Liberal alternatifin zaferi, Fas'taki siyaset sahnesini yeniden çiziyor

Milyarder iş adamı Aziz Ahannuş'un liderliğindeki Ulusal Bağımsızlar Topluluğu seçimden zaferle çıktı
Milyarder iş adamı Aziz Ahannuş'un liderliğindeki Ulusal Bağımsızlar Topluluğu seçimden zaferle çıktı
TT

Liberal alternatifin zaferi, Fas'taki siyaset sahnesini yeniden çiziyor

Milyarder iş adamı Aziz Ahannuş'un liderliğindeki Ulusal Bağımsızlar Topluluğu seçimden zaferle çıktı
Milyarder iş adamı Aziz Ahannuş'un liderliğindeki Ulusal Bağımsızlar Topluluğu seçimden zaferle çıktı

Fas’ta iş adamı Aziz Ahannuş önderliğindeki liberal Milli Bağımsızlar Birliği (RNI) partisinin birinci sırayı aldığı ve Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (PJD) sekizinci sıraya gerilediği 8 Eylül seçimlerinin sonuçlarına ilişkin çeşitli görüşler mevcut. Ancak Adalet ve Kalkınma Partisi'nin 2012-2021 yılları arasında yaklaşık 20 yıl boyunca iktidardaki egemenliğinin ardından bu seçimlerin yeni bir siyasi gerçeklik yarattığı konusunda neredeyse bir oybirliği var.
RNI, toplam 395 milletvekili bulunan Temsilciler Meclisi'nde 102 sandalye alarak seçimlerde birinci olurken daha önce 125 sandalyeye sahip olan ve bu seçimlerde 13 sandalye kazanan Adalet ve kalkınma Partisi’nin yaşadığı ağır yenilginin boyutu şaşırtıcıydı. Asalet ve Çağdaşlık Partisi (PAM) 87 sandalyeye sahip olurken üçüncü olan İstiklâl Partisi (Pİ) 81 sandalye kazandı. Dördüncü sıraya yerleşen Sosyalist Birlik Partisi (USFP) 35 sandalye elde etti.
8 Eylül seçimlerinde birinci olan Milli Bağımsızlar Partisi, daha önce başbakanlık yapan ve merhum Kral II. Hasan'ın damadı Ahmed Osman tarafından 1978 yılında kurulmuştu. Parti, liberal merkezci bir parti olarak nitelendirildi. Genellikle burjuvazi ve seçkinlerin partisi olarak biliniyordu. Ancak 2016 seçimlerinde RNI yalnızca 37 sandalye kazandı. Bu hezimet, eski parti lideri Selahaddin Mizvar’ın istifasına yol açtı. 2017 yılının başında Ahannuş’un yeni parti lideri olarak seçildiği olağanüstü bir konferans düzenlendi.
Ahannuş, liderlik pozisyonuna yükselir yükselmez, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ilerlemesine karşı koymak için sağcı Anayasal Birlik Partisi ile ittifak kurdu. Sadeddin el-Osmani hükümetime güçlü bir şekilde katılım sağlayabildi. Tarım, Balıkçılık, Maliye, Ticaret ve Sanayi gibi önemli bakanlıklarda görev aldı. Fakat her halükarda, RNI tarafından elde edilen seçim sonucu, parti tarihinde eşi görülmemiş bir sonuç.

Beklentileri aşan bir yenilgi
Öte yandan, oylama günü öncesindeki göstergeler, ‘Adalet ve Kalkınma Partisi’nin sandık sonuçlarında öne çıkmayacağını, üçüncü veya dördüncü sırayı alabileceğini gösterse de, ne partinin destekçileri ne de rakipleri RNI, PAM ve İstiklâl Partisi karşısında bu şekilde bir yenilgiye uğramasını bekliyordu. Bu sadece yasama seçimleri düzeyinde değil, aynı zamanda genel (belediye) ve bölgesel seçimler düzeyinde de geçerli bir durum.
Fas’ın en doğusundaki Ucda’daki Hukuk Fakültesi’nde Araştırma Profesörü olan Binyunus Merzuki, bu konu hakkında Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Adalet ve Kalkınma Partisi tarafından elde edilen sonuç, seçmenlerin kamusal vaatlerin arkasında duranları cezalandırma ve halk gruplarının statüsüne zarar verme yeteneğini gösteren etkili bir ders oldu” şeklinde konuştu. Sonuçların, sadece üç partinin (PAM, RNI ve Pİ: 270 sandalye) ittifakıyla rahat bir çoğunluk elde etme olasılığını da ortaya koyduğuna dikkat çeken Merzuki, 65 sandalyeyi bir araya getiren bir sol kutup oluşturma imkanına işaret etti. Merzuki ayrıca “Birbirini izleyen tüm çoğunluklara katılan farklı durumlarda partiler var: 29 sandalyeye sahip Halk Hareketi Partisi, 18 sandalyesi bulunan Anayasa Birliği Partisi, hatta sandalye sayısı güçlü bir muhalefet oluşturmasına izin vermediği sürece hemen hemen her hükümet çoğunluğunu destekleyen ve 5 sandalyeye sahip olan Sosyal Demokrat Hareket Partisi bunlara örnek gösterilebilir” şeklinde konuştu. Merzuki, 8 Eylül anketinin sonuçlarını çeşitli açılardan okumayı tercih ediyor. Bunlardan biri de liberal kutbun 189 sandalye (RNI 102, PAM 87) kazanırken Demokrat Blok partiler 140 sandalye (Pİ 81, USFP 35,  İlerleme ve Sosyalizm Partisi  (PPS) 21, ‘demokratik blok’ döneminde PPS’den ayrılan  Demokratik Güçler Cephesi 3) elde etmesi da yer alıyor.

Hükümete yakın partiler 
Öte yandan Meknes'teki Moulay İsmail Üniversitesi'nde siyaset bilimci Profesör Yunus Berada, Şarku’l Avsat’a verdiği demeçte, son seçimlerin, Adalet ve Kalkınma Partisi'nin çok boyutlu yenilgisinin yanı sıra, stratejik olarak hükümete uzak durmayan partilerin kayda değer geri dönüşü olan başka bir gerçeklik yarattığına dikkat çekti. PJD’nin ‘kendini stratejik parti yapısının bir parçası olarak göstermeyi başaramadığını ve aynı zamanda, merkezi aktörler karşısında sesini duyurmayı başaramadığını ifade etti. Gerçekte ikili örgütsel yapısı olduğu gerçeğini göz ardı etmeden, acil jeopolitik etkileşimlerle uyumlu olamayacağına işarette bulundu.
Berada “Adalet ve Kalkınma Partisi'nin deneyimi, bazı ulusal hareket partilerinin deneyiminden çok farklı değil, özellikle de 1998-2002 yılları arasında uzlaşıya dayalı rotasyon hükümeti olarak adlandırılan hükümet de örgütsel ve ideolojik olarak erozyona uğramaya mahkum oldu” dedi.

İki ana neden
Yunus Berada’ya göre PJD’nin seçim listesindeki düşüşünü açıklayabilecek iki temel neden var. Berada bunun başlıca sebebinin esas olarak engelleyici olmaya devam eden ve yönelimleri ilkesel olarak sadık olsalar bile gerçek rakip aktörlerin üretimine izin vermeyen siyasetin doğası olduğunu düşünüyor. Yani, yönetişim yapılarını sorgulamadıkları ve genellikle rejimin stratejik tercihlerine aşırı derecede ilgi gösterdiklerine işarette bulundu.
İkinci sebebe gelince Berada, gerilemenin aktörlerin bağımsız bir siyasi süreç üretememesinden kaynaklandığına işaret ediyor. Bunun, örneğin, kısıtlayıcı yasama çalışmaları veya hak ve özgürlüklerin savunulması veya halkın çıkarlarıyla özdeşleşme gibi hükümet önlemlerinin ağırlığı altında bir tür kaçınılmaz çürümeye yol açtığına dikkat çekti.

Ceza ve ödül
Fez şehrindeki Sidi Mohamed Ben Abdellah Üniversitesi’nden Profesör İsmail Hammudi, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, RNI’nin kazandığı ve PJD’nin büyük bir yenilgiye uğradığı 8 Eylül seçimlerinin en belirgin sonuçlarından birinin, Faslı seçmenin önceki hükümetteki iktidar partisini cezalandırıp, RNI’yi ödüllendirmesi olduğuna işaret etti. Bu seçimdeki paradoksun bu olduğunu söyledi. Ardından sonucun, muhalefet safında yer alan PAM’ın   siyasi haritada ikinci bir güç olarak konumunu korumasını ve yine muhalefette yer alan İstiklal Partisi'nin üçüncü bir güç olarak konumunu sürdürmesini sağladığına dikkat çekti. Ancak ilave sandalye sayısıyla, PPS’nin (eski adıyla Komünist Parti) 2016 seçimlerine kıyasla sandalye sayısını iki katına çıkardığını ifade etti. Hammudi ayrıca şehirlerde yüksek oranda geçersiz oy pusulaları tespit edildiğini ve yüzde olarak genellikle ilk sırada yer almasının, kendisine sunulan siyasi teklife karşı siyasallaşmış orta sınıfın öfke ve reddinin varlığını gösterdiğini düşünüyor.
Öte yandan, son birkaç gün içinde hükümet kurma istişarelerinin başlatılmasına paralel olarak Fas'taki seçim gözlemcilerinin - yeni çoğunluğun anket sonuçlarında birinci çıkan ilk üç partiden oluşacağı netleştiği için- en çok merak ettiği Aziz Ahannuş hükümetinde kimlerin bulunacağı sorusu oldu. Buna ek olarak PJD ve PPS ile birlikte muhalefet rolünü hangi siyasi organların oynayacağı da merak konusu. Bu konu da hemen hemen bilinir hale geldi. 8 Eylül seçimlerinin başarısına yardımcı olan birçok faktör var:
-Bir gün içerisinde üç seçim yapılması, bu yönteme aşina olmayan seçmenlerin oy kullanma şeklinde etkili oldu.  Hatta bu etki, kendilerini sadece ayrı adaylar olarak değil, uyumlu bir ekip olarak çalışabilecek isimleri aday göstermek zorunda bulan siyasi partilere bile ulaştı.
- Oylar sayıldıktan sonra görünen geçerli oy sayısı yerine daha önce bilinen kayıtlı seçmen sayısı bazında hesaplandığı için, ‘düzenleyici oy’ sistemine göre sandalye dağıtmak için kabul edilen seçim bölücü de dahil olmak üzere seçim sisteminde yapılan değişiklikler.

Meçhul gelecek
Bu arada birçok gözlemci ‘Adalet ve Kalkınma’ Partisi’nin yenilgisinin nedenlerini incelemeye çalıştı. Bu yenilgiye yol açana bazı faktörler tespit ettik. Bunlar arasında Abdulilah Kiran’ın 2017 yılının Mart ayında hükümeti kurma görevinden alınıp yerine Sadeddin el-Osmani’nin atanmasından bu yana parti içinde yaşanan çatışmalar gibi sübjektif faktörler de bulunuyor. Partideki seçim adaylıkları konusunda büyük anlaşmazlıkların yanı sıra istifalara da yol açtı. Öte yandan, partinin vaatlerinin bir kısmını yerine getirememesi, seçmenlerin, performansına duyduğu öfke ve değişim beklentisi ile ilgili nesnel nedenler var.
Bu birleşik faktörler, partinin genel sekreterliğinin toplu istifasına yol açan geri çekilmeye ve bugün (Cumartesi) olağanüstü bir ulusal meclisin toplanması çağrısına yol açtı. Yeni bir liderlik seçmek için olağanüstü bir ulusal konferans için bir tarih belirlenmesi bekleniyor.
Bütün bunlar göz önüne alındığında ortaya çıkan soru şu: Adalet ve Kalkınma Partisi, seçim başarısızlığının fırtınasına karşı koyabilecek ve siyaset sahnesinde varlığını garanti altına alabilecek mi? Kazablanka'daki 2. Hasan Üniversitesi'nden Profesör Muhammed Hafiz, bunun uzak bir ihtimal olduğunu düşünüyor. Yenilgiyi ‘büyük bir hezimet ve devasa bir gerileme’ olarak niteleyen Hafiz, üst üste iki dönem iktidara gelen partinin kaydettiği bu sonuçlar, onu yokmuş gibi bir hale getirdi. Hafiz’e göre siyasi hayatta varlığını ne ölçüde sürdürebileceği hakkında acil bir soruyu gündeme getiriyor. Hatta yakın gelecekte aynı ismi taşıyan bir parti olarak varlığını koruyup koruyamayacağı konusunda bir soru işareti olduğunu belirtti.  Hafiz, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidarda bulunduğu iki dönem boyunca ‘Arap Baharı’ ve ‘20 Şubat Hareketi’ sırasında ve 2011 Anayasası'nın kabulünden sonra her zaman ‘ülkeyi ve devleti kurtardığını’ söylediğine işaret etti. Muhammed Hafiz, “Bu kez ‘yeni seçim sistemi onu kurtardı. O da olmasaydı parti 13 sandalyeden çok daha azını kazanırdı” şeklinde konuştu. Yeni seçim bölücünün kabul edilmesine karşı çıkan tek partinin Adalet ve Kalkınma Partisi olması ve partinin bundan en çok yararlanan tarafında yine partinin kendisi olması da bir ironi.

Seçkinler ve tüccarların egemenliği
Hammudi, seçim sonuçlarıyla ilgili olarak, son seçimlerde bir ‘siyasi gerileme’ kaydedildiğine dikkat çekti. Şimdiye kadar açıklanan sonuçların, kırsal bölgelerdeki yüksek orana kıyasla şehirlerde zayıf bir katılım oranı ortaya koyduğunu açıkladı. Hammudi, bu seçim sonuçlarının kırsal kesimin kararı olduğunu düşünüyor. Bunun yansımalarından birinin seçilmiş parlamentonun ‘siyasetçilerin yokluğunda seçkinler ve tüccarlar tarafından kontrol edilmesi olduğunu söyleyen Hammudi, bunun aynı zamanda bu seçimin paradokslarından biri olduğuna dikkat çekti.

Adalet ve Kalkınma Partisi liderliği seçim hezimetini nasıl yaşıyor?
Bugün, Adalet ve Kalkınma Partisi, 8 Eylül'deki seçim yenilgisinden bu yana siyasi ve örgütsel bir çıkmazda. Sadece 9 Eylül'de Parti Genel Sekreterliği tarafından yapılan açıklamada, seçimlerde ‘ihlaller’ gerçekleştirildiğine atıfta bulunuldu. Ancak daha sonra parti liderliğinden toplu olarak istifa ettiğini ve bugün parti Ulusal Konseyi’nin olağanüstü bir oturum gerçekleştireceğini açıkladı. Ayrıca, tarihi henüz belirlenmemiş yeni bir liderlik seçmek için olağanüstü bir ulusal konferans düzenlemeye karar verildi.
Gözlemciler, partinin seçim sonuçlarına siyasi olarak meydan okumadığına dikkat çekiyor. Genel Sekreterliğin toplu istifası da yenilginin kabul edildiğinin bir göstergesi olarak kabul ediliyor. Açıklama yapıldığından bu yana herhangi bir parti liderinden açıklama ve parti yetkilileriyle yaşananları açıklamak için herhangi bir görüşme yapılmadığı kaydedildi. Aksine, partinin Rabat'ın Lemon semtindeki genel merkezi, seçimler sırasında bilindik hareketlilikten yoksundu ve bazı çalışanların dışında parti liderlerinden hiçbiri orada değildi. 
Bir parti lideri Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada Genel Sekreter Sadeddin Osmani de dahil olmak üzere parti genel sekreterliği üyelerinin, Ulusal Konsey toplantısı gerçekleştirilene kadar evlerinde kalıp, faaliyetleri ve toplantılarını askıya aldığını ifade etti. Oturumun gündeminin, seçim sonuçlarının ve partinin geleceğinin incelenmesi olarak belirlendiğini bildirdi. Öte yandan Osmani, dün hükümeti kurmakla görevlendirilen Aziz Ahannuş’un hükümet kurma istişarelerinde bulunmak için onu Riyad mahallesindeki parti merkezinde görüşme davetini katılamayacağını ifade etti.
Partiden bir kaynağa göre Osmani, görüşmeye, partisinin elde ettiği olumsuz sonuçlar nedeniyle katılmadı.  Ayrıca Osmani’nin partinin elde ettiği yetersiz sonuçlardan sorumlu tutulduktan sonra, parti liderliğinden uzaklaşmaya hazırlanmaya başladığını ifade etti.
‘Adalet ve Kalkınma’ Partisi deneyiminin yansımaları bu noktada durmayacak. Siyasi eylemde mali ve insani yeteneklerini azaltmaya kadar uzanması muhtemeldir. Çünkü Temsilciler Meclisi'ndeki ekibini kaybetmesi, siyasi çalışmalarında önemli kabiliyetlerini kaybetmesine neden oldu. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin sadece 13 üyesi var. Öte yandan ve burada dikkate değer bir paradoks söz konusu. Adalet ve Kalkınma partisinin müttefiki olan solcu İlerleme ve Sosyalizm Partisi, Abdulilah bin Kiran’ın her iki hükümeti ve Osmani hükümeti döneminde 21 sandalyeye sahipti. Bu durum onu bir meclis grubuna sahip olmasına olanak sağladı.
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin, İlerleme ve Sosyalizm Partisi’nin 12 sandalye kazanmasından sonra, Temsilciler Meclisi'nin iç hukukunu değiştirmeyi ve parlamenter ekibin 20'den 12 sandalyeye düşürülmesi koşulunu değiştirmeyi reddetmesi dikkat çekici bir durum. Asalet ve Çağdaşlık Partisi, bunu desteklemeye çalıştı fakat Adalet ve Kalkınma Partisi bunu reddetti. İşte zaman geçti ve şimdi tam tersi oluyor. Adalet ve Kalkınma Partisi'nin bir başka grupla meclis grubu oluşturması, Anayasa Birliği'nin Milli Bağımsızlar Birliği, meclis grubuna girdiğinde bir meclis grubu oluşturamadığında olduğu gibi imkansız hale geldi.
Parlamento grubunun (veya parlamento bloğunun) kapasitesi, siyasi organa parlamentoda bir koltuk, bir bütçe ve personel sağlamak da dahil olmak üzere çeşitli ayrıcalıklar verir. Adalet ve Kalkınma ekibinin önceki mecliste yaklaşık 40 üyesi vardı. Ancak meclis ekibini kaybettikten sonra hepsini kaybedecek. Üstelik meclis idaresi, önemli bir bütçenin yanı sıra meclis binasında tam bir kat olan bir ofis sağlardı ve tüm bunlar seçim düşüşü nedeniyle sona erecek. Devletin siyasi partilere sağladığı mali desteklere ilişkin olarak, devlet partilere Temsilciler Meclisi'nde elde edilen her sandalye için destek verdiği için seçim sonuçları ışığında da incelemeye tabi tutacak. Geçmişte, 2011 seçimlerinden bu yana aslan payını alan Adalet ve Kalkınma Partisi, bugün bu mali kaynakların yaklaşık yüzde 80'ini kaybedecek.
Yerel topluluklar (belediyeler) ve ilçe meclisleri düzeyinde, Adalet ve Kalkınma Partisi kendisini büyük şehirleri yönetecek ittifakların çoğunun dışında buldu. 2015 yerel seçimleriyle birlikte Fas'taki büyük şehirlerin yönetimine hakim olduktan sonra belki de Krallık topraklarında herhangi bir belediye bile yönetemeyecek.
Son olarak, partinin siyasi ve seçimlerdeki düşüşü ne olursa olsun, Fas siyasi arenasında sorulan en önemli soru siyasi geleceği ile ilgili olmaya devam ediyor. Liderliğinin istifasının ardından, bir sonraki aşamayı yönetecek yeni liderliğin mahiyetini öğrenmek için dikkatler yaklaşan olağanüstü konferansa çevrilecek. Acaba partiyi kalkındırıp küllerinden diriltebilecek mi?



Hicri’nin Cebel el-Beşan Yönetim Konseyi kararı SDG’nin Özerk yönetim modelinin kopyası mı?

Hicri’nin Cebel el-Beşan Yönetim Konseyi kararı SDG’nin Özerk yönetim modelinin kopyası mı?
TT

Hicri’nin Cebel el-Beşan Yönetim Konseyi kararı SDG’nin Özerk yönetim modelinin kopyası mı?

Hicri’nin Cebel el-Beşan Yönetim Konseyi kararı SDG’nin Özerk yönetim modelinin kopyası mı?

Suriyeli bir yetkili Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Süveyda’da hükümet kontrolü dışında kalan bölgelerde hükümet ile Dürzi ruhani lider Hikmet el-Hicri arasında dış arabuluculuk girişimleri bulunduğu yönündeki iddiaları yalanladı.

Bu açıklama, Hicri’nin “Yüksek Hukuk Komitesi” olarak bilinen yapıyı feshettiğini ve hâkim Şadi Fayez Mürşid’i, vilayette mevcut süreci yönetmek üzere “Cebel el-Beşan Yönetim Konseyi”ni kurmakla görevlendirdiğini duyurmasının ardından geldi.

Suriyeli siyasi analistler, Hicri’nin kararına ilişkin farklı değerlendirmelerde bulundu. Bunun Hicri’nin sürdürdüğü politikadan geri adım attığını ve Suriye’nin Cezire bölgesinde (SDG kontrolündeki bölge) uygulanan ve yeni realite karşısında ayakta kalamayan “özerk yönetim” modelinin yeniden üretilmesi olarak değerlendirdi.

“Halkı belirsizliğe sürüklüyor”

Süveyda Valiliği Medya İlişkileri Müdürü Kuteybe Azzam, söz konusu kararı “vilayet halkını bilinmeze sürükleyen ve sıkıntılarını artıran bir adım” olarak nitelendirdi.

Azzam, Hicri’nin kontrolündeki bölgelerde “Süveyda halkını ve değerlerini temsil etmeyen yasa dışı grupların bulunduğunu ve bu grupların vilayeti ve halkını rehin aldığını söyledi. Bu yapıların güvenlik bürosu, ulusal muhafızlar, hukuk komitesi ve şimdi de Cebel el-Beşan Yönetim Konseyi gibi isimler kullandığını belirten Azzam, bu oluşumların hiçbirinin meşruiyeti olmadığını ve yerel ya da uluslararası hukukla insan haklarını tanımadığını vurguladı.

dfbfd
Dürzi militanlar, 26 Şubat 2026’da Süveyda’da gerçekleşen rehine değişim operasyonu sırasında (AP)

Devletin güvenliğin sağlanması ve toplumsal dokunun korunması için temel otorite olduğunu ifade eden Azzam, Süveyda’daki geniş bir kesimin bu grupların eylemlerini reddettiğini ve devletin müdahalesini talep ettiğini belirtti.

Azzam ayrıca, hükümet ile Hicri veya ulusal muhafızlar arasında dışarıdan Dürzi gruplar aracılığıyla yürütülen bir arabuluculuk süreci olduğu iddialarını da reddetti. Görüşmelerin yalnızca hükümet ile yerel ileri gelenler ve din adamları arasında gerçekleştiğini, ancak sonuç alınamadığını söyledi.

Kararın arka planı

Hicri, salı günü yayımladığı açıklamada Hukuk Komitesi’ni feshettiğini ve Cebel el-Beşan Yönetim Konseyi’nin kurulacağını duyurdu. Bu yapının kriz yönetimi niteliğinde olduğunu belirterek, amacının kuşatma ve saldırıların etkilerini azaltmak, yaşam koşullarını iyileştirmek ve toplumsal yapıyı korumak olduğunu ifade etti.

sdvdsfv
Dürzi ruhani lider Hikmet el-Hicri (AFP)

Karar, Hicri’nin kontrolündeki bölgelerde güvenlik zafiyetinin arttığı bir dönemde geldi. Son olarak, ulusal muhafızlara bağlı silahlı bir grubun Süveyda’daki Eğitim Müdürlüğü’nü basarak, kısa süre önce hükümet tarafından atanan müdür Safvan Bilan’ı kaçırdığı bildirildi. Bilan daha sonra görevinden çekildiğini açıkladı.

Süveyda halkı ise siyasi bölünmelerin gölgesinde ağırlaşan yaşam koşulları ve hizmet eksiklikleriyle mücadele ediyor.

“Durum çok kötü”

Güvenlik gerekçesiyle ismini açıklamayan Süveydalı bir siyasi analist, Hicri’ye bağlı silahlı grupların eylemlerini kara noktalar olarak nitelendirerek, kentteki durumun her açıdan çok kötü olduğunu söyledi.

Analist, ulusal elitlerin siyasi faaliyetlerinin tutuklamalar nedeniyle neredeyse tamamen durduğunu ve İsrail projesinin sahada ilerlediğinin gözlemlendiğini ifade etti.

Üniversite öğrencilerinin Şam’a gitmesinin engellenmesi gibi son gelişmeleri “en çirkin adımlar” olarak nitelendiren analist, bu durumun vilayet genelinde tepki ve kısmi grevlere yol açtığını belirtti.

Toplumsal baskı artıyor

Aynı analiste göre, 2025 Ağustos’unda kurulan “Hukuk Komitesi” halkın sorunlarını çözmekte başarısız oldu ve durum daha da kötüleşti.

Un ve maaş krizinin yanı sıra hizmetlerin sağlanamaması nedeniyle Hicri ve çevresinin toplumsal destek kaybettiğini ifade eden analist, bunun temel nedeninin devletle ilişkilerin kesilmesi olduğunu söyledi.

fdvfv
Görevden alınan Yüksek Hukuk Komitesi Başkanı, hâkim ve danışman Muhannad Boufaour (Facebook hesabı).

Analist, Hicri’nin son kararının “yeniden konumlanma” olabileceğini, açıklamada önceki söylemlerinde yer alan kendi kaderini tayin, ayrılık ve İsrail’e teşekkür gibi ifadelerin bulunmamasının dikkat çekici olduğunu belirtti.

Bu adımın, toplumsal ve ekonomik baskılar nedeniyle geri adım anlamına gelebileceğini ve yeni yapının sorumluluğu üstlenecek bir vitrin işlevi görebileceğini de sözlerine ekledi.

Yerel Dürzi kaynaklar da kararın “halkın öfkesini yatıştırma” amacı taşıdığı görüşünde.

“Baştan denenen bir başarısızlık”

Suriyeli yazar ve hukukçu Muhammed Sabra ise kararı, savaş yıllarında ortaya çıkan fikirlerin yeniden üretilmesi olarak değerlendirdi.

Eski muhalefet baş müzakerecisi Sabra, Suriye’nin Cezire bölgesindeki “özerk yönetim” deneyiminin 8 Aralık 2024 sonrası yeni realite karşısında çöktüğünü belirtti.

vfvbf
Süveyda’daki destekçileri tarafından sosyal medyada paylaşılan fotoğraf: İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile Dürzi ruhani lider Hikmet el-Hicri.

Sabra, “Hicri şimdi sıfırdan, başarısızlığı baştan belli bir modeli yeniden kurmaya çalışıyor. Süveyda; petrolü, buğdayı, suyu ve açık sınırları olan Cezire bölgesi değil. Bu şartlarda böyle bir projenin başarılı olacağını düşünmek gerçekçi değil” dedi.

İsrail’in böyle bir projeyi başarıya ulaştırabileceği düşüncesinin de “yanılsama” olduğunu söyleyen Sabra, bunun bedelini Süveyda halkının yaşam koşullarının çökmesiyle ödeyebileceğini ifade etti.


Bağdat'ta kaçırılan Amerikalı gazeteci serbest bırakıldı

Amerikalı gazeteci Shelley Kittleson, 2023 yılında İstanbul'da kaldığı dönemde (Facebook)
Amerikalı gazeteci Shelley Kittleson, 2023 yılında İstanbul'da kaldığı dönemde (Facebook)
TT

Bağdat'ta kaçırılan Amerikalı gazeteci serbest bırakıldı

Amerikalı gazeteci Shelley Kittleson, 2023 yılında İstanbul'da kaldığı dönemde (Facebook)
Amerikalı gazeteci Shelley Kittleson, 2023 yılında İstanbul'da kaldığı dönemde (Facebook)

Kataib Hizbullah dün, bir hafta önce Irak'ın başkenti Bağdat'ta kaçırılan Amerikalı gazeteci Shelley Kittleson'un, "ülkeyi derhal terk etmesi" şartıyla serbest bırakıldığını duyurdu.

Grubun güvenlik yetkilisi Ebu Mücahid el-Esaf yaptığı açıklamada, serbest bırakma kararının "görevden ayrılan Başbakan Muhammed Şiya el-Sudani'nin vatansever duruşuna duyulan takdirin bir sonucu" olduğunu belirterek, Kittleson'un "Irak'ı derhal terk edeceğini" vurguladı.

El-Esaf, bu adımın "önümüzdeki günlerde tekrarlanmayacağını ve savaş durumunda koşulların değişebileceğini" ifade etti.

İran'a bağlı silahlı grup, Amerikalı gazetecinin "itirafları" olarak nitelendirdiği kayıtları yayınladı. Kaydın koşullarını doğrulamak zor olsa da Kittleson "Bağdat'taki Amerikan konsolosunun kendisinden Irak'taki Haşdi Şabi Güçleri hakkında bilgi toplamasını istediğini" söyledi.

Geçtiğimiz hafta, başkentin kalbinde kaçırılmasının ardından Kittleson'un serbest bırakılması için Bağdat'ta ortak bir Irak-Amerikan güvenlik operasyonu başlatıldı. Bu olay, bölgesel gerilimlerin ve bunların Irak için güvenlik sonuçlarının arttığı bir dönemde gerçekleşti.

O dönemde Şarku’l Avsat'a konuşan kaynaklar, Irak güvenlik güçlerinin ilgili Amerikan yetkilileriyle birlikte Bağdat'ta kaçıranları bulmak ve Kittleson'ın serbest bırakılmasını sağlamak için yakın iş birliği içinde çalıştığını belirtmişti. Olayın hassasiyeti, siyasi ve güvenlik sonuçları göz önüne alındığında, iki taraf arasında "en üst düzeyde" iletişim kurulduğu ifade edilmişti.

ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Dylan Johnson da Irak yetkililerinin, Ketaib Hizbullah ile bağlantılı olduğuna inanılan ve kaçırma olayına karışmakla suçlanan bir kişiyi tutukladığını duyurdu.

vdf bf
 Kittleson Suriye krizini yerinde takip etti (Facebook).

ABD Dışişleri Bakanlığı daha önce Kittleson'u güvenlik tehditleri konusunda uyarmış ve serbest bırakılmasının en kısa sürede sağlanması için FBI ile koordinasyon içinde olduğunu belirtmişti.

Gözlemcilere göre bu uyarı, özellikle silahlı grupların artan etkisiyle birlikte Irak'taki kötüleşen güvenlik durumu konusunda Batılı diplomatik misyonlar arasında artan endişeyi yansıtıyordu.

Kittleson, Irak ve bölgesel meseleler konusunda uzmanlaşmış bir gazetecidir. Birçok uluslararası kuruluşla çalışmış olup, haberlerinde silahlı gruplar, Irak-Amerika ilişkileri ve bölgesel güvenlik gelişmelerine odaklanmaktadır.

Silahlı gruplar ve Bağdat ile Washington arasındaki ilişkiler hakkındaki haberleriyle tanınmıştır. Ayrıca, 2014'ten sonra DEAŞ'tan Musul'u geri almak için yapılan savaşların yanı sıra Suriye krizi hakkındaki haberleriyle de dikkat çekmiştir.


Etiyopya ile Eritre arasındaki gerginlik ve olası bir savaşın sinyalleri

Çad-Sudan sınırında, Çad'ın Vadi Fara bölgesindeki Tin Geçiş Kampı'na gitmeyi bekleyen mülteciler(AP)
Çad-Sudan sınırında, Çad'ın Vadi Fara bölgesindeki Tin Geçiş Kampı'na gitmeyi bekleyen mülteciler(AP)
TT

Etiyopya ile Eritre arasındaki gerginlik ve olası bir savaşın sinyalleri

Çad-Sudan sınırında, Çad'ın Vadi Fara bölgesindeki Tin Geçiş Kampı'na gitmeyi bekleyen mülteciler(AP)
Çad-Sudan sınırında, Çad'ın Vadi Fara bölgesindeki Tin Geçiş Kampı'na gitmeyi bekleyen mülteciler(AP)

Areig Elhag

Sudan'a komşu yedi ülkenin tamamı Sudan’daki savaşın bedelini her gün ödüyor. Sınırlarında mülteciler, zayıflayan güvenlikleri ve kan kaybeden bir ekonomi... Ancak Etiyopya ve Eritre sadece bedel ödemekle yetinmeyip kendi çıkarları doğrultusunda bu savaşı yönetiyor. Her biri Sudan'ın aleyhine bir tarafı destekliyor. Durumu daha da tehlikeli kılansa bu iki ülkenin önceki savaşlarının yaraları henüz sarılmamış olması ve savaşın yeniden patlak verme olasılığının halen devam etmesi.

En tehlikeli olansa, bu çifte müdahalenin sadece Sudan savaşını beslemekle kalmayıp, daha geniş bir bölgesel çatışmaya da zemin hazırlaması. Bitkin düşmüş Sudan, bu çatışmanın hem kıvılcımı hem de yakıtı olabilir.

Çok yakın bir senaryo var. O da Sudan ve Tigray cephelerinin tek bir bölgesel savaşta birleşmesi. Raporlar, Doğu Sudan'daki Beni Amer kabilesinin, köklü bir tarihsel düşmanlık nedeniyle Eritre'nin yanında Etiyopya'ya karşı savaşmaya hazır olduğunu gösteriyor.

Eğer böyle bir kayma olursa, Addis Ababa duruma seyirci kalmayacak Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) ve Sudan Halk Kurtuluş Hareketi-Kuzey (SPLM-N) örgütüne daha fazla destek vermesi muhtemel bir tepki olur. Buna karşın HDK, Port Sudan'dan Eritre ve Tigray'e uzanan ikmal hatlarını kesmek için uzun menzilli insansız hava araçlarına (İHA) başvurabilir. Sudan'daki yangın büyürken sınırları da daralıyor.

Etiyopya: Kızıldeniz, sınırlar ve Tigray Savaşı

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Etiyopya’nın Sudan’a yönelik tutumu, ülkenin iç kırılganlığı göz önüne alındığında daha net bir hal alıyor. Tigray Savaşı’nın yıprattığı, çok sayıda isyanla karşı karşıya kalan ve iç krizlerini telafi edecek bir deniz çıkışı arayışında olan Etiyopya, bu açıdan bir baskı aracı haline geliyor. Bu açıdan bakıldığında Sudan, bir baskı aracı haline geliyor.

Savaşın başında Etiyopya, topraklarında Sumud İttifakı ve HDK lideri Muhammed Hamdan Dagalo (Hemideti) gibi sivil siyasi güçleri bir araya getirdi. Bunun sonucunda, HDK’nın liderleri, bazı siviller ve Sumud İttifakı içinde yer alan silahlı hareket liderlerinden oluşan bir kurucu hükümetin çekirdeğini oluşturan ‘Addis Ababa Anlaşması’ imzalandı. Bunların arasında savaş öncesinde Sudan hükümetinde ordunun ortakları olanlar da vardı.

Bazı gözlemciler, Abiy Ahmed'in Sudan geçici hükümetinin merkezi olan Port Sudan'ı ziyaret edip, tırmanan gerilimi hafifletmek için Hartum ile Abu Dabi arasında bir arabuluculuk girişimi önerdiğinde, Etiyopya'nın tutumunun değişme aşamasında olduğunu tahmin etmişti. Ancak bu diplomatik işaret, onu izleyen sahadaki hareketlerin, gerçek bir tutumdan ziyade daha geniş bir bağlamda bir manevra olduğunu ortaya çıkardı.

Sudan Dışişleri Bakanlığı, geçtiğimiz mart ayı başlarında topraklarının İHA’larla saldırı düzenlenmesi için kullanılmasına izin vererek ‘saldırgan davranışını’ sürdürdüğü gerekçesiyle Etiyopya'yı resmi olarak uyardı ve misilleme hakkını saklı tuttuğunu vurguladı. Bu suçlama, iki ülke arasındaki ilişkilerin tarihinde bir ilk teşkil ediyor.

Etiyopya, Sudan'ın Mavi Nil eyaleti ile Etiyopya'nın Benishangul-Gumuz Bölgesi arasındaki sınır bölgesinde binlerce HDK üyesinin eğitildiği bir kampa ev sahipliği yapıyor. Raporlara göre Etiyopya topraklarından kalkan İHA’lar, Damazin ile Kormek bölgesi arasındaki alanları bombaladı. Bu gelişme, Sudan hükümetini söz konusu açıklamayı yapmaya itti.

Aynı zamanda Etiyopya, Sudan ordusunun yanında savaşan Tigray Halk Kurtuluş Cephesi’nin (TPLF) varlığından endişe duyduğunu iddia ederken taraflar birbirlerini kendi savaşlarına müdahale etmekle suçluyor.

Bu diplomatik işaret, ardından gelen sahadaki gelişmelerin de ortaya koyduğu üzere, gerçek bir tutumun ifadesi olmaktan çok, daha geniş bir bağlamda yapılan bir manevra olduğu kısa sürede anlaşıldı.

Eritre: Açıklanmayan ancak net olan tutum

Buna karşın Eritre, Sudan ordusunu destekleyerek tam tersi bir yönde ilerliyor. Ancak gerçek, bu desteği ‘Sudan halkının yanında durmak’ olarak sunan resmi söylemden daha derin. Sadece rakamlar ve konumlar bile bu katılımın boyutunu ortaya koyuyor. Kaş ve Baraka deltalarının çeşitli noktalarında altı eğitim kampı bulunuyor. Bunlardan üçü Mehib bölgesinde, bir diğeri Kassala eyaletine sınır komşusu olan Tamrat köyü çevresinde ve biri de Sudan sınır şeridindeki Karmayka bölgesinde yer alıyor.

Bu kamplar, Doğu Sudan'dan beş ve Darfur'dan altıncı silahlı grubu barındırıyor. Bunlar arasında Beja grupları, Darfur Valisi Minni Arko Minnawi liderliğindeki SPLM-N’in yanı sıra, Mayıs 2024'te Tamrat topraklarında tamamen Eritre'nin himayesinde ilk konferansını düzenleyen Sudan Halk Kurtuluş Hareketi-Doğu (SPLM-East/Doğu Cephesi) de bulunuyor. Bugün, bu hareketin savaşçılarının sayısı, Beni Amir ve Habab kabilelerinden yaklaşık iki bin kişi olarak tahmin ediliyor. Bu destek, geçen Kasım ayında Egemenlik Konseyi Başkanı General Abdelfattah el-Burhan'ın güvenlik ve askeri anlaşmalar imzalamak üzere Asmara'yı ziyaret etmesiyle resmi bir siyasi destek buldu.

Bu sistem, geçtiğimiz mart ayında daha tehlikeli bir aşamaya, yani fiili konuşlandırma aşamasına girdi. Kaynaklar, bazı birliklerin Eritre topraklarında üç grup halinde eğitimlerini tamamlamasının ardından, bu birliklerin Ramazan Bayramı'ndan sonra Sudan'a geri dönmesini öngören mutabakatlar olduğunu ortaya çıkardı. Doğu Ortak Kuvvetleri zaten geri dönmüş ve Kordofan operasyonlarına katıldı. Öte yandan beş hareket, şubat ayı sonlarında Doğu Sudan Güçleri Federal İttifakı’nı kurduklarını açıkladı.

fdvf
Port Sudan'da Sudan Halk Kurtuluş Hareketi (SPLM/A) ve Adalet ve Eşitlik Hareketi'nin (JEM) çağrısıyla düzenlenen yürüyüş sırasında Eritre'ye teşekkür eden bir pankart asıldı, 24 Nisan 2025 (AFP)

Bu tutumun kökenlerini anlamak için, Eritre’nin HDK’nın Sudan’ın doğusunda iki askeri üs kurmaya çalıştığını ve bu proje için Beni Amer ile Bece kabileleri üyelerinin insan kaynağı olarak kullandığını fark ettiği anı hatırlamak gerekir. O andan itibaren Asmara'nın gözünde mesele, komşu ülkedeki bir savaşa taraf olmaktan öte, doğrudan varoluşsal bir tehdit haline geldi.

Sudan'ın doğusunun HDK kontrolü altında olması, bir yandan Etiyopya ile yakın bağları olan, diğer yandan da Kızıldeniz'e doğru askeri kolunu uzatan bir silahlı güce karşı açık sınırlar anlamına geliyordu. Bu denklemde, Sudan savaşı bölgesel bir krizden, tam anlamıyla Eritre’nin ulusal egemenliği meselesine dönüştü.

Eritre’nin rolünden duyulan endişe, desteğin niteliğiyle sınırlı kalmayıp, bu desteğin dayanaklarına ve stratejik hesaplarına da uzanıyor. Zira Eritre, Sudan’ın doğusundan, özellikle de Gedarif bölgesi ve ona komşu sınır bölgelerinden gelen tarım ürünlerine önemli ölçüde bağımlı. Bu bölgelerde yaşanacak herhangi bir güvenlik sorunu veya tarımsal üretimdeki düşüş, ihtiyaçlarını karşılayacak yeterli bir tarım tabanına sahip olmayan Eritre'nin gıda güvenliğini doğrudan etkileyecek.

Bu ekonomik boyutun yanı sıra, Asmara'nın tutumunu açıklayan daha açık bir siyasi ve güvenlik motivasyonu da söz konusu. Bu da Eritre Devlet Başkanı Isaias Afwerki'nin, sınırlarında düşmanlarının veya muhalif hareketlerin sığınağına dönüşebilecek kaotik bir ortamın oluşmasını engelleme çabasından kaynaklanıyor. Afwerki'ye göre sağlam bir Sudan ordusunun varlığı, Sudan devletinin sınırları kontrol edebilen merkezi bir varlık olarak kalmasını garanti eder ve çöküşün Eritre'nin içlerine sıçramasını engeller.

Bu durumun kökenlerini anlamak için, Eritre’nin HDK’nın Sudan’ın doğusunda iki askeri üs kurmaya çalıştığını ve bu proje için Beni Amer ile Bece kabilelerinden insanları ‘insan kaynağı’ olarak kullandığını fark ettiği an hatırlanmalı.

Biriken gerginlik: Kızıldeniz, sınırlar ve çözülmemiş tarih

Burada Sudan’daki nüfuz mücadelesinin, iki ülke arasındaki daha derin bir çatışmanın bir uzantısı olduğu açıkça görülüyor. Afwerki, 2024 yılının eylül ayında Etiyopya’ya karşı ortak düşmanlık duygusuyla Mısır ve Somali ile bir ittifak kurdu ve 2018 ateşkesini tarihin tozlu sayfalarına gömdü. Eritre, geçtiğimiz şubat ayında genel seferberlik emri verirken, Etiyopya sınırlara asker sevk etti ve Abiy Ahmed, Eritre güçlerini ilk kez Tigray'de katliam yapmakla suçladı.

Tüm bunların merkezinde Kızıldeniz yer alıyor. Abiy Ahmed buraya erişimi Etiyopya için ‘bir beka meselesi’ olarak tanımlarken, Eritre ise bunu Assab Limanı üzerindeki egemenliğine yönelik doğrudan bir tehdit olarak görüyor. ‘Beka’ ve ‘egemenlik’ kavramları aynı cümlede bir araya geldiğinde uzlaşıya yer kalmaz.

fbfrb
Başkent Hartum'un yaklaşık 420 kilometre doğusunda bulunan Gedarif eyaletindeki Ebu’n-Neja Mülteci Kampı’nda insani yardım almayı bekleyen Sudanlı mülteciler, 6 Şubat 2026

Üç yıllık savaş, tartışmaya yer bırakmayan tek bir gerçeği ortaya çıkardı. Bölgedeki hiç kimse bu savaşı durdurmak istemiyor. Herkes kendi çıkarları doğrultusunda yönetmek istiyor. Afrika Birliği (AfB) irade eksikliği çekiyor. Büyük bölgesel güçler çeşitli derecelerde çatışmayı körüklemeye karışmış durumdayken uluslararası toplum da ekranlarında daha acil görünen başka krizlerle meşgul.

Hükümetlerarası Kalkınma Otoritesi’ne (IGAD) gelince hem Sudan hem de Eritre, IGAD’ı ‘tarafsız olmamakla’ suçladı. Eritre, krizin derinliğini yansıtan bir adım olarak geçtiğimiz yılın sonlarında IGAD’dan çekilirken, Sudan daha önceki bir aşamada katılımını dondurmuştu.

Suçlamanın özü, eski Etiyopya Dışişleri Bakanı Warken Gebeyehu'nun 2019'dan beri IGAD’ın icra sekreteri olarak görev yapması. Bu durum, Etiyopya'nın taraf olduğu bir çatışmada IGAD'ın tarafsızlığını savunmasını zorlaştırırken örgütün olası bir arabulucu olarak güvenilirliğini yitirmesine neden oluyor.

Kaş ve Bereke deltalarında acil düzenlemeler yapılması ve çeşitli noktalarına kampların kurulması ise, Mavi Nil'de eğitim faaliyetleri ve sınırları geçen milis gruplarının bugün, kendi çıkarları, tarafları ve bağımsız bir ivmesi olan sağlam saha gerçeklerine dönüşmüş olması en büyük tehlikeyi oluşturuyor.

Tüm bu gerçekler politikacıların kararlarını beklemiyor, aksine onlardan önce geliyor ve seçeneklerini daraltırken gelecekteki yapılması planlanan herhangi bir uzlaşı, göz ardı edilemeyecek iki köklü sistemle karşı karşıya kalacak ve uzlaşı kağıt üzerinde kalmaktan öteye gidemeyecek.