ABD Yakın Doğu Asya İşlerinden Sorumlu Dışişleri Müsteşar Vekili Joey Hood, Şarku’l Avsat’a konuştu: ‘Arap bölgesini göz ardı etmedik’

Joey Hood, Şarku'l Avsat'a yaptığı açıklamada Irak'ın refahının önündeki en büyük engel İran'ın müttefikleri olduğunu söyledi. Esed ile normalleşmeye karşı da uyarıda bulundu.

ABD Yakın Doğu Asya İşlerinden Sorumlu Dışişleri Müsteşar Vekili Joey Hood. (ABD Dışişleri Bakanlığı)
ABD Yakın Doğu Asya İşlerinden Sorumlu Dışişleri Müsteşar Vekili Joey Hood. (ABD Dışişleri Bakanlığı)
TT

ABD Yakın Doğu Asya İşlerinden Sorumlu Dışişleri Müsteşar Vekili Joey Hood, Şarku’l Avsat’a konuştu: ‘Arap bölgesini göz ardı etmedik’

ABD Yakın Doğu Asya İşlerinden Sorumlu Dışişleri Müsteşar Vekili Joey Hood. (ABD Dışişleri Bakanlığı)
ABD Yakın Doğu Asya İşlerinden Sorumlu Dışişleri Müsteşar Vekili Joey Hood. (ABD Dışişleri Bakanlığı)

ABD dış politikasını yakından takip eden birçok kimse, Başkan Joe Biden yönetiminin Ortadoğu bölgesine veya doğuda Afganistan’dan batıda Fas’a kadar uzanan, ABD Dışişleri Bakanlığı’nda “Yakın Doğu” olarak isimlendirilen bölgeye doğrudan ve etkin bir şekilde dahil olma arzusundan uzun süredir şüphe duyuyor. Bu durumu kabul etmeyen ABD Yakın Doğu Asya İşlerinden Sorumlu Dışişleri Müsteşar Vekili Joey Hood, Washington’ın bölgeye olan bağlılığının “uzun vadeli ve derin” olduğunu söyledi.
Hood, Şarku’l Avsat ile yaptığı röportajda ABD’nin bölgedeki birçok konuda öncelikle ülkenin çıkarlarını gözettiğini, ortakların ve müttefiklerin reformlarını güçlendirdiğini, yolsuzlukla mücadele ettiğini ve insan haklarını desteklediğini söyledi. Bölge ülkeleriyle olan ilişkilerinde bu büyük çerçeveyi gözettiğini vurguladı.
Hood, Suriye meselesinde Sezar Yasası’nın devam ettiğini ve ABD güçlerinin SDG ile birlikte DEAŞ’a karşı mücadelesini sürdürdüğünü söyledi. Esad rejimiyle ilişkileri normalleştirmek isteyen ülkeleri de uyardı.
Lübnan meselesinde politikacıları farklılıkları bir kenara bırakarak halkın çağrısına cevap vermeye çağıran Joey Hood, Irak konusunda da ülkenin bölgedeki önemli rolünü, yaklaşan seçimlerin bütünlüğünü desteklediğini ve milislerin ellerinden silahların alınmasının gerekliliğini vurguladı. Hood’un gündeminde Libya da vardı. Hood, Halife Hafter'in cumhurbaşkanı seçilmesinin Libya halkının vereceği bir karar olduğunu belirterek tüm yabancı güçlere ve paralı askerlere ülkeyi terk etmeleri çağrısında bulundu.
ABD Yakın Doğu Asya İşlerinden Sorumlu Dışişleri Müsteşar Vekili Joey Hood Ortadoğu’daki denklemlerden ABD’nin uluslararası arenada yaşanan son gelişmelere ilişkin tutumuna kadar birçok başlıkta Şarku’l Avsat’ın sorularını yanıtladı:

Orta doğu'yu birkaç kez ziyaret ettiniz. Bize Biden yönetiminin bölgeye yönelik politikasını anlatır mısınız?
Başkan Biden, ABD’nin çıkarlarını dünya çapında geliştirmek için ortaklarımızla yeniden ittifaklar kurarak ülkenin diplomasisini canlandırıyor. Gelecek nesiller için iklimimizi korurken çatışmaları sona erdiren, yolsuzluğa karşı mücadele veren, insan haklarını gözeten ve istihdam yaratan politikalar geliştirmek hepimizin çıkarınadır. ABD, tüm bu zorlukların üstesinden gelmek için Ortadoğu'daki dostlarımızla birlikte çalışıyor.

Birçok kişi Ortadoğu'nun artık ABD için önemli olmadığını düşünüyor. Buna katılıyor musunuz?
Dünyanın her yerindeki bölgesel çatışmalara diplomatik çözümler bulmaya, en yakın ortaklarımızla ittifakları ve ilişkileri yeniden kurmaya, insan haklarına ve demokratik değerlere öncelik vermeye ve iklim değişikliği sorununu ele almak için adımlar atmaya kararlıyız; Tüm bu konular Ortadoğu ve Kuzey Afrika'daki ilişkilerimiz için de temel teşkil etmektedir. Bölgeye karşı uzun vadeli, derin taahhütlerimiz var. Güvenlik taahhütlerimizde gayet açık ve kararlıyız. Fas, Ürdün, İsrail, Bahreyn ve Umman ile serbest ticaret anlaşmalarımız bulunuyor. Suudi Arabistan, Mısır, Kuveyt, BAE ve Katar da dahil olmak üzere bölgedeki diğer ülkelerle milyarlarca dolarlık ticaret ve yatırımımız var. Bölgedeki insanların hayat standartlarını yükseltmek, refah ve yenilik getirmek amacıyla doktor ve bilim insanı olmak veya teknolojik gelişimler için şirket kurmak için 70 bini bölgeden olmak üzere ABD üniversitelerinde ve kurumlarında eğitim gören 1,5 milyon öğrenci, ilişkilerimizin ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor. İsrail, BAE, Bahreyn ve Fas arasındaki normalleşme anlaşmalarının ve onlardan önce de İsrail, Mısır ve Ürdün arasındakilerin sağladığı faydaları da unutamayız. Bu anlaşmalar, bölgedeki sorunların geçmişte kaldığı anlamına gelmese de iş birliği için önemli yollar açıyor. ABD’nin hem İsraillilerin hem de Filistinlilerin eşit özgürlük, güvenlik, refah ve haysiyet haklarını hak ettiğine inanmaya devam ettiğini vurgulamak istiyorum.

Suriye

Suriye 10 yıldır savaş halinde ve bir çözüm bulunamadı. Son seyahatinize dair görüşleriniz nelerdir? Suriye'yi kaç kez ziyaret ettiniz?
Suriye halkı, Beşşar Esed rejiminin elinde akıl almaz acılar çekti. Onun acımasız yönetimi ve yozlaşmışlığı nedeniyle yaşanan bir insani felakete tanık olduk. Suriye'de istikrarın ancak bugün gördüğümüz çatışma ve krizlerin arkasındaki faktörleri ele alan siyasi bir süreçle sağlanabileceğine inanıyoruz. Suriye'deki çatışmanın bir sonu olacaksa bunun için Esed rejiminin davranışını değiştirmesi gerekiyor. Bu süreç tüm Suriyelilerin iradesini temsil etmelidir. Kalıcı bir siyasi çözümün ulaşılabilir olmasını sağlamak için müttefikler, ortaklar ve Birleşmiş Milletler ile birlikte çalışmaya kararlıyız. Koalisyon’un DEAŞ’ı yenmek için yaptığı bakanlar toplantısına ek olarak Dışişleri Bakanı Antony Blinken’ı, İtalyan Dışişleri Bakanı ile birlikte 28 Haziran’da Suriye konulu bakanlar toplantısı düzenlemeye sevk eden sebep de budur. Böylece Suriyelilerin Birleşmiş Milletler’e etkin katılımı için destek sağlamaya, Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararını desteklemek üzere siyasi sürece ve diğer diplomatik çabalara destek vermeye devam ediyoruz. Bu noktaları ve Suriye politikamızın diğer unsurlarını, DEAŞ karşıtı Koalisyonu'nun yerel ortaklarıyla birlikte teyit etmek için geçen mayıs ayında kuzeydoğu Suriye'yi ziyaret ettim. Kurtarılmış bölgelerin istikrara kavuşturulmasına yardım etmek de dahil olmak üzere DEAŞ’ı yenme planımızın parçası olarak kuzeydoğudaki varlığımıza bağlılığımızı sürdürüyoruz.

Kongre'nin bazı üyeleri Suriye ile ilgili görüşlerini dile getirdiler ve Biden yönetimine, ekonomik duruma önemli yansımaları nedeniyle Esed rejimine uygulanan Sezar Yasası yaptırımlarını kaldırma çağrısında bulundular. Dışişleri Bakanlığı Kongre’deki bu tür düşünceleri nasıl karşılıyor?
Mevcut yaptırımların kaldırılmasına yönelik bir plan yok. Yönetim, Suriye'deki sivilleri korumaya yönelik Sezar Yasası’nın yanı sıra diğer ABD yaptırım güçlerinin, bazıları savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar teşkil eden zulümler de dahil olmak üzere Esed rejimine karşı hesap verebilirliği teşvik etmek için önemli araçlar olduğuna inanıyor. Bu araçları kullanmaya devam edeceğiz. Suriye ile ilgili yaptırımlarımız ticaret, yardım veya insani faaliyetleri hedef almıyor. Daha ziyade Esed'in ve Suriye hükümetindeki diğer isimlerin kapasitesini sınırlamaya çalışıyor.
-Bazı Arap ülkeleri Esed rejimi ile ilişkileri normalleştirme niyetlerini bir kez daha açıkladılar. ABD'nin bu konudaki tutumu nedir? Müttefiklerinizden bunu yapmamalarını istediniz mi?
ABD'nin Esed rejimiyle diplomatik ilişkilerimizi geliştirme planı yok. Esed’in davranışlarında önemli bir değişiklik görene ve siyasi bir çözüme gidene kadar da bunu yapmayı düşünmüyor. Bu normalleşme raporlarını gördük ve üzerinde düşündük. Bölge ülkelerini, üzerinde ısrarla durarak Esed rejiminin gerçekleştirdiği vahşeti dikkatle değerlendirmeye çağırdık. Soruyoruz: Normalleşmeyi düşündüklerinde bunu Suriye halkının yararına mı yapıyorlar? Biz bunda bir fayda görmüyoruz.

Lübnan

ABD'nin Lübnan'a yönelik politikası nedir?
Lübnan liderlerini partizan siyasi farklılıkları bir kenara bırakmaya ve halk için gerçek ve radikal reformlara hazır ve yetenekli bir hükümet kurmak için yeterli esnekliği göstermeye çağırıyoruz. Halk, onlarca yıllık yolsuzluk ve kötü yönetim nedeniyle krizde olan ülkenin can çekişen ekonomisini kurtarmak adına gereken reformları uygulamak için acilen kurulması gereken bir hükümeti hak ediyor. Biz ve uluslararası toplum, Lübnan'ın uzun vadeli yapısal desteğinin kilidini açmak için somut eylemlerin son derece kritik olduğunu açıkça belirttik.
ABD’nin, Lübnan ekonomik kriz, Kovid-19 salgını ve Beyrut Limanı'ndaki korkunç patlama da dahil olmak üzere kötüleşen krizlerden çıkarken ve yeniden inşa edilirken Lübnan halkının yanında olduğunu vurgulamak isterim. ABD, Lübnan'a son iki yılda yaklaşık 560 milyon dolar insani yardımda bulundu. Buna ek olarak Başkan Biden 4 Ağustos'ta, yaklaşık 100 milyon dolar ek insani yardım sağlandığını duyurdu. Bu insani yardım, Suriyeli mülteciler ve onlara ev sahipliği yapan topluluklar da dahil olmak üzere savunmasız nüfuslara fayda sağlayacaktır.
-Mevcut ABD yönetimi, Lübnanlıları İsrail ile barış müzakerelerini sürdürmeleri ve sınır konularını tartışmaları için nasıl destekleyebilir?
Deniz sınırı, İsrail ve Lübnan tarafından alınacak bir karardır. ABD, bu tartışmalara başladığımız temele dayanarak deniz sınırıyla ilgili müzakereleri kolaylaştırmaya hazırdır.

Irak

Bazı Iraklılar, Biden yönetiminin Irak hükümetiyle aynı fikirde olmadığına ve İran'ın çirkin faaliyetlerini caydırmak için Biden’ın net bir gündemi olmadığına inanıyor. Bu konudaki düşünceleriniz nelerdir?
Biden yönetimi Irak hükümetinin ortağıdır. İlişkimize değer veriyoruz. Başkan Biden, 26 Temmuz'da Irak Başbakanı Mustafa Al-Kazimi ile ilişkilerimizi güçlendirmek için bir araya geldi. Stratejik diyalog için bir oturum gerçekleştirdik. Bundan önce de Irak'a, ABD Dışişleri Bakanlığı Danışmanı Derek Chollet, Ulusal Güvenlik Konseyi'nin Ortadoğu ve Kuzey Afrika koordinatörü Brett McGurk, Ortadoğu İşlerinden Sorumlu Savunma Bakan Yardımcısı Dana Stroul ve benim de dahil olduğu üst düzey bir heyet gönderildi. Dolayısıyla, ilişkimizin üst düzey ziyaretlerin ve güvenlik iş birliğinin ötesine geçtiğini, Irak ile Stratejik Çerçeve Anlaşması'nda tanımlandığı gibi bir dizi ikili meseleyi paylaştığımızı belirtmek gerekir. Birçok kez söylediğimiz gibi; Irak'ı bölgede güçlü bir role sahip yakın bir ortak olarak görüyoruz ve ortak hedefimiz olan güvenli, istikrarlı ve müreffeh bir Irak için çalışmaya devam etmek istiyoruz.

Yönetim Irak'taki tansiyonu düşürmek ve yaklaşan seçimlerde demokratik süreci desteklemek için neler yapabilir?
Bütünlüğe sahip, istikrarlı, müreffeh ve demokratik bir Irak'ı destekliyoruz. Stratejik Çerçeve Anlaşması ikili ilişkilerimizin temeli olmaya devam ediyor. Irak için barışçıl ve müreffeh bir gelecek isteyenlerin yanında olmaya devam edeceğiz. Irak halkının şiddet veya misilleme korkusu olmadan görüşlerini ifade etme ve barışçıl protesto etme hakkını destekliyoruz. Seçimlere gelince… ABD olarak herhangi bir adaya veya partiye destek vermiyoruz. Seçim sürecini destekliyoruz. Irak halkının demokratik bir sistemde iradesini ifade edebilmesi için özgür ve adil seçimlerin güvenli bir ortamda yapılmasını umut ediyoruz. Irak seçimlerini desteklemek bizim için en önemli önceliktir. BM Güvenlik Konseyi'nin 27 Mayıs'ta Birleşmiş Milletler Irak Yardım Misyonu'nun (UNAMI) görev süresinin uzatılmasına oybirliğiyle karar vermesinden ve Irak hükümetinin seçimleri izleme talebine yanıt veren hükümler içermesinden memnuniyet duyduk. ABD, toplam bütçesi 15,8 milyon dolar olan Genişletilmiş Seçim Gözlem Misyonu'nun görevini finanse etmek için 5,2 milyon dolar katkıda bulundu. Dolayısıyla geniş coğrafi kapsama sahip BM’nin, güçlü ve görünür varlığını içeren bu tedbirlerin üçüncü tarafların gözlemciliğinin yanı sıra sahtekârlığı engellemeye, katılımı artırmaya ve Iraklıların demokrasilerine olan güvenini yeniden inşa etmeye yardımcı olacağını umuyoruz.

Irak'ta sizi en çok endişelendiren konu hangisi?
Irak'ın refahının önündeki en büyük engel, İran'la müttefik silahlı gruplar ve Irak kurumlarını ve hukukun üstünlüğünü baltalayanlardır.

Sizce ABD güçleri Irak'tan ne zaman çıkacak?
Şu an Irak'taki ABD kuvvetleri, DEAŞ’ı yenmek için kurulan Koalisyon’un bir parçasıdır. Bu kuvvetlerin rolü tavsiye, yardım sağlamak ve DEAŞ’ın kalıcı yenilgisini sağlamak için Irak güvenlik güçlerini desteklemekle sınırlıdır. Herkesi varlığımızı başka türlü tanımlayacak bir çıkışın amaçlarını sorgulamaya davet ediyorum.

Libya

Libya’nın eski lideri Muammer Kaddafi'nin oğlu, yaklaşan seçimlerde aday olma yönündeki arzusunu açıkladı. ABD'nin bu konudaki tutumu nedir? Onu destekliyor musunuz?
4 Aralık'ta yapılması planlanan Libya ulusal seçimleri, ülkenin demokratik ilerlemesi ve birliği için çok önemli. Ülkenin dört bir yanındaki insanların Libya'nın geleceğini şekillendirmede söz sahibi olmalarına izin vererek siyasi sürecin Libya'ya ait, Libya liderliğinde ve dış müdahale veya etkiden uzak olması gerektiğine inanıyoruz. ABD'nin potansiyel adaylara ilişkin bir tutumu yok. Ancak Seyfülislam Kaddafi'nin Birleşmiş Milletler’in ve ABD’nin yaptırımlar listesinde yer aldığını, sivillerin öldürülmesi ve işkence edilmesinden dolayı hakkında Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından tutuklama emri çıkarıldığını açıkça belirtmek istiyoruz.

ABD, Rusya'nın Libya'daki güçleriyle ilgili endişelerini her zaman dile getirdi ancak Türkiye'ye bağlı güçlerle ilgili bir açıklama yapmadı. Bu, Washington'ın Ankara ve diğer NATO üyeleriyle daha önce tartıştığı bir konu mu?
Avrupa ve bölgesel müttefikler, Libya Geçici Hükümeti, Birleşmiş Milletler ve diğerleriyle tüm yabancı güçlerin ve savaşçıların dengeli bir biçimde, sırayla geri çekilmesine yönelik ilerlemenin nasıl sağlanacağı konusunda görüşmeler yürütüyoruz. İkinci Berlin Konferansı'nda askeri gerilimi düşürmeye ilişkin meseleler vurgulandı. Yabancı savaşçıların ayrılmasının nasıl operasyonel hale getirileceğine dair faydalı, ikili tartışmalar yapılmış olsa da Rusya'nın Libya’da ihtilafı derinleştiren, istikrarsızlaştırıcı müdahalesi ABD için endişe kaynağı olmaya devam ediyor. 23 Ekim 2020'de imzalanan Libya ateşkes anlaşması, Rus paralı askerlerinin, Türk kuvvetlerinin, Suriye, Çad ve Sudan da dâhil olmak üzere tüm yabancı savaşçıların ve vekillerin geri çekilmesini ve her türlü dış askeri müdahalenin sona ermesini gerektiriyordu. Çatışmaya dâhil olan tüm taraflar, ülke çapındaki ateşkes anlaşmasına saygı göstermelidir.

Berlin ve Cenevre çıkışlarından sonra ABD'nin savaşı sona erdirmek ve Libya'yı yeniden birleştirmek için Libyalıları destekleme vizyonu nedir?
ABD’nin amacı dış müdahale olmaksızın egemen, istikrarlı, birleşik, güvenli bir Libya’nın inşasına katkıda bulunmak, insan haklarını ve kalkınmayı destekleyen, kendi sınırları içinde terörle mücadele edebilecek, demokratik olarak seçilmiş bir hükümet kurmaktır. ABD Özel Elçisi Richard Norland'ın çalışmaları da dahil olmak üzere Libya'daki ilerlemeyi desteklemeye yönelik diplomasimizi artırıyoruz. Libyalı liderler, anayasal temeli oluşturmak ve onları yönetecek seçim yasasını tanımlamalı, seçimlerin başarısını sağlamak için temel hazırlıkları yapmalıdır.

General Hafter önümüzdeki seçimlerde aday olursa Biden yönetimi onu destekleyecek mi? Onunla ilişki kurmayı kabul ediyor musunuz?
Halife Hafter siyasi sürece gerçekten katılmayı seçerse, ülkenin geleceğinde oynayacak bir rolünün olup olmadığına Libyalılar kendileri karar verecektir.

Mevcut Libya hükümeti, devrimin patlak vermesinden bu yana ABD ve Batı'da dondurulan fonların bir kısmını geri almaya çalışıyor. Bu konuda herhangi bir bilginiz var mı?
ABD, BMGK’nın (2011'de kabul edilen) 1970 sayılı kararı uyarınca dondurulan Libya varlıklarının Libya halkının kullanımına ve onların yararına sunulmasını sağlamayı hedefliyor. Güvenlik Konseyi 15 Temmuz'da, söz konusu varlıkların Libya halkının yararına, ‘daha ​​sonraki bir aşamada’ sağlanması niyetini bir kez daha vurguladı.



Etiyopya'nın herkese uygun savaşı: Kızıldeniz denklemi değiştirecek mi?

Addis Ababa'da, Etiyopya Silahlı Kuvvetleri'ni desteklemek için düzenlenen bir gösteri sırasında toplanan diğerlerine katılan bir adam Etiyopya bayrağı sallıyor (AFP)
Addis Ababa'da, Etiyopya Silahlı Kuvvetleri'ni desteklemek için düzenlenen bir gösteri sırasında toplanan diğerlerine katılan bir adam Etiyopya bayrağı sallıyor (AFP)
TT

Etiyopya'nın herkese uygun savaşı: Kızıldeniz denklemi değiştirecek mi?

Addis Ababa'da, Etiyopya Silahlı Kuvvetleri'ni desteklemek için düzenlenen bir gösteri sırasında toplanan diğerlerine katılan bir adam Etiyopya bayrağı sallıyor (AFP)
Addis Ababa'da, Etiyopya Silahlı Kuvvetleri'ni desteklemek için düzenlenen bir gösteri sırasında toplanan diğerlerine katılan bir adam Etiyopya bayrağı sallıyor (AFP)

Sergey Eldinov

Üç yıldır, Kızıldeniz'in batı kıyısında, gözlerden uzak ve kayda değer bir ilgi görmeyen bir iç savaş sürüyor. Kendisini çevreleyen bu sessizlik tesadüfi değildi; aksine, bölgedeki çoğu ülkenin ve büyük jeopolitik güçlerin başkentlerinin çıkarlarına hizmet etmek için kasıtlı olarak sürdürüldü ve pekiştirildi. Ancak, dünyanın genelinin bu sessizliğin sonuçlarına katlanması mümkün değil.

23 Eylül'de Tigray Halk Kurtuluş Cephesi (TPLF), Mekelle, Aksum ve Şire havaalanlarını ele geçirdi. Reuters'e göre, Amhara bölgesinde de kendisine bağlı güçler, 2020 ile 2022 yılları arasında kendisine karşı federal hükümetin yanında yer alan Fano milisleriyle birlikte savaşıyor. Çatışmalar Afar bölgesine de yayıldı. Uzun bir süre göz ardı edildikten sonra, savaş CNN, Foreign Policy ve Uluslararası Kriz Grubu'nun dikkatini çekmeye başladı, ancak sadece haberlerde yer alması, hak ettiği ilgiyi gördüğü anlamına gelmiyor.

Başkentin kontrolü için yürütülen bir savaş

Çoğu medya kuruluşu onları hâlâ “Tigray isyancıları” olarak adlandırıyor. 20 Eylül'de, Amhara'daki Fano Ulusal Hareketi'nin Lideri Zemene Kassie, “Etiyopya Halklarının Hayatta Kalma İttifakı”nın kurulduğunu duyurdu. İttifak, Tigray Halk Kurtuluş Cephesi, Fano ve Oromo Kurtuluş Ordusu da dahil olmak üzere yedi taraftan oluşuyor. İttifak, Etiyopya'nın on iki bölgesinden altısında desteğe sahip olduğunu söylüyor. Amacı ise, ülkenin artık çöküşün eşiğinde olduğu varsayımına dayanarak, Başbakan Abiy Ahmed ile Refah Partisi'ni devirmek ve geçici bir yönetim kurmak.

Özünde yaşananlar, Addis Ababa'nın kontrolü etrafında dönen bir iç savaştır.

yu7k
Tigray Halk Kurtuluş Cephesi'nin bölgedeki havaalanlarını ele geçirmesinin ardından kuzey Etiyopya'da gerilimlerin tırmanmasıyla birlikte, TPLF üyeleri Mekelle'deki ana yolda yürüyor, 23 Eylül 2026 (AFP)

Çevredeki ayrılıkçı isyanlar genellikle iç meseleler olarak görülür, ancak birleşik bir muhalefet ülke çapında bir savaş yürüttüğünde, hükümetin meşruiyeti güçlü bir şekilde sorgulanmaya başlar. Ancak, çatışmayı bölgesel bir anlaşmazlık olarak tanımlamak, basitçe bu soruyu gizlemeyi başarır. İttifakın kendisi de kırılgan; TPLF ve Fano, 2020 ve 2022 yılları arasında birbirleriyle savaştılar. Yine de bu kez, üç büyük silahlı güç ilk defa tek bir kampta birleşiyor.

Savaştan önceki savaş

2020 ve 2022 yılları arasında kaç kişinin öldüğünü kimse tam olarak söyleyemez. O dönemde Afrika Birliği tarafından arabulucu olarak görevlendirilen Olusegun Obasanjo, ölü sayısını yaklaşık 600 bin olarak tahmin etti. Afrika Birliği’nin yakın zamanda tekrar arabuluculuk yapmasını istediği kişi de o. Ghent Üniversitesi'nden bir ekip ise, yalnızca Tigray'da 162 bin ila 378 bin sivilin öldüğünü tahmin ederken, Etiyopyalı yetkililer can kayıplarının 100 binden az olduğundan bahsetti.

İçeride Sayın Abiy bir savaş yürütüyor, dışarıda ise bölgesel bir güç inşa etmeye çalışıyor. Ana hedefi, Etiyopya'nın 1993'te Eritre'nin bağımsızlığını kazanmasıyla kaybettiği denize erişimi yeniden kazanmaktır

Ancak en çarpıcı rakam çok daha küçük. Kasım 2020 ile Ocak 2023 arasında, çatışmaları izleyen bir kuruluş olan Silahlı Çatışma Yeri ve Olay Verileri Projesi (ACLED), açlıktan kaynaklanan ölümler hariç, Tigray, Afar ve Amhara'da 9.861 bildirilen ölüm vakası kaydetti. Buna rağmen, Ghent ekibi, doğrudan öldürülen sivillerin sayısının 36 bin ile 60 bin arasında olduğunu tahmin ediyor; bu ise kaydedilen rakamın üç buçuk ila altı katı. Kurbanların geri kalanına gelince, iletişim kesintisi nedeniyle kayboldular.

2022’de imzalanan Pretoria Anlaşması Tigray'daki savaşı durdurdu, ancak 2023 baharına gelindiğinde iç savaş Amhara'ya taşınmıştı. Hükümetin Fano güçlerini silahsızlandırmaya girişmesinden beri, bu güçler federal orduya karşı savaşıyorlar.

cvfgbh
Tigraylı isyancılar ile Etiyopya federal hükümeti arasında yeniden başlayan çatışmalar sırasında, Mekelle'deki yerel bir pazarda un ve diğer gıda ürünlerini satın almak için toplanan sakinler, 24 Eylül 2026 (AFP)

BM'ye göre, Ağustos ve Aralık 2023 arasında Amhara'da askeri güçlerin düzenlediği 18 insansız hava aracı saldırısında 248 sivil hayatını kaybetti. Aynı yıl içinde, bölgede insan hakları ihlalleri sebebiyle 740 kişi hayatını kaybetti.

El Cezire, Etiyopyalı medya kuruluşları ve insan hakları örgütleri dışında, bu olaylar çok sınırlı bir şekilde ele alındı ​​ve kimse onları daha geniş bir iç savaşın parçası olarak değerlendirmedi.

Tanıkların susturulması

Bu olayları çevreleyen sessizlik kendiliğinden oluşmadı; kasıtlı olarak dayatıldı. Kasım 2020'deki savaşın ilk gününden itibaren hükümet Tigray'da telefon hatlarını ve internet hizmetlerini kesti ve bu iletişim kesintisi savaşın büyük bir bölümünde devam etti.

New York Times ve The Economist muhabirlerinin basın kartları iptal edildi.

İhlalleri araştıran tek bağımsız uluslararası kuruluş olan BM Etiyopya Uzmanlar Komisyonu'nun ise görev süresi 2023'te sona erdi. Addis Ababa, komisyonun feshedilmesi için lobi yaparken, komisyonun kurulmasını ve görev süresinin yenilenmesini destekleyen Avrupa Komisyonu bu konuda herhangi bir taslak karar sunmaktan kaçındı.

2025'ten itibaren bu kısıtlama sadece bir uygulama değil, yasanın bir parçası haline geldi. O yılın nisan ayında kabul edilen değişiklikler, Medya Düzenleme Kurumu'na lisansları askıya alma ve iptal etme konusunda doğrudan yetki verdi. Tigray ve Amhara'daki olayları takip eden iki Deutsche Welle muhabiri süresiz olarak çalışmaktan men edildi. Haziran ayında, Fransız La Croix gazetesinin muhabiri Augustin Basile'den, zorunlu seferberlik uygulamasıyla ilgili Şire'den gönderdiği haberin yayınlandığı gün ülkeyi terk etmesi istendi. Üç ay sonra savaş patlak verdi ve NetBlocks'a göre Tigray bir kez daha dış dünyadan izole edildi.

Dürüst olmak gerekirse, bu taktiklerin hiçbirini Sayın Abiy’in kendisi icat etmedi. Tigray Halk Kurtuluş Cephesi liderliğindeki önceki hükümetler de interneti kesme yoluna gitmiş ve basını kısıtlamak için terörle mücadele yasalarını kullanmıştı. Zira bilgiyi kontrol etmek, bu savaşta tüm tarafların iyi bildiği bir dildir.

Addis Ababa'nın emelleri

İçeride Sayın Abiy bir savaş yürütüyor; dışarıda ise bölgesel bir güç inşa ediyor. Ana hedefi, Etiyopya'nın 1993'te Eritre'nin bağımsızlığını kazanmasıyla kaybettiği denize erişimi yeniden kazanmaktır. Etiyopya, Cibuti limanlarını kullanmak için yılda yaklaşık 1,5 milyar dolar ödüyor.

xcdfghy
Amharalı Fano milislerinden savaşçılar, Tigray Halk Kurtuluş Cephesi’nin işgali sebebiyle halkının sıkıntılar çektiği kuzey Etiyopya'daki Lalibela şehrindeki Aziz George Kilisesi'nde fotoğraf çektiriyor, 7 Aralık 2021 (AFP)

Somaliland ile 2024 yılında Berbera Limanı ile ilgili imzaladığı mutabakat zaptıysa, Mogadişu ile bir anlaşmazlığa neden oldu. Eritre'nin Assab Limanı’nın kaybedilmesiyle ilgili olarak Sayın Abiy, “Dün yapılan hata yarın düzeltilecek” diyerek denize erişimi “hayatta kalma meselesi” olarak nitelendirdi. Deniz, emellerinin ilk ayağını oluştururken, Nil Nehri de ikincisini oluşturuyor. Etiyopya, 2025 yılında Mısır'ın itirazlarına rağmen inşa edilen Büyük Etiyopya Rönesans Barajı'nı hizmete aldı.

Tigray, Amhara ve Oromo'daki iç çatışmalarla boğuşan Etiyopya, Kızıldeniz'e doğru harekete geçebilecek veya Nil konusunda Mısır'a baskı uygulayabilecek bir konumda değil

 24 Eylül'de, Tigray saldırısının başlamasından sadece bir gün sonra, Başbakan Abiy Ahmed, Cumhurbaşkanı İsmail Ömer Gulle ve Nijeryalı iş adamı Aliko Dangote ile birlikte 660 milyon dolarlık bir yakıt boru hattı projesinin temel atma törenine katılmak üzere Cibuti'deydi. Kuzeydeki devam eden savaş, törenin düzenlenmesine engel olmadı.

Kimsenin güçlü bir Etiyopya'ya ihtiyacı yok

Sayın  Abiy'e verilen Nobel Barış Ödülü, Ocak 2022'de Nobel Komitesi kendisine savaşı sona erdirme konusundaki kişisel sorumluluğunu hatırlatana kadar, bir yıldan fazla bir süre boyunca ona eleştirilere karşı bir kalkan sağladı. Bugün ülkeye halen bir sessizlik hakim, çünkü zayıf ve parçalanmış bir Etiyopya neredeyse herkesin çıkarlarına hizmet ediyor.

Ekim 2024'te Mısır, Eritre ve Somali Asmara'da bir zirve düzenledi. Analistler, üç ülkeyi birleştiren hususun, her şeyden önce, Addis Ababa'ya karşı düşmanca tutumları olduğuna inanıyor.

Tigray, Amhara ve Oromo'daki iç çatışmalarla meşgul olan bir Etiyopya, Kızıldeniz'e doğru ilerleyebilecek, Nil konusunda Mısır'a baskı uygulayabilecek veya Eritre'nin eylemlerine karşılık verecek önemli kozlara sahip olabilecek bir konumda olmayacaktır. Buna karşılık, Cibuti bu durumdan sessizce faydalanıyor gibi görünüyor. Assab Limanı’nın kaybedilmesiyle Etiyopya'nın Cibuti'ye güvenmekten başka seçeneği kalmadı.

Uzak başkentlere gelince, onlar da Etiyopya'nın mevcut durumunu elverişli buluyorlar. Milyonlarca mülteciyi ülke dışına göç etmeye zorlayacak kadar çökmedi, bölgenin haritasını yeniden çizecek kadar da büyümedi. Savaşın açıkça kınanması, savaşın sona ermesini talep etmek anlamına gelirken, barış Addis Ababa'ya birçok kişinin yeniden kazanmasını istemediği bir güç ve nüfuz düzeyini geri kazandırabilir.

Bu nedenle, mevcut statüko onlar için daha elverişli görünüyor: Etiyopya savaş halinde, ancak çökmüyor.

dfgthy
Etiyopya Ulusal Savunma Kuvvetleri askerleri, Etiyopya'nın Gondar şehrinin 70 kilometre kuzeydoğusundaki Debat eğitim sahasında eğitimlerini tamamladıktan sonra sloganlar atıyor, 14 Eylül 2021 (AFP)

Çin ise bu durumu değiştirmeyen bir istisnadır. İstikrarsızlık ona önemli ölçüde zarar veriyor, ancak kimin kazanacağına da aldırış etmiyor. Herhangi bir hükümetle iş yapabilir ve inşa ettiği veya sağladığı her şeye, Addis Ababa'da iktidara gelecek herhangi bir hükümet ihtiyaç duyacaktır.

Kırılma mı, dönüşüm mü?

Bu sessizlik Addis Ababa ve diğer bazı taraflar için uygun olabilir, ancak dünyanın geneli için kabul edilemez. Etiyopya, yaklaşık 139 milyon nüfusuyla Afrika'nın ikinci en kalabalık ülkesi ve Doğu Afrika'nın ikinci büyük ekonomisi. Ayrıca Afrika Birliği'nin genel merkezine de ev sahipliği yapıyor. Sessizlik, her bir taraf için rasyonel bir seçim gibi görünebilir, ancak herkes tarafından benimsendiğinde tehlikeli hale gelir.

Bu büyüklükteki bir ülkede, iç savaş sadece taraflar arasında bir ayrışmayı temsil etmez; tüm Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz bölgesinin güvenlik mimarisini etkileyen bir dönüşümü temsil eder. Bu durum, Etiyopya'nın kendi savaşını yürüten Sudan ve Somali ile sınır komşusu olması gerçeğiyle daha da karmaşık hale geliyor.

Kızıldeniz

Körfez ülkelerine gelince riskler daha da acil ve doğrudan. Ticaret yolları ve enerji kaynakları Kızıldeniz'den geçiyor ve burada Husiler bir kez daha seyrüseferi tehdit ederken, Etiyopya batı kıyısında baskın güç konumunda. Temmuz ayında Suudi Arabistan, 14 ülkenin katılımıyla uluslararası bir deniz savunma koalisyonunun kurulması ile sonuçlanan görüşmelere ev sahipliği yaptı. Kızıldeniz'in güvenliği, kıyı devletlerinin istikrarıyla bağlantılı ve zayıflığa dayalı bir dengeyi korumak, bu güvenliği de kademeli olarak zayıflatacaktır.

Etiyopya'yı çevreleyen sessizliğin iki düzeyi var. Birincisi Addis Ababa'nın kendi çıkarlarıyla ilgili. İkincisi ise diğer tarafların çıkarlarıyla bağlantılı

Sonsuz savaşlar, alevleri savaşan tarafların sınırları içinde kaldığı sürece uzaktan yönetilebilir. Ancak Etiyopya savaşı zaten sınırlarının ötesine taşmaya başladı. Addis Ababa, Asmara'yı Tigray Halk Kurtuluş Cephesi'ni desteklemekle suçluyor; Eritre ise bu suçlamayı reddediyor. Sudan ordusu da Etiyopya'yı Hızlı Destek Kuvvetleri'nin (HDK) kendi topraklarında kamp kurmasına izin vermekle suçluyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Etiyopya'yı çevreleyen sessizliğin iki boyutu var. Birincisi, Addis Ababa'nın kendi çıkarlarıyla ilgili ve iletişimi kesmek, gazetecileri sınır dışı etmek ve BM komitesinin çalışmalarını sonlandırmak gibi pratik ve teknik yollarla bu çıkarlarını pekiştirmeye çalışıyor. İkincisi ise diğer tarafların çıkarlarıyla bağlantılı, çünkü zayıf bir Etiyopya, komşularının çıkarlarına hizmet eder ve diğer birçok aktörün çıkarları için uygundur.

Ancak, her bir taraf için mantıklı görünen husus, herkes için bir tehlike haline gelebilir. 2020-2022 savaşı 162 bin ila 600 bin kişinin ölümüne neden oldu ve bu kayıpların gerçek boyutunun çok azı dünyaya ulaştı. Yeni savaş da aynı yolu izliyor, ta ki Kızıldeniz dünyayı dikkatini kendisine yöneltmeye zorlayana kadar.


Savaşın eşiğinde... Sudanlı Hristiyanlar herkes için barış bekliyor

Sudan Kiliseler Konseyi tarafından Hartum Uluslararası Fuarı’nda ‘Tek yürek olalım, Sudan için birlikte dua edelim’ sloganıyla düzenlenen etkinlikten (SUNA)
Sudan Kiliseler Konseyi tarafından Hartum Uluslararası Fuarı’nda ‘Tek yürek olalım, Sudan için birlikte dua edelim’ sloganıyla düzenlenen etkinlikten (SUNA)
TT

Savaşın eşiğinde... Sudanlı Hristiyanlar herkes için barış bekliyor

Sudan Kiliseler Konseyi tarafından Hartum Uluslararası Fuarı’nda ‘Tek yürek olalım, Sudan için birlikte dua edelim’ sloganıyla düzenlenen etkinlikten (SUNA)
Sudan Kiliseler Konseyi tarafından Hartum Uluslararası Fuarı’nda ‘Tek yürek olalım, Sudan için birlikte dua edelim’ sloganıyla düzenlenen etkinlikten (SUNA)

Muna Abdulfettah

Sudan’ın başkenti Hartum’da, kentin insanlar ve kent dokusunda derin izler bırakan çatışmaların ardından yeniden eski ritmine kavuşmaya çalıştığı bir dönemde, kilise liderleri ile temsilcileri, geçtiğimiz cumartesi günü Sudan için dua etmek üzere bir araya geldi. Kayıp duygusunun daha güvenli ve istikrarlı bir yaşama dönüş umuduyla iç içe geçtiği buluşmada, Sudan’daki kiliselerin barış ve kriz dönemlerinde toplumla yakın dini ve sosyal bağlarını sürdürdüğü vurgulandı.

Sudan Kiliseler Konseyi tarafından Hartum Uluslararası Fuarı’nda ‘Tek yürek olalım, Sudan için birlikte dua edelim’ sloganıyla düzenlenen etkinliğe, Egemenlik Konseyi Başkanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan ve yardımcısı Malik Agar’ın yanı sıra farklı kiliselerden din adamları, liderler ve temsilciler katıldı.

Barış çağrısı yapan dini girişimler başkentle sınırlı kalmadı. Nuba Dağları bölgesinden Hristiyan ve Müslüman din adamları da geçtiğimiz salı günü Sudan’ın güneyindeki Yida bölgesinde yayımladıkları ortak bildiride çatışmaların sona erdirilmesi ve sorunun çözümü için diyaloğa girilmesi çağrısında bulundu. ‘Tek toplum, tek halk: Barış ve uzlaşı için birleşiyoruz’ sloganıyla yapılan açıklamada, savaşın siviller üzerindeki doğrudan etkilerine dikkat çekildi.

Çatışmaların siviller açısından can kayıpları, mülklerin tahrip edilmesi, yerinden edilme, yağma ve psikolojik travmalar gibi sonuçlar doğurduğu belirtilirken, toplumsal bölünmelerin derinleşmesi ve yerel topluluklar arasındaki ilişkilerin zarar görmesine ilişkin endişeler de dile getirildi. Din adamları, çatışmanın taraflarına saldırıları ve nefret söylemlerini durdurma, itidal gösterme ve diyaloğa gerçek bir fırsat verme çağrısında bulundu. Ayrıca geleneksel otoriteler, kadınlar, gençler, sivil toplum ile siyasi ve dini liderlerden uzlaşı sürecine katkı sunmaları istendi. Açıklamada, barış ve bir arada yaşamanın mümkün olduğu belirtilerek, Hristiyan ve Müslüman toplulukların daha güvenli ve daha bütünleşmiş bir gelecek için çalışmalarını sürdüreceği ifade edildi.

Köklü bir varlık

Sudan’da Hristiyanlığın kökleri, Mısır ve Nil Vadisi üzerinden Nübye krallıklarına ulaştığı milattan sonraki ilk yüzyıllara kadar uzanıyor. Hristiyanlık, MS 6. yüzyılda Nobatya, Makurra ve Aloa’da kurumsal bir yapı kazanarak daha da kökleşti. Bu krallıklar, kendilerine özgü kilise, sanat ve mimari gelenekleriyle Hristiyanlığın önemli merkezleri haline geldi ve kilise teşkilatı bakımından İskenderiye’ye bağlandı. Hristiyanlık, siyasi dönüşümler ve İslam’ın yayılmasıyla etkisinin giderek azalmasından önce, yüzyıllar boyunca Nübye’de varlığını sürdürdü.

Kıptilerin Sudan’daki varlığı ise erken dönemlerden itibaren rahipler ve tüccarlar ile Mısır ve Avrupa’daki kiliselerle kurulan ilişkiler üzerinden gelişti. Bu varlık, 19. yüzyılda Türk-Mısır yönetimi döneminde, Mısırlı memur, tüccar ve zanaatkarların Sudan’a göç etmesiyle belirgin şekilde arttı. Bunların önemli bir bölümü Hartum, Vad Medeni, el-Ubeyd ve Port Sudan gibi kentlere yerleşerek dini, eğitim ve sosyal kurumlar kurdu. Nesiller boyunca Sudan’da doğup büyüyen Kıptiler, ülkenin ekonomik ve sivil hayatına da dahil oldu. Böylece Kıpti varlığı zamanla dışarıdan gelen bir topluluktan, kendi kurumları ve sosyal ağları bulunan yerleşik bir Sudan unsuruna dönüştü.

19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarında Katolik, Anglikan ve Protestan misyonerler de Sudan’ın güney bölgelerine girerek okullar, hastaneler ve misyonerlik merkezleri kurdu. Bu faaliyetler, yerel kiliselerin ve dini liderlerin ortaya çıkmasına katkıda bulundu. Kilise yapısı içerisinde Katolikler, Anglikanlar ve Presbiteryenlerin yanı sıra çeşitli Afrika kiliseleri ve diğer Evanjelik topluluklar da yer aldı. Kiliseye bağlı kurumlar Nuba Dağları ve diğer bölgelerde de faaliyetlerini sürdürdü.

frgthyj
Kilise liderleri ve temsilcileri Sudan için dua etmek üzere bir araya geldi. (Independent Arabia – Hasan Hamid)

2011’de Güney Sudan’ın bağımsızlığını ilan etmesinden önce siyasi sınırlar, daha sonraki dönemde olduğu gibi kilise topluluklarını birbirinden ayırmıyordu. Hartum ve kuzeydeki kentlerin kiliseleri, çok sayıda Güney Sudanlı yerleşimci ve yerinden edilmiş kişiyi kabul ediyordu. Bu kurumlar dini işlevlerinin yanı sıra eğitim, dayanışma ve toplumsal bağların korunması açısından da önemli birer alan oluşturuyordu. Bağımsızlığın ardından kiliseler, kurumlarını sınırın her iki tarafında yeniden yapılandırdı. Sudan’daki Hristiyanlık tarihi ise din, göç, ticaret ile siyasi ve toplumsal dönüşümler arasındaki yüzyıllara yayılan etkileşimin yanı sıra, dini toplulukların büyük değişimler karşısında kendi varlıklarını yeniden şekillendirme kapasitesine de tanıklık etti. Kiliseler eğitim, sağlık ve sosyal hizmetler alanlarında iz bıraktı. Kiliselere bağlı okullar ve tesisler de modern Sudan kentlerinin tarihinin ve sivil toplum yapısının oluşumunun bir parçası haline geldi.

Durumdaki değişiklikler

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan habere analize göre İnsan hakları avukatı Ahmed Nureddin, Sudan’daki Hristiyanların durumunun, ülkenin eski Cumhurbaşkanı Ömer el-Beşir döneminden bu yana yaşadığı dönüşümlerden ayrı değerlendirilemeyecek. Nureddin, o dönemde ibadet özgürlüğünün sınırlı ölçüde tanınmasına rağmen kiliselerin inşası ve tescili konusunda çeşitli uygulama kısıtlamalarının bulunduğunu, bunların kiliselerin kapatılması, yıkılması ve mülklerine el konulmasının yanı sıra dini kurumların işlerine müdahaleye kadar uzandığını belirtti.

Nureddin, Beşir’in 2019’da devrilmesinin, dini özgürlüğün yasal çerçevesini iyileştiren hukuki ve anayasal reformların önünü açtığını, ancak bu kazanımların kırılganlığını koruduğunu ifade etti. Üç yılı aşkın süredir devam eden savaşın ise söz konusu kazanımları zayıflattığını belirten Nureddin, çatışmaların tehdidi idari kısıtlamalardan Hristiyanların ve ibadethanelerinin hayatını doğrudan tehlikeye atan risklere dönüştürdüğünü kaydetti. Bu durumun özellikle Hartum, Omdurman, Bahri, Vad Medeni, Nuba Dağları ve diğer bölgelerde görüldüğünü aktardı.

İnsan hakları raporlarının kiliselerin yağmalandığını, işgal edildiğini ve bazılarının askeri amaçlarla kullanıldığını belgelediğini belirten Nureddin, din adamları ve ibadet eden kişilere yönelik saldırıların yanı sıra, bazı kişilerin ibadethanelerini terk etmeye zorlandığını söyledi. Savaşın başlamasından yalnızca iki gün sonra Hızlı Destek Kuvvetleri’nin (HDK) ilk kilise saldırısını Hartum’un merkezindeki Anglikan Katedrali’ne düzenlediğini aktaran Nureddin, savaşın başlamasından bu yana 150’den fazla kilisenin zarar gördüğünü, yağmalandığını veya yıkıldığını, başka tahminlere göre ise 165’ten fazla kilisenin kapatıldığını ifade etti.

Nureddin, tehlikenin yalnızca binaların yıkılmasıyla sınırlı olmadığını, kiliselerin yerinden edilmiş kişilere ve en savunmasız kesimlere sağladığı koruma ve hizmet ağlarının da parçalanmasına uzandığını belirtiyor. İhlallerin belgelenmesi ve uluslararası misyon aracılığıyla soruşturulmasının hesap verebilirliğin sağlanması, mağduriyetlerin giderilmesi ve ihlallerin tekrarlanmasının önlenmesi açısından gerekli olduğunu vurgulayan Nureddin, misyonun finansmanındaki eksikliğin giderilmesi çağrısında bulundu. Nureddin, adaletin savaş sonrasına bırakılacak bir süreç değil, din özgürlüğünü ve hukuk önünde eşitliği koruyan bir devletin yeniden inşası için bir ön koşul olduğunu ifade etti.

Nureddin’e göre kiliselerin savaşın ortasında barınma ve yardım sağlamayı, aynı zamanda barış çağrısı yapmayı sürdürmesi, kiliselerin varlığının çatışmalara rağmen kırılmadığını gösteriyor. Bu rolün korunması için kurumların yeniden inşa edilmesi, ibadethanelerin güvenliğinin sağlanması ve yerinden edilenlerin geri dönüşünün güvence altına alınması gerektiğini belirten Nureddin, gelecek dönemin kimlik temelinde belirli grupların korunmasına değil, eşit vatandaşlık ilkesine dayanması gerektiğini söyledi.

Endişelerin artması

Sudan Evanjelik Mezhepler Konseyi Başkanı Rafat Samir, savaşın Hristiyanları Sudanlıların yaşadığı insani felaketin dışında bırakmadığını, aksine Hristiyanların kendilerine yönelik tehditlerin yanı sıra nüfusun geri kalanını etkileyen yerinden edilme, açlık, güvensizlik ve geçim kaynaklarının çökmesi gibi aynı risklerle karşı karşıya kaldığını söyledi.

Samir, Sudan’ın Dünya İzleme Listesi’nde bir sıra yükselmesinin Hristiyanların durumuna ilişkin endişelerin arttığını gösterdiğini belirtti. Savaşın devam etmesinin güvenlik alanında bir boşluk oluşturduğunu, bunun da hukukun üstünlüğünü zayıflatırken cezasızlık alanını genişlettiğini ifade eden Samir, bu durumun silahlı grupların Hristiyanları şiddet ve şantaj da dahil olmak üzere çeşitli yöntemlerle hedef almasına imkân sağladığını kaydetti. Saldırıların artık yalnızca kırsal bölgelerle sınırlı kalmadığını, kiliselerin ve yerleşik Hristiyan topluluklarının bulunduğu kentlere de yayıldığını söyledi.

Samir’e göre savaşın yol açtığı zarar, kiliselerin ve mülklerin yıkılmasının ötesine geçerek önceki yıllarda dini özgürlük ortamında sağlanan iyileşmeleri de zayıflattı. Buna karşılık bazı kesimlerin savaş koşullarından yararlanarak Hristiyanların zulme uğradığını ileri sürmeye çalıştığını belirten Samir, ancak gerçekte ‘zulüm’ söyleminin abartıldığını ve bunun bazı grupların Avrupa’ya daha kolay göç etmesinin önünü açmak amacıyla yapıldığını savundu.

cdfgthyj
Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan ve yardımcısı Malik Agar (SUNA)

Ona göre Hristiyanların karşı karşıya olduğu zorluk, Sudan’daki daha geniş çaplı krizden ayrı değerlendirilemez. Açlık, yerinden edilme, hizmetlerin çökmesi ve güvenliğin ortadan kalkması karşısında dini korumanın tek başına bir anlam taşımadığını belirten Samir, bu nedenle ibadethanelerin korunmasının sivillerin güvenliğinin sağlanması ve hukukun üstünlüğünün yeniden tesis edilmesiyle birlikte ele alınması gerektiğini ifade etti. Samir’e göre bunlar, Hristiyan toplulukların ve Sudan toplumunun diğer unsurlarının güvenlik ve barış içinde varlığını sürdürebilmesi açısından birbirine bağlı koşulları oluşturuyor.

Samir’e göre bu tablo içinde kiliseler, savaşın bedelini ödeyen Sudan toplumunun dokusunun bir parçası olarak öne çıkıyor. Kiliselerin barış çağrısı, halkın günlük ihtiyaçları, güvenin yeniden tesis edilmesi, uzlaşının önünün açılması ve yerinden edilenlerin güvenli ve onurlu bir şekilde geri dönebilmeleri için gerekli koşulların oluşturulmasıyla iç içe geçiyor.

Koşullu umut

Sudan’daki Hristiyanların geleceği, özünde Sudan toplumunun tamamının geleceğinin bir parçası olmayı sürdürüyor. Savaşın ardından toparlanma gerçekleşmeden, Hristiyanların güvenliğinin savaşın enkazı üzerine inşa edilmesi mümkün değil. Hristiyanlar da diğer Sudanlılar gibi savaşın yol açtığı yerinden edilme, kayıplar, yoksulluk, eğitim ve çalışma hayatının yanı sıra temel hizmetlerdeki aksamaların bedelini ödedi. Bazı bölgelerde ise kiliselerin ve ibadethanelerin güvenliği, yerel toplulukların varlığını sürdürmesi ve dini ayinlerini gerçekleştirme ve kendi varlıklarını koruma kapasitesiyle ilgili ek endişeler ortaya çıktı.

Savaştan sonra Hartum’a dönen ve çehresi değişen kent merkezinde ayakta kalan bir kiliseyi ziyaret eden Tirza Nikola, dönüşünün henüz tamamlanmış bir dönüş olmadığını söyledi. Nikola, “Aile fertlerimizden bazılarını kaybettik. Onların hayatımızdaki yokluğuna dayanamayabiliriz. Ayrıca onlarca yıldır aynı mahallede birlikte yaşadığımız diğer komşularımızı ve Müslüman kardeşlerimizi de özlüyoruz” dedi. Buna rağmen umudunu kaybetmediğini belirten Nikola, “Günümüzü yaşıyor, çocuklarımızı korumaya çalışıyor, kiliseye gidiyor ve ticari faaliyetlerimizi yeniden canlandırmaya çalışıyoruz. Çünkü savaş sahip olduğumuz her şeyi yok etti” ifadelerini kullandı. Hartum’da savaşın sona ermesinin önemli bir adım olduğunu, ancak bunun savaşın yol açtığı etkilerin sona erdiği anlamına gelmediğini söyledi.

Nikola, umudun yalnızca bir temenni olarak kalamayacağını belirterek, Hristiyanların geleceğinin de diğer Sudanlıların geleceği gibi istikrarlı bir barışa, hukukun üstünlüğünün koruduğu güvenliğe, yerinden edilenlerin güvenli şekilde geri dönmesine, ailelerin yeniden bir araya gelmesine, okulların ve hastanelerin yeniden açılmasına, geçim kaynaklarının yeniden tesis edilmesine ve kiliseler ile evler dahil tüm ibadethanelerin onarılmasına ihtiyaç duyduğunu ifade etti. Tüm bunlardan önce ise insanlar arasındaki güvenin yeniden inşa edilmesi gerektiğini vurguladı.

Umudun hâlâ mümkün olduğunu ancak bunun bazı koşullara bağlı bulunduğunu söyleyen Nikola, güvenli bir kilisede dua edebileceği, çocuklarının korku yaşamadan büyüyebileceği ve yerinden edilenlerin Hartum’a dönüşünün yalnızca geçmişteki hayatlarını yeniden kurma çabası değil, tam anlamıyla bir yaşama dönüş olacağı günü beklediğini dile getirdi. Nikola, “Bu dilek mütevazı görünse de gerçekçi olmaya devam ediyor. Gerçekleşmesi, barışın yalnızca ateşkesin geçici olarak durması değil, insanın ve onurunun günlük yaşamda korunması haline gelmesiyle başlayacak” dedi.


Irak, Bağdat Havalimanı’ndaki ABD güçlerinin ana karargâhını teslim aldı

Bağdat'ta görev yapan Iraklı bir polis memuru (AP)
Bağdat'ta görev yapan Iraklı bir polis memuru (AP)
TT

Irak, Bağdat Havalimanı’ndaki ABD güçlerinin ana karargâhını teslim aldı

Bağdat'ta görev yapan Iraklı bir polis memuru (AP)
Bağdat'ta görev yapan Iraklı bir polis memuru (AP)

Irak Güvenlik Medya Kurulu Başkanı Korgeneral Saad Maan, Irak’ın Bağdat Uluslararası Havalimanı’ndaki ABD güçlerinin ana karargâhını teslim almasının ve Türkiye ile Musul’un Ninova vilayetindeki Başika Üssü’nde bulunan Türk askeri güçlerinin çekilmesi konusunda anlaşmaya varılmasının, karşılıklı saygı temelinde ve Irak’ın karar alma bağımsızlığını koruyacak şekilde uluslararası ortaklarla güvenlik iş birliğinin sürdürülmesinin mümkün olduğunu gösterdiğini söyledi.

Maan, bugün (Pazartesi) devlet medyasına yaptığı açıklamada, “Hükümet artık ülke topraklarındaki askeri ve güvenlik varlığının niteliğini belirleme konusunda en üst söz ve münhasır yetkiye sahip” dedi.

Irak’ın egemenliğinin ve toprak bütünlüğünün güçlendirilmesinin yanı sıra güvenlik dosyasının bağımsız şekilde yönetilmesinin ülkenin istikrarının temel dayanağını oluşturduğunu belirten Maan, bunun Irak’ın bölgesel ve uluslararası ilişkilerini daha geniş ve verimli iş birliği ufuklarına taşıyacağını ifade etti.

Şarku’l Avsat’ın Alman Haber Ajansı DPA’dan  aktardığı habere göre Maan, Irak’ın güvenlik dosyasındaki bağımsızlığının güçlendirilmesinin ülkenin bölgesel ve uluslararası ilişkilerinin geliştirilmesine de katkı sağlayacak.

Irak’ın bu ayın 30’unda, DEAŞ’la mücadelede Irak’a destek veren uluslararası koalisyonla yürüttüğü iş birliği sürecini sonlandırması ve koalisyona bağlı muharip güçlerin ülkedeki varlığına son vermesi bekleniyor.

Bağdat’ın ardından koalisyonun bazı ülkeleriyle ikili anlaşmalara dayalı ilişkiler geliştirmesi ve güvenlik güçlerinin silahlandırılması, eğitilmesi ve karşı karşıya olduğu tehditlere hazırlık düzeyinin artırılmasına yönelik programları bu çerçevede sürdürmesi planlanıyor.