ABD Yakın Doğu Asya İşlerinden Sorumlu Dışişleri Müsteşar Vekili Joey Hood, Şarku’l Avsat’a konuştu: ‘Arap bölgesini göz ardı etmedik’

Joey Hood, Şarku'l Avsat'a yaptığı açıklamada Irak'ın refahının önündeki en büyük engel İran'ın müttefikleri olduğunu söyledi. Esed ile normalleşmeye karşı da uyarıda bulundu.

ABD Yakın Doğu Asya İşlerinden Sorumlu Dışişleri Müsteşar Vekili Joey Hood. (ABD Dışişleri Bakanlığı)
ABD Yakın Doğu Asya İşlerinden Sorumlu Dışişleri Müsteşar Vekili Joey Hood. (ABD Dışişleri Bakanlığı)
TT

ABD Yakın Doğu Asya İşlerinden Sorumlu Dışişleri Müsteşar Vekili Joey Hood, Şarku’l Avsat’a konuştu: ‘Arap bölgesini göz ardı etmedik’

ABD Yakın Doğu Asya İşlerinden Sorumlu Dışişleri Müsteşar Vekili Joey Hood. (ABD Dışişleri Bakanlığı)
ABD Yakın Doğu Asya İşlerinden Sorumlu Dışişleri Müsteşar Vekili Joey Hood. (ABD Dışişleri Bakanlığı)

ABD dış politikasını yakından takip eden birçok kimse, Başkan Joe Biden yönetiminin Ortadoğu bölgesine veya doğuda Afganistan’dan batıda Fas’a kadar uzanan, ABD Dışişleri Bakanlığı’nda “Yakın Doğu” olarak isimlendirilen bölgeye doğrudan ve etkin bir şekilde dahil olma arzusundan uzun süredir şüphe duyuyor. Bu durumu kabul etmeyen ABD Yakın Doğu Asya İşlerinden Sorumlu Dışişleri Müsteşar Vekili Joey Hood, Washington’ın bölgeye olan bağlılığının “uzun vadeli ve derin” olduğunu söyledi.
Hood, Şarku’l Avsat ile yaptığı röportajda ABD’nin bölgedeki birçok konuda öncelikle ülkenin çıkarlarını gözettiğini, ortakların ve müttefiklerin reformlarını güçlendirdiğini, yolsuzlukla mücadele ettiğini ve insan haklarını desteklediğini söyledi. Bölge ülkeleriyle olan ilişkilerinde bu büyük çerçeveyi gözettiğini vurguladı.
Hood, Suriye meselesinde Sezar Yasası’nın devam ettiğini ve ABD güçlerinin SDG ile birlikte DEAŞ’a karşı mücadelesini sürdürdüğünü söyledi. Esad rejimiyle ilişkileri normalleştirmek isteyen ülkeleri de uyardı.
Lübnan meselesinde politikacıları farklılıkları bir kenara bırakarak halkın çağrısına cevap vermeye çağıran Joey Hood, Irak konusunda da ülkenin bölgedeki önemli rolünü, yaklaşan seçimlerin bütünlüğünü desteklediğini ve milislerin ellerinden silahların alınmasının gerekliliğini vurguladı. Hood’un gündeminde Libya da vardı. Hood, Halife Hafter'in cumhurbaşkanı seçilmesinin Libya halkının vereceği bir karar olduğunu belirterek tüm yabancı güçlere ve paralı askerlere ülkeyi terk etmeleri çağrısında bulundu.
ABD Yakın Doğu Asya İşlerinden Sorumlu Dışişleri Müsteşar Vekili Joey Hood Ortadoğu’daki denklemlerden ABD’nin uluslararası arenada yaşanan son gelişmelere ilişkin tutumuna kadar birçok başlıkta Şarku’l Avsat’ın sorularını yanıtladı:

Orta doğu'yu birkaç kez ziyaret ettiniz. Bize Biden yönetiminin bölgeye yönelik politikasını anlatır mısınız?
Başkan Biden, ABD’nin çıkarlarını dünya çapında geliştirmek için ortaklarımızla yeniden ittifaklar kurarak ülkenin diplomasisini canlandırıyor. Gelecek nesiller için iklimimizi korurken çatışmaları sona erdiren, yolsuzluğa karşı mücadele veren, insan haklarını gözeten ve istihdam yaratan politikalar geliştirmek hepimizin çıkarınadır. ABD, tüm bu zorlukların üstesinden gelmek için Ortadoğu'daki dostlarımızla birlikte çalışıyor.

Birçok kişi Ortadoğu'nun artık ABD için önemli olmadığını düşünüyor. Buna katılıyor musunuz?
Dünyanın her yerindeki bölgesel çatışmalara diplomatik çözümler bulmaya, en yakın ortaklarımızla ittifakları ve ilişkileri yeniden kurmaya, insan haklarına ve demokratik değerlere öncelik vermeye ve iklim değişikliği sorununu ele almak için adımlar atmaya kararlıyız; Tüm bu konular Ortadoğu ve Kuzey Afrika'daki ilişkilerimiz için de temel teşkil etmektedir. Bölgeye karşı uzun vadeli, derin taahhütlerimiz var. Güvenlik taahhütlerimizde gayet açık ve kararlıyız. Fas, Ürdün, İsrail, Bahreyn ve Umman ile serbest ticaret anlaşmalarımız bulunuyor. Suudi Arabistan, Mısır, Kuveyt, BAE ve Katar da dahil olmak üzere bölgedeki diğer ülkelerle milyarlarca dolarlık ticaret ve yatırımımız var. Bölgedeki insanların hayat standartlarını yükseltmek, refah ve yenilik getirmek amacıyla doktor ve bilim insanı olmak veya teknolojik gelişimler için şirket kurmak için 70 bini bölgeden olmak üzere ABD üniversitelerinde ve kurumlarında eğitim gören 1,5 milyon öğrenci, ilişkilerimizin ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor. İsrail, BAE, Bahreyn ve Fas arasındaki normalleşme anlaşmalarının ve onlardan önce de İsrail, Mısır ve Ürdün arasındakilerin sağladığı faydaları da unutamayız. Bu anlaşmalar, bölgedeki sorunların geçmişte kaldığı anlamına gelmese de iş birliği için önemli yollar açıyor. ABD’nin hem İsraillilerin hem de Filistinlilerin eşit özgürlük, güvenlik, refah ve haysiyet haklarını hak ettiğine inanmaya devam ettiğini vurgulamak istiyorum.

Suriye

Suriye 10 yıldır savaş halinde ve bir çözüm bulunamadı. Son seyahatinize dair görüşleriniz nelerdir? Suriye'yi kaç kez ziyaret ettiniz?
Suriye halkı, Beşşar Esed rejiminin elinde akıl almaz acılar çekti. Onun acımasız yönetimi ve yozlaşmışlığı nedeniyle yaşanan bir insani felakete tanık olduk. Suriye'de istikrarın ancak bugün gördüğümüz çatışma ve krizlerin arkasındaki faktörleri ele alan siyasi bir süreçle sağlanabileceğine inanıyoruz. Suriye'deki çatışmanın bir sonu olacaksa bunun için Esed rejiminin davranışını değiştirmesi gerekiyor. Bu süreç tüm Suriyelilerin iradesini temsil etmelidir. Kalıcı bir siyasi çözümün ulaşılabilir olmasını sağlamak için müttefikler, ortaklar ve Birleşmiş Milletler ile birlikte çalışmaya kararlıyız. Koalisyon’un DEAŞ’ı yenmek için yaptığı bakanlar toplantısına ek olarak Dışişleri Bakanı Antony Blinken’ı, İtalyan Dışişleri Bakanı ile birlikte 28 Haziran’da Suriye konulu bakanlar toplantısı düzenlemeye sevk eden sebep de budur. Böylece Suriyelilerin Birleşmiş Milletler’e etkin katılımı için destek sağlamaya, Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararını desteklemek üzere siyasi sürece ve diğer diplomatik çabalara destek vermeye devam ediyoruz. Bu noktaları ve Suriye politikamızın diğer unsurlarını, DEAŞ karşıtı Koalisyonu'nun yerel ortaklarıyla birlikte teyit etmek için geçen mayıs ayında kuzeydoğu Suriye'yi ziyaret ettim. Kurtarılmış bölgelerin istikrara kavuşturulmasına yardım etmek de dahil olmak üzere DEAŞ’ı yenme planımızın parçası olarak kuzeydoğudaki varlığımıza bağlılığımızı sürdürüyoruz.

Kongre'nin bazı üyeleri Suriye ile ilgili görüşlerini dile getirdiler ve Biden yönetimine, ekonomik duruma önemli yansımaları nedeniyle Esed rejimine uygulanan Sezar Yasası yaptırımlarını kaldırma çağrısında bulundular. Dışişleri Bakanlığı Kongre’deki bu tür düşünceleri nasıl karşılıyor?
Mevcut yaptırımların kaldırılmasına yönelik bir plan yok. Yönetim, Suriye'deki sivilleri korumaya yönelik Sezar Yasası’nın yanı sıra diğer ABD yaptırım güçlerinin, bazıları savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar teşkil eden zulümler de dahil olmak üzere Esed rejimine karşı hesap verebilirliği teşvik etmek için önemli araçlar olduğuna inanıyor. Bu araçları kullanmaya devam edeceğiz. Suriye ile ilgili yaptırımlarımız ticaret, yardım veya insani faaliyetleri hedef almıyor. Daha ziyade Esed'in ve Suriye hükümetindeki diğer isimlerin kapasitesini sınırlamaya çalışıyor.
-Bazı Arap ülkeleri Esed rejimi ile ilişkileri normalleştirme niyetlerini bir kez daha açıkladılar. ABD'nin bu konudaki tutumu nedir? Müttefiklerinizden bunu yapmamalarını istediniz mi?
ABD'nin Esed rejimiyle diplomatik ilişkilerimizi geliştirme planı yok. Esed’in davranışlarında önemli bir değişiklik görene ve siyasi bir çözüme gidene kadar da bunu yapmayı düşünmüyor. Bu normalleşme raporlarını gördük ve üzerinde düşündük. Bölge ülkelerini, üzerinde ısrarla durarak Esed rejiminin gerçekleştirdiği vahşeti dikkatle değerlendirmeye çağırdık. Soruyoruz: Normalleşmeyi düşündüklerinde bunu Suriye halkının yararına mı yapıyorlar? Biz bunda bir fayda görmüyoruz.

Lübnan

ABD'nin Lübnan'a yönelik politikası nedir?
Lübnan liderlerini partizan siyasi farklılıkları bir kenara bırakmaya ve halk için gerçek ve radikal reformlara hazır ve yetenekli bir hükümet kurmak için yeterli esnekliği göstermeye çağırıyoruz. Halk, onlarca yıllık yolsuzluk ve kötü yönetim nedeniyle krizde olan ülkenin can çekişen ekonomisini kurtarmak adına gereken reformları uygulamak için acilen kurulması gereken bir hükümeti hak ediyor. Biz ve uluslararası toplum, Lübnan'ın uzun vadeli yapısal desteğinin kilidini açmak için somut eylemlerin son derece kritik olduğunu açıkça belirttik.
ABD’nin, Lübnan ekonomik kriz, Kovid-19 salgını ve Beyrut Limanı'ndaki korkunç patlama da dahil olmak üzere kötüleşen krizlerden çıkarken ve yeniden inşa edilirken Lübnan halkının yanında olduğunu vurgulamak isterim. ABD, Lübnan'a son iki yılda yaklaşık 560 milyon dolar insani yardımda bulundu. Buna ek olarak Başkan Biden 4 Ağustos'ta, yaklaşık 100 milyon dolar ek insani yardım sağlandığını duyurdu. Bu insani yardım, Suriyeli mülteciler ve onlara ev sahipliği yapan topluluklar da dahil olmak üzere savunmasız nüfuslara fayda sağlayacaktır.
-Mevcut ABD yönetimi, Lübnanlıları İsrail ile barış müzakerelerini sürdürmeleri ve sınır konularını tartışmaları için nasıl destekleyebilir?
Deniz sınırı, İsrail ve Lübnan tarafından alınacak bir karardır. ABD, bu tartışmalara başladığımız temele dayanarak deniz sınırıyla ilgili müzakereleri kolaylaştırmaya hazırdır.

Irak

Bazı Iraklılar, Biden yönetiminin Irak hükümetiyle aynı fikirde olmadığına ve İran'ın çirkin faaliyetlerini caydırmak için Biden’ın net bir gündemi olmadığına inanıyor. Bu konudaki düşünceleriniz nelerdir?
Biden yönetimi Irak hükümetinin ortağıdır. İlişkimize değer veriyoruz. Başkan Biden, 26 Temmuz'da Irak Başbakanı Mustafa Al-Kazimi ile ilişkilerimizi güçlendirmek için bir araya geldi. Stratejik diyalog için bir oturum gerçekleştirdik. Bundan önce de Irak'a, ABD Dışişleri Bakanlığı Danışmanı Derek Chollet, Ulusal Güvenlik Konseyi'nin Ortadoğu ve Kuzey Afrika koordinatörü Brett McGurk, Ortadoğu İşlerinden Sorumlu Savunma Bakan Yardımcısı Dana Stroul ve benim de dahil olduğu üst düzey bir heyet gönderildi. Dolayısıyla, ilişkimizin üst düzey ziyaretlerin ve güvenlik iş birliğinin ötesine geçtiğini, Irak ile Stratejik Çerçeve Anlaşması'nda tanımlandığı gibi bir dizi ikili meseleyi paylaştığımızı belirtmek gerekir. Birçok kez söylediğimiz gibi; Irak'ı bölgede güçlü bir role sahip yakın bir ortak olarak görüyoruz ve ortak hedefimiz olan güvenli, istikrarlı ve müreffeh bir Irak için çalışmaya devam etmek istiyoruz.

Yönetim Irak'taki tansiyonu düşürmek ve yaklaşan seçimlerde demokratik süreci desteklemek için neler yapabilir?
Bütünlüğe sahip, istikrarlı, müreffeh ve demokratik bir Irak'ı destekliyoruz. Stratejik Çerçeve Anlaşması ikili ilişkilerimizin temeli olmaya devam ediyor. Irak için barışçıl ve müreffeh bir gelecek isteyenlerin yanında olmaya devam edeceğiz. Irak halkının şiddet veya misilleme korkusu olmadan görüşlerini ifade etme ve barışçıl protesto etme hakkını destekliyoruz. Seçimlere gelince… ABD olarak herhangi bir adaya veya partiye destek vermiyoruz. Seçim sürecini destekliyoruz. Irak halkının demokratik bir sistemde iradesini ifade edebilmesi için özgür ve adil seçimlerin güvenli bir ortamda yapılmasını umut ediyoruz. Irak seçimlerini desteklemek bizim için en önemli önceliktir. BM Güvenlik Konseyi'nin 27 Mayıs'ta Birleşmiş Milletler Irak Yardım Misyonu'nun (UNAMI) görev süresinin uzatılmasına oybirliğiyle karar vermesinden ve Irak hükümetinin seçimleri izleme talebine yanıt veren hükümler içermesinden memnuniyet duyduk. ABD, toplam bütçesi 15,8 milyon dolar olan Genişletilmiş Seçim Gözlem Misyonu'nun görevini finanse etmek için 5,2 milyon dolar katkıda bulundu. Dolayısıyla geniş coğrafi kapsama sahip BM’nin, güçlü ve görünür varlığını içeren bu tedbirlerin üçüncü tarafların gözlemciliğinin yanı sıra sahtekârlığı engellemeye, katılımı artırmaya ve Iraklıların demokrasilerine olan güvenini yeniden inşa etmeye yardımcı olacağını umuyoruz.

Irak'ta sizi en çok endişelendiren konu hangisi?
Irak'ın refahının önündeki en büyük engel, İran'la müttefik silahlı gruplar ve Irak kurumlarını ve hukukun üstünlüğünü baltalayanlardır.

Sizce ABD güçleri Irak'tan ne zaman çıkacak?
Şu an Irak'taki ABD kuvvetleri, DEAŞ’ı yenmek için kurulan Koalisyon’un bir parçasıdır. Bu kuvvetlerin rolü tavsiye, yardım sağlamak ve DEAŞ’ın kalıcı yenilgisini sağlamak için Irak güvenlik güçlerini desteklemekle sınırlıdır. Herkesi varlığımızı başka türlü tanımlayacak bir çıkışın amaçlarını sorgulamaya davet ediyorum.

Libya

Libya’nın eski lideri Muammer Kaddafi'nin oğlu, yaklaşan seçimlerde aday olma yönündeki arzusunu açıkladı. ABD'nin bu konudaki tutumu nedir? Onu destekliyor musunuz?
4 Aralık'ta yapılması planlanan Libya ulusal seçimleri, ülkenin demokratik ilerlemesi ve birliği için çok önemli. Ülkenin dört bir yanındaki insanların Libya'nın geleceğini şekillendirmede söz sahibi olmalarına izin vererek siyasi sürecin Libya'ya ait, Libya liderliğinde ve dış müdahale veya etkiden uzak olması gerektiğine inanıyoruz. ABD'nin potansiyel adaylara ilişkin bir tutumu yok. Ancak Seyfülislam Kaddafi'nin Birleşmiş Milletler’in ve ABD’nin yaptırımlar listesinde yer aldığını, sivillerin öldürülmesi ve işkence edilmesinden dolayı hakkında Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından tutuklama emri çıkarıldığını açıkça belirtmek istiyoruz.

ABD, Rusya'nın Libya'daki güçleriyle ilgili endişelerini her zaman dile getirdi ancak Türkiye'ye bağlı güçlerle ilgili bir açıklama yapmadı. Bu, Washington'ın Ankara ve diğer NATO üyeleriyle daha önce tartıştığı bir konu mu?
Avrupa ve bölgesel müttefikler, Libya Geçici Hükümeti, Birleşmiş Milletler ve diğerleriyle tüm yabancı güçlerin ve savaşçıların dengeli bir biçimde, sırayla geri çekilmesine yönelik ilerlemenin nasıl sağlanacağı konusunda görüşmeler yürütüyoruz. İkinci Berlin Konferansı'nda askeri gerilimi düşürmeye ilişkin meseleler vurgulandı. Yabancı savaşçıların ayrılmasının nasıl operasyonel hale getirileceğine dair faydalı, ikili tartışmalar yapılmış olsa da Rusya'nın Libya’da ihtilafı derinleştiren, istikrarsızlaştırıcı müdahalesi ABD için endişe kaynağı olmaya devam ediyor. 23 Ekim 2020'de imzalanan Libya ateşkes anlaşması, Rus paralı askerlerinin, Türk kuvvetlerinin, Suriye, Çad ve Sudan da dâhil olmak üzere tüm yabancı savaşçıların ve vekillerin geri çekilmesini ve her türlü dış askeri müdahalenin sona ermesini gerektiriyordu. Çatışmaya dâhil olan tüm taraflar, ülke çapındaki ateşkes anlaşmasına saygı göstermelidir.

Berlin ve Cenevre çıkışlarından sonra ABD'nin savaşı sona erdirmek ve Libya'yı yeniden birleştirmek için Libyalıları destekleme vizyonu nedir?
ABD’nin amacı dış müdahale olmaksızın egemen, istikrarlı, birleşik, güvenli bir Libya’nın inşasına katkıda bulunmak, insan haklarını ve kalkınmayı destekleyen, kendi sınırları içinde terörle mücadele edebilecek, demokratik olarak seçilmiş bir hükümet kurmaktır. ABD Özel Elçisi Richard Norland'ın çalışmaları da dahil olmak üzere Libya'daki ilerlemeyi desteklemeye yönelik diplomasimizi artırıyoruz. Libyalı liderler, anayasal temeli oluşturmak ve onları yönetecek seçim yasasını tanımlamalı, seçimlerin başarısını sağlamak için temel hazırlıkları yapmalıdır.

General Hafter önümüzdeki seçimlerde aday olursa Biden yönetimi onu destekleyecek mi? Onunla ilişki kurmayı kabul ediyor musunuz?
Halife Hafter siyasi sürece gerçekten katılmayı seçerse, ülkenin geleceğinde oynayacak bir rolünün olup olmadığına Libyalılar kendileri karar verecektir.

Mevcut Libya hükümeti, devrimin patlak vermesinden bu yana ABD ve Batı'da dondurulan fonların bir kısmını geri almaya çalışıyor. Bu konuda herhangi bir bilginiz var mı?
ABD, BMGK’nın (2011'de kabul edilen) 1970 sayılı kararı uyarınca dondurulan Libya varlıklarının Libya halkının kullanımına ve onların yararına sunulmasını sağlamayı hedefliyor. Güvenlik Konseyi 15 Temmuz'da, söz konusu varlıkların Libya halkının yararına, ‘daha ​​sonraki bir aşamada’ sağlanması niyetini bir kez daha vurguladı.



Şam, İsrail'in Suriye'nin güneyindeki kara operasyonlarını kınadı

İsrail işgal güçlerine bağlı bir birlik Dera'da kara operasyonu sırasında (Arşiv - SANA)
İsrail işgal güçlerine bağlı bir birlik Dera'da kara operasyonu sırasında (Arşiv - SANA)
TT

Şam, İsrail'in Suriye'nin güneyindeki kara operasyonlarını kınadı

İsrail işgal güçlerine bağlı bir birlik Dera'da kara operasyonu sırasında (Arşiv - SANA)
İsrail işgal güçlerine bağlı bir birlik Dera'da kara operasyonu sırasında (Arşiv - SANA)

Suriye Dışişleri Bakanlığı, ülkenin güneyinde İsrail'in düzenlediği kara operasyonları ve topçu saldırılarını pazartesi günü kınadı. Yerel ve resmi kaynaklara göre, pazar günü Dera iline bağlı bir köyde yaşanan gerilim nedeniyle bölge halkı gece saatlerinde köyü terk etmek zorunda kaldı.

Pazar günü Dera iline bağlı Abidin köyüne İsrail güçlerinin girmesi üzerine köyde tansiyon yükseldi. Bazı köylüler, taş atarak İsrail devriyelerinden birinin ilerleyişini engellemeye çalıştı. İsrail ordusunun topçu ateşiyle karşılık vermesi sonucu köy sakinleri gece saatlerinde çevre köylere göç etti.

Suriye Dışişleri Bakanlığı pazartesi günü yayımladığı açıklamada, "Kuneytra ve Dera illerinde Suriye topraklarına yönelik kara operasyonları düzenlenmesini ve bölgenin topçu ateşiyle hedef alınmasını en sert ifadelerle kınıyoruz" denildi. Açıklamada, bu eylemlerin "Suriye'nin egemenliği ve toprak bütünlüğünün açık bir ihlali" olduğu vurgulandı

İsrail güçlerinin ilk kez girdiği Abidin köyü, ülkenin güneyindeki Dera ilinin batısında yer alan Yermuk Havzası bölgesinde bulunuyor. Köy, İsrail'in 1967 savaşında bir bölümünü işgal ettiği ve 1981'de ilhak ettiği Golan Tepeleri'nin yakınında yer alıyor. Uluslararası toplum bu ilhakı tanımazken, yalnızca ABD tarafından kabul edilmişti.

Köydeki yerel yetkili Mahmud Muvaffak, AFP'ye yaptığı açıklamada, "Köy evlerinin çevresine top mermilerinin düşmesi ve İsrail güçlerinin köy çevresinde konuşlanması üzerine halk gece saatlerinde bölgeyi terk etti" dedi. Muvaffak, bazı köylülerin "köy içine girmeye çalışan bir İsrail devriyesinin önünü kesmesi" sonrasında olayların yaşandığını belirtti.

Yetkili, İsrail güçlerinin daha sonra bölgeden çekildiğini ve bunun ardından "pazartesi sabahı sakinlerin köye dönmesiyle birlikte ortamın yeniden sakinleştiğini" ifade etti.

AFP muhabiri de köyde, evinin yakınlarına düşen ancak patlamayan bir İsrail top mermisini inceleyen bir köylüyü görüntüledi.

Eski Devlet Başkanı Beşşar Esed yönetiminin Aralık 2024'te devrilmesinden bu yana Dera ve Kuneytra illerinde İsrail'in kara operasyonları ve askeri hareketliliği sürüyor. Son haftalarda bu faaliyetlerin yoğunluğu artarken, İsrail güçleri Golan Tepeleri'ndeki silahsızlandırılmış tampon bölgenin ötesine geçmeye başladı.

Suriye'deki İsrail operasyonlarını takip eden yerel "Sicill" Merkezi, haziran ayında Dera ve Kuneytra illerinde yaklaşık 300 İsrail operasyonu veya ihlali kaydedildiğini açıkladı. Bunlar arasında 79 kara operasyonu, 28 baskın ve 13 sivilin gözaltına alınması olayı yer aldı.

İsrail ordusu ise pazar günü yaptığı açıklamada, cumartesi günü Güney Suriye'deki "güvenlik bölgesinde" çok sayıda "silahlı teröristin etkisiz hale getirildiğini" duyurdu. Ancak operasyonun yeri ve öldürülen kişilerin sayısına ilişkin bilgi verilmedi. Suriye resmi medyasında da olaya ilişkin herhangi bir ayrıntı yer almadı.

İsrail güçleri zaman zaman Suriye'nin güneyindeki daha derin bölgelere ilerlerken, burada silahsızlandırılmış bir güvenlik bölgesi oluşturma niyetini dile getiriyor.

İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz da perşembe günü yaptığı açıklamada, İsrail'in Güney Suriye'deki güvenlik bölgesinde, Güney Lübnan ve Gazze Şeridi'nde olduğu gibi "belirsiz bir süre boyunca" kalacağını ve bunun amacının ülkeye yönelik her türlü tehdidi ortadan kaldırmak olduğunu söyledi.

Beşşar Esed'in devrilmesinden bu yana İsrail, Suriye'deki askeri hedeflere yönelik yüzlerce hava saldırısı düzenledi ve tampon bölgenin dışına kara birlikleri sevk etti. Şam yönetimi bu adımları birçok kez kınadı.

İki taraf arasındaki gerilime rağmen İsrail ile Suriye yönetimi arasında doğrudan görüşmeler de gerçekleştirildi. Taraflar, ABD'nin baskısıyla ocak ayında ortak bir koordinasyon mekanizması kurulması konusunda anlaşmaya vardı. Bu mekanizmanın, onlarca yıldır resmen savaş halinde bulunan iki ülke arasında ileride imzalanabilecek bir güvenlik anlaşmasına zemin hazırlaması hedefleniyor.


Suriye'nin Lübnan'a müdahalesi: Trump yaklaşılmaması gereken bir sınırı aştı

Fotoğraf: Durado Ramon
Fotoğraf: Durado Ramon
TT

Suriye'nin Lübnan'a müdahalesi: Trump yaklaşılmaması gereken bir sınırı aştı

Fotoğraf: Durado Ramon
Fotoğraf: Durado Ramon

David Schenker

Başkan Donald Trump yönetimi, ikinci döneminde, “Gazze Rivierası”ndan Grönland'ı ilhak etme vaadine, Hindistan'ı kendinden uzaklaştırmaktan Ukrayna'da tarafsızlık ve uzun bir listedeki diğer örneklere kadar bir dizi yanlış düşünülmüş dış politika girişimini benimsedi. Bu sürekli genişleyen sorunlu politikalar listesinde, İran destekli Hizbullah’a karşı savaşması için Suriye ordusunu Lübnan'a sokmaya yönelik son girişimi en tehlikeli önerilerden biri olarak öne çıkıyor. Zira uygulanması halinde, bu plan bölgeyi neredeyse kesinlikle daha da istikrarsızlaştıracak ve Ortadoğu'daki ABD çıkarlarına ek zarar verecektir.

16 Haziran'da Başkan Trump, Hizbullah ile başa çıkmanın en iyi yolunun, Suriye Devlet Başkanı Ahmed eş-Şara’ya bağlı güçlerin Hizbullah ile savaşmak için Lübnan'a konuşlandırılması olduğunu söyledi. Başkan, İsrail'in bu milis grubunu silahsızlandırmada başarısız olmasından sonra, Suriye'nin bu “işi daha iyi yapabileceğini” varsayıyor. Bu, uzun zamandır bir söylenti olarak dolaşan, Washington'un o zamana kadar sürekli olarak reddettiği planın ABD yönetimi tarafından ilk kez açık bir şekilde kabul edildiği bir açıklamaydı. Bunu reddeden son açıklama, mart ayında ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack'ın bu tür haberlerin “yanlış ve hatalı” olduğuna dair paylaşımıydı.

Bu nedenle, aylardır yapılan ısrarlı haberlerden sonra, Başkanın Suriye’nin bir askeri müdahalede bulunması çağrısı tamamen beklenmedik değildi. Yine de, tahmin edilebilir ciddi sonuçları göz önüne alındığında şok ediciydi. Dengeleri altüst etme eğilimiyle övünen bir yönetim için bile, bu öneri yaklaşılmaması gereken kırmızı bir çizgiyi aşmak gibi görünüyordu.

Washington’un Lübnan'daki dostları ve Hizbullah'ın silahsızlandırılmasını destekleyenler bile, Suriye'nin böyle bir askeri rol oynamasını reddediyorlar. Ve iki ülke arasındaki ilişkinin, yankıları bugün hâlâ hissedilen kompleks bir tarihin yükü altında olduğunu kimse unutmuyor. 1970'ten 2024'te devrilmesine kadar Suriye'yi yöneten Hafız Esed ve oğlu Beşşar'ın rejimi altında Şam, Lübnan'ın egemenliğini asla tanımadı. Esed ailesi için Lübnan, Suriye'nin bir parçasıydı. Bu algı sadece siyasi söylemle sınırlı kalmadı. Suriye güçleri, bir yıl önce patlak veren iç savaş sırasında 1976'da fiilen Lübnan'a girdi. Ardından, 1991 ile 2005 yılları arasında Şam, Lübnan üzerinde neredeyse tam bir siyasi egemenlik kurdu ve bu süreçte binlerce Lübnanlı siyasi muhalif susturuldu.

Suriye askeri müdahalesi hayaletinin yeniden belirmesiyle, Hizbullah bir kez daha kendisini Şii toplumunun koruyucusu olarak sunmaya çalışıyor. Bu anlatının ne kadar karşılık göreceği ise henüz belli değil

Acımasız Suriye işgali, ancak Lübnan'ın en popüler siyasetçisi olan eski Lübnan başbakanı Refik Hariri'nin Esed rejimi ve Hizbullah tarafından öldürülmesinin ardından yaşanan geniş çaplı halk ayaklanması ile sona erdi. Suriye’nin topraklarındaki varlığının sona ermesi için Lübnanlıların halk olarak ve siyaseten ödediği ağır bedelden sonra, büyük çoğunluğu Suriye kuvvetlerinin ülkelerine geri döndüğünü görmeyi hiç istemiyor . Bu miras göz önüne alındığında, birçok Lübnanlının Suriye'nin silahlı varlığına karşı derin bir nefret beslemesi de şaşırtıcı değil.

Aynı zamanda, birçok Lübnanlı, eski bir el-Kaide üyesi olan Şara liderliğindeki yeni Suriye hükümetine şüpheyle bakıyor. Ilımlı Sünniler, Hristiyanlar ve Dürziler, çevrelerinde dini aşırıcılığın yükselişi ve yabancı savaşçılar ile eski cihatçı olduğu söylenen unsurları içeren bir Suriye ordusu hakkında endişelerini dile getiriyorlar.

fdrbnyt6
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Washington'daki Dışişleri Bakanlığı'nda İsrail Büyükelçisi Yechiel Leiter, Dışişleri Bakanlığı Kurmaylarından Daniel Hoeller ve Lübnan Büyükelçisi Nada Hamadeh tarafından çerçeve anlaşmasının imzalanması sırasında, 26 Haziran 2026 (AFP)

Suriye güçlerinin Lübnan'a konuşlandırılmasından endişe duyanlar sadece Washington'un dostları değil. Şii milis grubu Hizbullah da Suriye'deki Sünni aşırıcılığın tehlikesi ve bunun kendi halk tabanına olası yansımaları konusunda defalarca uyarıda bulundu. Bölge, yakın zamana kadar son derece acımasız Sünni-Şii mezhepçi çatışmalar ile boğuşuyordu. Kendisine yönelik desteğin gerilediği Hizbullah'ın, bu desteği yeniden güçlendirmek amacıyla Şara hakkındaki korkuları kullandığına ve körüklediğine şüphe yok. 8 Ekim 2023'ten itibaren, Şii çevrelerde Hizbullah'a verilen ve bir zamanlar sağlam olan destek gerilemeye başladı. Hizbullah'ın itibarı, Mart 2026 başlarında ateşkesi ihlal edip İran adına İsrail'e saldırdığı ve bunun sonucunda Güney Lübnan'da çoğu Şii yaklaşık 1,5 milyon insanın yerinden edilmesine neden olduğu için önemli bir darbe aldı.

Suriye askeri müdahalesi hayaletinin yeniden belirmesiyle, Hizbullah bir kez daha kendisini Şii toplumunun koruyucusu olarak sunmaya çalışıyor. Bu anlatının ne kadar karşılık göreceği ise henüz belli değil. Uzun zamandır acı ve sıkıntı çeken birçok Lübnanlı Şii, şüphesiz Hizbullah'ın önce yangını çıkardığını, sonra da kendisini yangını söndürecek itfaiyeci olarak sunduğunu düşünüyor. Ancak, iç desteği yeniden kazanma yönündeki açık girişimleri bir yana, Hizbullah'ın Suriye ordusu konusunda endişelenmek için gerçek nedenleri var.

Suriye iç savaşı sırasında Hizbullah, Esed rejimini savunmak için Suriye'de konuşlanmıştı. O dönemde Hizbullah’ın lideri olan Hasan Nasrallah, bunun Lübnan halkını “korumak” için olduğunu söylemiş ve Sünni isyancı grupların Suriye'de galip gelmeleri halinde “Lübnan'daki herkesi yok edeceklerini” iddia etmişti. Sekiz yıl boyunca Şii milisler, İran İslam Devrim Muhafızları ile birlikte rejimin çoğunluğu Sünni Müslüman siviller olmak üzere yarım milyon insanı öldürmesine ve 10 milyondan fazla insanı göçe zorlamasına yardımcı oldu.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Hizbullah, şu anda ağırlıklı olarak Sünni olan Suriye ordusuna entegre olmuş aynı Sünni yabancı savaşçılara karşı da savaştı. İki taraf arasında eski bir kan davası olduğunu söylemek yetersiz kalır. Bu nedenle, Lübnan'daki herhangi bir Suriye askeri operasyonunun, acımasız bir mezhep çatışmasına kaymaktan kaçınması olası değil. Kuzeyden gelen Sünni cihatçılar da dahil olmak üzere diğer Lübnan silahlı örgütler de çatışmaya katılabilir ve bu da çatışmanın kapsamını genişletebilir ve daha karmaşık bir çatışmaya kapıyı aralayabilir.

Hizbullah ile başa çıkmak için Suriye’yi öne sürme planı, ABD yönetiminin deklere ettiği Lübnan’ın egemenliğini destekleme hedefini de baltalayabilir. Washington'un İran'ı Lübnan'daki Hizbullah ile “ateşkesi sağlamaya” yönelik özel gruba katılmaya davet etmesi göz önüne alındığında, yönetimin bu hedefe ne kadar bağlı olduğu artık pek de net değil. Bu durumda İran Devrim Muhafızları ve İsrail'in yanı sıra üçüncü bir ülkeyi Lübnan'a güç konuşlandırmaya teşvik etmenin Lübnan’ın egemenliğini nasıl güçlendireceğini hayal etmek zor. En azından bu, Beyrut'a devletin otoritesini sağlamak için Lübnan Silahlı Kuvvetleri'ni konuşlandırma gibi zor bir kararı ertelemek için ek bir bahane sunacaktır. Cumhurbaşkanı Joseph Avn ve Başbakan Selam liderliğindeki yetkin hükümete rağmen, Lübnan ordusunun ilk “deneme bölgelerinin” ötesine konuşlandırılacağından emin olamayız. Eğer Suriye devreye girerse, bunun gerçekleşme olasılığı kalmayacaktır.

Trump yönetiminin önerdiği Suriye girişimi kötü tasarlanmış ve tehlikelidir. Neyse ki, Başkan Şara, Washington'un talebiyle ilişkili risklerin farkında ve şimdiye kadar bu görevi reddetme bilgeliğini gösterdi

Son olarak, Suriye askeri güçlerinin Lübnan'da konuşlandırılması, Şam'daki yeni kurulan hükümet için olumsuz sonuçlar doğurabilir. Trump yönetimi, Şara hükümetinin ve Esed sonrası Suriye'nin başarısına önemli ölçüde siyasi yatırımda bulundu. Ancak Şam hâlâ büyük ekonomik ve güvenlik sorunlarıyla karşı karşıya ve herhangi bir maliyetli askeri harekatın ona bir yararı olmayacaktır. Daha da kötüsü, askeri harekat, zaten sınırlı bir kapasiteden muzdarip olan nispeten küçük Suriye ordusunu tüketebilir. Öte yandan, DEAŞ kalıntıları, özellikle ABD güçlerinin Suriye topraklarından tamamen çekilmesinden sonra, Suriye güçlerinin büyük bir kısmının da yurt dışında konuşlandırılmasını geri dönmek için bir fırsat olarak görebilir. Bir dış askeri macera, en azından son 18 ayını Suriye'nin kırılgan siyasi geçişini yönetmek ve 60 yıllık otoriter yönetim ve 15 yıllık savaş sebebiyle yıpranmış ve bitkin düşmüş bir devleti yeniden inşa etmekle geçiren Şara hükümeti için dikkat dağıtıcı bir faktör olacaktır.

er
ABD Başkanı Donald Trump, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nun yıllık toplantısında Barış Konseyi toplantısında imzalanan anlaşmayı elinde tutuyor, 22 Ocak 2026 (AFP)

Trump yönetiminin gündeme getirdiği bu önerinin olumsuz yönlerine gelince, göz ardı edilemeyecek kadar çoktur. İran'a karşı savaş ve Hürmüz Boğazı'nın kapatılması gibi, bu Suriye politikasını uygulamanın sonuçları da tahmin edilebilir ve ABD çıkarlarına son derece zarar vericidir. Buna karşılık, faydaları neredeyse yok denecek kadar az. Olumlu yönden bakıldığında, Suriye’nin harekete geçmesi, bir tür “yük paylaşımı”nı temsil edebilir ve bu, zorlu görevlerde ortaklardan yardım almak söz konusu olduğunda yönetim tarafından tercih edilen bir seçenek. Başkan Trump, bu planı, İsrail'in Hizbullah odaklı bir askeri harekat başlatması durumunda olabileceği gibi, İran'ı Hürmüz Boğazı'nı tekrar kapatmaya kışkırtmadan Hizbullah ile mücadele etmenin bir yolu olarak görüyor olabilir.

Hizbullah'ın silahsızlandırılması sürecinin ağır seyretmesi sebebiyle sabrı tükenen Başkan Trump, Suriye seçeneğini muhtemelen Hizbullah ikilemine hızlı bir çözüm olarak görüyor. Ancak, Suriye güçlerinin Lübnan'a konuşlandırılması bu ikilemi çözmeyecektir. Yönetimin, Washington'un arabuluculuğuyla yürütülen üçlü Lübnan-İsrail görüşmeleri kapsamında devam eden kademeli süreci sürdürmeyi tercih etmesi daha doğru olacaktır. Geçen hafta açıklanan çerçeve anlaşması bu yönde olumlu bir gelişmeydi.

Trump yönetiminin önerdiği Suriye girişimi kötü tasarlanmış ve tehlikelidir. Neyse ki, Başkan Şara, Washington'un talebiyle ilişkili risklerin farkında ve şimdiye kadar bu görevi reddetme bilgeliğini gösterdi. İronik bir şekilde, bu eski “cihatçı”nın sahip olduğu kendine hakim olma ve siyasi öngörü özelliği, sonunda yönetimi bir başka gereksiz dış politika krizinden kurtaracak şey olabilir.


Şam, İsrail'in güney Suriye'ye saldırılarını kınadı

İsrail işgal güçleri Dera'ya girdi (Arşiv- SANA)
İsrail işgal güçleri Dera'ya girdi (Arşiv- SANA)
TT

Şam, İsrail'in güney Suriye'ye saldırılarını kınadı

İsrail işgal güçleri Dera'ya girdi (Arşiv- SANA)
İsrail işgal güçleri Dera'ya girdi (Arşiv- SANA)

Suriye Dışişleri Bakanlığı bugün yaptığı açıklamada, İsrail güçlerinin ülkenin güneyindeki Kuneytra ve Dera vilayetlerinde gerçekleştirdiği kara operasyonlarını ve topçu saldırılarını "en sert şekilde" kınadı. Bakanlık, bu hamlelerin "Suriye’nin egemenliğinin ve toprak bütünlüğünün açık bir ihlali" olduğunu vurguladı.

Gerginlik, dün Dera vilayetine bağlı Abidin köyüne İsrail güçlerinin girmesiyle zirveye ulaştı. Yerel kaynaklar ve resmi medya, köy sakinlerinin İsrail devriyesine taşlarla engel olmaya çalıştığını, ardından İsrail ordusunun topçu ateşiyle karşılık verdiğini bildirdi. Yaşanan çatışma ve top mermilerinin evlerin çevresine düşmesi üzerine köy sakinleri gece karanlığında bölgeyi terk ederek çevre köylere sığınmak zorunda kaldı.

Köydeki yerel yetkili Mahmud Muvaffak, İsrail güçlerinin köy çevresinde konuşlandığını ve yaşanan gerginliğin ardından bu sabah sükunetin sağlanmasıyla halkın evlerine geri döndüğünü belirtti. AFP muhabiri, köyde bir evin yakınında patlamamış İsrail top mermisini görüntüledi.

Operasyonların hızı artıyor

Beşşar Esed rejiminin Aralık 2024'te devrilmesinin ardından, İsrail'in Golan Tepeleri'ndeki silahsızlandırılmış bölgeyi aşarak Dera ve Kuneytra vilayetlerinde gerçekleştirdiği operasyonlar ve kara hareketleri son haftalarda belirgin şekilde arttı. Şarku’l Avsat’ın  "Sicil" adlı yerel izleme merkezineden aktardığına göre, haziran ayı boyunca bu iki vilayette 79 kara operasyonu, 28 baskın ve 13 alıkoyma olayı dahil olmak üzere yaklaşık 300 İsrail ihlali yaşandı.

İsrail ordusu dün yaptığı açıklamada, cumartesi günü Suriye'nin güneyindeki "güvenlik bölgesi" içerisinde bir grup silahlı kişiyi "etkisiz hale getirdiğini" duyurdu, ancak lokasyon bilgisi vermedi.

"Süresiz güvenlik bölgesi" stratejisi

İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz, geçtiğimiz perşembe günü yaptığı açıklamada, İsrail'in Lübnan'ın güneyi ve Gazze Şeridi'nde olduğu gibi, Suriye'nin güneyinde de herhangi bir tehdidi ortadan kaldırmak amacıyla "süresiz olarak" kalacağını vurgulamıştı.

Suriye rejiminin devrilmesinden bu yana İsrail, Suriye'deki askeri hedeflere yönelik yüzlerce hava saldırısı düzenledi ve tampon bölge dışında kara operasyonları yürüttü. Buna rağmen, taraflar arasındaki gerilime karşın, ABD'nin baskısıyla ocak ayında iki ülke arasında doğrudan görüşmeler yapıldı ve iki devlet arasındaki güvenlik anlaşmasına zemin hazırlamak amacıyla ortak bir koordinasyon mekanizması kurulması kararlaştırıldı.