ABD Yakın Doğu Asya İşlerinden Sorumlu Dışişleri Müsteşar Vekili Joey Hood, Şarku’l Avsat’a konuştu: ‘Arap bölgesini göz ardı etmedik’

Joey Hood, Şarku'l Avsat'a yaptığı açıklamada Irak'ın refahının önündeki en büyük engel İran'ın müttefikleri olduğunu söyledi. Esed ile normalleşmeye karşı da uyarıda bulundu.

ABD Yakın Doğu Asya İşlerinden Sorumlu Dışişleri Müsteşar Vekili Joey Hood. (ABD Dışişleri Bakanlığı)
ABD Yakın Doğu Asya İşlerinden Sorumlu Dışişleri Müsteşar Vekili Joey Hood. (ABD Dışişleri Bakanlığı)
TT

ABD Yakın Doğu Asya İşlerinden Sorumlu Dışişleri Müsteşar Vekili Joey Hood, Şarku’l Avsat’a konuştu: ‘Arap bölgesini göz ardı etmedik’

ABD Yakın Doğu Asya İşlerinden Sorumlu Dışişleri Müsteşar Vekili Joey Hood. (ABD Dışişleri Bakanlığı)
ABD Yakın Doğu Asya İşlerinden Sorumlu Dışişleri Müsteşar Vekili Joey Hood. (ABD Dışişleri Bakanlığı)

ABD dış politikasını yakından takip eden birçok kimse, Başkan Joe Biden yönetiminin Ortadoğu bölgesine veya doğuda Afganistan’dan batıda Fas’a kadar uzanan, ABD Dışişleri Bakanlığı’nda “Yakın Doğu” olarak isimlendirilen bölgeye doğrudan ve etkin bir şekilde dahil olma arzusundan uzun süredir şüphe duyuyor. Bu durumu kabul etmeyen ABD Yakın Doğu Asya İşlerinden Sorumlu Dışişleri Müsteşar Vekili Joey Hood, Washington’ın bölgeye olan bağlılığının “uzun vadeli ve derin” olduğunu söyledi.
Hood, Şarku’l Avsat ile yaptığı röportajda ABD’nin bölgedeki birçok konuda öncelikle ülkenin çıkarlarını gözettiğini, ortakların ve müttefiklerin reformlarını güçlendirdiğini, yolsuzlukla mücadele ettiğini ve insan haklarını desteklediğini söyledi. Bölge ülkeleriyle olan ilişkilerinde bu büyük çerçeveyi gözettiğini vurguladı.
Hood, Suriye meselesinde Sezar Yasası’nın devam ettiğini ve ABD güçlerinin SDG ile birlikte DEAŞ’a karşı mücadelesini sürdürdüğünü söyledi. Esad rejimiyle ilişkileri normalleştirmek isteyen ülkeleri de uyardı.
Lübnan meselesinde politikacıları farklılıkları bir kenara bırakarak halkın çağrısına cevap vermeye çağıran Joey Hood, Irak konusunda da ülkenin bölgedeki önemli rolünü, yaklaşan seçimlerin bütünlüğünü desteklediğini ve milislerin ellerinden silahların alınmasının gerekliliğini vurguladı. Hood’un gündeminde Libya da vardı. Hood, Halife Hafter'in cumhurbaşkanı seçilmesinin Libya halkının vereceği bir karar olduğunu belirterek tüm yabancı güçlere ve paralı askerlere ülkeyi terk etmeleri çağrısında bulundu.
ABD Yakın Doğu Asya İşlerinden Sorumlu Dışişleri Müsteşar Vekili Joey Hood Ortadoğu’daki denklemlerden ABD’nin uluslararası arenada yaşanan son gelişmelere ilişkin tutumuna kadar birçok başlıkta Şarku’l Avsat’ın sorularını yanıtladı:

Orta doğu'yu birkaç kez ziyaret ettiniz. Bize Biden yönetiminin bölgeye yönelik politikasını anlatır mısınız?
Başkan Biden, ABD’nin çıkarlarını dünya çapında geliştirmek için ortaklarımızla yeniden ittifaklar kurarak ülkenin diplomasisini canlandırıyor. Gelecek nesiller için iklimimizi korurken çatışmaları sona erdiren, yolsuzluğa karşı mücadele veren, insan haklarını gözeten ve istihdam yaratan politikalar geliştirmek hepimizin çıkarınadır. ABD, tüm bu zorlukların üstesinden gelmek için Ortadoğu'daki dostlarımızla birlikte çalışıyor.

Birçok kişi Ortadoğu'nun artık ABD için önemli olmadığını düşünüyor. Buna katılıyor musunuz?
Dünyanın her yerindeki bölgesel çatışmalara diplomatik çözümler bulmaya, en yakın ortaklarımızla ittifakları ve ilişkileri yeniden kurmaya, insan haklarına ve demokratik değerlere öncelik vermeye ve iklim değişikliği sorununu ele almak için adımlar atmaya kararlıyız; Tüm bu konular Ortadoğu ve Kuzey Afrika'daki ilişkilerimiz için de temel teşkil etmektedir. Bölgeye karşı uzun vadeli, derin taahhütlerimiz var. Güvenlik taahhütlerimizde gayet açık ve kararlıyız. Fas, Ürdün, İsrail, Bahreyn ve Umman ile serbest ticaret anlaşmalarımız bulunuyor. Suudi Arabistan, Mısır, Kuveyt, BAE ve Katar da dahil olmak üzere bölgedeki diğer ülkelerle milyarlarca dolarlık ticaret ve yatırımımız var. Bölgedeki insanların hayat standartlarını yükseltmek, refah ve yenilik getirmek amacıyla doktor ve bilim insanı olmak veya teknolojik gelişimler için şirket kurmak için 70 bini bölgeden olmak üzere ABD üniversitelerinde ve kurumlarında eğitim gören 1,5 milyon öğrenci, ilişkilerimizin ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor. İsrail, BAE, Bahreyn ve Fas arasındaki normalleşme anlaşmalarının ve onlardan önce de İsrail, Mısır ve Ürdün arasındakilerin sağladığı faydaları da unutamayız. Bu anlaşmalar, bölgedeki sorunların geçmişte kaldığı anlamına gelmese de iş birliği için önemli yollar açıyor. ABD’nin hem İsraillilerin hem de Filistinlilerin eşit özgürlük, güvenlik, refah ve haysiyet haklarını hak ettiğine inanmaya devam ettiğini vurgulamak istiyorum.

Suriye

Suriye 10 yıldır savaş halinde ve bir çözüm bulunamadı. Son seyahatinize dair görüşleriniz nelerdir? Suriye'yi kaç kez ziyaret ettiniz?
Suriye halkı, Beşşar Esed rejiminin elinde akıl almaz acılar çekti. Onun acımasız yönetimi ve yozlaşmışlığı nedeniyle yaşanan bir insani felakete tanık olduk. Suriye'de istikrarın ancak bugün gördüğümüz çatışma ve krizlerin arkasındaki faktörleri ele alan siyasi bir süreçle sağlanabileceğine inanıyoruz. Suriye'deki çatışmanın bir sonu olacaksa bunun için Esed rejiminin davranışını değiştirmesi gerekiyor. Bu süreç tüm Suriyelilerin iradesini temsil etmelidir. Kalıcı bir siyasi çözümün ulaşılabilir olmasını sağlamak için müttefikler, ortaklar ve Birleşmiş Milletler ile birlikte çalışmaya kararlıyız. Koalisyon’un DEAŞ’ı yenmek için yaptığı bakanlar toplantısına ek olarak Dışişleri Bakanı Antony Blinken’ı, İtalyan Dışişleri Bakanı ile birlikte 28 Haziran’da Suriye konulu bakanlar toplantısı düzenlemeye sevk eden sebep de budur. Böylece Suriyelilerin Birleşmiş Milletler’e etkin katılımı için destek sağlamaya, Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararını desteklemek üzere siyasi sürece ve diğer diplomatik çabalara destek vermeye devam ediyoruz. Bu noktaları ve Suriye politikamızın diğer unsurlarını, DEAŞ karşıtı Koalisyonu'nun yerel ortaklarıyla birlikte teyit etmek için geçen mayıs ayında kuzeydoğu Suriye'yi ziyaret ettim. Kurtarılmış bölgelerin istikrara kavuşturulmasına yardım etmek de dahil olmak üzere DEAŞ’ı yenme planımızın parçası olarak kuzeydoğudaki varlığımıza bağlılığımızı sürdürüyoruz.

Kongre'nin bazı üyeleri Suriye ile ilgili görüşlerini dile getirdiler ve Biden yönetimine, ekonomik duruma önemli yansımaları nedeniyle Esed rejimine uygulanan Sezar Yasası yaptırımlarını kaldırma çağrısında bulundular. Dışişleri Bakanlığı Kongre’deki bu tür düşünceleri nasıl karşılıyor?
Mevcut yaptırımların kaldırılmasına yönelik bir plan yok. Yönetim, Suriye'deki sivilleri korumaya yönelik Sezar Yasası’nın yanı sıra diğer ABD yaptırım güçlerinin, bazıları savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar teşkil eden zulümler de dahil olmak üzere Esed rejimine karşı hesap verebilirliği teşvik etmek için önemli araçlar olduğuna inanıyor. Bu araçları kullanmaya devam edeceğiz. Suriye ile ilgili yaptırımlarımız ticaret, yardım veya insani faaliyetleri hedef almıyor. Daha ziyade Esed'in ve Suriye hükümetindeki diğer isimlerin kapasitesini sınırlamaya çalışıyor.
-Bazı Arap ülkeleri Esed rejimi ile ilişkileri normalleştirme niyetlerini bir kez daha açıkladılar. ABD'nin bu konudaki tutumu nedir? Müttefiklerinizden bunu yapmamalarını istediniz mi?
ABD'nin Esed rejimiyle diplomatik ilişkilerimizi geliştirme planı yok. Esed’in davranışlarında önemli bir değişiklik görene ve siyasi bir çözüme gidene kadar da bunu yapmayı düşünmüyor. Bu normalleşme raporlarını gördük ve üzerinde düşündük. Bölge ülkelerini, üzerinde ısrarla durarak Esed rejiminin gerçekleştirdiği vahşeti dikkatle değerlendirmeye çağırdık. Soruyoruz: Normalleşmeyi düşündüklerinde bunu Suriye halkının yararına mı yapıyorlar? Biz bunda bir fayda görmüyoruz.

Lübnan

ABD'nin Lübnan'a yönelik politikası nedir?
Lübnan liderlerini partizan siyasi farklılıkları bir kenara bırakmaya ve halk için gerçek ve radikal reformlara hazır ve yetenekli bir hükümet kurmak için yeterli esnekliği göstermeye çağırıyoruz. Halk, onlarca yıllık yolsuzluk ve kötü yönetim nedeniyle krizde olan ülkenin can çekişen ekonomisini kurtarmak adına gereken reformları uygulamak için acilen kurulması gereken bir hükümeti hak ediyor. Biz ve uluslararası toplum, Lübnan'ın uzun vadeli yapısal desteğinin kilidini açmak için somut eylemlerin son derece kritik olduğunu açıkça belirttik.
ABD’nin, Lübnan ekonomik kriz, Kovid-19 salgını ve Beyrut Limanı'ndaki korkunç patlama da dahil olmak üzere kötüleşen krizlerden çıkarken ve yeniden inşa edilirken Lübnan halkının yanında olduğunu vurgulamak isterim. ABD, Lübnan'a son iki yılda yaklaşık 560 milyon dolar insani yardımda bulundu. Buna ek olarak Başkan Biden 4 Ağustos'ta, yaklaşık 100 milyon dolar ek insani yardım sağlandığını duyurdu. Bu insani yardım, Suriyeli mülteciler ve onlara ev sahipliği yapan topluluklar da dahil olmak üzere savunmasız nüfuslara fayda sağlayacaktır.
-Mevcut ABD yönetimi, Lübnanlıları İsrail ile barış müzakerelerini sürdürmeleri ve sınır konularını tartışmaları için nasıl destekleyebilir?
Deniz sınırı, İsrail ve Lübnan tarafından alınacak bir karardır. ABD, bu tartışmalara başladığımız temele dayanarak deniz sınırıyla ilgili müzakereleri kolaylaştırmaya hazırdır.

Irak

Bazı Iraklılar, Biden yönetiminin Irak hükümetiyle aynı fikirde olmadığına ve İran'ın çirkin faaliyetlerini caydırmak için Biden’ın net bir gündemi olmadığına inanıyor. Bu konudaki düşünceleriniz nelerdir?
Biden yönetimi Irak hükümetinin ortağıdır. İlişkimize değer veriyoruz. Başkan Biden, 26 Temmuz'da Irak Başbakanı Mustafa Al-Kazimi ile ilişkilerimizi güçlendirmek için bir araya geldi. Stratejik diyalog için bir oturum gerçekleştirdik. Bundan önce de Irak'a, ABD Dışişleri Bakanlığı Danışmanı Derek Chollet, Ulusal Güvenlik Konseyi'nin Ortadoğu ve Kuzey Afrika koordinatörü Brett McGurk, Ortadoğu İşlerinden Sorumlu Savunma Bakan Yardımcısı Dana Stroul ve benim de dahil olduğu üst düzey bir heyet gönderildi. Dolayısıyla, ilişkimizin üst düzey ziyaretlerin ve güvenlik iş birliğinin ötesine geçtiğini, Irak ile Stratejik Çerçeve Anlaşması'nda tanımlandığı gibi bir dizi ikili meseleyi paylaştığımızı belirtmek gerekir. Birçok kez söylediğimiz gibi; Irak'ı bölgede güçlü bir role sahip yakın bir ortak olarak görüyoruz ve ortak hedefimiz olan güvenli, istikrarlı ve müreffeh bir Irak için çalışmaya devam etmek istiyoruz.

Yönetim Irak'taki tansiyonu düşürmek ve yaklaşan seçimlerde demokratik süreci desteklemek için neler yapabilir?
Bütünlüğe sahip, istikrarlı, müreffeh ve demokratik bir Irak'ı destekliyoruz. Stratejik Çerçeve Anlaşması ikili ilişkilerimizin temeli olmaya devam ediyor. Irak için barışçıl ve müreffeh bir gelecek isteyenlerin yanında olmaya devam edeceğiz. Irak halkının şiddet veya misilleme korkusu olmadan görüşlerini ifade etme ve barışçıl protesto etme hakkını destekliyoruz. Seçimlere gelince… ABD olarak herhangi bir adaya veya partiye destek vermiyoruz. Seçim sürecini destekliyoruz. Irak halkının demokratik bir sistemde iradesini ifade edebilmesi için özgür ve adil seçimlerin güvenli bir ortamda yapılmasını umut ediyoruz. Irak seçimlerini desteklemek bizim için en önemli önceliktir. BM Güvenlik Konseyi'nin 27 Mayıs'ta Birleşmiş Milletler Irak Yardım Misyonu'nun (UNAMI) görev süresinin uzatılmasına oybirliğiyle karar vermesinden ve Irak hükümetinin seçimleri izleme talebine yanıt veren hükümler içermesinden memnuniyet duyduk. ABD, toplam bütçesi 15,8 milyon dolar olan Genişletilmiş Seçim Gözlem Misyonu'nun görevini finanse etmek için 5,2 milyon dolar katkıda bulundu. Dolayısıyla geniş coğrafi kapsama sahip BM’nin, güçlü ve görünür varlığını içeren bu tedbirlerin üçüncü tarafların gözlemciliğinin yanı sıra sahtekârlığı engellemeye, katılımı artırmaya ve Iraklıların demokrasilerine olan güvenini yeniden inşa etmeye yardımcı olacağını umuyoruz.

Irak'ta sizi en çok endişelendiren konu hangisi?
Irak'ın refahının önündeki en büyük engel, İran'la müttefik silahlı gruplar ve Irak kurumlarını ve hukukun üstünlüğünü baltalayanlardır.

Sizce ABD güçleri Irak'tan ne zaman çıkacak?
Şu an Irak'taki ABD kuvvetleri, DEAŞ’ı yenmek için kurulan Koalisyon’un bir parçasıdır. Bu kuvvetlerin rolü tavsiye, yardım sağlamak ve DEAŞ’ın kalıcı yenilgisini sağlamak için Irak güvenlik güçlerini desteklemekle sınırlıdır. Herkesi varlığımızı başka türlü tanımlayacak bir çıkışın amaçlarını sorgulamaya davet ediyorum.

Libya

Libya’nın eski lideri Muammer Kaddafi'nin oğlu, yaklaşan seçimlerde aday olma yönündeki arzusunu açıkladı. ABD'nin bu konudaki tutumu nedir? Onu destekliyor musunuz?
4 Aralık'ta yapılması planlanan Libya ulusal seçimleri, ülkenin demokratik ilerlemesi ve birliği için çok önemli. Ülkenin dört bir yanındaki insanların Libya'nın geleceğini şekillendirmede söz sahibi olmalarına izin vererek siyasi sürecin Libya'ya ait, Libya liderliğinde ve dış müdahale veya etkiden uzak olması gerektiğine inanıyoruz. ABD'nin potansiyel adaylara ilişkin bir tutumu yok. Ancak Seyfülislam Kaddafi'nin Birleşmiş Milletler’in ve ABD’nin yaptırımlar listesinde yer aldığını, sivillerin öldürülmesi ve işkence edilmesinden dolayı hakkında Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından tutuklama emri çıkarıldığını açıkça belirtmek istiyoruz.

ABD, Rusya'nın Libya'daki güçleriyle ilgili endişelerini her zaman dile getirdi ancak Türkiye'ye bağlı güçlerle ilgili bir açıklama yapmadı. Bu, Washington'ın Ankara ve diğer NATO üyeleriyle daha önce tartıştığı bir konu mu?
Avrupa ve bölgesel müttefikler, Libya Geçici Hükümeti, Birleşmiş Milletler ve diğerleriyle tüm yabancı güçlerin ve savaşçıların dengeli bir biçimde, sırayla geri çekilmesine yönelik ilerlemenin nasıl sağlanacağı konusunda görüşmeler yürütüyoruz. İkinci Berlin Konferansı'nda askeri gerilimi düşürmeye ilişkin meseleler vurgulandı. Yabancı savaşçıların ayrılmasının nasıl operasyonel hale getirileceğine dair faydalı, ikili tartışmalar yapılmış olsa da Rusya'nın Libya’da ihtilafı derinleştiren, istikrarsızlaştırıcı müdahalesi ABD için endişe kaynağı olmaya devam ediyor. 23 Ekim 2020'de imzalanan Libya ateşkes anlaşması, Rus paralı askerlerinin, Türk kuvvetlerinin, Suriye, Çad ve Sudan da dâhil olmak üzere tüm yabancı savaşçıların ve vekillerin geri çekilmesini ve her türlü dış askeri müdahalenin sona ermesini gerektiriyordu. Çatışmaya dâhil olan tüm taraflar, ülke çapındaki ateşkes anlaşmasına saygı göstermelidir.

Berlin ve Cenevre çıkışlarından sonra ABD'nin savaşı sona erdirmek ve Libya'yı yeniden birleştirmek için Libyalıları destekleme vizyonu nedir?
ABD’nin amacı dış müdahale olmaksızın egemen, istikrarlı, birleşik, güvenli bir Libya’nın inşasına katkıda bulunmak, insan haklarını ve kalkınmayı destekleyen, kendi sınırları içinde terörle mücadele edebilecek, demokratik olarak seçilmiş bir hükümet kurmaktır. ABD Özel Elçisi Richard Norland'ın çalışmaları da dahil olmak üzere Libya'daki ilerlemeyi desteklemeye yönelik diplomasimizi artırıyoruz. Libyalı liderler, anayasal temeli oluşturmak ve onları yönetecek seçim yasasını tanımlamalı, seçimlerin başarısını sağlamak için temel hazırlıkları yapmalıdır.

General Hafter önümüzdeki seçimlerde aday olursa Biden yönetimi onu destekleyecek mi? Onunla ilişki kurmayı kabul ediyor musunuz?
Halife Hafter siyasi sürece gerçekten katılmayı seçerse, ülkenin geleceğinde oynayacak bir rolünün olup olmadığına Libyalılar kendileri karar verecektir.

Mevcut Libya hükümeti, devrimin patlak vermesinden bu yana ABD ve Batı'da dondurulan fonların bir kısmını geri almaya çalışıyor. Bu konuda herhangi bir bilginiz var mı?
ABD, BMGK’nın (2011'de kabul edilen) 1970 sayılı kararı uyarınca dondurulan Libya varlıklarının Libya halkının kullanımına ve onların yararına sunulmasını sağlamayı hedefliyor. Güvenlik Konseyi 15 Temmuz'da, söz konusu varlıkların Libya halkının yararına, ‘daha ​​sonraki bir aşamada’ sağlanması niyetini bir kez daha vurguladı.



Cezayir BAE ile diplomatik ilişkilerini kesti... Abu Dabi ortak çıkarların sürdürülmesine bağlılığını vurguladı

Cezayir Cumhurbaşkanı, 2025'in başlarında hükümet bakanlarıyla gerçekleştirdiği önceki bir toplantıda (Cumhurbaşkanlığı)
Cezayir Cumhurbaşkanı, 2025'in başlarında hükümet bakanlarıyla gerçekleştirdiği önceki bir toplantıda (Cumhurbaşkanlığı)
TT

Cezayir BAE ile diplomatik ilişkilerini kesti... Abu Dabi ortak çıkarların sürdürülmesine bağlılığını vurguladı

Cezayir Cumhurbaşkanı, 2025'in başlarında hükümet bakanlarıyla gerçekleştirdiği önceki bir toplantıda (Cumhurbaşkanlığı)
Cezayir Cumhurbaşkanı, 2025'in başlarında hükümet bakanlarıyla gerçekleştirdiği önceki bir toplantıda (Cumhurbaşkanlığı)

Cezayir, bugün (Perşembe) Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile diplomatik ilişkilerini kestiğini ve BAE Büyükelçisi'ne ülkeyi terk etmesi için 48 saat süre tanıdığını açıkladı. Birleşik Arap Emirlikleri ise kararın geçici olmasını umduğunu belirterek iki ülke arasındaki ortak çıkarların sürdürülmesine bağlılığını vurguladı.

Şarku’l Avsat’ın Fransız Haber Ajansı AFP’den aktardığı habere göre Cezayir Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, “İkili ilişkileri korumaya yönelik tüm yolların tüketilmesinin ardından Cezayir hükümeti bugün Birleşik Arap Emirlikleri ile diplomatik ilişkileri kesme kararı almıştır” denildi.

Açıklamada, BAE Büyükelçisi'nin perşembe günü bakanlıkta kabul edildiği ve kendisine kararın resmen bildirildiği belirtildi. Büyükelçiye ayrıca karara uyması için 48 saat süre tanındığı bildirildi.

Cezayir Dışişleri Bakanlığı, “Birleşik Arap Emirlikleri tarafından gerçekleştirilen provokatif veya düşmanca eylemlerin artması karşısında Cezayir büyük bir itidal ve yüksek bir sorumluluk duygusuyla hareket etti” ifadelerini kullandı.

Bakanlık, Cezayir'in “BAE tarafının dikkatini çekmek ve talihsiz ve gerekçesiz tutumlarının yol açabileceği ağır sonuçlar konusunda kendisini uyarmak için hiçbir çabadan kaçınmadığını” belirtti.

BAE tescilli uçaklara hava sahası kapatıldı

Cezayir ayrıca cuma gününden itibaren hava sahasını Birleşik Arap Emirlikleri'nde tescilli tüm uçaklara, sivil ve askeri uçuşlara kapatma kararı aldı.

Savunma Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, “Cezayir'in Birleşik Arap Emirlikleri ile diplomatik ilişkilerini kesmesinin ardından Cezayir, 11 Eylül 2026 saat 00.00'dan itibaren Birleşik Arap Emirlikleri'nde tescilli tüm sivil ve askeri uçaklara gidiş ve dönüşlerde hava sahasını kapatma kararı almıştır” denildi.

Açıklamada, kararın istisnasını Cezayir'deki Huari Bumedyen Uluslararası Havalimanı'na (Cezayir Uluslararası Havalimanı ) geliş ve buradan yapılan ticari sivil uçuşların oluşturduğu belirtildi. Bu uçuşların mevcut sözleşmenin sona ereceği 2026 yılının sonuna kadar devam edeceği kaydedildi.

Cezayir'in kararının açıklanmasından kısa süre sonra BAE Devlet Başkanı'nın diplomasi danışmanı Enver Gargaş, X hesabından yaptığı paylaşımda “Diplomatik ilişkiler bilmece veya şifre çözmeyi gerektiren işaretlerle değil, akıl, iletişim ve çıkarların netliğiyle yönetilir. Bu ilişkiler iç gerilimlere veya çıkarları açıklayamama ve öncelikleri belirleyememe durumuna rehin bırakılamaz” ifadelerini kullandı.

Gargaş, Cezayir'in adını anmadığı gibi paylaşımını bu kararla ilişkilendirmedi. Ancak X'teki paylaşımında “Belirsizlik bir politika değildir. Gürültü vizyon eksikliğinin yerini tutmaz. Başarılı diplomasi, tutumların netliğine, çıkarların ve anlaşmazlıkların iyi yönetilmesine dayanır. Bunun dışındaki her şey vizyon ve yönetim eksikliğinin ifadesidir” dedi.

BAE'nin açıklaması

BAE daha sonra yaptığı resmi açıklamada, Cezayir'in kararının geçici olmasını umduğunu belirtti. Abu Dabi, bunun iki halk arasındaki kardeşlik bağlarının korunmasına ve iki ülke arasındaki ortak çıkarların sürdürülmesine olanak sağlayacağını ifade etti.

BAE Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, “Birleşik Arap Emirlikleri tüm ülkelerle ilişkilerine değer vermekte, halkların çıkarlarına hizmet etmek, anlayış, işbirliği ve refahı desteklemek amacıyla bu ilişkileri sürekli olarak geliştirmeye özen göstermektedir” denildi.

Abu Dabi'nin “farklı ülkelerle ilişkileri işbirliği yapmak ve ortak çıkarları gerçekleştirmek için bir köprü olarak gördüğü” belirtilen açıklamada, BAE'nin dış ilişkilerinde bu yaklaşımı sürdürmeye bağlı olduğu vurgulandı.

Açıklamada ayrıca BAE'nin “kardeş Cezayir halkına verdiği değeri ve iki halkı birbirine bağlayan tarihi ve toplumsal bağlardan duyduğu gururu” vurguladığı belirtildi.

Tebbun'dan ilişkileri kesme sinyali

Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun daha önce birçok kez BAE ile ilişkilerin kesilebileceğinin sinyalini vermiş ve Birleşik Arap Emirlikleri'nden söz ederken “küçük devlet” ifadesini kullanmıştı.

Cezayir ile Abu Dabi arasındaki anlaşmazlıklar, Tebbun'un 2020'de başlayan ilk cumhurbaşkanlığı döneminden bu yana tırmandı. Gerilimde, BAE'nin İsrail ile ilişkilerini normalleştiren İbrahim Anlaşmaları'na katılması ve Fas, Bahreyn ve Sudan'ın da bu sürece dahil olması etkili oldu.

Tebbun, söz konusu adım hakkında kendisine yöneltilen soruya, İsrail'le normalleşmeye yönelik “bu aceleye” sıcak bakmadığını söyleyerek yanıt vermişti.

Cezayir Dışişleri Bakanlığı, BAE'ye “düşmanca eylemler” olarak nitelendirdiği tutumlarını durdurması için “çok sayıda uyarıda” bulunduğunu ancak Abu Dabi'nin “bu eylemlerini sürdürdüğünü ve bunların artık kabul edilemeyecek ve karşılıksız bırakılamayacak bir noktaya ulaştığını” belirtti.

Cezayir'de hükümete yakın medya kuruluşları, BAE'yi ülkenin iç işlerine ve komşu ülkelerin meselelerine müdahale etmekle suçluyor. Bu suçlamalar özellikle Libya ve Afrika Sahel bölgesine odaklanıyor.

El-Haber gazetesi 19 Temmuz'da manşetinde “BAE ile diplomatik ilişkilerin kesilmesine doğru” ifadesine yer vermişti.

Cezayir devlet televizyonu da BAE'yi, kontrol ettiği öne sürülen medya kuruluşları üzerinden bir karalama kampanyası yürütmekle suçlamıştı. Bu suçlamalar özellikle Cezayirli tarihçi Muhammed el-Emin Belgaith ile yapılan ve Belgaith'in Berberi dilini “Siyonist-Fransız projesi” olarak nitelendirdiği röportajın yayımlanmasının ardından gündeme gelmişti.

Belgaith, Cezayir'de ulusal dil statüsündeki Berberice hakkındaki açıklamaları nedeniyle devlet sembollerine zarar vermek suçlamasıyla beş yıl hapis cezasına çarptırılmış ancak 2025'in sonunda cumhurbaşkanlığı affından yararlanmıştı.

Cezayir, geçen şubat ayında da Abu Dabi'de Mayıs 2013'te imzalanan BAE ile hava hizmetleri anlaşmasını iptal etmek için prosedür başlatmıştı.


Husi saflarındaki Afrikalılar: Babu'l-Mendeb'in iki yakasında neler oluyor?

Yemen'in Sana kentinde Husilerin destekçilerinin düzenlediği bir gösteride bazı Husi üyeleri, 17 Temmuz 2026 (Reuters)
Yemen'in Sana kentinde Husilerin destekçilerinin düzenlediği bir gösteride bazı Husi üyeleri, 17 Temmuz 2026 (Reuters)
TT

Husi saflarındaki Afrikalılar: Babu'l-Mendeb'in iki yakasında neler oluyor?

Yemen'in Sana kentinde Husilerin destekçilerinin düzenlediği bir gösteride bazı Husi üyeleri, 17 Temmuz 2026 (Reuters)
Yemen'in Sana kentinde Husilerin destekçilerinin düzenlediği bir gösteride bazı Husi üyeleri, 17 Temmuz 2026 (Reuters)

Enver el-Ansi

Husilerin son dönemde körüklediği ‘tırmandırma savaşında’ neredeyse tek bir gün bile geçmiyor ki milislerinin daha fazla skandalı gün yüzüne çıkmasın. Kandırılan binlerce fakir çocuk, reşit olmayan ve ergen genci bu savaşa sürmekten başlayıp, radikal eğilimleri kullanılarak veya zorla bu savaşa dahil edilme koşulları şüphe uyandıran Afrikalı savaşçıların istihdam edilmesine kadar pek çok unsur deşifre oluyor.

Geçtiğimiz günlerde Yemen ordusu, ülkenin batı kıyısında süregelen askeri operasyonlar sırasında güçlerinin ‘Husilerin saflarında savaşan bir grup unsurun cesetlerine ulaştığını’ açıkladı. Yapılan incelemeler sonucunda bu kişilerin ‘Somalili eş-Şebab terör örgütüne’ mensup oldukları anlaşıldı. Yemenli askeri kaynaklar bu durumu ‘Husiler ile Afrika Boynuzu bölgesindeki terör grupları arasında bir tür koordinasyon ve karşılıklı hizmet alışverişi’ olarak değerlendirdi.

Yemen ve Somali'deki iki radikal grup arasındaki derin mezhepsel farka rağmen böyle bir ihtimal uzak görülmezken aksine oldukça muhtemel kabul ediliyor. Her ikisi de terör örgütü olarak sınıflandırılmış olsa da Yemen Silahlı Kuvvetleri, ölen bu Somalililerin eş-Şebab örgütü üyesi olduğu suçlamasına dayanak teşkil eden delillerin niteliğini tam olarak açıklamadı. Bilindiği üzere ‘potansiyel veya şüpheli teröristler’, bu tür savaşlara veya şiddet eylemlerine katılırken kimliklerini gösteren belge veya kartlar taşımazlar, ancak bu suçlamanın yalnızca ölenlerin yüz hatlarına ve ten rengine dayanmış olması da hayatın olağan akışına aykırıdır.

Bu Somalili gençler, milislerin saflarında savaşan tek Afrikalılar olmayabilir. Zira Etiyopyalılar da mevcut. Onların Husi saflarına katılma koşulları ile durumları farklı, bireysel veya ülkelerindeki bazı silahlı örgütlerle bağlantısız olabilir.

Gerçek şu ki, Afrikalıların Yemen'deki varlığı yadırganacak veya yeni bir durum değil. Bir zamanlar Yemen'deki Somalili mültecilerin sayısı yaklaşık bir milyona ulaşmıştı. Bunların bir kısmı ülkenin çeşitli şehirlerinde kalarak basit meslekler aracılığıyla geçimlerini sağlamayı tercih ederken, büyük bir çoğunluğu Yemen'i ya Birleşmiş Milletler aracılığıyla çeşitli Batılı ülkelerden sığınma hakkı elde edene kadar bir bekleme istasyonu ya da diğer Körfez ülkelerine geçiş için bir köprü olarak kullandı. Meşru hükümetin kontrolü altındaki bölgelerde durum aynı kalmaya devam etse de Husilerin kontrolündeki diğer bölgelerde durum değişti. Zira buralarda pek çok haksızlığa ve şantaja maruz kalıyorlar.

Afrika Boynuzu'nda Husi Nüfuzu

Eş-Şebab grubundan Somalililerin öldürüldüğünün ortaya çıkması, Batı basınının çeşitli organları ile Yemenli araştırma merkezlerinin hazırladığı ve İran'ın gözetiminde Husi grubu ile yalnızca Somali'de değil, Afrika Boynuzu'ndaki birçok ülkede ‘Kızıldeniz'in batı yakasındaki Husi varlığı’ olarak adlandırılan oluşum arasında gerçekleşen temaslardan bahseden birçok raporu yeniden hatırlattı.

Amerikan istihbaratı geçtiğimiz yılın ortalarında, Husilerin Somalili Eş-Şebab Hareketi’ni silahlandırma çabalarını ortaya çıkarmıştı.

Yemen'deki el-Mocha Merkezi’nin bu konudaki bir çalışması, ülkenin 2004 yılından bu yana Husiler ve El-Kaide ile iç savaşa girmesiyle birlikte, özellikle Aden Körfezi ve Arap Denizi'ndeki uluslararası güçlerin varlığı göz önüne alındığında, İran'ın Yemen'e silah kaçırma ihtiyacının kaçakçılık yollarını çeşitlendirmeyi ve bunları güvence altına almayı zorunlu kıldığını belirtmişti. Çalışma ayrıca bunun, İran rejimine uygulanan yaptırımları ve ekonomik ablukayı kırma çabasıyla, İran petrolünü Afrika Boynuzu ülkelerine kaçırmak ve orada satmak için çeşitli rotalar oluşturmak amacıyla İran Devrim Muhafızları Ordusu’nu (DMO) Somalili korsanlarla iş birliği yapmaya yönelttiğini, bunun yanı sıra ‘bölgedeki silahlı milislere ve aralarında Yemen'deki Husilerin de bulunduğu asi gruplara silah kaçırıp sattığını’ ifade etti.

grtbgt
Bir kamyonla Yemen’in güneyindeki Lahc vilayetindeki Khraz mülteci kampına nakledilen Somalili mülteciler, 28 Eylül 2008 (Reuters)

El-Mocha Merkezi’ne göre Amerikan istihbaratı geçtiğimiz yılın ortalarında Husilerin Somalili eş-Şebab Hareketi’ni silahlandırma çabalarını ortaya çıkardı.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Yemen Cumhurbaşkanlığı Liderlik Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi, bu yılın şubat ayında düzenlenen Münih Uluslararası Güvenlik Konferansı'ndaki konuşmasında, Husilerin bölgedeki şiddet yanlısı gruplarla olan ilişkisine, Afrika Boynuzu'na silah ihraç etmelerine, insan ticareti ağına dahil olmalarına ve içeride göçmenleri silah altına almalarına dikkati çekmişti. Alimi, Kızıldeniz bölgesinde güvenliğin yeniden tesis edilmesinin güney kıyılarından başladığını, bunun da ‘Babu'l-Mendeb’in her iki yakasında entegre düzenlemeler yapılmasını’ gerektirdiğini eklemişti.

Husilerin Afrikalı Mültecileri İstismar Etmesi

Sana'da 7 Mart 2021 tarihinde Etiyopyalılara ait bir gözaltı merkezinde büyük bir yangın çıktı. Etiyopya'nın Oromo halkından olan ve Kanada'daki Oromo diasporasına yönelik bir radyo ve televizyon kanalının yöneticiliğini yapan Jamda Suti adlı gazeteci beni arayarak; Husilerin, çatışma cephelerine katılmak ya da serbest bırakılmak için para ödemek arasında bırakıp pazarlık ettikleri mültecilerin üzerine bomba atması sonucunda Sana'da 450 Etiyopyalı mültecinin yanarak hayatını kaybettiğini bildirdi. BBC Arapça için kendisiyle yaptığım bir röportajda Suti, "Afrikalı tutuklular, Husilerin kendilerini cephelere katılmak ile para ödemek arasında bırakmasını protesto etmek amacıyla açlık grevindeydi; milis unsurları bu sırada grevi sonlandırmak için müdahale ederek üzerlerine bomba attı" diye ekledi.

Yemen makamlarının, Somalili mülteciler ve diğer Afrikalıların Yemen'deki toplumsal barış için risk oluşturabileceğine dair güvenlik endişeleri bulunuyordu.

Aynı zamanda Etiyopya merkezli ‘Oromo'nun Geleceği’ adlı bir ağın başkanı olan Suti, olaydan sağ kurtulan bir kişinin kendisine gönderdiği video kaydını bana ulaştırmıştı ve ben de bunu derhal yayımlamıştım. Ancak Yemen’deki insan hakları örgütlerinin Uluslararası Göç Örgütü'nün (IOM) katılımıyla şeffaf bir soruşturma yürütülmesi yönündeki çağrılarına ve mültecilere yönelik ihlallere, onları takip edip Yemen'in Suudi Arabistan sınırına yaklaşana kadar tutuklamalarına ve Sana ile kontrol ettikleri diğer bölgelerdeki gözaltı merkezlerine zorla getirilmelerine son verilmesi taleplerine rağmen bu durum Husileri utandırmadı ya da yaşananları umursamalarına neden olmadı. Husiler olayla ilgili soruşturma açma sözü vermiş, ancak eğer gerçekten yapıldıysa, soruşturmanın sonuçlarını açıklamamışlardı.

Ancak Husiler bir süre sonra tekrar açıklama yaparak, olayla ilgili yürüttükleri soruşturmanın Sana'daki göçmen merkezinde çıkan yangında yalnızca 45 kişinin ölümüne yol açtığını belirtti. Olaydan çok sayıda unsurunun ve güvenlik yetkilisinin sorumlu olduğunu kabul eden Husiler, ‘olayla ilgili olarak yargılanmaları amacıyla suçlanan 11 unsuru gözaltına aldıklarını’ ifade etti. Husiler bunu, Husi güvenlik güçlerinin ‘göçmenlerin tutulduğu tesiste çıkan bir protestoya, liderliklerinden izin almadan üç adet göz yaşartıcı gaz bombası atarak müdahale ettiği’ şeklinde savundu.

Afrikalılar Yemen'e nasıl ulaşıyor?

Binlerce kişi, Sudan'daki savaş, Etiyopya hükümeti ile Tigray bölgesi arasındaki çatışmanın yanı sıra Somali ve Eritre'deki istikrarsız koşullar gibi Afrika Boynuzu ülkelerindeki çalkantılı durum sebebiyle, devam eden savaşa rağmen bu ülkelerden Yemen'e gelmeye devam ediyor. Yemen kıyılarının Aden Körfezi veya Kızıldeniz üzerinden bu ülkelere yakın olmasının da etkisi söz konusu. İnsan tacirleri ve kaçakçılar, bu insanları söz konusu ülkelerin kıyılarından -özellikle güney kıyılarından- derme çatma ve köhne teknelerle, genellikle elverişsiz hava koşullarında kalabalık gruplar halinde taşıyor. Fırtınalar ve dalgalı denizler nedeniyle bu küçük gemi ve teknelerin birçoğu batarken, Yemen karasına yaklaşmayı başaran teknelerdeki yolcular ise açık denizde suya atılıyor. Aralarında yüzme bilmeyen kadın ve çocukların da bulunduğu bu kişilerin birçoğu yaşamını yitiriyor. Acil durum ve deniz kuvvetleri ekipleri ise bu alandaki kısıtlı imkânları ve deneyimleri nedeniyle onları çok nadiren kurtarabiliyor.

fvbg
Yemen'den dönüş yolunda, Obock yakınlarındaki çöl bir alanda Uluslararası Göç Örgütü'nden yardım aldıktan sonra su içip yemek yiyen Etiyopyalı göçmenler (AFP)

Yaptığım haber çalışmaları ve mülteci kamplarına gerçekleştirdiğim çok sayıda ziyaret sırasında, bu ölüm yolculuklarına dair dehşet verici hikayeler dinledim. Dinlediğim bu tanıklıklar arasında, insan kaçakçılığı çetelerinin silah tehdidi altında kadınların varsa eşyalarını nasıl gasp ettiğini anlatanlar da vardı.

O dönemde Yemen makamlarının, Somalili mülteciler ve diğer Afrikalıların -özellikle de ülkelerindeki çatışma bölgelerinden geldikleri ve belki de bir kısmı bu çatışmaların tarafı olduğu için- Yemen’deki toplumsal barış için risk oluşturabileceğine dair güvenlik endişeleri bulunuyordu. Ancak Yemen hükümeti, IOM iş birliğiyle, durumlarının Birleşmiş Milletler (BM) tarafından incelenmesini bekleyen ve misafir etmeyi kabul edecek bağışçı Batı ülkelerinin onayını bekleyen mülteciler için büyük bir mülteci kampı kurmaya karar verdi.

Yemen'deki savaşın uzamasıyla birlikte, ülkelerindeki savaşın alevlerinden kaçarak özellikle Somali'ye göç eden on binlerce Yemenlinin aynı trajediyi yeniden yaşaması da kaderin bir başka cilvesi olmaya devam ediyor.

Gerçekten de bu kişilerden birkaç binini barındıran bir kamp, Lahis vilayetinin el-Mudaraba ve el-Ara ilçesinde, Aden şehrine yaklaşık 136 kilometre uzaklıkta kuruldu. Burası Yemen'de mülteciler için tahsis edilmiş tek kamp olan Haraz Mülteci Kampı'ydı.

Kampın içinde veya dışında meydana gelen bazı münferit adli olaylar haricinde, Yemen'in bir devlet ve toplum olarak güvenliğini tehdit eden kayda değer hiçbir suç kaydedilmedi.

xc dv v
Yemen'in güneyindeki sahil kenti Aden'de, Somali'ye sınır dışı edilmeden önce bir teknede bulunan düzensiz Afrikalı göçmenler, 26 Eylül 2016 (AFP)

Çocuk yaşta olanların silah altına alınması ve milislerin bazı Afrikalı savaşçıları kullanması konusunda hayret uyandıransa, Husilerin, her cuma günü grubun liderine içeride ve dışarıda ‘ilahi fetihlerini’ gerçekleştirmesi için ‘halk yetkisi’ verildiği iddiasıyla ‘milyonluk kalabalıklar’ olarak adlandırdıklarıyla dünyanın kulaklarını ve gözlerini sağır ederken böyle bir yola başvuruyor. Oysa grubun bazı şahin kanat mensupları, saflarına 200 bin ‘mücahidin’ katıldığından övünerek bahsediyordu. Bu durum, “Asıl ‘mücahitlerin’ yerine ve onların adını kullanarak milislerin savaşlarına küçük yaştakileri ve bazı Afrikalıları sürmenin sebebi ne?” sorusunu akıllara getiriyor.


Smotrich, El Halil'de: İbrahimî Camii, Batı Şeria'daki ilk egemen mülkümüz

İbrahimî Camii'nde bir çocuk, Hz. İshak'ın makamını izliyor (Şarku'l Avsat)
İbrahimî Camii'nde bir çocuk, Hz. İshak'ın makamını izliyor (Şarku'l Avsat)
TT

Smotrich, El Halil'de: İbrahimî Camii, Batı Şeria'daki ilk egemen mülkümüz

İbrahimî Camii'nde bir çocuk, Hz. İshak'ın makamını izliyor (Şarku'l Avsat)
İbrahimî Camii'nde bir çocuk, Hz. İshak'ın makamını izliyor (Şarku'l Avsat)

İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, El Halil'deki İbrahim Camii'nin Yahudi halkının ilk egemen mülkü olduğunu söyledi. Üstü kapalı alanların açılışı için bulunduğu camide konuşan Smotrich, İbrahim Camii'nin Batı Şeria'daki “İsrail egemenliğinin sonsuza dek sembolü olarak kalacağını” vurguladı.

İsrail'in Kanal 14 televizyonu, İbrahim Camii'ndeki çatı ve kapsamlı restorasyon çalışmalarının tamamlanmasına yönelik etkinliğe öncülük eden Smotrich'in, daha önce El Halil Anlaşmaları'nı sona erdirme ve bu konudaki yetkileri Filistin belediyesinden alma kararının ardından “tarihi bir adımı tamamladığını” bildirdi.

Smotrich, geçen haziran ayında El Halil'e ilişkin “El Halil Anlaşması”nı iptal ettiğini açıklamıştı. Bu karar, Filistin Yönetimi ve Filistinliler açısından önemli bir darbe olarak değerlendirilmişti. Karar kapsamında, Eski Şehir'i de içine alan H2 bölgesindeki planlama ve inşaat yetkileri El Halil Belediyesi'nden alındı.

El Halil, Batı Şeria'da 1997 yılında özel bir anlaşmayla H1 ve H2 olarak iki bölgeye ayrılan tek Filistin kentidir. Bu düzenleme, El Halil'deki yeniden konuşlandırmaya ilişkin protokol olarak biliniyor ve 1995 tarihli Oslo II Anlaşması'nın ve 1993'te Oslo Anlaşmaları kapsamında başlayan İsrail-Filistin barış sürecinin devamı niteliğinde bulunuyor.

El Halil Anlaşması uyarınca İsrail güçleri, kentin yaklaşık yüzde 80'ini oluşturan H1 bölgesinden çekildi ve burada güvenlik ile sivil işlerin sorumluluğu Filistin Yönetimi'ne bırakıldı. Buna karşılık İsrail, kentin yüzde 20'sini oluşturan H2 bölgesinde güvenlik kontrolünü elinde tuttu. Eski Şehir bölgesini, İbrahim Camii'ni ve El Halil'deki Yahudi yerleşimini kapsayan H2'de sivil yetkiler ise Filistin Yönetimi'ne devredildi.

dvfgbhy
İbrahim Camii'nin ana girişinden bir bölüm (Şarku'l Avsat)

Smotrich, “Bu, sıradan bir planlama adımından çok daha fazlası; tarihi bir değişikliktir. Yerleşim devrimini sürdürüyor, yönetimi güçlendiriyor ve Yahudiye ve Samiriye'de (Batı Şeria) İsrail egemenliğini derinleştiriyoruz” ifadelerini kullandı.

Filistin Yönetimi Smotrich'in kararını reddetmesine rağmen İsrail, istediği düzenlemeyi fiilen hayata geçirdi.

Smotrich, çarşamba günü camide yaptığı konuşmada, “Makpela Mağarası (İbrahim Camii), İsrail halkının ilk egemen mülküdür. Efendimiz İbrahim'in satın aldığı bu yer, bu topraklar üzerindeki egemenliğimizin sembolü haline geldi. Bu sabah, ilgili bütün tarafların profesyonel ve yoğun çalışmaları sayesinde üst örtü ve restorasyon projesinde son aşamaya ulaştık” dedi.

Smotrich, “Bu, tarihi bir döngünün kapanmasıdır. Ortak çabalar sayesinde, gelecek Yahudi Yeni Yılı'nda İsrail halkının geniş kitleleri burada uygun ve saygın koşullarda ibadet edebilecek” dedi.

Filistin Yönetimi'ne yönelik kışkırtıcı söylemler

Smotrich'in adımı, İsrail'de Filistin Yönetimi'ni hedef alan geniş kapsamlı bir kampanyanın yürütüldüğü dönemde atıldı.

Smotrich, bundan bir gün önce Filistin Yönetimi'nin devrilmesi gerektiğini söyledi. Bu açıklama, Savunma Bakanı Yisrael Katz'ın Filistin Yönetimi'ni topyekûn savaşla tehdit etmesinden birkaç saat sonra yapıldı.

Katz, Başbakan Binyamin Netanyahu ile birlikte, Filistin Yönetimi'ne bağlı güvenlik birimlerinin veya bunlarla bağlantılı unsurların taraf olduğu çatışma ve karışıklıkların yaşanması halinde, orduya yönetimin üst düzey yetkililerine ve kurumlarına karşı kapsamlı bir savaşa hazırlık emri verdiklerini söyledi.

Şarku’l Avsat’ın İbrani medyasından aktardığına göre Katz'ın planı; “Filistin Yönetimi'nin üst düzey yetkililerine yönelik hedefli suikastlar düzenlenmesi, altyapının imha edilmesi, operasyonların başlatıldığı Filistin kent ve köylerinden halkın tahliye edilmesi ve bölgenin işgal edilmesini” içeriyor.

Netanyahu da daha önce Filistin Yönetimi'ne bağlı unsurların İsrail'e yönelik saldırılara katılması ihtimalini orduyla görüşmüştü.

İsrailli yetkililer zaman zaman Filistin Yönetimi'ni hedef alan açıklamalar yaparak, yönetimin Batı Şeria'daki yerleşimlere 7 Ekim 2023 saldırısına benzer bir saldırı düzenleyebileceğini öne sürüyor. Bu yetkililer, yönetimin silahlarına el konulmasını, güvenlik birimlerinin tamamının veya bir bölümünün dağıtılmasını, hatta Filistin Yönetimi'nin tamamen lağvedilmesini talep ediyor.

cvfbgh
İbrahim Camii'nin içinde Hz. İbrahim'in makamı (Şarku'l Avsat)

Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir de defalarca Filistin Yönetimi'nin feshedilmesini istedi ve İngiltere'nin yerleşimlere yönelik yaptırımlarının ardından bu talebini yineledi.

İsrail'deki yerleşimci hareketinin liderleri de yerleşimlere yönelik yaptırımlara karşılık olarak Oslo Anlaşmaları'nın iptal edilmesini, işgal altındaki Batı Şeria'daki A ve B bölgelerinde yerleşimlerin genişletilmesini ve Filistin Yönetimi'nin dağıtılması için çalışılmasını talep etti.

İsrail Kamu Yayın Kurumu Kan 11'in aktardığına göre, Batı Şeria'daki yerleşimler konseyi başkanı Yisrael Gantz, İsrail'deki ABD Büyükelçisi Mike Huckabee ile görüşerek Washington'un yaptırımlara karşı atabileceği adımları ele aldı.

İsrail, Batı Şeria'da Filistin Yönetimi'ni siyasi ve ekonomik abluka uygulayarak ve yetki ve rollerini etkileyen yasal düzenlemelerde değişiklikler yaparak hedef alıyor. El Halil'de atılan son adım da bunun örneklerinden biri olarak değerlendiriliyor.

Polis mensuplarının tutuklanması ve tazminatlar

İsrail ordusu Batı Şeria'nın merkezinde her gün operasyonlar düzenlerken, yerleşimciler de ölümcül saldırılar gerçekleştiriyor. Ordu bu hafta operasyonlarını yoğunlaştırdı ve Batı Şeria'nın kuzey ve orta kesimlerinde silahlı hücreleri etkisiz hale getirdiğini, ayrıca Tubas yakınlarında fırlatma rampası bulunmayan bir roket mermisi tespit edildiğini ve hemen imha edildiğini bildirdi.

İsrail ordusu çarşamba günü, Beytunya yakınlarında C Bölgesi'nde kontrol noktası kurulmasına karıştıkları gerekçesiyle bazı Filistinli polislerin gözaltına alındığını açıkladı. Ordu, polislerin “yetkilerini aşarak hareket ettiğini” savundu.

Filistinli bir polis ekibi daha önce Beytunya yakınlarındaki bir yolda silahlı bir İsrailli yerleşimciyi durdurmuş, kısa süre sonra da bu kişiyi İsrail güçlerine teslim etmişti.

İsrail güvenlik teşkilatı olayı, Filistin güvenlik birimlerinin “ciddi bir yetki aşımı” olarak nitelendirdi.

Filistinli polislerin gözaltına alınması, İsrail güvenlik güçlerinin Beytüllahim'deki bir hastanenin avlusunda Filistin polis devriyesini durdurduğu ve polisleri aşağılayıcı uygulamalara maruz bıraktığı olayın ardından geldi. Söz konusu adım, “Filistin Yönetimi'nin itibarına darbe” olarak değerlendirildi.

Filistin Yönetimi'ne yönelik bir başka adımda ise Kudüs Bölge Mahkemesi, daha önce görülmemiş bir kararla, saldırılarda yaralanan İsrailli asker ve polislerin de yalnızca sivillerle sınırlı kalmayacak şekilde “Terör Mağdurlarının Tazmini” yasası kapsamında tazmin edilmesine hükmetti.

“Yedioth Ahronoth” gazetesinin haberine göre mahkeme hâkimi, yasanın güvenlik güçleri mensuplarına uygulanamayacağı yönündeki Filistin Yönetimi'nin itirazını reddeden üç karar verdi. Mahkeme, Filistin Yönetimi'nin yıllar önce Kudüs'te düzenlenen araçlı saldırıda yaralanan bir asker, bıçaklı saldırıda yaralanan bir kadın polis ve silahlı saldırıda yaralanan bir askere toplam olarak yaklaşık 50 milyon şekel tazminat ödemesine hükmetti.