelerinin, ABD’nin Afganistan’dan ayrılmasıyla ortadan kalktığını söyledi

Taliban Siyasi Büro Sözcüsü Süheyl Şahin. (Getty)
Taliban Siyasi Büro Sözcüsü Süheyl Şahin. (Getty)
TT

Taliban Sözcüsü Suheyl Şahin, Şarku’l Avsat’a konuştu: ‘ABD ile imzaladığımız anlaşmaya bağlı ve bu konuda kararlıyız’

Taliban Siyasi Büro Sözcüsü Süheyl Şahin. (Getty)
Taliban Siyasi Büro Sözcüsü Süheyl Şahin. (Getty)

Taliban'ın Katar'daki Siyasi Büro Sözcüsü Süheyl Şahin, yeni bir hükümetin kurulmasına yönelik yapılan iç istişarelerin ve müzakerelerin sona erdiğini, hükümetin hazır olduğunu ve birkaç gün içinde de duyurulacağını açıkladı. Sözcü Şahin ayrıca, "ABD ile imzaladığımız anlaşmaya bağlı ve bu konuda kararlıyız" dedi.
Taliban Hareketi’nin son üç yıldır ABD ile arasında yapılan görüşmelere katılan müzakere ekibinin önde gelen isimlerinden olan Şahin, Şarku'l Avsat'a verdiği röportajda yeni hükümetin, isimlerin belirlenmesi ve görev dağılımı açısından hazır olduğunu belirtti. Ancak başbakanın adını açıklamadı.
Pakistan Servisler Arası İstihbarat Başkanı Korgeneral Faiz Hamid'in Kabil’e gelmesinin amacının hükümetin kurulmasına yardım etmek olduğu iddialarını yalanlayan Şahin, Hamid'in ziyaretinin Afgan hükümetiyle herhangi bir ilgisi olmadığını vurguladı. Ziyaretin ‘yalnızca kendilerini ilgilendiren bir iç mesele’ olduğuna dikkat çekti.

ABD’lilerle anlaşma
Şahin, Taliban Hareketi’nin, herhangi bir tarafın ABD’ye, çıkarlarına, bölgedeki güçlerine veya müttefiklerine karşı terör saldırıları düzenlemesine fırsat tanımama, Afganistan'ın başka ülkelerin güvenliğini tehdit edebilecek terör eylemlerinin merkezi haline gelmesini engelleme ve mülteciler konusunda Washington yönetimiyle imzaladığı anlaşmaya bağlı olduklarını söyledi. “Bu konuda kararlıyız” ifadelerini kullandı.
Taliban'ın hiçbir grubun Afganistan topraklarından terör eylemleri düzenlemesine izin vermeme sözünü yerine getirip getiremeyeceği sorusuna cevap veren Şahin, hareketin ‘taahhütlerini başarabileceğini’ vurguladı. ABD’liler ile istihbarat alışverişinde bulunulduğu iddialarını reddeden Şahin, “ABD ile yapılan anlaşmada böyle bir şey yer almıyor. Kendileriyle istihbarat alışverişinde bulunmuyoruz” dedi.

Kadın hakları ve seçimler
Tüm tarafların yer aldığı kapsamlı bir hükümet ve başta kadınlar olmak üzere tüm insan hakları konulara ilişkin de değerlendirmelerde bulunan Şahin, “Kadınların okuma ve çalışma haklarına saygı duyacağız. Ama Müslüman bir kadın olarak şeriat kurallarına uymak zorundalar” dedi. Gazeteci Afgan kadınların işlerine ne zaman dönecekleri sorusuna da cevap veren Şahin, kadın gazetecilerin, özellikle televizyon kanallarındaki işlerine geri döndüklerini söyledi.
New York Times gazetesinin geçtiğimiz cumartesi günü, Taliban’ın kadınları demir zincirlerle döverek bir gösteriyi dağıtmasıyla ilgili haberini yorumlayan Şahin şunları aktardı:
“Demir zincirler mi? Asla. Ancak bir grup kadın, başkanlık sarayına girmeye çalıştı. Saray muhafızları, DEAŞ-Horasan örgütünün kadın kılığına girerek bir terör eylemi düzenleme niyetinde olduğunu düşündüler. Örgütün saraya kadar ulaştığına düşündük.”
Şahin, Taliban Hareketi yönetiminden kaçmak için havaalanına akın eden Afganların görüntüleri karşısında hayal kırıklığı yaşamadığını söyledi. Aksine ‘ABD’lilerin onlara umut verdiklerini ve onları ABD’ye götürmeye söz verdikleri için ayrılmak istediklerini’ vurguladı.
Taliban Siyasi Büro Sözcüsü seçimlerle ilgili de açıklamalarda bulundu. Konunun Taliban yönetimince karara bağlandığını, yakın gelecekte bir anayasa hazırlamaları gerektiğini ve tüm bu konuların tartışılacağını söyledi.

Pençşir
Şahin, Taliban'ın Pençşir’deki muhaliflerinin mevzilerine gerçekleştirdiği son saldırına ilişkin de açıklamalarda bulundu:
“Onlarla iki hafta boyunca görüştük. Ama tekliflerimizi kabul etmediler. Taleplerinin çıtasını da çok yükselttiler. Bu da tartışmaya yol açtı. Pençşir halkı bizimle olursa ve bize karşı savaşmak istemezlerse o zaman hükümette yer alabilirler. Tacikler, Beluçlar, Hazaralar, (Taliban üyelerinin çoğunluğunu oluşturan) Peştunlar, Özbekler, Türkmenler ve diğer tüm etnik kökenler hükümette temsil edilir.”

Komşularla ilişkiler
Pakistan ile ilişkiler konusunda değerlendirmede bulunan Taliban Siyasi Büro Sözcüsü, Pakistan’ın Müslüman bir ülke olması nedeniyle aralarındaki ilişkilerin iyi olduğunu söyledi. Şahin, denize erişimi olmayan bir ülke oldukları için komşu ülkelerle iyi ilişkilere ihtiyaç duyduklarının altını çizdiği açıklamasında “Örneğin Çin ve uzun bir sınırı paylaştığımız İran ile yıllardır iyi ilişkilere sahibiz” dedi.
İran'ın, Afganistan’ın eski Cumhurbaşkanı Eşref Gani'ye Taliban’a karşı mücadeleye yardım etmek için Fatimiyyun Tugayı’nı göndermeyi teklif ettiğine dair haberleri de yalanlayan Şahin, ‘bunun tam tersinin olduğunu’ söyledi:
“İran'dan bunu yapmasını isteyen Gani'dir. İran artık Fatimiyun Tugayı’nı Suriye’den Afganistan'a göndermeyecek. Ancak bazı ülkeler Afganistan'daki iç savaşı yeniden alevlendirmek istiyor.”
Şahin, Taliban ile İran arasındaki iyi ilişkilerin Hizbullah ve Husilerle iletişiminin de önünü açıp açmayacağıyla ilgili bir soruya, “Hayır, onlarla hiçbir ilişkimiz olmayacak, ülkemize odaklanacağız. Ülkeyi adaletle, hoşgörüyle, esneklikle ve ötekini kabul ederek yöneteceğiz” yanıtını verdi. Afganistan’ı yeniden inşa etmeye yardımcı olacak ülkelerle güçlü ilişkiler kuracakları vurgulayan Şahin “Ülkemizin bağımsızlığını kazandıktan sonra gerçek imajımızı göstermek istiyoruz” ifadelerini kullandı.
Taliban’ın Pakistan’la arasındaki Keşmir anlaşmazlığında İslamabad yönetiminin yanında yer alma olasılığından çekinen Hindistan’a da garanti vermeye çalışan Şahin, “Keşmir, Hindistan ile Pakistan arasındaki bir mesele. Bizim bu konuyla herhangi bir ilgimiz yok. Güçlerimizi başka bir ülkeye göndermeyeceğiz. Dış gündemimiz bulunmuyor” dedi.

El Kaide’nin ayrıcalığı yok
Şahin, Taliban Hareketi’nin El Kaide ile ilişkisine dair de şunları söyledi:
“Uzaktan bakıldığında görünen ile gerçek bir birinden çok farklı. Hiçbir örgütün Afganistan'ı herhangi bir ülkeye karşı kullanmasına asla izin vermeyeceğiz. Bu durum El Kaide için de geçerli. Bu konuda kimsenin ayrıcalığı yok.”
Şahin, Taliban Hareketi içinde bölünmeler ve anlaşmazlıklar olduğuna ilişkin iddialara da karşı çıktı. “Hepimiz, Taliban yönetiminden bize gelen siyasi emirleri uyguluyoruz” ifadesini kullandı.
Taliban'ın DEAŞ’ın varlığını kabul etme olasılığı olup olmadığı sorusuna da cevap veren Şahin, DEAŞ’ın Afganistan, ABD işgali altındayken bir rolü olduğunu ancak şu an herhangi bir gerekçesi olmadığını vurguladı. Eylemlerinin artık İslami olarak yasak olduğunu kaydetti.
Şahin, Türkiye'nin Kabil Havalimanı’nı işletmek istemesiyle ilgili de açıklamalarda bulundu. Havalimanının yönetiminin Türkiye'ye mi yoksa başka bir ülkeye mi verileceğine Taliban yönetiminin karar vereceğini belirtti.
Taliban yönetimi, Karzai Uluslararası Havalimanı'nın adını değiştirmeye veya Karzai adını kaldırmaya henüz karar vermemiş gibi görünüyor. Zira Şahin “Henüz isim konusunu düşünmedik” dedi. Taliban'ın eski Cumhurbaşkanı Hamid Karzai ve önde gelen Afgan siyasetçi Abdullah Abdullah'ı ev hapsinde olduğu iddialarını yalanlayan Şahin, hareket özgürlükleri bulunduğunu ancak hayati tehlikeleri bulunduğu için koruma altına alındıklarını belirtti.

Afganistan’da iç savaş beklentileri
Şahin, Şarku’l Avsat ile gerçekleştirdiği röportajda ABD Genelkurmay Başkanı Orgeneral Mark Milley'in Afganistan'da bir iç savaş olasılığına ilişkin uyarısıyla ilgili de değerlendirmelerde bulundu:
“Bu onların beklentileridir. Bizim beklentimiz ise Afganistan'ın barışçıl ve refah içinde bir ülke olması yönünde. Bunun için dünyanın bize yardım etmesini istiyoruz. Arap ve Müslüman ülkelere heyetler göndereceğiz. Onların da aynısını yapmalarını bekliyoruz.”
Washington'da bir büyükelçilik açacaklarını doğrulayan Şahin, hükümet duyurulduğunda Birleşmiş Milletler'de (BM) de yer almayı umduklarını ifade etti.

Devlet yönetimi
Şahin, Taliban'ın devleti ve kurumlarını yönetmede deneyim sahibi olmadığı yönündeki söylemlere de karşı çıktı:
“Afganistan'ın yüzde 80'inin kontrolümüz altında olduğu 20 yıl boyunca bile devlet kurumlarını yönettik ve sivil toplum kuruluşlarıyla iş birliği yaptık. Şimdi tüm bölgeleri kontrol ediyoruz. Askerler, ordunun yeniden düzenlenmesi için kayıt altına alınıyor.”
Taliban Siyasi Büro Sözcüsü Süheyl Şahin sözlerinin sonunda merkez bankasından çekilen paralar ve yatırımlar konularına ilişkin de açıklamalarda bulundu:
 “Bizimle mali ilişkilerin kesilmesinin sebebini sormak istiyorum. Merkez Bankası'ndan tüm parayı çektiler; bu bizim paramız. Medya, haberleri aktarırken dürüst olmalı. Gazeteniz aracılığıyla şu soruyu soruyorum; Neden bizi paramızdan mahrum ediyorsunuz? Yine de umudumuz var. Artık bağımsız bir ülkeyiz. Yabancı şirketlerin Afganistan'a gelip yatırım yapmasının önünü açacağız.”



Meksika Devlet Başkanı, Trump'ın Küba'ya uyguladığı petrol ambargosuna diplomatik bir çözüm arıyor

Meksika Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum (AFP)
Meksika Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum (AFP)
TT

Meksika Devlet Başkanı, Trump'ın Küba'ya uyguladığı petrol ambargosuna diplomatik bir çözüm arıyor

Meksika Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum (AFP)
Meksika Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum (AFP)

Meksika Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum dün yaptığı açıklamada, Washington’un Küba’ya petrol sevkiyatını durdurma tehdidine karşı, adanın ihtiyaç duyduğu ham petrol tedarikinin yeniden başlamasını sağlamak için tüm diplomatik kanalları kullandığını bildirdi.

Küba, uzun süredir ekonomik krizin gölgesinde Venezuela’dan petrol tedarik ediyor. Ancak geçtiğimiz ay ABD’nin düzenlediği bir operasyonla Venezuela lideri devrildi.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre, ABD Başkanı Donald Trump, Venezuela petrolünü kontrol altına aldığını açıklayarak Küba’nın petrol erişimini engelleyeceğini ve başka ülkeler müdahale ederse gümrük vergisi uygulayacağını duyurmuştu.

Sheinbaum, Küba’ya petrol tedarikini kesme konusunda tereddütlü davrandığını belirterek, bu adımın insani bir krize yol açabileceğini vurguladı. Aynı zamanda, Meksika’yı Trump’ın gümrük vergisi tehdidine maruz bırakmamak için dikkatli hareket ettiğini ifade etti.

Geçtiğimiz pazartesi günü Trump, Meksika’nın Küba’ya petrol ihracını durduracağını açıklamıştı.

Petrol tedarikinin kesilmesi, Küba’nın 1991’de Sovyetler Birliği’nin çöküşünden bu yana yaşadığı en ciddi ekonomik krizi daha da derinleştirecek.

Sheinbaum dün yaptığı açıklamada, Meksika’nın bu hafta Küba’ya insani yardım göndereceğini ve Washington ile petrol sevkiyatını da kapsayan bir anlaşmaya varmak için görüşmeler yürüttüklerini söyledi. Sheinbaum, “Trump’ın tehdit ettiği gümrük vergilerinin kapsamını inceliyoruz ve tüm diplomatik kanalları kullanıyoruz. Bu konuda henüz bir anlaşmaya varılmış değil” şeklinde konuştu.

Venezuela petrolü, Küba için hayati bir öneme sahipti; ada, karşılığında Venezuela’ya doktor, öğretmen ve diğer profesyoneller göndermekteydi.


Washington ve Tahran: Diplomasi için bir fırsat mı, yoksa saldırıdan önceki son durak mı?

ABD Donanması'na ait MH-60C Seahawk helikopteri, 30 Ocak 2026 tarihinde Arap Körfezi'nde gece uçuşu operasyonu sırasında USS McFaul gemisine iniş yapmaya hazırlanıyor. (ABD Donanması – AFP)
ABD Donanması'na ait MH-60C Seahawk helikopteri, 30 Ocak 2026 tarihinde Arap Körfezi'nde gece uçuşu operasyonu sırasında USS McFaul gemisine iniş yapmaya hazırlanıyor. (ABD Donanması – AFP)
TT

Washington ve Tahran: Diplomasi için bir fırsat mı, yoksa saldırıdan önceki son durak mı?

ABD Donanması'na ait MH-60C Seahawk helikopteri, 30 Ocak 2026 tarihinde Arap Körfezi'nde gece uçuşu operasyonu sırasında USS McFaul gemisine iniş yapmaya hazırlanıyor. (ABD Donanması – AFP)
ABD Donanması'na ait MH-60C Seahawk helikopteri, 30 Ocak 2026 tarihinde Arap Körfezi'nde gece uçuşu operasyonu sırasında USS McFaul gemisine iniş yapmaya hazırlanıyor. (ABD Donanması – AFP)

Gözlerin cuma günü Umman'ın başkenti Maskat’ta yapılması beklenen toplantıya çevrildiği bir dönemde, ABD-İran krizi nadiren kesişen iki paralel hatta ilerliyormuş izlenimi veriyor: ‘savaşın eşiği ve uzlaşmanın eşiği’. Taraflardan gelen mesajlar, çatışma yönünde kesin bir karar alındığına işaret etmese de diplomasinin artık ‘doğal bir süreç’ olmaktan çıktığını ve masaya oturmadan önce masanın şartları üzerinde bir bilek güreşinin yaşandığı ‘baskı altındaki bir sınav’ haline geldiğini ortaya koyuyor.

Bu çerçevede, ABD uçak gemisi yakınlarında bir İran insansız hava aracının (İHA) düşürülmesi olayı, sahadaki en küçük bir hesap hatasının müzakere sürecini tamamen rayından çıkarabileceğine dair ‘pratik bir uyarı’ niteliği taşıdı. Olay, İran Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) bağlı sürat teknelerinin Hürmüz Boğazı çevresinde bazı gemilere yönelik tacizlerde bulunduğuna dair haberlerle eş zamanlı yaşandı. Bu durum, Tahran’ın -kritik siyasi eşiklere yaklaşıldığında başvurduğu- deniz güvenliği üzerinden ‘maliyeti yükseltme’ stratejisini yeniden gündeme getirdi.

vdd
Tahran'ın merkezindeki Valiasr Caddesi'nde asılı olan ABD karşıtı bir afiş (AFP)

Ancak dikkat çekici olan, bu gelişmelerin şimdiye kadar müzakere takviminin iptaline yol açmamış olması. Aksine Beyaz Saray görüşmelerin ‘halen planlandığı gibi’ süreceğini belirtirken, ABD Başkanı Donald Trump, görüşmelerin nerede yapılacağını netleştirmeden, ABD’nin ‘İran’la şu anda müzakere halinde olduğunu’ söyledi. Yer ve format konusundaki bu kasıtlı belirsizlik, Axios ve diğer bazı medya kuruluşlarının aktardığı üzere, Tahran’ın toplantının İstanbul’dan Umman’a alınmasını ve daha önce bölgesel ülkelerin gözlemci olarak katılımının gündemde olduğu görüşmenin, yalnızca ABD-İran arasında ikili formatta yapılmasını talep etmesiyle örtüşüyor.

Tahran ve oyunun kurallarını değiştirme

İran’ın toplantının yeri ve formatının değiştirilmesini talep etmesi, protokole ilişkin bir ayrıntıdan ziyade, aylar süren askeri, siyasi ve ekonomik baskının ardından görece zayıf bir konumdan girilecek müzakereler öncesinde ‘psikolojik dengeyi yeniden kurma’ girişimi olarak değerlendiriliyor. Zira çok taraflı müzakerelerde ‘itibarın korunması’ daha zor hale gelirken, açık bir reddin maliyeti de yükseliyor.

Washington Yakın Doğu Politikaları Enstitüsü’nde araştırmacı olan Patrick Clawson, Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, meselenin özünü şu cümleyle ortaya koydu: “Trump bir anlaşmayı güçlü biçimde istiyor ve söylemlerinde dile getirdiğinden çok daha azıyla yetinmeye razı olabilir.” Ancak Clawson’a göre zaman faktörü diplomasinin en büyük düşmanı. Görüşmeler kısa sürede somut sonuç üretmezse, Trump güç seçeneğine yönelebilir. Clawson, 2025 yılında yaşananları hatırlatarak, Trump’ın İran’a anlaşma için 60 gün süre tanıdığını, bu sürenin sonunda anlaşma sağlanamayınca İsrail’in 61’inci günde saldırı düzenlediğini söyledi.

Clawson, Trump’ın odağının yeniden nükleer dosyaya kaydığını; bunun, anlaşma üretmeye en elverişli alan olduğunu belirtti. Ancak füze programı, vekil güçler ve iç protestolar gibi dosyaların çözümsüz kalmasının, Trump’ı askeri seçeneğe itebileceği ya da görüşmelerin, saldırı hazırlıkları sürerken yalnızca bir ‘oyalama’ işlevi görebileceği uyarısında bulundu.

Washington’daki Ortadoğu Enstitüsü’nde İran uzmanı olan Alex Vatanka ise Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, sürecin ‘henüz sona ermediğini’ savunuyor. Vatanka’ya göre bunun temel nedeni, tarafların kontrolsüz biçimde genişleyebilecek açık bir savaşı istememesi.

Vatanka, Trump’ın dosyayı kapatmasını sağlayacak ve ‘zafer gibi sunulabilecek’ bir başarıya ihtiyaç duyduğunu, şu ana kadar da ‘rejim değişikliği’ seçeneğini benimsediğine dair açık sinyaller vermediğini söyledi. Bu durumun, İran’ın ‘tam teslimiyetine’ varmayan bir anlaşma ihtimali için alan açtığını belirten Vatanka, buna karşın beklenti çıtasının dikkatle ayarlanması gerektiği uyarısında bulundu. Washington’un ‘açık bir teslimiyet’ dayatmasında ısrar etmesi halinde, İran’ın Trump’ın geri adım atacağı ya da savaşın rejimin ayakta kalmasına ve kendini yeniden toparlamasına yetecek kadar kısa süreceği hesabıyla, savaşı göze alabileceğini ifade eti.

Darbeyi önlemek mi, yoksa davranışı değiştirmek mi?

Bu noktada, Demokrasileri Savunma Vakfı’ndan (FDD) David Daoud’un Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede ortaya koyduğu kritik ayrım öne çıkıyor. Daoud’a göre müzakerelerin başarısı, ‘başarının nasıl tanımlandığına’ bağlı. Eğer başarı, askeri bir çatışmanın ya da ABD saldırısının önlenmesi anlamına geliyorsa, bunun gerçekleşme ihtimali ‘oldukça yüksek’. Zira Trump’ın ve danışmanlarının çoğunun içgüdüsü, Ortadoğu’daki askeri angajmanı azaltma yönünde; İran da rejimin iç dengesini sarsabilecek bir saldırıdan kaçınmak istiyor. Ancak başarı kriteri, İran’ın bölgesel davranışlarında ‘kalıcı bir değişiklik’ sağlanması (milis gruplara finansmanın durdurulması, füze programının sona erdirilmesi ya da nükleer dosyanın tamamen kapatılması gibi) olarak belirlendiğinde, Daoud’a göre başarı ihtimali ‘düşük’. Çünkü bu araçlar, rejim ayakta kaldığı sürece vazgeçilmeyen ideolojik bir mantığın parçası. Daoud, bu çerçevede Tahran’ın fırtınayı atlatmak için ‘geçici ya da sınırlı’ tavizler verebileceği, risklerin azalmasıyla birlikte ise aynı politikalara geri dönebileceği sonucuna vardı.

fvfv
ABD Senatörü Lindsey Graham, pazartesi günü ABD Başkanı Donald Trump ile birlikte çekilmiş ve üzerinde ‘İran'ı Yeniden Büyük Yap’ yazan bir şapka tuttuğu fotoğrafını paylaştı.

Bu ayrım, aynı zamanda Amerikan basınında görüşmelerin iki ayrı hatta bölünmesi ihtimaline dair yürütülen tartışmaları da açıklıyor: ‘bir yanda nükleer dosya, diğer yanda ise füze programı ve vekil güçler gibi daha geniş başlıklar’. Ayrıca bölgesel arabulucuların, diplomasinin olası bir saldırı öncesinde zaman kazanma aracına dönüşmesinden duyduğu kaygılara işaret ediyor. Nitekim geçen yıl haziran ayında planlanan bir toplantı öncesinde düzenlenen saldırı, bu endişeleri güçlendiren bir örnek olarak hatırlatılıyor. ABD iç siyasetinde ise bazı çevreler daha sert bir çizgi izlenmesi gerektiğini savunarak, ‘gerçek anlaşmanın’ dosyalar üzerinden pazarlık değil, rejimin kendisinin değiştirilmesi olduğunu öne sürüyor.

Bu iki yaklaşım arasında ABD yönetimi ise gri bir alanda konumlanıyor: Müzakerelerde elini güçlendirmek için askeri baskıyı artırırken, savaşın maliyetinden kaçınmak amacıyla diplomasi kapısını da açık tutuyor.

Vekil güçler için test

Vekil güçler meselesi herhangi bir müzakere sürecinde teorik bir başlık olmaktan çıkmış durumda. Bu bağlamda Bağdat ve Lübnan’daki Hizbullah, İran’ın dolaylı nüfuzunu hesaba katmayan her türlü uzlaşının ne denli kırılgan olabileceğine dair iki somut örnek olarak öne çıkıyor. Irak’ta Nuri el-Maliki’nin, Washington ile yaşanan açık tartışmalar ve ABD’den gelen geri dönüşüne ilişkin uyarılara rağmen adaylıktan çekilmeme konusundaki ısrarı ile Lübnan’da Hizbullah’ın silahlarını koruma yönündeki tutumu, Tahran’ın nükleer dosyanın kendi bölgesel etkisi pahasına yönetildiğini hissetmesi halinde, kolları üzerinden yeniden sertleşebileceğine işaret eden göstergeler olarak okunuyor. Bu durum, Maliki ya da Hizbullah’ın ‘doğrudan araçlar’ olmasından kaynaklanmıyor. Asıl mesele, İran nüfuzunun sınandığı anlarda, Tahran’ın nükleer bir anlaşma karşılığında etki alanlarını pazarlık konusu yapmaya ne ölçüde hazır olduğunun ya da bu tür bir pazarlığı en başından reddedip reddetmediğinin hızla açığa çıkması.

Cuma günkü toplantıdan ne gibi sonuçlar çıkabilir?

En gerçekçi senaryoda, taraflara zaman kazandıracak sınırlı bir ilk mutabakat öngörülüyor: zenginleştirmenin dondurulması veya aşamalı denetim düzenlemeleri karşılığında baskının hafifletilmesi ya da ekonomik ve insani bir kanalın açılması, daha zorlu dosyaların ise sonraya bırakılması. Bu çerçevede, Brookings Enstitüsü araştırmacısı Michael E. O’Hanlon’un Şarku’l Avsat’a yaptığı yorum basit ama karamsar bir çerçeve sunuyor. O’Hanlon, müzakerelerin ciddi şekilde yürütüleceğine şüpheyle yaklaşsa da ‘umudu yitirmemek gerektiğini’ vurguladı.

Özetle, cuma günü yapılacak toplantı, krizin fitilini taktiksel anlamda söndürebilir, yani olası bir saldırıyı önleyebilir; ancak cuma sonrası ne olacağı sorusuna cevap vermeyebilir: Hedef şu an savaşın önlenmesini sağlayacak bir anlaşma mı, yoksa İran’ın bölge ile ilişkilerini uzun vadede yeniden şekillendirecek bir anlaşma mı? Bu iki hedef arasındaki boşluk genellikle deniz kazaları, vekil güçler üzerinden testler ve her tarafın gücü tavize dönüştürme ya da tavizi sürdürülebilir bir siyasi ateşkese çevirme kabiliyeti ile dolduruluyor.


Rusya’ya çalışmaya giden Afrikalılar, Ukrayna cephesine gönderiliyor: Cehennem gibi

CNN'in irtibata geçtiği (soldan sağa) Charles Njoki, Patrick Kwoba ve Francis Ndarua, Rusya safında savaşan Afrikalılardan (CNN)
CNN'in irtibata geçtiği (soldan sağa) Charles Njoki, Patrick Kwoba ve Francis Ndarua, Rusya safında savaşan Afrikalılardan (CNN)
TT

Rusya’ya çalışmaya giden Afrikalılar, Ukrayna cephesine gönderiliyor: Cehennem gibi

CNN'in irtibata geçtiği (soldan sağa) Charles Njoki, Patrick Kwoba ve Francis Ndarua, Rusya safında savaşan Afrikalılardan (CNN)
CNN'in irtibata geçtiği (soldan sağa) Charles Njoki, Patrick Kwoba ve Francis Ndarua, Rusya safında savaşan Afrikalılardan (CNN)

Rusya'ya çeşitli iş fırsatları için giden Afrikalılar, kendilerini Ukrayna cephesinde buluyor. 

CNN'in irtibata geçtiği Afrikalılar, kendilerine şoförlük veya güvenlik görevliliği gibi işler teklif edildiğini, yüksek maaş vaatleri sunulduğunu söylüyor. 

Ancak Rusya'ya vardıklarında askeri sözleşme imzalamaya zorlandıklarını, yeterli eğitim almadan cepheye gönderildiklerini öne sürüyorlar. Kenya, Gana, Nijerya ve Uganda gibi ülkelerden Rusya'ya giden kişilerden bazıları pasaportlarına el konduğunu, ülkeden ayrılamadıklarını iddia ediyor.

Amerikan medya kuruluşunun görüştüğü Afrikalıların neredeyse tamamı ülkelerine dönmek istediğini söylüyor. Irkçılık, psikolojik baskı ve ağır kayıplara dikkat çeken bu kişiler, cephede Afrikalıların daha riskli görevlere gönderildiğini öne sürüyor.

Haberde, sosyal medyaya servis edilen videolarda Afrikalı askerlerin Rus ordusundaki deneyimlerinden olumlu şekilde bahsettiği de belirtiliyor. Bu videolarla genellikle genç Afrikalı erkeklerin hedef alındığı yazılıyor. 

Kenyalı Patrick Kwoba da sosyal medya paylaşımlarından etkilenerek Rus ordusuna başvuru yapmış. Orduda güvenlik görevlisi olup çatışmaya gönderilmeyeceğini düşündüğünü belirten Kwoba, Ukrayna cephesinde geçirdiği 4 ayı "cehennem" diye niteliyor. 

Bir saldırıda yaralanıp izin aldığı sırada Kenya'nın Moskova Büyükelçiliği'ne ulaşarak ülkesine dönebildiğini söyleyen Kwoba, Rus ordusuyla sözleşmesini bitirenlerin bile serbest bırakılmadığını iddia ederek şunları söylüyor:  

Rus ordusuna adım attın mı ya kaçarsın ya ölürsün. Rusya'ya gidip sağ salim geri dönmek imkansız. Sözleşmesini tamamlayanları bile kalmaya zorluyorlar.

Ukrayna'nın Kenya Büyükelçisi Yuriy Tokar ise Rus ordusunda savaşan yabancıların Ukrayna açısında düşman kabul edildiğini vurgulayarak, Afrika ülkelerine bu insan akışını durdurma çağrısı yaptı.

Ukrayna istihbaratının değerlendirmesine göre, 2022'de patlak veren savaşın başından bu yana 36 Afrika ülkesinden 1400'den fazla kişi Rus ordusuna alındı. 

Rusya Savunma Bakanlığı ve Dışişleri Bakanlığı, CNN'in iddialara ilişkin yorum taleplerine yanıt vermedi.

Independent Türkçe, CNN, BBC