Rusya ve İran arasında Suriye’nin doğusundaki T-4 Hava Üssü’nün tahliyesi konusunda uzlaşıldığı haberlerihttps://turkish.aawsat.com/home/article/3319866/rusya-ve-i%CC%87ran-aras%C4%B1nda-suriye%E2%80%99nin-do%C4%9Fusundaki-t-4-hava-%C3%BCss%C3%BC%E2%80%99n%C3%BCn-tahliyesi
Rusya ve İran arasında Suriye’nin doğusundaki T-4 Hava Üssü’nün tahliyesi konusunda uzlaşıldığı haberleri
İsrail askerlerinin geçtiğimiz ay Suriye sınırındaki Golan Tepeleri'nde gerçekleştirdiği tatbikatlardan bir kare (EPA)
Moskova / Raid Ceber
TT
TT
Rusya ve İran arasında Suriye’nin doğusundaki T-4 Hava Üssü’nün tahliyesi konusunda uzlaşıldığı haberleri
İsrail askerlerinin geçtiğimiz ay Suriye sınırındaki Golan Tepeleri'nde gerçekleştirdiği tatbikatlardan bir kare (EPA)
Moskova, dün, iki taraf arasında aylarca süren tartışmaların ardından İranlıları Suriye’nin doğusunda, Humus yakınlarında bulunan T-4 Hava Üssü’nden çekilmeye ikna etmeyi başarmış gibi görünüyor. İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO), Suriye'deki askeri hareketliliği için stratejik öneme sahip bir konum olarak nitelendirilen hava üssünü tahliye etmek üzere ağır ekipmanlarını geri çektiğine dair haberler geliyor. Her ne kadar Rusya ve İran arasında hava üssünün kontrolüyle ilgili rekabet yeni bir konu olmasa da Moskova, İran güçlerinin geri çekilmesini sağlamak için İsrail'in düzenlediği hava saldırılarından faydalanmış gibi görünüyor.
Öte yandan T-4 Hava Üssü’nün tahliye haberlerinin, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Suriye Özel Temsilcisi Aleksandr Lavrentyev, Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Sergey Verşinin ve Rusya Savunma Bakanlığı’ndan bazı askeri yetkililerin yer aldığı bir Rus heyetinin İran’ın başkenti Tahran’ı ziyaret ettiği bir zamana denk gelmesi dikkat çekti.
Rusya ve İran tarafından yapılan resmi açıklamalarda, T-4 Hava Üssü meselesi, gündemin üst sıralarında yer almazken Rus heyetinin Şam ziyaretinin hemen ardından gelen Tahran ziyaretinin tahliye süreciyle eşzamanlı olması, Moskova'nın bu konuda bir uzlaşı için yoğun baskı uyguladığını gösteriyor.
Putin'in Suriye Özel Temsilcisi Lavrentyev, Şam'da İsrail tarafından İran’ın Suriye'deki mevzilerine düzenlenen hava saldırılarıyla ilgili bir soruya verdiği yanıtta, “Moskova, bu bombardımanları sona erdirmek ve Suriye’nin egemenliğine saygı temelinde anlaşmalara varmak için çaba sarf etti ve etmeye devam ediyor” dedi. Ülkesinin İsrail’in bombardımanlarına askeri olarak yanıt vermeyi reddettiğine dikkat çeken Lavrentyev, “Suriye'de kimsenin yeni bir savaşa ihtiyacı yok” diyerek, bu konuda ‘İsrail ile temas kurulması’ çağrısında bulundu. Lavrentyev’in açıklamalarının hemen ardından Moskova’da, Rus tarafının İranlıları, İsrail’in bombardımanlarına uğramalarını bahane ederek bu bombardımanların devam etmemesi için Suriye'de Tahran'ın kontrolündeki bazı bölgeleri boşaltmaya ikna etmeye çalıştığına dair haberler yayıldı.
Ancak Rusya ve İran arasında, T-4 Hava Üssü konusundaki anlaşmazlık yeni bir mesele değil. Her iki taraf da her ne kadar resmi düzeyde meseleyi körüklememeye çalışsa da, bu yılın başlarından bu yana mesele bir kaç kez kötüleşti.
Moskova, geçtiğimiz Şubat ayında, İranlı milislerle hava üssüne kimin konuşlandırılması gerektiği konusunda çıkan bir anlaşmazlığın ardından hava üssündeki güçlerini geri çekti. Ardından İranlı milisler, Rusya'nın kullandığı Hmeymim Hava Üssü'nün T-4 Hava Üssü’nün tahliye edilmesi talebini reddettiler. T-4 Hava Üssü’nde Rus güçlerinden önce de var olduklarını vurgulayan İranlı milisler, bu yüzden Rus güçlerinin hava üssünden ayrılmaları gerektiğini savundular. Bundan sonra Rusya, aynı ay içinde ani bir kararla geri çekilmeden önce, hava üssüne takviye göndermeye başladı.
Takip eden aylarda İsrail, T-4 Hava Üssü’ne hava saldırıları düzenledi. Bunun üzerine İran’ın Rusya’dan İsrail'in kendisini hedef almasını önlemek için birkaç kez Rus savaş uçaklarını hava üssünün pistlerinde yeniden konuşlandırmasını istediği, ancak Moskova’nın bu talebi reddettiği yönünde bilgiler sızdı.
Sonuç olarak İran’ın T-4 Hava Üssü’ndeki güçlerini buradan tahliye ettiğini ve Suriye-Lübnan sınırı yakınındaki Şayrat Hava Üssü'ne naklettiğini duyurması, Moskova'nın son dönemde Tahran'la üstü kapalı olarak yaşadığı çekişmede başarılı olduğunun bir göstergesiydi.
‘Eye of the Euphrates’ adlı haber sitesinin Suriyeli muhalif kaynaklardan aktardığı bilgilere göre DMO milisleri, ‘haberleşme ekipmanları, ağır topçular, jeneratörler ve mühimmat kutuları’ dahil olmak üzere 4 kamyonluk ağır askeri teçhizatı hava üssünden taşıdılar. Eye of the Euphrates’ın kaynakları, T-4 Hava Üssü’ne yeni hava saldırıları düzenlenmemesi için DMO milislerinin Şayrat Hava Üssü'ne kaydırıldıklarını ve Rus tarafıyla yapılan uzlaşı çerçevesinde diğer askeri üslere taşınana kadar nakil sürecinin aşamalı olarak devam edeceğini belirttiler.
Kaynaklar, T-4 Hava Üssü’nün tahliye edilmesinin ardından Suriye rejim güçlerinin Rus askeri polisiyle birlikte İranlı milislerin yerini alacağını doğruladılar.
İranlı kaynaklar, T-4 Hava Üssü’nün tahliyesiyle ilgili bilgilerin doğruluğunu reddediyor
İranlı kaynaklar, bazı tarafların teyit etmesine rağmen T-4 Hava Üssü’nün tahliyesiyle ilgili bilgilerin doğruluğunu reddettiler. Kaynaklar, İran'ın Suriye'deki DMO milisleri için insansız hava araçları (İHA) montaj merkezi haline gelen T-4 Hava Üssü’nü Rusya'ya ve rejime devretme niyetinde olmadığını bildirdiler. Kaynaklar, Şayrat ve Tifor hava üslerinin, Lübnan içindeki Hizbullah unsurlarının yanı sıra Suriye'nin merkezindeki İranlı milisler için Suriye'nin güney ve kuzeyine doğru silah sevkiyatlarının yapıldığı bir lojistik destek arteri olduğunu düşünüyorlar.
İran merkezli Al-Alam televizyon kanalı da kaynaklardan benzer açıklamalar aktardı. Kanal, Suriye rejim güçleri ve rejim yanlısı milislerin T-4 Hava Üssü veya çevresinde konuşlanmalarıyla ilgili herhangi bir değişiklik yapmadığını bildirdi.
Kanal, bazı basın kuruluşlarının Suriye'ye yönelik düşmanlıklarla hava üssüne düzenlenen bombardımanlar arasında bağlantı kurmasının nedeninin, T-4 Hava Üssü’nün Humus'un doğu kırsalında genel olarak Suriye Çölü, özelde ise Palmira Çölü ile ana bağlantı ve Suriye ordusu ile müttefikleri için Suriye Çölü’nde, et-Tanf bölgesine ve Deyrizor’un eteklerine kadar havadan en önemli izleme noktası olmasından kaynaklandığını kaydetti.
Kaynaklar, Suriye ordusu ile İranlı ve Rus müttefikleri arasında Palmira’daki koordinasyon mekanizmasının, buradaki herhangi bir gücün geri çekilmesini veya yer değiştirmesini zorlaştırdığına dikkat çektiler. Kaynaklar bu zorluğun nedenini ise, herhangi bir geri çekilmenin, et-Tanf Askeri Üssü’ndeki Amerikan güçlerine karşı üssün çevresinde konuşlu DEAŞ’ın uyuyan hücreleri tarafından kullanılabilecek bir boşluk yaratacak olmasına bağladılar. Aynı kaynaklar, böyle bir boşluğun DEAŞ’ın uyuyan hücreleri tarafından Suriye Çölü’nde veya Humus'un doğusunda saldırılar başlatmasına yardımcı olabileceği konusunda uyardılar.
Diğer taraftan Rusya Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan kısa açıklamada, konuyla ilgili tartışmaların aksine Rus heyetinin Tahran’da Suriye’deki durumun istikrara kavuşturulmasının sağlanması konusunda görüştüklerini belirtmekle yetindi. Açıklamada, iki taraf arasında ‘kapsamlı görüş alışverişi yapıldığı’ vurgulandı. Açıklamaya göre görüşmelerde ayrıca Suriye'deki insani yardımlara ilişkin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) 2585 sayılı kararı ve Suriye'deki krizin çözümüne ilişkin 2254 sayılı BMGK kararının uygulanmasına da değinildi.
İran Savaşı, Çin’in dört derin endişesini nasıl ortaya çıkardı?https://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5253279-i%CC%87ran-sava%C5%9F%C4%B1-%C3%A7in%E2%80%99-d%C3%B6rt-derin-endi%C5%9Fesini-nas%C4%B1l-ortaya-%C3%A7%C4%B1kard%C4%B1
İran Savaşı, Çin’in dört derin endişesini nasıl ortaya çıkardı?
Görsel: Chiara Vercesi
Shirley Ze Yu
ABD ve İsrail, geçtiğimiz şubat ayı sonlarında İran’a karşı koordineli saldırılar düzenleyerek, ülkenin Dini Lideri (Rehber) Ali Hamaney’i öldürdüler ve Tahran’daki askeri altyapıya büyük çaplı hasar verdiler. Bu olayla Ortadoğu, güç dengelerinin yeniden şekillendiği yeni bir döneme girdi. Pekin'in hesaplı ahlaki kınamaları, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde (BMGK) acil toplantı çağrısı, Körfez'e özel bir temsilci gönderilmesi ve Dışişleri Bakanı Wang Yi’yi Washington'a gönderdiği uzlaşmacı mektubu içeren açık tepkisi, onun bu ayın sonlarında ABD Başkanı Donald Trump-Çin Devlet Başkanı Şi Cinping zirvesinde varılan düzenlemeleri korumak için gerekli gördüğü adımlardı. Bu adımlar Pekin'i, istenmeyen jeopolitik kaosu sakin bir şekilde yöneten ve ulusal güvenlikteki merkezi çıkarları olan ABD ile ilişkilerini sadece marjinal olarak etkileyen istikrarlı bir küresel güç olarak gösterdi.
Pekin, ‘Destansı Öfke’ adı verilen askeri operasyona verdiği tepkiyi büyük bir disiplin ve soğukkanlılıkla ölçüp biçmeye özen göstermiş olsa da bu sakinliğin ardında yatan gizli endişe, gerçek bir güven hissi uyandırmıyordu. Bu hesaplı diplomatik koreografinin ardında, Pekin'in hesaplarını belirleyen ve İran savaşına yaklaşımını kısıtlayan dört derin ve iç içe geçmiş endişe ortaya çıktı. Bunlar enerji güvenliği endişesi, Çin ekonomisinin dayandığı küresel ticaret altyapısındaki darboğaz noktalarında ABD'nin hakimiyetinden duyulan endişe, Washington'ın, ABD’ye düşman egemen devletlerin liderlerini hedef alarak askeri güçle rejim değişikliği dayatma ve lider kadrosunu ortadan kaldırma hazırlığının devam etmesinden duyulan endişe ve Şi Cinping'in ortaya koyduğu, özünde ‘Pax Americana’yı ortadan kaldıracak çok taraflı bir dünya düzeni kurmaya dayanan kişisel ve küresel hırslarından duyulan endişeydi. İran savaşı, basitçe bu dört endişeyi birden gündeme getirdi.
Birinci endişe: Enerji tuzağı
İran’daki savaşın Pekin’in stratejik hesaplarında nasıl ani yansımalar yarattığını anlamak için yenilenebilir enerji başlıklarıyla yetinmek doğru olmaz. Çin sanayisinin ve petrokimya sektörünün temelini oluşturan iki hammaddeye, yani ham petrole ve sıvılaştırılmış doğal gaza (LNG) bakmak gerekir.
İran ham petrolü ithalatındaki uzun süreli kesinti, hemen bir krize yol açmayabilir, ancak Çin'in rafineri kapasitesinin dörtte birini aksatabilir ve Pekin'in Rusya'ya olan yapısal bağımlılığını derinleştirebilir.
Dünyanın en büyük ham petrol ithalatçısı olan Çin'in ham petrol ithalatı, 2025 yılında günlük 11,55 milyon varil ile rekor seviyeye ulaştı. Ancak bu rakam, ne kadar büyük olursa olsun, tam bir tablo sunmuyor. Çin, aynı yıl bu ithalatın yaklaşık 430 bin varilini depolamaya yönlendirdi. Bu da ham petrol ithalatındaki yıllık toplam artışın yüzde 83'ünü oluşturdu. Gerçek tüketim talebindeki büyümenin son derece sınırlı kaldığını gösteren depolamadaki bu büyük artış, Pekin'de tedarikte ani kesinti olasılığına dair köklü bir endişeyi yansıtıyor. Dünyanın en büyük ikinci petrol tüketicisi olan Çin, petrol ihtiyacının yüzde 74'ü ithalata bağımlıyken, yerel üretimi tüketiminin sadece dörtte birini karşılıyor.
Çin'e petrol tedarik eden ülkelerin dağılımı, enerji uzmanlarını endişelendirecek derecede coğrafi olarak yoğunlaşmış görünüyor. Rusya yüzde 20'lik payla listenin başında yer alırken, onu yüzde 14 ile Suudi Arabistan, yüzde 12 ile Irak izliyor; İran'ın payı ise yüzde 11 ile 14 arasında değişiyor. Bu bağlamda, geniş Körfez bölgesi Çin'in ham petrol ithalatının yaklaşık yüzde 54'ünü sağlıyor.
Çin'in 2024 yılındaki ham petrol ithalatının yüzde 33'ünü Rusya, İran ve Venezuela oluşturdu. ABD'nin yaptırımlar uyguladığı bu üç ülke, petrolü Çin pazarına gölge filolar, takas anlaşmaları ve büyük indirimler yoluyla ulaştırıyor.
İran ham petrolü, Brent ham petrolüne kıyasla varil başına 8 ila 10 dolar arasında bir indirimle satılıyor. Günlük ithalatın 1,3 ila 1,4 milyon varile ulaştığı göz önüne alındığında, bu arzın aniden kesilmesi Çinli bağımsız rafinerilere yıllık 4,7 milyar dolara mal olabilir.
Şantung eyaletindeki dünyanın en büyük petrol ithalatçısı olan ve Çin'de ‘çaydanlık’ olarak bilinen bağımsız rafineriler, bu ham petrolün başlıca alıcılarından. Çin'deki rafineri kapasitesinin yaklaşık dörtte birini oluşturuyorlar. Düşük kar marjlarına dayalı iş modelleri, ucuz ham petrole bağlı.
Bu durum, büyük bir jeopolitik çelişkiyi ortaya koyuyor. İran’ı izole etmek amacıyla yıllardır uygulanan ABD yaptırımları, dolaylı olarak Washington’ın en büyük stratejik rakibinin ekonomisine hizmet etmiş oldu.
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Pekin'de düzenlenen Çin Halkı Siyasi Danışma Konferansı'nın kapalı oturumuna katıldı, 11 Mart 2026 (Reuters)
İran'dan gelen arzın azalması durumunda, Rusya bu açığın bir kısmını karşılayabilir. Uluslararası veri analitik şirketi Vortexa verilerine göre Çin, geçtiğimiz şubat ayında Rusya’dan petrol ithalatını günlük 2,07 milyon varile çıkardı. Bu rakam, ocak ayına kıyasla günlük 370 bin varillik bir artışa tekabül ederken, Venezuela'dan kaybettiği miktarların büyük bir kısmını telafi etti. Ancak boru hatlarının kapasite sıkıntısı, Moskova'nın yıllarca sürecek altyapı yatırımları olmadan İran petrolünün yerini geniş ölçekte doldurma yeteneğini sınırlıyor. Dolayısıyla İran ham petrolü ithalatındaki uzun süreli bir kesinti, acil bir krize yol açmayabilir, ancak Çin'in rafineri kapasitesinin dörtte birini aksatabilir ve Pekin'in Rusya'ya olan yapısal bağımlılığını derinleştirebilir.
Pekin, küresel altyapıda alternatifler geliştirmek için on milyarlarca dolar harcadı, ancak İran'daki savaş, bu alternatiflerin ihtiyacı karşılamaktan hâlâ çok uzak olduğunu ortaya çıkardı.
Petrol, Çin’in enerji altyapısındaki kronik kırılganlığı ortaya koyarken LNG, ülkeyi daha acil ve ciddi bir zayıflık noktasıyla karşı karşıya bırakıyor. Çin, 2023 yılında dünyanın en büyük sıvılaştırılmış doğal gaz ithalatçısı haline geldi. İthalatının yüzde 34'ünü Avustralya'dan, yüzde 23'ünü Katar'dan, yüzde 11'ini Rusya'dan ve yüzde 10'unu Malezya'dan temin ediyor. Katar’ın Çin’in ithalatındaki büyük ağırlığı göz önüne alındığında, İran insansız hava araçlarının (İHA) dünyanın en büyük LNG ihracat tesisi olan Ras Laffan kompleksine düzenlediği saldırılar, son derece ciddi sonuçlara yol açtı. Saldırılar, Avrupa ve Asya'daki fiyatlarda rekor düzeyde yaklaşık yüzde 50 artışa neden oldu. Çin, kayıplarını hızla telafi etmek için Avustralya'ya yönelirse, Pasifik'teki önemli bir ABD müttefikine bağımlılığını derinleştirme riskiyle karşı karşıya kalır ve bölgede bir ABD-Çin çatışması patlak verirse buradan gelen LNG tedarikleri kesintiye uğrayabilir. Böylece Rusya, bir kez daha varsayılan seçeneğe dönüşüyor. Bu durum her ne kadar Pekin'in kaçınmaya çalıştığı bir bağımlılık olsa da kaçınmakta zorlandığı bir bağımlılıktır.
İkinci endişe: Darboğazların kabusu
Öte yandan ‘Malakka Boğazı sorunu’, Çin'in stratejik düşüncesinin merkezinde yer alan sürekli bir endişe kaynağı olmaya devam ediyor. Çin’in eski Devlet Başkanı Hu Jintao 2003 yılında, Çin Komünist Partisi Politbüro Daimi Komitesi'ni, Çin'in petrol ithalatının yaklaşık yüzde 80'inin Malakka Boğazı'ndan geçtiği konusunda uyardı. Bu boğaz, Pekin'in kontrolünde olmayan ve kolayca aşamayacağı bir darboğaz olarak biliniyor. ABD ile bir çatışma çıkması durumunda, ABD Donanması Çin'e giden sevkiyatları durdurabilir ve dünyanın en büyük ikinci ekonomisini birkaç hafta içinde boğabilir. Pekin, 23 yıl önce yapılan bu uyarıdan beri küresel altyapıda alternatifler geliştirmek için on milyarlarca dolar harcadı. Ancak İran savaşı, bu alternatiflerin ihtiyacı karşılamaktan uzak kalmaya devam ettiğini ortaya çıkardı.
Pakistan’daki Gwadar Limanı ve Sri Lanka’daki Hambantota Uluslararası Limanı’ndan, Kyaukpyu’ya uzanan Çin-Myanmar koridoru ve Kuzey Kutbu’ndaki ‘Kutup İpek Yolu’na ve ‘Sibirya-2’ boru hattına kadar Çin’in alternatif rotaları, tek bir ortak özelliğe sahip. O özellik de bu rotaların hiçbirinin, coğrafi, siyasi veya mali çatışmaların yarattığı engellerle karşılaşmamış, etkinliği azalmamış veya aksaklığa uğramamış olmaları. ‘Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru’nun incisi olan Gwadar Limanı, Karaçi'deki 33 rıhtıma karşılık sadece üç rıhtıma sahip ve buradaki konteyner hacmi, Karaçi'deki hacmin yüzde 3,2'sini geçmiyor. Bunun yanı sıra Çin-Myanmar koridoru, 2021'deki darbeyle hizmet dışı kalırken, kutup rotası mevsimsel olarak devam ediyor. ‘Sibirya-2’ hattı ise henüz inşa edilmedi.
Öte yandan Washington, gerek ‘Stratejik Limanlar Bildirim Yasası’ yoluyla, gerekse ev sahibi ülke hükümetleri üzerinde doğrudan baskı uygulayarak olsun, Çin ile bağlantılı limanların küresel altyapısını sistematik bir şekilde parçalamaya devam ediyor. Dünyanın en önemli darboğaz noktalarına yayılmış olan ve geriye kalan CK Hutchison’a ait 41 liman bu sebeple doğrudan hedefi haline geldi.
İran Savaşı, Pekin'in uzun zamandır hissettiği bir korkuyu doğruladı. Çin'in küresel ticareti ve ülkeye yönelen enerji akışları, halen Washington'ın yönettiği bir güvenlik şemsiyesi altında hareket ediyor. Daha da önemlisi, bu savaş, ABD'nin bu altyapıyı kontrol etmekle yetinmediğini, gerektiğinde onu bir silah olarak kullanmaya da hazır olduğunu gösterdi.
Üçüncü endişe: Trump’ın dayatma politikası
Üçüncü endişe, Çinli yetkililerin son derece ihtiyatlı bir şekilde müzakere ettikleri, ancak etkisini daha şiddetli şekilde hissettikleri bir konu. ABD liderliğindeki rejimi düşürme operasyonları ve zorla rejim değişikliği dayatmasının, Trump döneminde devlet yönetiminde yeni belirleyici araç olarak ortaya koyduğu modelin etkisi. Washington, sadece 60 gün içinde iki eşi benzeri görülmemiş eşiği aştı. ABD Özel Kuvvetleri, geçtiğimiz ocak ayında, Venezuela’nın başkenti Karakas'ta gece baskını düzenleyerek Devlet Başkanı Nicolas Maduro'yu gözaltına aldı ve operasyon Maduro’nun yerine itaatkar bir halefin getirilmesiyle sonuçlandı. Şubat ayında ise ABD ve İsrail, ortak bir saldırıyla İran’ın Dini Lideri’ni Tahran'ın kalbinde öldürdü. Böylece Pekin, en yakın iki stratejik ortağını kaybetti. Her iki ülke de Çin ile ‘kapsamlı stratejik ortaklıklar’ imzalayan ülkelerdi.
ABD uçak gemisi USS Gerald Ford, Yunanistan'ın Girit Adası'ndaki Suda Körfezi Limanı’ndan ayrılırken, 26 Şubat 2026 (AFP)
Çin Devlet Başkanı Şi ve onun dar iç çevresi için bu olaylar, dış politikada sadece geçici gelişmeler olarak görünmekle kalmıyor, şekillenmekte olan yeni bir ABD stratejik doktrininin belirtileri olarak algılanıyor. Washington, düşman olarak gördüğü, yeterli caydırıcılık araçlarına sahip olmadığını düşündüğü veya stratejik değer taşıdığını düşündüğü varlıklara sahip hükümetleri devirme hakkına sahip olduğu varsayımıyla hareket ediyor. Pekin, rejim değişikliği girişimlerinin belirli rakipleri mi hedef aldığı, yoksa Çin'in küresel etki alanını parçalamaya yönelik daha geniş çaplı bir çabanın parçası mı olduğu sorusunu görmezden gelemez. Venezuela ve İran, Küba ile birlikte Pekin'in ortaklık ağının temel taşlarını oluşturuyor ve her biri ya çöküş tehlikesiyle ya da varoluşsal bir tehditle karşı karşıya.
Bu gelişmelerin Çin Komünist Partisi (ÇKP) liderliğinde yarattığı şokun boyutunu en açık şekilde ortaya koyan ise belki de gizli kanıtlar oldu. Maduro'nun 4 Ocak'ta gözaltına alınmasından bir gün sonra, Şi'nin resmi konutu olan Zhongnanhai, Baidu Haritalar, iMap Haritalar ve Tencent Haritalar gibi harita uygulamalarından tamamen kayboldu. Mart ayına gelindiğinde Pekinliler, Merkez Askeri Komisyon'un komuta merkezinin bulunduğu Shishan Ulusal Orman Parkı'nda 24 saat aralıksız inşaat çalışmaları yapıldığını bildirdi. ABD'nin ‘decapitation’ (askeri bir strateji olan kafa kesme) operasyonlarını hassas bir şekilde yürütme konusundaki kanıtlanmış yeteneği, gözlemcilerin ‘Pekin Askeri Şehri’ olarak tanımladıkları, bir komuta merkezi ve nükleer sığınakları içeren yeraltı kompleksinin inşasını hızlandırdığına şüphe yok.
Trump'ın yaklaşımı, Pekin'i acı bir gerçekle yüz yüze getirdi. Çin, ABD ile doğrudan askeri çatışma olasılığına hazırlanırken, aynı zamanda ikili ilişkilerde bir yumuşama sağlanması için çaba gösteriyor.
Dördüncü endişe: Şi’nin tamamlanmamış küresel sistemi
Dördüncü endişe ise küresel sistem üzerinde en derin etkiye sahip olan ve çözülmesi en zor olanıdır; çünkü bu, güç dengesi kadar güvenilirliğin kendisiyle de ilgili. Çin, enerji rotalarını yeniden yönlendirebilir, darboğazları kısmen aşmayı başarabilir ve yeraltı sığınaklarını güçlendirebilir. Ancak İran'ın Savaşı, Çin’in ortaklıklarının gerçek bir ağırlığı olduğu ve çok kutupluluğu savunan medeniyetin nihayetinde sadece bir söylemden ibaret olmadığı şeklindeki Güney Küresel'e liderlik etme hedeflerinin dayandığı temeli sarstı.
Çin, enerji rotalarını yeniden yönlendirebilir, darboğazları kısmen aşmayı başarabilir ve yeraltı sığınaklarının güvenliğini artırabilir. Ancak İran Savaşı, Güney Yarımküre’ye liderlik etme hedeflerinin dayandığı temeli sarstı.
Çin Devlet Başkanı Şi, 2013 yılından bu yana 150 ülkeyi kapsayan ‘Kuşak ve Yol Girişimi’nden, Yeni Kalkınma Bankası'na, genişletilmesinden sonra Şanghay İşbirliği Örgütü'ne (ŞİÖ) ve dünya nüfusunun yüzde 55'ini ve küresel gayri safi yurtiçi hasılanın (GSYİH) dörtte birini temsil eden on ülkeden oluşan bir bloğa genişlemesinden sonra BRICS'e kadar Batı liderliğindeki sisteme geniş kapsamlı kurumsal alternatifler oluşturmaya odaklandı.
İran ve Venezuela, bu yapının temel iki ayağını oluşturdu. İran, Kuşak ve Yol Girişimi’nin batı uzantısında vazgeçilmez bir kara köprüsü rolünü üstlendi. BRICS+ ile ŞİÖ’nün üyesiydi. Venezuela ise Çin'in batı yarımkürede varlığını sağlamlaştırdı. Ancak ABD şu anda bu iki temel direği fiilen çökertti.
Pakistan’ın Gwadar Limanı’nın havadan genel bir görüntüsü, 4 Ekim 2021 (Reuters)
Çin, uzun süredir mantıklı bir şekilde, güvenlik ittifakları kurmaktan kasıtlı olarak kaçınmasının, aşırı yayılmacı ABD'den kendisini ayıran özellik olduğunu savunuyor. Ancak, üye bir ülkenin Dini Lideri’nin ABD tarafından suikasta kurban gitmesiyle karşı karşıya kalan BRICS bloğu, sorumlu tarafı belirten bir bildiri üzerinde bile anlaşamadı. ŞİÖ de benzer bir felç durumunda. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre buna rağmen, Pekin'in önünde gerçek bir fırsat beliriyor. Başkan Trump'ın Dünya Sağlık Örgütü'nden (WHO) çekilmesi, Dünya Gıda Programı'na (WFP) sağlanan finansmanı kesmesi ve BM’yi açıkça küçümsemesi, Çin'in on yıldır inşa etmeye çalıştığı alternatif çerçeveler için fiili bir alan açıyor. Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, geçtiğimiz hafta Ulusal Halk Temsilcileri Kongresi'nin basın toplantısında bu durumu dikkat çekici bir şekilde özetledi; Washington'un tam tersi tavır sergilediği bir anda Çin'i ‘barış, istikrar ve adalet için dünyanın en önemli gücü’ olarak tanıttı. Ancak ABD liderliğine olan güveni sarsılan dünyanın, bu güveni otomatik olarak Çin'e aktarması mümkün değil. Zira Çin ortaklarına en fazla, onlar yangınla mücadele ederken güvenli mesafeden gelen güçlü bir kınama vaat ediyor.
Başarısızlığa tahammül edilemeyen zirve
Şi, zirvenin başarılı olmasını ve Çin ile Washington arasındaki iş birliğinin somut sonuçlar doğurabileceğini kanıtlayarak, Çin’deki ekonomik durumu istikrara kavuşturan ve daha fazla kötüleşmeyi önleyen ticaret ateşkesini korurken, Pekin'in dünyanın en tehlikeli ilişkisini boyun eğmeden yönetebildiğine dair Güney Yarımküre'ye bir mesaj göndermek istiyor. Başkan Donald Trump'ın Çin lideriyle zirvenin ertelenebileceğinden bahsettiğini belirtmek gerekir.
Çin, İran meselesi nedeniyle ABD ile gerilimi tırmandırmanın bir yararı olmadığını düşünürken, ticaret ateşkesini korumayı ve ABD-Çin ilişkilerindeki genel istikrarı sürdürmeyi en önemli önceliği olarak görmeye devam ediyor. Bakan Yi, Ulusal Halk Temsilcileri Kongresi'nin oturum aralarında düzenlediği basın toplantısında, tarafların ‘mevcut riskleri yönetmesi ve gereksiz karışıklıkları ortadan kaldırması’ gerektiğini açıkça ifade etti. Bu, Pekin'in gözünde İran'ın sadece bir karışıklık kaynağı olduğunu, asıl ilgi odağı olmadığını ima ediyor. Bu nedenle Çin, geçen yıl Trump yönetimi ile biriktirdiği olumlu ivmeyi tehlikeye atmaya çalışmayacak. Ancak zirve, Şi'yi acı bir ikilemle karşı karşıya bırakıyor. Bir yandan stratejik ortaklarından birini öldüren, bir diğerini hapse atan ve Batı yarımküredeki son komünist lideri de yakalamak üzere olan bir başkanla yüz yüze otururken, diğer yandan da ondan taviz vermesi bekleniyor.
İran savaşıyla ortaya çıkan dört endişe ışığında, Çin, en acı sonucun, nihayetinde ABD’nin kurallarını belirlediği bir dünyada yaşamaya mecbur kalacağı olduğu gerçeğiyle yüzleşebilir.
Bu öncelik sıralamasının arkasında açık bir içsel neden yatıyor. Çin ekonomisi, 2026 yılında yüzde 4,5 ile 5 arasında bir büyüme kaydetmesi beklendiği için artan baskılar altında bulunuyor; bu, on yıllardır görülen en düşük seviye. Bu durum karşısında, başarılı bir ticaret anlaşması, gümrük vergilerinin hafifletilmesi ve ABD-Çin ilişkilerinin istikrarı, iç politikayla tek başına sağlanamayan bir miktar dış güven yaratabilecek az sayıdaki araçtan bazıları olarak görünüyor. Şi'nin dördüncü bir dönem için aday olacağı tahmin edilen 2027'deki ÇKP kongresinin yaklaşmasıyla birlikte, bu çabanın inandırıcılığı ekonominin dayanıklılığına bağlı hale geliyor. Bu dayanıklılık büyük ölçüde Çin'in Washington ile ilişkilerine bağlı.
Ekonomik müzakerelerin ardında, gündemin diğer tüm maddelerini gölgede bırakan daha derin bir güvenlik boyutu yatıyor. Şi, geçtiğimiz şubat ayında Trump ile yaptığı görüşmede, Tayvan'ın ikili ilişkilerde halen ‘en önemli mesele’ olduğunu belirterek, Taipei'ye yapılacak herhangi bir ilave silah satışına karşı uyardı. Tayvan, siyasi meşruiyet, ulusal kimlik ve Şi'nin kişisel mirasının kesiştiği noktada yer aldığından Çin için kırmızı çizgiyi temsil ediyor. Dolayısıyla Pekin'in İran, ticaret veya nadir toprak elementleri konusunda vereceği herhangi bir taviz, nihayetinde Tayvan Boğazı'nda ne kadar etki sağlayabileceğiyle ölçülecek. Bu anlamda zirve, Şi'nin bu büyük anlaşmayı yönetmeye çalıştığı bir araç haline geliyor.
Şi’nin hesaplamaları, acımasız bir şekilde, İran’ın molla rejiminin, ABD-Çin ilişkilerinin aksine, nihayetinde feda edilebilir bir ortak olarak kaldığını ortaya koyuyor. Pekin, zirve öncesinde Tahran yüzünden Washington ile gerilimi tırmandırmanın bir yararı olmadığını düşünüyor ve korumayı başaramadığı bir ortak uğruna ikili ilişkileri riske atmayacaktır.
Ancak ABD ile Çin arasındaki büyük anlaşma bozulursa, Pekin’in İran’a ilişkin hesapları değişebilir ve küresel stratejik haritasını yeniden çizebilir.
Şi'nin izlediği hesaplı itidal politikasının yararı, İran'daki savaşın gidişatına, rejimin kaderine, Hürmüz Boğazı'nın ne kadar süreyle kapalı kalacağına, ABD'nin kendi başlattığı bir savaşı kontrol altına alma kapasitesinin sınırlarına ve dünyanın en önemli stratejik geçitlerinden birini koruma ve buradaki seyrüsefer özgürlüğünü sağlama yeteneğine bağlı.
Başkan Trump, sosyal medya platformu Truth Social üzerinden yaptığı bir paylaşımda, İran'ın Hürmüz Boğazı'nı kapatması halinde ‘üzerine ölüm, ateş ve öfkenin çökeceğini’ belirterek, “Bu, ABD'den Çin'e bir hediye” diye yazdı. Bu ‘hediye’ ateş ve öfkeyle doluydu ve en azından 28 Şubat'a kadar buna hiç ihtiyacı olmayan bir alıcıya ulaştı.
İran Savaşı’nın ortaya çıkardığı dört endişenin gölgesinde, Çin kendisini en acı sonuçla karşı karşıya bulabilir ve bunun sonucunda ABD’nin kurallarını belirlediği bir dünyada yaşamaya mecbur kalabilir.
* Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.
ABD ve İsrail: Yeniden tanımlanması gereken bir ittifakhttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5253273-abd-ve-i%CC%87srail-yeniden-tan%C4%B1mlanmas%C4%B1-gereken-bir-ittifak
ABD ve İsrail: Yeniden tanımlanması gereken bir ittifak
Fotoğraf: Sarah Gheroni Karnavalı/Majalla
Remzi İzzeddin Remzi
On yıllardır, ABD'nin İsrail'e verdiği destek, ABD dış politikasındaki birkaç sabit unsurdan birini temsil etmiştir. Hem Demokrat hem de Cumhuriyetçi yönetimler bunu stratejik bir prensip olarak ele aldı bu nedenle Washington içinde nadiren sorgulandı ve Amerikan kamuoyunda geniş bir kabul gördü. Ancak bu fikir birliği giderek artan bir baskı altında ve İran ile savaş bu değişimin ivmesini hızlandırmaya yardımcı oluyor.
Şubat 2026'da Gallup Şirketi’nin yaptığı anket çarpıcı bir değişimi ortaya koydu. Şirketin bu konuyu ölçmeye başlamasından beri ilk kez, Amerikalılar Filistinlilere İsraillilerden daha fazla sempati duyduklarını ifade ettiler. Katılımcıların yüzde 41'i Filistinlilere, yüzde 36'sı ise İsraillilere daha fazla sempati duyduğunu söyledi. Sadece üç yıl önce, bu yüzdeler neredeyse tam tersiydi.
Kamuoyu, arkasında önemli itici güçler olmadan nadiren bu kadar dramatik bir değişime uğrar. Bu faktör, sadece bugün Gazze'deki yıkıcı savaşla sınırlı değil, aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri'nin Ortadoğu'da neyi hedeflediğine dair net bir vizyonu olmadan yeni bir çatışmaya girdiği yönündeki büyüyen algıyı da kapsıyor.
Amerika Birleşik Devletleri İran'a karşı ilk saldırılarını başlatmadan önce bile, anketler sürekli olarak Amerikalıların çoğunluğunun böyle bir savaşa doğrudan askeri olarak dahil olmaya karşı olduğunu gösteriyordu. Bu karşı çıkış belirli bir siyasi akım veya yaş grubuyla sınırlı değildi, çeşitli partiler ve kuşaklar arasında yaygındı. Irak ve Afganistan'daki yirmi yıllık maliyetli savaşlardan sonra, Amerikalılar Ortadoğu'da uzun süreli bir çatışmaya daha girmek konusunda tereddütlüydüler.
Buna rağmen ABD şimdi böyle bir çatışmaya, hem de hedefleri her aşamada değişiyor gibi görünen bir çatışmaya girmiş durumda. Başlangıçta, eylem sınırlı ve odaklı, İran'ın nükleer yeteneklerini zayıflatmayı ve Tahran'ın nükleer silah edinmeye yaklaşmasını engellemeyi amaçlayan bir operasyon olarak sunuldu. Ancak bu tanım çok geçmeden genişledi ve yetkililer İran'ı bölgesel davranışlarını değiştirmeye zorlamaktan bahsetmeye başladılar.
Dahası tartışmalar çeşitli aşamalarında, İran'ın bölgesel vekil güçler ağını zayıflatmak, bölgedeki güç dengesini yeniden şekillendirmek ve hatta Tahran'da iç siyasi değişimi teşvik etmek de dahil olmak üzere daha geniş hedefleri yansıtmaya başladı. Son olarak da yönetim caydırıcılık diline geri döndü ve sürekli baskının nihayetinde İran'ı müzakere masasına geri getireceğini savundu.
Bu hedeflerin her biri farklı bir stratejik gidişatı yansıtıyor. Ancak bunların bir araya gelmesi daha derin bir sorunu açığa çıkarıyor: ABD bu savaşta başarının ne anlama geldiğini açıkça tanımlamadı.
Askeri harekatlar siyasi netliğe bağlıdır. Askeri liderlerin, görevin sınırlı mı yoksa dönüştürücü bir amacı mı olduğunu bilmeleri gerekir. Diplomatlar da müzakere yoluyla bir çözümün önünü mü açtıklarını, yoksa daha fazla tırmandırmaya mı hazırlandıklarını bilmeleri gerekir. Net bir hedef olmadan, askeri operasyonlar tutarlı bir strateji içinde kalmak yerine kolayca ucu açık, belirsiz bir sürece kayabilir. Bu belirsizliğin etkileri şimdiden hissedilmeye başlandı.
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD'nin Florida eyaletindeki Palm Beach'te bulunan Trump'ın Mar-a-Lago kulübünde yaptıkları görüşmenin ardından düzenledikleri basın toplantısında, 29 Aralık 2025 (Reuters)
Diplomatik olarak, ABD'nin Ortadoğu'daki ortakları son derece temkinli davranıyor. Bölgesel istikrar için iş birlikleri hayati önem taşıyan Körfez Arap devletleri, İran ile gidişatı belirsizliğini korurken uzun süreli bir çatışmaya sürüklenmek istemiyor. Suudi Arabistan bölgesel gerilimler nedeniyle İsrail ile ilişkileri normalleştirme yolunda attığı temkinli adımları yavaşlattı. Avrupalı müttefikler de bu endişeyi paylaşıyor, çünkü Washington, savaşa girişmeden önce birçoğuyla yakından istişarede bulunmadı. Şimdi Körfez'deki ve özellikle de Hürmüz Boğazı yakınlarındaki herhangi bir gerilime karşı son derece hassas olan enerji piyasalarındaki karışıklığın ekonomik sonuçlarıyla yüzleşiyorlar.
Ekonomik etki giderek daha belirgin hale geliyor. Çatışma patlak verdiğinde petrol fiyatları fırladı; bu, daha geniş çaplı bir çatışmanın dünyanın en önemli deniz koridorlarından birinden geçen enerji akışını tehdit edebileceği korkusunun doğrudan yansımasıydı. Amerikalı tüketiciler, benzin istasyonlarında bunun etkilerini hızla hissettiler ve zaten sürekli enflasyonla mücadele eden ekonomiye yeni bir yük daha bindi.
Küresel olarak, yankıları daha geniş bir şekilde ortaya çıkmaya başladı. Körfez sularında faaliyet gösteren gemiler için sigorta primleri keskin bir şekilde yükseldi ve Ortadoğu'daki enerji rotalarına bağlı tedarik zincirleri artan darboğazlar yaşamaya başladı. Savunma harcamaları da artmaya başladı ve bu da nihayetinde Washington'daki mali tartışmalara yansıyacaktır.
Buna paralel olarak, son yıllarda bölgedeki Amerikan diplomasisine eşlik eden daha geniş ekonomik vizyon -bölgesel entegrasyondan yatırım koridorlarına ve İsrail ile Arap komşuları arasındaki genişletilmiş ticarete kadar- başarısız oldu.
Böylece, sınırlı kalması beklenen çatışma, yavaş yavaş muhtemelen tırmanacağını gösteren bir ekonomik maliyet özelliği kazandı.
Bu meydan okumaların ardında daha derin bir stratejik ikilem yatıyor: Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail bu savaşı aynı vizyon veya aynı hedeflerle yürütmüyor. Başından beri Washington'un yaklaşımı daha temkinli görünüyordu. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre amacı, İran'ın nükleer yeteneklerini zayıflatmak ve Tahran'ı daha geniş bir bölgesel kargaşaya sürüklemeden müzakere masasına geri getirmekti.
Amerikan politika yapıcılarının gözünde, bu savaşın en kötü olası sonucu sadece İran'ın güçlü kalması değil, aynı zamanda içten çökmesi olasılığıdır. Bu, Irak'tan Lübnan'a kadar bölgede daha da tehlikeli istikrarsızlık dalgaları yaratacak ve Washington'u bugün karşılaştığı güvenlik sorunlarından çok daha karmaşık güvenlik sorunlarıyla karşı karşıya bırakacaktır.
İsrail perspektifinden bakıldığında, stratejik hesaplar farklı. İsrail’de liderler İran'ı ülkenin güvenliği için en önemli uzun vadeli tehdit olarak görüyor. İran'ın nükleer emellerini durdurmak birincil hedef olmaya devam ederken, birçok İsrailli bunun tek başına yeterli olmadığına ve İran'ın bölgesel etkisinin daha derinden zayıflatılmasının da şart olduğuna inanıyor. Onların görüşüne göre, bunun anlamı, Tahran tarafından desteklenen silahlı örgütler ağının dağıtılması ve Ortadoğu'da nüfuzunu dayatma gücünün kalıcı olarak sınırlanmasıdır.
Bu iki vizyonu uzlaştırmak kolay olmayacak. Biri sınırlı baskıya odaklanırken, diğeri sahnenin yapısında daha geniş bir dönüşümü hedefliyor. Amerikan hedefleri belirsiz kalırsa, çatışma yavaş yavaş daha net ve daha iddialı bir gündeme doğru kayabilir.
Amerika Birleşik Devletleri'ndeki iç politika da bir dönüşüm geçiriyor. Özellikle genç Amerikalılar, bölgeye önceki kuşaklardan farklı bakıyor. Anketler, 35 yaş altı kişiler arasında Filistinlilere duyulan sempatinin artık İsraillilere duyulan sempatiyi önemli ölçüde aştığını gösteriyor.
Bu demografik grubun İran ile savaşa yönelik şüpheciliği, yalnızca genç Amerikalıların İsrail algısındaki bir değişikliği değil, aynı zamanda hedefleri zamanla değişen açık uçlu askeri müdahalelere karşı daha geniş çaplı bir bıkkınlığı da yansıtıyor.
ABD Başkanı Donald Trump, Yokosuka Deniz Üssü'ndeki USS George Washington uçak gemisinde donanma üyelerine hitap ediyor, 28 Ekim 2025 (AFP)
Birçok Amerikalı için bu sahne çok tanıdık: Savaşlar sınırlı hedeflerle başlar, yavaş yavaş genişler ve sona erdirilmesi giderek zorlaşır.
Buna rağmen bütün bunlar, ABD-İsrail ortaklığının çöküşün eşiğinde olduğu anlamına gelmiyor. İki ülke arasındaki stratejik bağlar güçlü kalmaya devam ediyor ve İsrail'e verilen destek, Kongre'de iki partinin de güçlü desteğine sahip.
Ancak ittifaklar nihayetinde yalnızca kurumsal güce dayanmaz; aynı zamanda kamuoyu nezdinde meşruiyet ve açık bir ortak stratejik hedef de gerektirir.
Tarih bu konuda açık bir örnek sunmaktadır. ABD'nin Vietnam Savaşı'na verdiği destek aniden çökmedi, aksine Amerikalıların verdiklerine inandıkları savaş ile keşfetmeye başladıkları savaş arasındaki uçurum genişledikçe kademeli olarak azaldı.
İran ile savaş, Vietnam Savaşı'na benzemiyor. Ancak üzerinde durulması gereken nokta, onları birleştirebilecek modeldir; net hedefleri olmayan, maliyetli bir savaş ve bu da politika yapıcılar tarafından ciddi bir şekilde ele alınmalıdır. Zira kamuoyu değişiyor, ekonomik baskılar artıyor, bu savaşın stratejik amacı ise belirsizliğini koruyor.
Er ya da geç, Amerika Birleşik Devletleri sonsuza kadar ertelenemeyecek bir soruyla yüzleşmek zorunda kalacak: Bu savaşın amacı tam olarak nedir ve nasıl sona ermesi gerekiyor?
* Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.
FBI, İran savaşı nedeniyle istifa eden Joe Kent’in peşindehttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5253041-fbi-i%CC%87ran-sava%C5%9F%C4%B1-nedeniyle-istifa-eden-joe-kent%E2%80%99-pe%C5%9Finde
FBI, İran savaşı nedeniyle istifa eden Joe Kent’in peşinde
Joe Kent, özel harekatçı olarak Ortadoğu'daki birçok cephede görev yapmıştı (AP)
FBI, İran savaşını eleştirerek istifa eden ABD Ulusal Terörle Mücadele Merkezi Direktörü Joe Kent hakkında gizli bilgileri sızdırdığı gerekçesiyle inceleme yürütüyor.
Adlarının gizli tutulması şartıyla Semafor'a konuşan ABD'li yetkililer, FBI'ın aylardır Kent hakkında soruşturma yürüttüğünü söylüyor.
Kaynaklar, gizli bilgilerin sızdırılmasıyla ilgili incelemenin ne zaman başlatıldığına dair ayrıntı vermiyor.
Axios'a konuşan yetkililer de FBI soruşturması hakkındaki detayların gizli tutulduğunu söylüyor.
Ancak kaynaklardan birine göre, Kent'in Tucker Carlson ve başka bir muhafazakar podcast sunucusuna bilgi sızdırdığından şüpheleniliyor. İsrail ve İran'la ilgili sızdırılan istihbarat bilgilerinin de FBI tarafından incelendiği aktarılıyor.
Yetkililerden biri, Kent'in "aylardır takip edildiğini" belirterek pozisyonundan da bu yüzden istifa ettiğini savunuyor:
Kent, bu incelemenin istifasına misilleme olarak yapıldığını iddia etmeye çalışacak. Fakat durum tam tersi; soruşturma altında olduğunun farkında ve bu yüzden istifa etti.
Semafor ve Axios, FBI'ın yorum taleplerini reddettiğini, Kent'in de henüz açıklama yapmadığını aktarıyor.
Diğer yandan New York Times'ın 28 Ekim 2025'teki haberinde, Kent'in muhafazakar aktivist Charlie Kirk'ün cinayetiyle ilgili soruşturma dosyalarına erişmeye çalışırken FBI'la karşı karşıya geldiği yazılmıştı.
Haberde, Kent'in Kirk cinayetinde "yabancı ajanların" rol oynamış olabileceği ihtimaline karşı FBI dosyalarını incelediği ifade edilmişti. FBI Direktörü Kash Patel'in ise yetki sınırlarını aştığı gerekçesiyle Kent'e tepki gösterdiği aktarılmıştı.
Kent, salı günü yayımladığı istifa açıklamasında "İran'daki devam eden savaşı vicdanen destekleyemem" diyerek görevinden ayrıldığını duyurmuştu. İran'ın ABD için yakın bir tehdit oluşturmadığı halde ülkesinin "İsrail'in ve güçlü Amerikan lobisinin baskısı nedeniyle" savaşa girdiği yorumunu yapmıştı.
İstifasının ardından çarşamba günü Tucker Carlson'a verdiği söyleşide de Kent, İran'ın ABD'ye saldıracağına yönelik hiçbir istihbarat olmadığını vurguladı. Ayrıca karar verici konumundaki birçok yetkilinin Trump'la görüşlerini paylaşmasına izin verilmediğini de savundu.
45 yaşındaki siyasetçi, ABD Özel Harekat Birlikleri bünyesinde 11 kez savaşa katılmış, daha sonra ordudan ayrılarak CIA'de çalışmaya başlamıştı. İki çocuk sahibi Kent'in donanmada kriptolog olarak görev yapan eşi de 2019'da Suriye'deki bir saldırıda hayatını kaybetmişti.
Independent Türkçe, Semafor, Axios, Guardian
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة