İsviçre Dışişleri Bakanı Cassis, Şarku’l Avsat’a konuştu: ‘Riyad Anlaşması, Yemen'de siyasi çözüm için doğru yönde atılmış bir adımdır’

Cassis, Tahran'ın ‘nükleer’ müzakerelere geri dönmesi gerektiğini vurguladı.

İsviçre Başkan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Ignazio Cassis. (Şarku'l Avsat)
İsviçre Başkan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Ignazio Cassis. (Şarku'l Avsat)
TT

İsviçre Dışişleri Bakanı Cassis, Şarku’l Avsat’a konuştu: ‘Riyad Anlaşması, Yemen'de siyasi çözüm için doğru yönde atılmış bir adımdır’

İsviçre Başkan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Ignazio Cassis. (Şarku'l Avsat)
İsviçre Başkan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Ignazio Cassis. (Şarku'l Avsat)

İsviçre Başkan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Ignazio Cassis, Tahran’ın nükleer programla ilgili müzakerelere dönmesinin önemini vurguladığı açıklamasında. Riyad ile bölgenin güvenliği ve istikrarı konusunda olumlu sonuçlar verecek görüşmeleri sabırsızlıkla beklediğin, söyledi. Cassis, Yemen krizine siyasi bir çözüm bulma yönünde çağrı yaptı. “Riyad Anlaşması, Yemen'de siyasi çözüm için doğru yönde atılmış bir adımdır” diyen İsviçre Dışişleri Bakanı, Riyad’da ülkesinin Suudi Arabistan ile ilişkilerini güçlendirme ve kalkınma iş birliğini derinleştirme stratejisini uygulamanın yollarının ele alındığını kaydetti.
Cassis, Şarku'l Avsat’a verdiği röportajda, Suudi Arabistan ile İsviçre arasındaki güçlü ikili ekonomik ilişkilerin, özellikle de genç, iyi eğitimli bir işgücünün potansiyelinden yararlanmak ve dijitalleşme ile yeni teknolojileri teşvik etmek için eğitim, bilim ve inovasyon alanlarında iş birliğinin de ziyaretinin gündeminde olduğunu söyledi.
Cassis açıklamasında ülkesinin Libya'ya verdiği desteği ve sürdürülebilir barış ve birlik yolunda yanında olduğunu vurguladı. Ülkenin 10 yılı aşkın süredir çatışmalardan muzdarip olduğunun altını çizen İsviçre Dışişleri Bakanı, bu nedenle Ekim 2020’de Cenevre’de imzalanan ateşkes anlaşmasının ilk umut ışığı niteliğinde olduğunun altını çizdi. 
Cassis, savaşın paramparça ettiği bölgelerden kaçış ve göç nedeniyle mülteci krizi yaşandığını belirterek İsviçre’nin diğer Avrupa ülkeleriyle birlikte, söz konusu yönetimleri desteklemek ve en fazla ihtiyacı olanlara koruma sağlamak için büyük çaba sarf ettiğini söyledi. İsviçre'nin risk altındaki mültecileri ülkeye almasının yanı sıra sığınmacılar tarafından yapılan toplam başvuruların yüzde 60'ından fazlasını kabul ettiğini kaydetti.
İsviçre Başkan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Ignazio Cassis, Şarku'l Avsat’a verdiği röportajda bölgesel gelişmelerden uluslararası alanda yaşanan tartışmalara kadar birçok başlıkta soruları cevapladı:

Suudi Arabistan ziyaretinizde öne çıkan konuları nelerdir? Krallık'taki yetkililerle görüşeceğiniz en önemli dosyalar arasında hangileri var?
Elbette ki Suudi Arabistan ile İsviçre arasındaki güçlü ikili ve ekonomik ilişkiler söz konusu. Özellikle eğitim, bilim ve inovasyon alanındaki iyi iş birliğimiz gündemde. Ayrıca İsviçre geçtiğimiz ekim ayında Ortadoğu ve Kuzey Afrika (MENA) bölgesi stratejisini benimsedi. Ziyaretim büyük ölçüde İsviçre'nin çatışmaları önleme, insani yardım ve kalkınma iş birliğini teşvik etme konusundaki uzun süredir devam eden taahhüdüne dayanan bu stratejinin uygulanmasına odaklanıyor. Ayrıca Suudi pazarındaki İsviçreli şirketlerin sahip olduğu fırsatların yanı sıra genç, iyi eğitimli işgücünün potansiyelini kullanmak için aralıksız arayışımızın yanı sıra dijitalleşmeyi ve yeni teknolojileri teşvik etmeye çalışıyoruz. Bunun yanı sıra Suudi Arabistan Vizyon 2030 projesi çerçevesinde, özellikle kadınların güçlendirilmesiyle ilgili son gelişmelerle de yakından ilgileniyorum.

Daha önceki anlaşmalarla ilgili neler yapıldı ve bu ziyaret yeni anlaşmalara sahne olacak mı? Olacaksa kapsamları neler?
Avrupa Serbest Ticaret Birliği ile Körfez İşbirliği Konseyi ülkeleri arasında imzalanan Serbest Ticaret Anlaşması, çifte vergilendirme anlaşması ve ikili yatırım anlaşması ile ilişkilerimizin sağlam temellere dayandığını söyleyebiliriz. Burada, yakın zamanda İsviçre Menkul Kıymetler Borsası ‘SIX’ ve Suudi Menkul Kıymetler Borsası ‘Tadawul arasında iş birliğine ilişkin bir mutabakat zaptı imzalandığını belirtmek isterim. Doğal olarak, iki ülke arasındaki bu verimli ilişkiyi güçlendirmek gayretindeyim.

Suudi Arabistan kısa süre önce Suudi Yeşil Girişimi ve Ortadoğu Girişimi'ni başlattı. Diğer yandan iklim değişikliğiyle mücadele, karbon emisyonlarını azaltma ve karbon ekonomisini geri dönüştürmedeki rolünü de güçlendirme eğiliminde. Bu girişimler iki ülke arasındaki iş birliğinde ne kadar yer kaplıyor?
İsviçre, iklim değişikliği tehdidini azaltmak ve buna uyum sağlamak için tüm ülkelerin gösterdiği çabaları memnuniyetle karşılamaktadır. Çünkü iklim değişikliği ancak birlikte karşı çıkabileceğimiz küresel bir mücadele için mükemmel bir örnektir. Daha önce de belirttiğim gibi; kalkınma iş birliği MENA bölgesindeki önceliklerimizden biridir. Ancak özellikle iki ülke, İsviçre ve Suudi Arabistan, 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Gündemi’nde birçok çıkarı paylaşıyor. Öncelikli başlıklarımız arasında suyun ve sağlığın iyileştirilmesi, iklim değişikliğiyle mücadele, tarım ve gıda güvenliğinin teşvik edilmesi yer alıyor. Burada söz konusu başlıkların Suudi Arabistan Krallığı Vizyon 2030 projesi açısından da ele alındığını belirtmek istiyorum. Bu sürdürülebilirlik gündemle ilgili uzun vadeli stratejik ortaklıklarla ilgileniyoruz.

Husilerin Krallık’a yönelik saldırılarını artırdığı bir zamanda Suudi Arabistan, Yemen krizini çözmek için Riyad Anlaşması’nın uygulanmasını istiyor..
Çatışmanın şiddetini azaltmayı destekleyen ve Yemen halkının acılarını dindiren her anlaşma doğru yönde atılmış bir adımdır. Bu noktada Riyad Anlaşması'nın önemi ortaya çıkıyor. Bu anlaşma, Yemen'in geleceği için kapsamlı, barışçıl ve kapsamlı bir çözümdür. Bu nedenle İsviçre, tüm tarafları uluslararası hukuka uymaya ve sivillere yönelik saldırıları durdurmaya çağırıyor. Aynı zamanda tüm taraflara şiddeti sona erdirmek ve siyasi bir çözüm bulmak için müzakerelere yeniden katılma çağrısında bulunuyoruz. Bence uluslararası toplumun, özellikle de bölgesel aktörlerin bu hedefi desteklemesi önemli. Sürdürülebilir barışı ancak diyalog yoluyla sağlayabiliriz. Bu nedenle İsviçre, Birleşmiş Milletler Yemen Özel Temsilcisi Hans Grundberg'in çalışmalarını desteklemektedir.

Hem Suudi Arabistan hem de İran, iki ülke arasında birçok müzakere turu gerçekleştirildiğini açıkladı. Bu turları nasıl değerlendiriyorsunuz ve İsviçre'nin bunda bir rolü var mı?
Ben bölge ülkeleri arasında yalnızca kapsamlı bir uzlaşının, uzun vadeli barış, istikrar ve refaha yol açacağına eminim. Yani Suudi Arabistan ve İran arasında devam eden görüşmeler iyiye işaret.

İran'ın nükleer programına ilişkin müzakereleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Tahran’ın bölgedeki faaliyetlerinin riskleri nelerdir?
Bize göre Ortak Kapsamlı Eylem Planı (JCPOA) ilerleme süreci uluslararası güvenliğe ve nükleer silahların yayılmasının önlenmesine önemli bir katkıdır. Ama elbette ki anlaşmaya imza atan bir ülke olmayan İsviçre, Viyana görüşmelerine doğrudan katılmıyor. Ancak müzakerelerin yakında yeniden başlayacağı haberini memnuniyetle karşılıyoruz ve bu müzakerelerin tüm tarafların taahhütlerine hızlı ve tam bir dönüşe yol açmasını umuyoruz.

Lübnan'ın Suudi Arabistan ile yaşadığı krizi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Genel olarak, İsviçre bölgede diyalogu teşvik eden birçok barış girişimini zaten destekliyor. İlgili taraflar bizden bunu istiyorlarsa daha fazlasını yapmaya da hazırız.

Libya krizine ilişkin vizyonunuz ve bunu farklı seçim atmosferi ışığında çözmenin yolları nelerdir?
Elbette Libya 10 yılı aşkın süredir çeşitli çatışmalardan muzdarip. Bu nedenle 2020 yılının ekim ayında Cenevre'de imzalanan ateşkes anlaşması ilk umut işaretiydi. O zamandan bu yana birçok önemli kazanıma tanık olduk. Yılın sonunda birine daha tanık olacağız: Libya halkı için özgür ve kapsayıcı seçimler. Bu nedenle İsviçre, BM liderliğindeki barış sürecini uzun yıllardır desteklemektedir ve Berlin sürecinin de aktif bir üyesidir. Tabii ki uluslararası insan hakları hukuku konusunda çalışma grubuna da eş başkanlık ediyoruz. Ev sahibi ülke olarak Libyalı aktörlerin birçok önemli toplantısını destekledik. Hizmetlerimizi sunmaya ve sürdürülebilir barış ve birlik yolunda Libya'nın yanında olmaya devam edeceğiz.

Mülteci sorunu Avrupa için ne ölçüde bir gerçekliğe sahip?
Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesindeki birçok ülke binlerce mülteciye ev sahipliği yapıyor. İsviçre, Avrupa düzeyinde diğer ülkelerle birliktedir. Bu ülkeleri desteklemek için büyük çaba sarf ediyoruz. Avrupa ayrıca en çok ihtiyacı olanlara koruma sağlıyor. Sığınmacılardan gelen tüm başvuruların yüzde 60'ından fazlası kabul ediliyor. Özellikle büyük risk altındaki mültecilere ev sahipliği yapan ülkelerin başında geliyoruz. Bununla birlikte İsviçre ve genel olarak Avrupa için söz konusu ülkeler için mültecilere güvenli, onurlu ve sürdürülebilir bir dönüş sağlanabildiği sürece korumaya ihtiyacı olmayanları ülkelerine geri göndermeleri esastır.



Lübnan'ın İsrail ile Hizbullah arasındaki son savaşta nasıl bir bedel ödedi?

Lübnan'ın güneyinde yer alan Tulin köyünde iş makinesiyle yıkılmış bir binanın enkazı altındaki kayıpları arayan geri dönen köy sakinleri, 16 Haziran 2026'da. (EPA)
Lübnan'ın güneyinde yer alan Tulin köyünde iş makinesiyle yıkılmış bir binanın enkazı altındaki kayıpları arayan geri dönen köy sakinleri, 16 Haziran 2026'da. (EPA)
TT

Lübnan'ın İsrail ile Hizbullah arasındaki son savaşta nasıl bir bedel ödedi?

Lübnan'ın güneyinde yer alan Tulin köyünde iş makinesiyle yıkılmış bir binanın enkazı altındaki kayıpları arayan geri dönen köy sakinleri, 16 Haziran 2026'da. (EPA)
Lübnan'ın güneyinde yer alan Tulin köyünde iş makinesiyle yıkılmış bir binanın enkazı altındaki kayıpları arayan geri dönen köy sakinleri, 16 Haziran 2026'da. (EPA)

Lübnan, üç ayı aşkın bir süredir devam eden ve Washington ile Tahran'ın bir anlaşmaya varmasıyla sona ermesi beklenen ABD ve İsrail'in İran'a yönelik saldırılarıyla başlayan Orta Doğu savaşının en ağır can kayıplarını yaşayan ülke oldu.

Savaş, İran'a destek amacıyla İran destekli Hizbullah'ın İsrail'e saldırılar düzenlediği 2 Mart'ta Lübnan'a sıçradı ve ülkeyi İsrail'in hava ve kara harekâtının hedefi haline getirdi.

Aşağıda Reuters haber ajansının haberine dayanan Lübnan'ın ödediği başlıca bedeller yer alıyor.

Can kayıpları

Lübnan Sağlık Bakanlığı verilerine göre 2 Mart'tan, ABD ile İran’ın anlaşmaya vardığının açıklandığı 14 Haziran gecesine kadar en az 3 bin 783 kişi hayatını kaybetti, 11 bin 699 kişi yaralandı. Hayatını kaybedenlerin 247’si çocuk, 363’ü kadın ve 133’ü sağlık çalışanıydı. Bakanlığın açıkladığı rakamlar siviller ile silahlı unsurları kapsarken Hizbullah, kayıplarının sayısını açıklamadı.

Bu kayıplar, ABD ile İran arasında geçtiğimiz nisan ayı sonu itibarıyla ateşkes sağlandığında İran'daki 3 bin 468 ölü sayısını geçiyor. Aynı zamanda 7 Ekim 2023'ten 2024 yılının kasım ayına kadar süren önceki İsrail-Hizbullah çatışmasında Bakanlığın açıkladığı rakamları da aşıyor. Söz konusu çatışmada büyük çoğunluğu İsrail'in 2024 yılının eylül ayında başlattığı saldırının ardından olmak üzere 3 bin 768 kişi hayatını kaybetmişti.

Reuters'ın İsrail ordusu verilerine dayanarak derlediği istatistiklere göre en son saldırılarda Lübnan'da en az 28 İsrail askeri ile Hizbullah'ın saldırılarında 4 sivil hayatını kaybetti. Bu rakamlar, 2023-2024 savaşında hayatını kaybeden 73 İsrailli asker ve İsrail'in kuzeyinde öldürülen 45 sivil ile karşılaştırılabilir.

Yıkım

İsrail’in Lübnan genelinde düzenlediği hava saldırıları pek çok binaya hasar verdi. Bir kısmını tamamen yerle bir etti. Yıkımın büyük bölümü güneyde yoğunlaşırken başkent Beyrut ve güney banliyösündeki binalar zarar gördü.

Güneyin bir bölümünü işgal altında tutan İsrail güçleri, bölgedeki onlarca köyü de tahrip etti. İsrail, bu uygulamanın amacının sivil bölgelerde konuşlanan Hizbullah militanlarının saldırılarından kuzey sakinlerini korumak olduğunu öne sürdü.

Savaşın ilk ayında güneyde hasar gören binalar arasında hastaneler, elektrik santralleri ve su pompalama istasyonları yer aldı. Lübnan Ulusal Bilimsel Araştırma Konseyi'nin 2 Mart - 17 Mayıs dönemini kapsayan son verilerine göre ülke genelinde 68 binden fazla konut ya hasar gördü ya da tamamen yıkıldı. Bu konutların yaklaşık 30 bini Lübnan'ın en güneyindeki üç bölgede, 8 binden fazlası ise Beyrut ve güney banliyösünde yer alıyor.

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı bu ay yayımladığı raporda yalnızca Beyrut ve güney banliyösündeki hasarın 365 milyon dolar değerinde olduğunu açıkladı. ABD Başkanı Donald Trump, İsrail'in binaları tahrip etmesini ve can kayıplarına yol açmasını eleştirdi. Trump, Fransa'daki G7 Zirvesi’nde gazetecilere yaptığı açıklamada, “Birini aradığınız her seferinde konut binalarını yıkmak zorunda değilsiniz. O binalarda çok sayıda insan var ve hepsi Hizbullah üyesi değil, bunu size garanti ediyorum” ifadelerini kullandı.

Yerinden edilme

Lübnan yetkilileri, 2 Mart'tan bu yana İsrail hava saldırıları ve tahliye uyarıları nedeniyle ülke genelinde 1,2 milyondan fazla kişinin yerinden edildiğini belirtiyor.

Bu rakamın içinde, İsrail ordusunun bu savaşta ilk kez tamamen tahliye edilmesini emrettiği Beyrut'un güney banliyösünden kaçan yüz binlerce kişi yer alıyor. ABD ile İran arasındaki anlaşmanın ilanının ardından dahi yerinden edilmiş kişilerin büyük bölümü henüz evlerine dönmedi. Bunun nedeni ya dönecek ev kalmaması ya da Lübnan'daki ateşkesin sürekliliğine olan güvensizlik.

Ekonomik etki

Lübnan yetkilileri savaşın ekonomik etkisinin tam boyutunu henüz değerlendirmedi; ancak bu etkinin 2023-2024 savaşı, 2020 Beyrut liman patlaması ve 2019 mali çöküşü gibi art arda yaşanan krizlerin ardından ülkenin toparlanma sürecini sekteye uğrattığını vurguladı.

Maliye Bakanı Yasın Cabir mayıs ayında Reuters'a yaptığı açıklamada, savaşın Lübnan ekonomisini bu yıl en az yüzde 7 oranında küçültebileceğini söyledi.

Dünya Bankası ise 2024 savaşının Lübnan'a maddi hasar ve ekonomik kayıp olarak en az 8,5 milyar dolara mal olduğunu açıkladı. Banka, Lübnan'ın reel gayrisafi yurt içi hasılasının (GSYİH) 2024'te yüzde 7,1 oranında daraldığını ve 2019'dan bu yana GSYİH'de birikimli düşüşün yaklaşık yüzde 40'a ulaştığını da ortaya koydu.


Washington, Irak'taki grupların "tamamen silahsızlandırılmasını" istiyor

Irak Başbakanı Ali el-Zaidi, 16 Haziran 2026'da Bağdat'ta ABD Büyükelçisi Tom Barrack ile yaptığı görüşmede, (Reuters)
Irak Başbakanı Ali el-Zaidi, 16 Haziran 2026'da Bağdat'ta ABD Büyükelçisi Tom Barrack ile yaptığı görüşmede, (Reuters)
TT

Washington, Irak'taki grupların "tamamen silahsızlandırılmasını" istiyor

Irak Başbakanı Ali el-Zaidi, 16 Haziran 2026'da Bağdat'ta ABD Büyükelçisi Tom Barrack ile yaptığı görüşmede, (Reuters)
Irak Başbakanı Ali el-Zaidi, 16 Haziran 2026'da Bağdat'ta ABD Büyükelçisi Tom Barrack ile yaptığı görüşmede, (Reuters)

ABD, Irak’taki devlet dışı bütün silahlı grupların “tamamen silahsızlandırılmasını” sağlama konusunda kararlılığını vurguladı.

Bu tutum, ABD’nin başkanlık elçisi Tom Barrack ile Irak Başbakanı Ali Zeydi arasında dün Bağdat’ta yapılan görüşmenin ardından “ortak bir taahhüt” olarak açıklandı. ABD-Irak ortak bildirisinde, Zeydi ve Barrack’ın, Irak’ın devlet otoritesi dışında faaliyet gösteren bütün silahlı grupların dağıtılmasına ve silahın yalnızca devletin elinde toplanmasına yönelik planların uygulanmasını ele aldığı, ayrıca tam egemenliğin tesis edilmesinin ve bu grupların lağvedilmesinin hedeflendiği belirtildi.

Taraflar ayrıca, Irak’ın bölgesel çatışmalardan uzak tutulması ve hiçbir tarafın ülke topraklarını bölgesel barışı tehdit etmek için kullanmaması konusunda mutabık kaldı. Açıklamada, anayasal kurumlara dayalı güçlü bir Irak’ın desteklenmesinin önemine vurgu yapıldı.

Barrack, ayrıca ABD Başkanı Donald Trump’ın, Başbakan Zeydi’yi temmuz ortasında Washington’a davet ettiğini ve Beyaz Saray’da ağırlanacağını, görüşmede ikili ilişkilerin ele alınacağını ifade etti.


Samarra'daki gerilim silahların devlet tekelinde toplanması planını sınayabilir

Mukteda es-Sadr'a bağlı Seraya es-Selam mensupları, Samarra'da düzenlenen bir askerî geçit töreni sırasında. (AFP)
Mukteda es-Sadr'a bağlı Seraya es-Selam mensupları, Samarra'da düzenlenen bir askerî geçit töreni sırasında. (AFP)
TT

Samarra'daki gerilim silahların devlet tekelinde toplanması planını sınayabilir

Mukteda es-Sadr'a bağlı Seraya es-Selam mensupları, Samarra'da düzenlenen bir askerî geçit töreni sırasında. (AFP)
Mukteda es-Sadr'a bağlı Seraya es-Selam mensupları, Samarra'da düzenlenen bir askerî geçit töreni sırasında. (AFP)

Irak'ta Mukteda es-Sadr'a bağlı Seraya es-Selam grubu, salı günü yaptığı açıklamada Haşdi Şabi'nin komutası altında faaliyet göstermeyi kesin olarak reddettiğini duyurdu. Bu gelişme, Başbakan Ali ez-Zeydi hükümetinin Haziran 2026 başında uygulamaya koyduğu "silahların yalnızca devletin elinde toplanması" planı açısından erken bir sınav olarak değerlendiriliyor.

Seraya es-Selam'ın itirazı, Samarra kentinde güvenlikten sorumlu yeni bir komutanın görevlendirildiğine ilişkin haberlerin ardından geldi. Atanan komutanın, Sadr hareketinin etkin olduğu kentte Asaib Ehl el-Hak Hareketi'ne yakın bir isim olduğu öne sürülüyor.

Koordinasyon Çerçevesi'nin önde gelen liderlerinden Kays el-Hazali'nin liderlik ettiği Asaib Ehl el-Hak ile Sadr Hareketi ve lideri Mukteda es-Sadr arasında, gözlemcilerin "siyasi ve ideolojik" olarak nitelendirdiği nedenlerden dolayı uzun süredir dostane ilişkiler bulunmuyor.

"Samarra'da ciddi bir gerilim var"

Sadr Hareketi'nden bir yetkili, Şarku'l Avsat'a yaptığı açıklamada, Samarra'da "son derece ciddi bir gerilim ortamı" oluştuğunu söyledi.

Yetkili, Haşdi Şabi bünyesindeki bazı komutanlar ve grupların Seraya es-Selam mensuplarına yönelik "kasıtlı sürtüşme ve taciz girişimlerinde" bulunduğunu iddia etti.

vbf
Bağdat sokaklarından birinde yürüyen bir Iraklı, Mukteda es-Sadr'ın Seraya es-Selam üniformasıyla yer aldığı bir posterin önünden geçiyor. (AFP)

Aynı kaynak, anlaşmazlığın temelinde Haşdi Şabi Başkanı Falih el-Feyyad'ın Samarra'daki Haşdi Şabi Operasyonları Komutanı Ali el-Akili'yi görevden alması ve yerine Asaib Ehl el-Hak'a yakın ya da ona bağlı bir ismi atamasının bulunduğunu belirtti.

Sadr Hareketi mensubu olan Akili'nin görevden alınmasının Seraya es-Selam savaşçıları arasında ciddi rahatsızlık yarattığı ifade edildi.

Yetkili ayrıca Başbakan ve Silahlı Kuvvetler Başkomutanı Ali ez-Zeydi'yi "konuya derhal müdahale etmeye" çağırarak, "Seraya es-Selam artık doğrudan başbakanın komutası altındadır" dedi.

Entegrasyon süreci başlatılmıştı

Başbakan Ali ez-Zeydi, bu ayın başında yayımladığı bir kararnameyle Seraya es-Selam'ın devlet güvenlik güçlerine entegrasyonunu denetleyecek üst düzey bir komite kurulmasını kararlaştırmıştı.

Kararın ardından Ortak Operasyonlar Komutanlığı, Seraya es-Selam'a bağlı tüm birliklerin personel, silah ve teçhizat bilgilerini içeren listelerin teslim alındığını açıklamıştı. Böylece örgüte bağlı tüm oluşumların Silahlı Kuvvetler Başkomutanlığı'na bağlı güvenlik kurumlarına katılım ve entegrasyon sürecinin tamamlanmasının hedeflendiği belirtilmişti.

dbdrb
Seraya es-Selam mensupları, 4 Haziran 2026'da Bağdat'ın kuzeyindeki Samarra kentinde Irak devlet kurumlarına entegrasyon sürecinin başlaması dolayısıyla düzenlenen törende slogan atıyor. (AP)

Seraya es-Selam, Haşdi Şabi bünyesinde 313, 314 ve 315'inci tugaylar aracılığıyla faaliyet gösteriyor ve başta Samarra olmak üzere çeşitli bölgelerde güvenlik görevleri yürütüyor.

Örgüt, Haziran 2007'de Samarra'daki İmam Askerî Türbesi'ne yönelik saldırının ardından kentte konuşlandırılmıştı.

Mukteda es-Sadr, 27 Mayıs'ta yaptığı açıklamada silahlı kanadı Seraya es-Selam'ın devlet kurumlarına entegre edileceğini duyurmuş ve diğer Haşdi Şabi gruplarını da silahlarını teslim etmeye çağırmıştı.

Her ne kadar Seraya es-Selam resmen Haşdi Şabi bünyesinde yer alsa da, grup uzun yıllardır büyük ölçüde bağımsız hareket ediyor; Haşdi Şabi komutasından emir almıyor ve birçok grup ile de yakın ilişki kurmuyor.

"Silahların devlet tekelinde toplanması" planına ilk sınav

Haşdi Şabi yönetimi, Seraya es-Selam ile yaşanan gerilime ilişkin henüz resmi bir açıklama yapmadı.

Buna karşılık Seraya es-Selam, yayımladığı bildiride Mukteda es-Sadr ve Başbakan Ali ez-Zeydi'ye seslenerek Haşdi Şabi komutası altında kalmayı reddettiğini vurguladı.

Grup, kararname doğrultusunda devletin güvenlik kurumlarına gönüllü olarak entegre olma sürecini hatırlatarak bunu "silahların devletin elinde toplanması politikasının pratik bir modeli" olarak nitelendirdi.

Açıklamada, Haşdi Şabi tarafından bazı komutanların görevden alınmasına yönelik son kararların, "komuta kademelerinin, sorumluluk alanlarının ve birliklerin değiştirilmesi yoluyla entegrasyon ve silahların devlet tekelinde toplanması sürecinin ruhuna aykırı olduğu" savunuldu.

Yeni güvenlik komutanının atanmasının da entegrasyona ilişkin kararname komitesinin çalışmalarına aykırı olduğu belirtilerek, bunun Seraya es-Selam mensuplarını hedef alan "gerekçesiz bir girişim" olduğu ifade edildi.

Grup, "Haşdi Şabi komutası altında görev yapmayı kesin olarak reddettiğini" yineledi.

Geçen cumartesi günü Samarra'daki aşiret liderleri ve din adamları da Seraya es-Selam'ın yerine başka silahlı grupların getirilmesi ihtimaline karşı uyarıda bulunmuştu. Yerel liderler, Başbakan Ali Falih ez-Zeydi'nin bizzat kente gelerek durumu yerinde incelemesini talep etmiş, ayrıca böyle bir değişiklik planlanıyorsa güvenlik dosyasının İçişleri Bakanlığı'na devredilmesini istemişti.

Gözlemciler, Seraya es-Selam ile Haşdi Şabi arasındaki gerilimin, hükümetin "silahların devlet tekeline alınması" planının gerçekten ciddi ve uygulanabilir olup olmadığını ortaya koyacak önemli bir sınav niteliği taşıdığını belirtiyor. Ayrıca bu durumun, devlet kurumlarına entegre olduklarını açıklayan silahlı gruplar arasındaki anlaşmazlıkları çözme konusunda Başbakan'ın yetkilerini nasıl kullanacağının da bir testi olduğu değerlendiriliyor.