Lübnan’da silahlanma sorunu

Lübnan’da silahların iç savaşlardaki kullanımı, kimlikçi grupların çatışma riskini gündemde tutuyor

Beyrut’un Tayyuna bölgesindeki son çatışmalar sırasında ‘Şii ikili’ mensubu savaşçılar (AFP)
Beyrut’un Tayyuna bölgesindeki son çatışmalar sırasında ‘Şii ikili’ mensubu savaşçılar (AFP)
TT

Lübnan’da silahlanma sorunu

Beyrut’un Tayyuna bölgesindeki son çatışmalar sırasında ‘Şii ikili’ mensubu savaşçılar (AFP)
Beyrut’un Tayyuna bölgesindeki son çatışmalar sırasında ‘Şii ikili’ mensubu savaşçılar (AFP)

14 Ekim Perşembe günü Emel Hareketi ve Hizbullah yandaşları, iç savaş sahnelerinden birini hatırlatarak, silahlarıyla birlikte Ayn er-Rummane’nin Hristiyan mahallelerine bitişik güney banliyölerinin sokaklarında yürüdü. Ancak aslında taşıdıkları silahların çoğu, iç savaş döneminden. Savaşan gruplarının terk etmediği mezhebi-dinsel kimlik kavgası ruhu ve sloganları tüfek, roket güdümlü el bombası ve orta makineli tüfeklerin değişmesini sevmiyor.
Şarku’l Avsat’ın sosyal medya organları tarafından yayınlanan görüntü ve videolardan edindiği bilgiye göre yeni silah türlerini göstermiyordu. Kalaşnikoflar, RPG rampaları, PKM orta makineli tüfekler ve 40 mm el bombası ateşleyen bazı M16 ve M18 tüfekler. Şii İkili’nin Beyrut limanındaki patlamaya ilişkin soruşturmayı ‘siyasallaştırmayı’ reddetme gösterisinde kullandığı cephanelik buydu. Kısacası, güney banliyölerinin sokaklarını sular altında bırakan silah tasarımları, kullanılan modeller birkaç yıllık olmasına rağmen onlarca yıllık. Özgünlük ve modernlik, ‘barışçıl’ yürüyüşün silahında birleşti.
Sahne, özellikle Lübnan savaşlarının bölümlerini yaşayanlar için bir dejavu izlenimi veriyor. O sonbahar gününde ara sokakları kaplayan silah türleri, yetmişlerin başlarında Filistinli grupların merkezlerinden, kamplarından ve savaşa hazırlanırken laik ve mezhepçi milislerin kalelerinden çıkanlarla neredeyse aynıydı. Sıradan silahlı kalabalık, bilinmeyen sivil seslerden daha güçlüydü. Lübnanlılar, toplantılarında ve siyasetlerinde silahlar için güvenceli bir alan olduğunu biliyorlar.
Olay şu ki sivil bir ‘direnişin’ yerini Lübnanlı olmayan bir direniş alırken, silahların korunması, kutsallaştırılması, bilinçli ve bilinçsiz tüm sembolik ağırlıklarının kutlanması elli yılı aşkın bir süredir mevcut.
Vatan ve davanın hayali bir anlamını içeren, ‘onuru ve vatanı’ savunan ve onu çevreleyen tehlikeleri tanımlayan direniş, silahlarını ve askeri teçhizatını istediği zaman sokakta protestoya itecek niteliktedir. Silahlı insan kalabalığı ve hareketlerine verdikleri ‘barışçıl’ etiket arasında gösteri çağrısı yapanların endişesinde bir çelişki bulunmuyor. Grup, barışa zarar veren herhangi bir şey ortaya koymuyor. Ancak düşmanlar bunu yapıyor.
Maşrafiyye, Tayyuna ve Ayn er-Rummane sokaklarında silah türlerindeki yenilik eksikliği, tarikatların ‘işlerini organize etme ve günlerini yönetme’ konusundaki her türlü müdahaleye dair korku ve öfkesinde yeni bir şeyin olmadığını yansıtıyor. Beyrut’u etkisi altına alan insani ve maddi kayıpların ciddiyeti ile Hizbullah’ın koruduğu ve yararlandığı yönetici siyasi sınıfın ‘gerçeğe ulaşmak için her girişimi iptal etme’ ısrarı arasındaki çelişkiye dikkat çekildi. Dolayısıyla amonyum nitrat ithal edenler, üstlerini örtbas edenler ve arkalarındakiler için adil bir karar verilmesi hiçbir şey ifade etmez. Hak ve adalet; sebepsiz ve değersiz, öfkeli ve asi silahlı mezheplerin kaygıları arasında yer almaz. Önemli olan, bilindiği üzere, mevcut rejimi ayakta tutmak ve iktidar koalisyonunun çıkarlarını korumaktır. Silah, bu amaç için hazırlanmıştır. Direniş, iç içe ve uyumlu bu formüllerin, silahların ve çıkarların ortak adıdır.
Halkın kimliğini ve statüsünü vurgulayan bir unsur olarak silahlar, Lübnan’da eski bir hikayedir.
Bâb-ı Âli’nin 16. yüzyılda Suriye’nin Osmanlı valisi ile yaptığı yazışmalarda bununla ilgili parçalar bulabilirsiniz (bkn. Abdurrahim Ebu Hüseyin- Osmanlı döneminde Lübnan- Dürzi Emirliği- Vesaik Defter el-Muhimme (Asli defter belgeleri) 1546- 1711 ve Dar’ul Nahar 2005). Sadrazam mektuplarının çoğunda, Avrupa gemileri tarafından düşürülen ve Dürzi ve diğerlerine satılan silahlara vali tarafından el koyulmasının önemine odaklanılıyor. Osmanlı yetkilisi, Ebu Hüseyin’in saltanata karşı ‘uzun süreli isyan’ nitelendirmesi çerçevesinde bu silahları kullanmaktan korkuyordu. Ancak Sadrazam, silahların Cebel-i Lübnan halkı için ne anlama geldiğinin yönlerine kıyasla doğrudan güvenlik yönüne öncelik verdi.

Mayıs 2008 çatışmaları sırasında Emel Hareketi ve Hizbullah militanları (Getty)
Silah ihracatının, bugün olduğu gibi, on altıncı yüzyılda, çeşitli amaçların yoğunlaşmasıyla olduğunu söylemeye gerek yok. Diğer şeylerin yanı sıra finansal kar, ittifaklar yapmak ve düşmana korku salmak bu amaçların başında geliyordu. Lübnanlı ithalatçılara gelince silah; vahşi ve kibirli bir otoriteden kaçma ve yerel rakiplerin karşısında, ister dış otoritenin takipçisi ister düşmanları olsun, gücünü güçlendirme yeteneği anlamına geliyor. Bu, dağlardaki aileleri silahlarının sayısına göre sayan eski Lübnan metaforuyla ünlü. Falanca ailesi, ‘arazi, otlatma ve sulama hakları, arazi dağıtımı ve paylaşımı ile ilgili her ihtilafta ve savaş borazanı çaldığında hesaba katılması gereken’ 500 baruttan oluşuyor.
Tayyuna’nın son olaylarından sonra Lübnan söyleminde de ünlü bir tabir ortaya çıktı; ‘Her evde bir silah var’. Mezhepler arasındaki herhangi bir çatışmanın önceden planlanma şüphesini hafifletme ve halk arasında silahların ‘doğal’ yayılmasının nedeni olan ‘silah sorunlarının’ yeniden tesis edilmesi bağlamında ortaya atılan bu cümlenin doğruluğu, örneğin dağlardaki kar ve kumsalların güzelliği gibi Lübnan doğasının diğer olgularından farklı değil. Bu doğruluk, halklardan, mezheplerden ve mahallelerden en yüksek yasal mercilerin bulunmadığına dair yaygın bir inançtan oluşan derin bir hastalığı gizliyor. Bu merci, eyleminde hukuka, anayasaya ve toplum sözleşmesine dayanıyor. Bir diğer ifadeyle devlete…

Daimi savaş silahı
Şuf dağlarındaki Deyru’l Kamer kasabasında bulunan ‘Musa Sarayı Müzesi’, yüzlerce silah, kılıç ve tabancaya ev sahipliği yapıyor. Müze, silahlardan yığın içeriyor. Bazıları on dokuzuncu yüzyılın savaşlarına ve Deyr’ül Kamer yakınlarındaki köylerde yaşanmış katliamlara tanık olmuş olabilir. Silahların birçoğu, farklı zamanlara dayanıyor. Bunların birikimi ve çeşitliliği, eski eser ve antika uzmanlarınca yeterince ilgi görmedikleri izlenimi bırakıyor.
Ayrıca sahnede, yanlarına yerleştirilen küçük artıklara dair üretim tarihlerine ve önceki sahiplerine ait olduğunu söyleyen kılıçlar da var. Batıda ve hatta Gürcistan’da yapılmış Memluk, Türk ve diğer kılıçlar. Uzmanların yapması gereken gerekli açıklama yapılmadan, sonuca varmak mümkün değil. Bu silahların her biri nereden geldi, hangi savaşlarda kullanıldı, sahibi kimdi?! Hatta bir kısmı yukarıda bahsi geçen şehzade ve şeyhlerin isimlerini taşıyordu. Belki de Osmanlı Sadrazamının Lübnan kıyılarına inişinden şikâyet ettiği silahlardan bazılarıydı.
Biraz hızlıca, Memlukler döneminde (bugünkü Beyrut da dahil olmak üzere) Şuf ve Batıda sahip olduğu yarı bağımsızlıktan gelen Dürzi silahlarının, Osmanlı İmparatorluğu’nu protesto etme hususunda ‘19. yüzyılda Şuf’taki Hristiyan uyanışını bastırmak ve Mayıs 2008’de Hizbullah’ın Cebel-i Lübnan’a baskın yapmasıyla yüzleşmek için’ yeni görevler bulduğu söylenebilir. Diğer mezhepler ise silah ithal etmekten ve bunları iç ilişkiler sistemine dahil etmekten çekinmediler. Lübnan Cumhuriyeti’ndeki Şii internet sitesinin kurucusu İmam Musa es-Sadr’ın görüşüne göre daha ziyade bu silahlar ‘erkeklerin süsü’ oldu. Musa es-Sadr’ın kastettiği silah; İsrail’e, yetmişli yılların başında Güney Lübnan’ı işgaline ve Lübnan devletinin oradaki vatandaşlarını savunma konusundaki isteksizliğine karşıydı. Silahlar, büyük sorunlardan iç savaş havuzuna sızabilen sıvı bir siyasi maddedir.
Lübnan Savunma Bakanlığı’nın avlusunda, iç savaş sırasında kasaba ve köylere hizmet eden eski topları mermilerle dolduran beton bir anıt yükseliyor. Anıtın yabancı tasarımcısı, eserini Lübnan’daki savaşın sona ermesinin ve barışın geri dönüşünün bir sembolü olarak nitelendiriyor. Aslında iç savaşın topları, Lübnanlılar arasında geniş bir ün kazandı. Siyasi diyaloğun zor olduğu ve dengelerin saha haritalarının değişmesini engellediği dönemlerde gürültülü bir iletişim ortamı sağlandı. Çözümlerin yokluğunun ve yerel araçların rakiplere ve sınırların dışından bunlarla ilgilenenlere karşı sürekli savaşının bir simgesiydi. Bu silahların bir kısmı Lübnan hükümeti tarafından vatandaşlarının parasıyla orduyu silahlandırmak için satın alındı. Bunların çoğu, bölgesel ve yabancı müttefiklerin Soğuk Savaş sırasında nüfuz alanları üzerindeki çatışmalarda veya çoğu Araplar arasında kardeşçe olan hesaplaşmalarda kendileri için fayda olarak gördükleri savaş taraflarını desteklemek için geldi. Birkaç hafta önce yaklaşan savaşın (bu gerçekleşmeyebilir, ancak sürekli bir hazırlık yapılıyor) efendilerinden biri, iç çatışmalarda silahların ve roketlerin ana silahlar olmadığı konusunda uyardı. Tüfekler ve hafif makineli silahlar, görevi yapıyor. Bazı RPG’lere ve el bombalarına başvurmanın da bir zararı yok. Belki de bu, ilgili tarafların askeri cephaneliği modernize etme konusundaki isteksizliklerinin bir açıklaması olabilir. Çünkü yerel düşman ona en basit ve en ucuz teçhizatla karşılık vermek için yeterli.
Kanla, düşlerle, çağlarla, işgal ettiği toprakların kurtuluşu için kendisiyle çatışma sancağı altına girilen İsrail’e gelince, mücadele silahı örtülüdür. Gözle algılanamaz ve istatistik içermez.

Lübnan iç savaşı sırasında Beyrut şehir merkezinde iki silahlı adam çatışıyor (Getty)
Bu silah, kimin elinde olursa olsun, Filistin’in her yerindeki hedeflerini vurabilecek, petrol arıtma istasyonlarını ve kimyasal madde depolarını (burada patlayanlar gibi) imha edebilecek, yerleşim yerlerini ve şehirleri yok edebilecek kapasitededir. Ama bunları, füzelerinin, fırlatıcılarının, insansız hava araçlarının, insan ve cinlerin aklına gelebilecek ve gelmeyebilecek her şeyin iniş zamanının geldiğini görmedikçe kullanmayacağız. Bu arada kalaşnikoflar durumun efendisi olmaya devam ediyor.

Art arda gelen kuşakların arkadaşı
Birkaç kuşak Lübnanlı, kalaşnikofu yakından tanıyor. 1960’larında sonlarında Filistin direnişiyle Lübnan’a girdi. Düşük maliyet, kullanım, bakım kolaylığı ve mühimmat mevcudiyeti gibi erdemleri kısa sürede keşfedildi. Her tarafta ve cephelerde savaşan taraflarca ele geçirildi. Bir Arap veya enternasyonalist müttefikten kalaşnikofu olmayan herkes, onu açık piyasadan satın aldı. Her biri ünlü tüfeğin kendi versiyonunu yapan Doğu Avrupa ülkeleri, onu hem müttefiklere hem de düşmanlara ihraç etmekten çekinmediler. Arap ‘başarısızlıkları’ sırasında İsrail’in el koyduğu yığınlar da Lübnan’a ulaştı.
Lübnan’a, orijinal Rus (Sovyet) ‘AK 47’ ve daha sonra değiştirilmiş ‘AKM’ versiyonundan çeşitli ‘türler’ geldi.
Gerçek şu ki kalaşnikof, ‘sivil barış’ geri döndükten sonra bile yerel sahneden kaybolmadı. Öyle ki kalaşnikof, Taif Anlaşması’nı uygulamakla görevlendirilen Suriye ordusunun silahı ve işgale karşı savaşmaya devam eden güneydeki direniştir.
Hizbullah’ın 7 Mayıs’ta Beyrut’u işgali sırasında kalaşnikof ana silahtı. Görünüşe göre Hizbullah, şehirdeki saldırıya katılanların çoğu tarafından taşınan tüfeğin Çinli bir kopyasını depolarından çıkarmıştı. Silahlı kuvvetlerin, eksiklikleri gidermek için büyük operasyonlardan önce çok sayıda yeni münferit silahla gelmesi adettir.
Bu silahın bir savaş alanına yaklaşan herkesin bildiği bir sesi var. Kalaşnikof mermilerinin art arda gelmesi, diğer otomatik tüfeklerin seslerinden kolayca ayırt edilebilen yüksek tekdüze bir ton üretir. 13 Kasım 2015 tarihinde Paris’teki Bataclan tiyatro katliamından sağ kurtulan birinin, Netflix platformu tarafından sunulan bir belgeselde verdiği ifadeye göre bu, ‘vahşetin sesi’. DEAŞ’lı teröristler, burada düzenlenen bir konsere rastgele ateş açmıştı. Aslında o gün teröristlerin kullandığı, kalaşnikofun Zastava olarak bilinen Yugoslav cinsiydi. Bu detay, kurbanların izlenimini değiştirmedi.
Unutmayız, yavaş yavaş her savaşın kendi sesi olabilir. Bell UH-1 sesinin, en azından ABD askerlerinin bakış açısından Vietnam Savaşı’nın sesi olduğu konusunda geniş bir fikir birliği var.
Naziler tarafından ‘Jericho Trumpet’ olarak adlandırılan bir hoparlör kullanarak bombalarını atan Alman Stuka (Junkers 87) uçaklarının sesi, İkinci Dünya Savaşı’nın, en azından ilk aşamalarındaki sesidir. Daha sonra sesini Amerikan B-29 bombardıman uçaklarının sesi ve Sovyet T-34 tanklarının kükremesiyle değiştirdi.
Çatışmalarda ve iç savaşlarda kullanılan silahlar, çeşitli sosyal ve politik gerçekleri yansıtıyor. Hutuların 1994 yılında Ruanda’da Tutsilere karşı yaptıkları katliamlar sırasında dayandıkları büyük ustura (Machette) hakkında çok şey yazıldı. Bu silahın kullanım anlamı, kaynağı, kimden ithal edildiği ve yoksul bir ülkede ateşli silahlara ucuz bir alternatif olarak olması hakkında birçok ifadeye yer verildi. Bir anlamda kalaşnikofun sivil çatışmaların prensi olarak kaldığı Lübnan da dahil olmak üzere birçok yerde iç savaş silahlarından bahsetmek doğru. Bu, bir yandan da hem yerel hem de bölgesel iç içe geçmiş çatışmalar bağlamında silahların kaynağını ve ülkeye girişini gösterir. Ayrıca Lübnanlıların en azından son kriz patlak verene kadar bireysel silahlarına harcama yapabileceklerini de ilan ediyor.
Silahların yayılmasına itiraz etmek ve yönetimin elinde sınırlandırılması gerekliliği, iki şeyi göz ardı ediyor. İlki; Mezhepsel bir koalisyondan oluşan bu otoritenin doğası, bileşenleri arasındaki ilişkileri değiştirmez. Dolayısıyla mevzileri güçlendirecek unsurlar ve sivil ‘söylem’, silahların mevcudiyeti için gerekli bir boşluk bırakıyor.
Diğeri; Savaştan sonra Suriye vesayetinin boyun eğdirdiği otoritenin kendisinin, Hizbullah’ı silah toplamaktan dışlaması, Hizbullah’ın son yıllarda iç çatışmalara derin katılımı ve mezhepçi sistemin en ağır rolünü oynaması. Sivil şiddet dilinden uzaklaşma girişimleri başarısız olduğu sürece, tüm mezheplerin silahlanma yarışını yeniden başlatmaları için yeterli ve daha fazla bahane sağlanmış olacak.



YPJ’nin Suriye'deki rolü ne olacak? Şam yönetimiyle müzakereler sürüyor

Kadın Koruma Birlikleri (YPJ) mensubu kadın savaşçılar, Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke'de askeri tatbikat sırasında- 22 Ağustos (Reuters)
Kadın Koruma Birlikleri (YPJ) mensubu kadın savaşçılar, Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke'de askeri tatbikat sırasında- 22 Ağustos (Reuters)
TT

YPJ’nin Suriye'deki rolü ne olacak? Şam yönetimiyle müzakereler sürüyor

Kadın Koruma Birlikleri (YPJ) mensubu kadın savaşçılar, Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke'de askeri tatbikat sırasında- 22 Ağustos (Reuters)
Kadın Koruma Birlikleri (YPJ) mensubu kadın savaşçılar, Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke'de askeri tatbikat sırasında- 22 Ağustos (Reuters)

Kadın Koruma Birlikleri (YPJ), Suriye savaşı sırasında ABD destekli Suriye Demokratik Güçleri (SDG) saflarında savaştı ve ülkenin kuzey ve doğusunun geniş bölümünde DEAŞ'ın bölgeden çıkarılmasına yardımcı oldu.

Şarku’l Avsatın Reuters'ten aktardığı habere göre Beşşar Esed'in 2024'ün sonlarında devrilmesi ve silahlı muhalif saflarda yer alan İslamcı savaşçıların öncülüğündeki yeni hükümetin göreve gelmesinden beri birliklerin geleceği belirsizliğini koruyor.

fgthy
SDG Lideri Mazlum Abdi, Suriye Dışişleri Bakanı Esad Şeybani ile birlikte 25 Ağustos 2026'da Şam'daki Halk Sarayı'nda televizyondan yayımlanan konuşma öncesinde, (AFP)

Yeni yönetim, daha önce dağınık ve bağımsız şekilde faaliyet gösteren silahlı grupları devlet kurumlarına entegre etmeye çalıştı. Geçen hafta SDG, kendisini resmen feshettiğini açıklarken, lideri Mazlum Abdi Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara'nın danışmanı olarak atandı. SDG'nin bazı mensupları da Savunma Bakanlığı'na katıldı.

Ancak yeni Suriye Savunma Bakanlığı'nda kadın savaşçılar yer almıyor. YPG lideri Newroz Ahmed, geçen hafta Şam'da Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ile yaptığı görüşmelerde, kendisine kadın savaşçılarının orduda yerinin olmayacağının bildirildiğini söyledi.

gthyju
Newroz Ahmed, Suriye'nin kuzeydoğusundaki Kamışlı'da Reuters'a röportaj verirken - 31 Ağustos

Ahmed, Suriye'nin kuzeydoğusundaki Kamışlı'daki bir askeri üste Reuters'a yaptığı açıklamada, “Orduya katılmak istedik, çünkü güçlerimiz kendilerini bir tugay veya bağımsız bir tabur şeklinde düzenli biçimde korumalarını sağlayacak deneyim ve yeterliliğe sahip” dedi. Ahmed, “Temel şartımız, bu gücün düzenli bir yapı içinde olması, farklı yerlere dağıtılmaması ve küçük gruplar halinde konuşlandırılmamasıydı. Bu öneriyi reddettiler” ifadelerini kullandı.

İçişleri Bakanlığı'nda rol mü?

YPG, şu anda örgütlü bir savaş gücü olarak varlığını sürdürmesini sağlayacak alternatif formül bulmak amacıyla Suriye İçişleri Bakanlığı ile görüşmeler yürütüyor.

Görüşmeler, yeni yönetimin on yılı aşkın süren iç savaşın sona ermesinin ardından Suriye'nin güvenlik kurumlarını yeniden yapılandırdığı bir dönemde gerçekleşiyor.

İçişleri Bakanlığı bünyesinde hâlihazırda turizm polisi aracılığıyla kadın personel bulunuyor. Bu yılın başlarında, görüşmeler hakkında bilgi sahibi kaynaklar, Suriye merkezi yönetiminin, YPG’li kadın savaşçıların İçişleri Bakanlığı'na bağlı bu kadın birimine katılmasını önerdiğini belirtmişti.

Ancak kaynaklar, YPJ’nin bu öneriyi reddettiğini doğrularken, birlik sözcüsü de kendilerine böyle bir teklif yapıldığını yalanladı.

Newroz Ahmed, Reuters'a yaptığı açıklamada, “Kadın Koruma Birlikleri”nin bunun yerine İçişleri Bakanlığı'na bağlı özel operasyon güçlerine katılmayı önerdiğini söyledi. Ahmed, bu birimin kendi güçlerinin yetenekleriyle daha fazla örtüştüğünü ve erkeklerin ağırlıkta olduğu güvenlik güçlerinde kadınların temsilinin artırılmasına katkı sağlayabileceğini belirtti.

gh
YPJ mensubu kadın savaşçılar, Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke'de askeri tatbikat sırasında - 22 Ağustos (Reuters)

Ahmed, “İçişleri Bakanlığı ile konuyu görüştüğümüzde, güçlerimizde bin 500'den fazla kadın savaşçı bulunduğunu söyledik ve bu gücün tamamının entegre edilip edilmeyeceğini sorduk” dedi. Ahmed, yanıtı “önümüzdeki günlerde” almayı beklediğini ifade etti.

Suriye Savunma ve İçişleri bakanlıkları, görüşmeler hakkında Reuters'ın sorularını henüz cevaplamadı. Suriye İçişleri Bakanlığı Sözcüsü Nureddin el-Baba ise cuma günü Rudaw'a yaptığı açıklamada, “Kadın Koruma Birlikleri” mensubu kadın savaşçıların bakanlık saflarında memnuniyetle karşılanacağını söyledi, ancak üstlenecekleri muhtemel role ilişkin ayrıntı vermedi. El-Baba ayrıca birliklerin Suriye'nin tamamında konuşlandırılacağını ve tek bir coğrafi bölgeyle sınırlandırılmayacağını ifade etti.

JPJ’nin geleceği meselesi, bu gücü çatışma yıllarında büyük mücadelelerle elde edilen siyasi ve toplumsal kazanımların sembolü olarak gören çok sayıda Kürt kadın açısından daha geniş önem taşıyor.

JPJ mensubu 20 yaşındaki Josko Siyager, “Kadınları her zaman zayıf olarak görüyorlar... Biz gücümüzü erkeklerden almıyoruz, mevcut devletten de almıyoruz... Elbette özel bir statümüzün olmasını istiyoruz ve bu konuda ısrar ediyoruz” dedi.

YPG’ye bağlı bir birliğe komuta eden 31 yaşındaki Binaber Baran ise Suriye anayasasının bu güçlerin rolünü açıkça güvence altına alması gerektiğini düşünüyor. Baran, “Bugüne kadar hiçbir zaman birilerinin bizi savunmasını beklemedik... Biz kadınlar kendimizi savunduk” ifadelerini kullandı.


Cezayir, Tanezruft Çölü'ndeki askeri kışlayı uyuşturucu kaçakçıları için cezaevine dönüştürüyor

Doğu Cezayir'de bir çetenin kontrolündeki mahalleye operasyon hazırlığındaki polis ekipleri (Cezayir polisi)
Doğu Cezayir'de bir çetenin kontrolündeki mahalleye operasyon hazırlığındaki polis ekipleri (Cezayir polisi)
TT

Cezayir, Tanezruft Çölü'ndeki askeri kışlayı uyuşturucu kaçakçıları için cezaevine dönüştürüyor

Doğu Cezayir'de bir çetenin kontrolündeki mahalleye operasyon hazırlığındaki polis ekipleri (Cezayir polisi)
Doğu Cezayir'de bir çetenin kontrolündeki mahalleye operasyon hazırlığındaki polis ekipleri (Cezayir polisi)

Cezayir, hayat şartları açısından dünyanın en zorlu bölgelerinden biri olan Tanezruft Çölü'nde bulunan bir askeri kışlayı, uyuşturucu kaçakçıları için yüksek güvenlikli cezaevine dönüştürecek. Karar, Cezayir Cumhurbaşkanlığı tarafından dün açıklandı.

Karar, Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun başkanlığında düzenlenen Yüksek Güvenlik Konseyi toplantısında alındı. Cumhurbaşkanlığı tarafından yayımlanan açıklamada, yeni cezaevinin “uyuşturucu baronları ve satıcılarına” tahsis edileceği belirtildi ancak başka ayrıntı verilmedi.

Yetkililer ayrıca, birçok ülkede bulunan kurumlara, örneğin ABD Uyuşturucuyla Mücadele Dairesi'ne (DEA), benzer şekilde uyuşturucuyla mücadele konusunda uzmanlaşmış bir güvenlik birimi kurulmasına karar verdi.

Açıklama, yaklaşık 46 milyon nüfusa sahip, Akdeniz'e kıyısı bulunan ve yaklaşık 6 bin 400 kilometrelik kara sınırına sahip Cezayir'de uyuşturucu kaçakçılığındaki artış konusunda yetkililerin uyarılarını yoğunlaştırdığı bir dönemde geldi.

Şarku’l Avsat’ın Ulusal Uyuşturucuyla Mücadele ve Bağımlılık Dairesi'nin verilerinden aktardığına göre Cezayir'de uyuşturucu bağımlılarının sayısı 2024 yılında 3 milyonu aştı.

Yetkililer düzenli olarak geniş çaplı uyuşturucu operasyonları ve ele geçirmeler gerçekleştirildiğini duyuruyor. 21 Ağustos'ta, psikotropik bir madde olan pregabalin içeren 10 milyondan fazla kapsülün yanı sıra 33 kilogramdan fazla kokain ele geçirildiği açıklandı. Operasyon, rekor miktarda uyuşturucunun ele geçirildiği bir baskın olarak nitelendirildi.

Cezayir'in Mali sınırında, ülkenin güneybatı ucunda bulunan Tanezruft, neredeyse tamamen ıssız bir çöl bölgesi. Yaz aylarında sıcaklıkların 50 santigrat dereceyi aşabildiği bölge, Sahra Çölü'nün en izole ve zorlu kesimlerinden biri olarak kabul ediliyor.


Lübnan, Suriye kıyılarında güvenliği sabote etmeye yönelik planı engelledi

Mehdi izcilerinin mensupları, Beyrut'un güney banliyölerinde düzenlenen cenaze töreninde bir Hizbullah lideri ve ailesinin tabutlarını taşıyor (AP)
Mehdi izcilerinin mensupları, Beyrut'un güney banliyölerinde düzenlenen cenaze töreninde bir Hizbullah lideri ve ailesinin tabutlarını taşıyor (AP)
TT

Lübnan, Suriye kıyılarında güvenliği sabote etmeye yönelik planı engelledi

Mehdi izcilerinin mensupları, Beyrut'un güney banliyölerinde düzenlenen cenaze töreninde bir Hizbullah lideri ve ailesinin tabutlarını taşıyor (AP)
Mehdi izcilerinin mensupları, Beyrut'un güney banliyölerinde düzenlenen cenaze töreninde bir Hizbullah lideri ve ailesinin tabutlarını taşıyor (AP)

Lübnan, Suriye kıyılarında güvenliği sabote etmeye yönelik bir planı, Esed rejiminin kalıntıları ile Hizbullah'a bağlı faaliyet gösteren bir güvenlik ağını çökerterek engelledi.

Yargı kaynakları, “Şarku’l Avsat”a yaptıkları açıklamada, ağın üyelerinden 5 kişinin (3 Suriyeli ve 2 Lübnanlı) gözaltına alındığını bildirdi. Kaynaklara göre ağ, Suriye'den savaşçıları kuzey sınırı üzerinden Lübnan'a sokuyor, ardından bu kişileri Beyrut'un güney banliyölerine ve daha sonra Baalbek-Hermel bölgesindeki bir eğitim kampına götürüyordu.

Kaynaklar, gözaltına alınanlar arasında eski Suriye rejimindeki güvenlik birimlerinden birinin sorumluluğunu üstlenmiş olan Suriyeli Albay Menaf Ali Safi'nin de bulunduğunu belirtti.

Kaynaklar ayrıca ağın elinde el bombaları, makineli tüfekler ve keskin nişancı tüfeklerinin de bulunduğu silah ve mühimmatın ele geçirildiğini belirtti.

Gözaltına alınanların, “Hacı Alaa” olarak bilinen bir kişinin yönetimindeki Hizbullah mensupları ve kadroları tarafından eğitildiklerini kabul ettikleri kaydedildi. Şüpheliler, eğitimlerin kamuoyuna açıklanan amacının “mevcut Suriye güçlerinin Lübnan'ın Bekaa bölgesine yönelik olası bir saldırısına karşı hazırlık yapmak” olduğunu öne sürdü.

Kaynaklar, ağın eski Suriye ordusunda tümgeneral olan Muhammed Cabir tarafından yönetildiğini vurguladı. Moskova'da bulunan Cabir'in, devrik Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed'e yakınlığıyla bilindiği ifade edildi.