2021’in kazananı radikalizm mi?

Kovid-19 varyantlarının nefes almayı zorlaştırdığı 2021 yılı, Taliban ve kardeşlerine daha fazla oksijen sağladı. Peki, bunun ne gibi yansımaları oldu?

Taliban Hareketi, ABD’nin geri çekilmesinden sonra Afganistan’da yeniden kontrolü ele geçirerek 2021’in açık ara farkla galibi oldu (AFP)
Taliban Hareketi, ABD’nin geri çekilmesinden sonra Afganistan’da yeniden kontrolü ele geçirerek 2021’in açık ara farkla galibi oldu (AFP)
TT

2021’in kazananı radikalizm mi?

Taliban Hareketi, ABD’nin geri çekilmesinden sonra Afganistan’da yeniden kontrolü ele geçirerek 2021’in açık ara farkla galibi oldu (AFP)
Taliban Hareketi, ABD’nin geri çekilmesinden sonra Afganistan’da yeniden kontrolü ele geçirerek 2021’in açık ara farkla galibi oldu (AFP)

Mustafa el-Ensari
Radikalizm, en karanlık zamanlarının ardından, en azından Körfez ve Ortadoğu bölgelerinde özellikle radikal grupların büyük darbe almasıyla neredeyse bir daha başını kaldıramayacak hale gelecekti ki atılan bazı adımlar ve bir takım faktörler, ona geçtiğimiz yıl nefes alma imkanı ve umut verdi. Bu gidişat belki de bir sonraki yıl için de geçerli olabilir.
Radikalizm ve terörizm, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) mutasyonlarının ülkelerin nefesini kestiği, oksijenlerini tükettiği, çabaların ve kaynakların büyük bölümünün salgınla mücadeleye yönlendirildiği bir dönemi, gol atma fırsatı olarak gördüğü Afrika, Asya ve Avrupa kıtalarının yanı sıra sosyal medya sitelerinde bölgelere sızmak için kullandı. Başlıca savaş bölgelerinde kesinlikle ne barışa yöneldi ne savaşı sona erdirdi. Aksine mevcut krizleri, özellikle tüm programlarında ve eylemlerinde her zaman ileri bir keşif gücü olarak kullandığı ideoloji açısından, rakiplerine en büyük zararı vermek için kullanmaya çalıştı. Radikalizm, ‘itaat etmeyenlerin boyunlarına vurulan demir ve dünya hükümetlerinin salgınla mücadele için aldığı önlemlere karşı isyanı kışkırtan Allah’ın askerlerinden biri’ olduğu gerekçesiyle Kovid-19 salgınını kullanmaya başladı.
Merkezi Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad'da bulunan Küresel Aşırılıkçı İdeolojiyle Mücadele Merkezi (Etidal), geçtiğimiz yılın Nisan ve Kasım ayları arasında DEAŞ, El Kaide, Tahrir’uş-Şam ve Boko Haram adlı dört terör örgütünün, bir takım anlaşmazlıklar ve bölünmeler nedeniyle dağılan saflarını yeniden toparlamak amacıyla sosyal medya platformlarından birinde çılgınca bir faaliyet yürüttüğünü ve yaklaşık 2 bin hesabın aşırılık yanlısı propaganda yayınladığını belgeledi.

Anlamlı sayılar
Etidal tarafından yapılan izleme sonuçlarının analiz edildiği raporda, 42'si yeniden etkinleştirilen başlıca 782 hesabın doğrudan bu örgütlere ait olduğu, aktif haldeki 934 alt hesabın (sempatizan) yanı sıra 499'u aktif olmayan ve 242’si yeni olan hesapların olduğu belirtildi. Rapora göre El Kaide, ilk etapta takipçilerinin aklındaki ideolojik imajını geri kazanma, üye çekme ve ideolojisini yayma çabalarına hizmet etme girişimi olarak aynı sosyal medya platformunda farklı dillerde faaliyet gösteren 785 hesapla ideolojisini yeniden yaymaya çalıştı. Bunların 344'ü Peştuca, 310'u Arapça, 102'si Urduca ve 29'u diğer dillerde faaliyet gösteriyor.
El Kaide bağlantılı Heyet’u-Tahrir’uş-Şam’a bağlı 843 hesabın olduğunu ortaya çıkaran rapor, bu hesaplardan 706'sının Arapça, 137'sinin diğer dillerde faaliyet gösterdiğine işaret etti. Etidal analistlerine göre bu durum, örgütün Suriye'nin iç bölgelerine olan ilginin boyutunu da yansıtıyor.
Uluslararası analizlere göre terör örgütlerinin en tehlikelisi olarak görülen DEAŞ ile ilgili olarak ise gözlemciler, kanlı örgütün 241'i Arapça, 20'si Urduca, 9'u Farsça, 8'i Türkçe, 7'si İngilizce ve 20'si farklı dillerde olmak üzere 305 hesabı etkinleştirdiğinin sonucuna vardılar.
Etidal, Afrika’da ise Boko Haram'a bağlı 25 hesap bulurken 2’si Urduca, 4’ü İngilizce ve bazıları Somali yerel dillerinde olmak üzere bu hesapların çoğunun Arapça olması dikkati çekti.
Etidal, tek bir sosyal medya platformuyla üzerine yapılan analizin hangi platform üzerine olduğunu ifşa etmek istemese de bu platformun ‘Telegram’ olduğu düşünülüyor. Burada dikkat çeken bir başka nokta ise Arapça’nın, El Kaide gibi bir örgüte sempati duyanların çoğunluğunu oluşturan Afganlar ve Pakistanlılar tarafından konuşulan Urduca ve Peştuca gibi dillerin yerine örgütün ana dili olmasıdır.
Bu, sahneye hakim olan ve El Kaide ile birçok ortak yönü bulunan ya da en azından geçmişte stratejik bir ittifak kuran Taliban Hareketi’nin çıkarına ABD’nin Afganistan'dan çekilmesinden bahsederken analizin yapıldığı dönemde var olan faktörlere bakıldığında mantıklı bir sonuçtur. Bu aynı zamanda araştırmacıların ve analistlerin, El Kaide'nin yeniden dirileceğini tahmin ettiklerini de gösteriyor. Müttefiki olan Taliban Hareketi’nin Afganistan’ı kontrol altına almasından sonra çok sayıda örgütün ortaya çıktığı bir kuluçka sayılan El Kaide’nin dirilişi için uygun bir ortam oluştu.
Bununla birlikte çoğunluk bunun, Taliban’a karşı bir tehdit oluşturduğunu düşünmüyor. Çünkü Taliban ve El Kaide arasında her ne kadar sahadaki eylemlerinde metot bakımından büyük farklılıklar olsa da rol alışverişinde bulunabiliyorlar ve aralarında bir çatışma çıkmasını önleme konusunda uzlaşı halindeler.
Taliban Hareketi’nin faaliyet sahası, Afganistan ve dar sınırlarıyla kısıtlıyken, El Kaide varlığını terörizmin küreselleşmesi üzerine inşa ediyor. Bunu da Haçlılara ve onların destekçilerine karşı cihat olarak niteliyor. Buna karşın Taliban, ABD ve dünyaya, Afganistan topraklarının herhangi bir ülkeye karşı herhangi bir örgüt tarafından saldırı için kullanılmasına izin vermeyeceğine söz verdi. Bu yüzden zamanla iki örgüt karşı karşıya gelebilirler.

Önemli bir dönüm noktası
En önemlisi ise analistlerin, belgelenen rakamların ve terör örgütlerinin Taliban'ın Afganistan'ı yeniden kontrol etmesinin yarattığı etkileşimin, DEAŞ’ın Irak'ta ABD liderliğindeki Uluslararası Koalisyon tarafından uğratıldığı büyük yenilginin ardından terörizme yıllardır beklediği dönüşü ve nefes alma fırsatı sağladığı konusunda hemfikir olmalarıdır.
Taliban modelinin terör örgütlerinin hafızası üzerindeki etkisinin boyutuna dair ortaya atılan farklı görüşlerden biri de Taliban Hareketi’ni yakından tanıyan bir yazar tarafından kısa bir süre önce belgelendiği üzere DEAŞ’ın Suriye ve Irak'ta tarihi eserlerin yok edilmesi dahil izlediği yolun, Taliban’ın ortaya çıktığı ilk dönemlerde yaptıklarına birçok açıdan benziyor olduğudur.
Aktivist Sippi Azarbaijani’nin Independent Arabia tarafından Arapça’ya çevrilen “Taliban hakkında tüm bildiklerim” başlıklı makalesinde, yakından deneyimlediği Taliban Hareketi’nin Afganistan’ı kontrol ettiği ilk dönem ile şuan ki dönemi kıyaslayarak, şunları yazdı:
“Taliban, kimlik inşası ve oluşturmayı planladıkları devlet hakkında yeni hikayeler yaratmak için İslami yönetim dönemindeki Afganistan tarihi ve kültüründen bir takım anlatıları ve inançları bir araya getirirken, şiddete dayalı derin ve görsel bir dil kullanarak gücünün sosyal yönünü mükemmelleştirdi.”

Peki ya tersi olursa?
Öte yandan ABD ve Suudi Arabistan’dan üst düzey iki kaynak, kimliklerinin gizlenmesi şartıyla The Independent’a yaptıkları açıklamalarda, Taliban’ın iktidara gelmesinin yarattığı gerilemenin terörle mücadele çabalarını da etkilediğini söylediler. Kaynaklara göre işler umulduğu gibi gider, Taliban tüm ülkeyi kontrol edebilir, DEAŞ-Horasan gibi terör örgütlerini alt edebilir, savaş ağalarının eskisi gibi tekrar ortaya çıkmasına engel olur ve sosyal ve etnik yapılarla ve aşiretler ortak bir yönetim yaklaşımı oluşturursa bu etkiler uzun sürmeyebilir.
Bu görüşe katılan Sippi Azarbaijani, uluslararası toplumun, Taliban ile olan sorununun bir kısmının anlayış eksikliğinden kaynaklandığına inanıyor. Taliban’ı aşağılayıcı ifadelerle tanımlayan ön analizlere rağmen hareketin en uçtaki Peştun bölgelerinden medreselerde eğitim alan ve almaya devam eden geri kalmış kişilere ulaşabilir olduğunu düşünen Azarbaijani’ye göre bu tezahürler kesinlikle bir tesadüf değildi, bilakis onların görüşlerini dünyaya bu tür tezahürlerle iletmeye çalıştıkları anlaşıldı. Eğer diğerleri bunu anlasalardı, Taliban ile müzakereler muhtemelen çok farklı sonuçlara yol açardı.  Çünkü çok sayıda cana mal olan uzun soluklu bir savaştan kaçınılmış olurdu.
Diğer taraftan ABD'nin Afganistan’dan çekilmesi meselesi, diğer radikal gruplara, ülkelerindeki merkezi hükümetleri devirme girişiminde bulunmak için ilham verdiler. ABD’li üst düzey kaynak, bu bağlamın endişe verici olduğunu kabul etti. Fakat Taliban modelinin söz konusu gruplara onları terörden vazgeçmeye zorlayacak bir mesaj göndereceği yönünde de bir algı söz konusu.

Hassasiyetin yeniden ortaya çıkışı
RAND Corporation tarafından yapılan ileriye dönük bir araştırmaya göre Ortadoğu'daki olası senaryolar arasında, Irak, Suriye ve Körfez’deki gibi terörü körükleyen partizan, mezhepsel ve ideolojik çatışmalara bağımlı kalmak yerine bölgedeki terör kaynaklarının yerel ve ulusal yaklaşımlara dönüş lehine gerilemesi yer alıyor. Araştırmada, yine de Ortadoğu'nun mezhepçiliği körükleyen aktörlerin kullanmaya çalışacağı bir takım mağduriyetler olacağı düşünülse de koşulları iyileştirme potansiyeli olduğu belirtildi.
İngiltere merkezli düşünce kuruluşu Chatham House tarafından yapılan kapsamlı bir araştırma, çok sayıda politikacı ve uzman (210 kişi) ile yapılan bir ankete göre terörizm dahil olmak üzere bölgedeki çatışma faktörleri, İran ve Batı ülkelerinin müzakerelerde bulunduğu nükleer anlaşmayı canlandırma meselesiyle sınırlı olacağına işaret etti.
Kısa bir süre önce Suudi Arabistan’da sunulan araştırmanın yazarlarından Sanam Vakil, resmi adı Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP) olan nükleer anlaşmanın, ankete katılanların yanıtlarına göre Körfez bölgesinde neden olduğu tartışmalarla birlikte yüzde 45’lik bir oranla Ortadoğu'daki en etkili güvenlik meselelerinin başında geldiğine işaret etti.
Kral Faysal Araştırma ve İslami Çalışmalar Merkezi’nin ev sahipliğini yaptığı çalışma, çok sayıda bölgesel güvenlik sorununa sahip Arap bölgesindeki son tartışma konusu olarak değerlendirildi. Araştırmaya göre çok taraflı çatışmalar ve savaşlar, bölgedeki güçlü devletler arasında yaşanan yoğun rekabet ve kalıcı yönetimlerin yarattığı zorluklar, bölge nüfusunun refahı ve geçim kaynaklarına yönelik büyük bir tehdit oluşturduğundan acilen bir güvenlik çerçevesine ihtiyaç duyuyor.
Araştırmanın sonuç bölümünde, siyasi anlaşmazlıkların azalmasında karşılıklı ticari faaliyetler ve ekonomik çıkarların büyüsüne işaret edilerek şuan itibaren bölgesel bir güvenlik çerçevesi oluşturmak amacıyla artık koşulların elverişli olduğu, ancak bunun çatışma yönetimi ve güven inşasında uluslararası ve bölgesel olarak yatırım yapılmasına ihtiyaç duyduğu belirtildi.

Bölgesel çözümler daha fazla etkili oluyor
Araştırmacılar ve analistler, bölgesel ilişkilerde düzelme ihtimali varsa İran’ın bölgesel müdahalesinin çatışmalardaki ve sınırları dışındaki ülkelerdeki rolünü ele almanın bu sürecin anahtarı olduğunu kabul etmede bir sıkıntı görmüyorlar. İran'ın sadece bölgedeki vekil gruplara verdiği mali ve askeri desteğin olumsuz etkilerini kabul etmesinin yeterli olmadığını, Arap ülkelerinin de bir liderlik sorumluluğu taşıdıklarını kabul etmelerinin gerektiğini belirten araştırmacılar, bölgesel çözümlerin başarı şansının daha yüksek olduğunun altını çizdiler.
Rapora göre bölgedeki çatışmaları sona erdirmek ve ardından bölgesel güvenlik konusunda ortak bir mekanizma oluşturmak için atılacak pratik adım, Washington ve Tahran'ın yeniden nükleer anlaşmaya dönmelerinin yanında Yemen ve Suriye'deki savaşlara odaklanılması, Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) üye ülkeleri arasında daha fazla dayanışmanın olması ve İsrail-Filistin çatışmasının kapsamlı bir şekilde ele alınması, ülkeler arasında güven artırıcı prosedürler oluşturulması gibi krizleri çözmede başka yollar da girilmesidir.
Raporda, uluslararası ağırlığın bölgesel güçler arasında fikir birliği için önemli olduğu iddia edilse de ABD’nin bölgeden çekilmesinin bir engel olarak görülmemesi dikkat çekicidir. ABD’nin Başkan Joe Biden yönetimin döneminde Ortadoğu'dan kopma ve Rusya ve Çin ile rekabet etme yolunda devam edileceği düşünülse de Washington'da daha sonra bir yönetim değişikliği olması, Avrupa, Rusya ve Çin'den kaynak ve destek alarak Ortadoğu'da çok taraflı iş birliği ve çatışma yönetimi için açık bir fırsat yaratıyor.

İran’ın milisleri
Geleneksel terör örgütlerinin yarattıkları tehditlerinin ötesine geçersek, radikalizmin son bir yıldaki ve belki de bu yıl ki en önemli kollarından birinin Irak, Lübnan ve Yemen'deki İran destekli aşırılık yanlısı gruplar olduğunu söyleyebiliriz. Irak Başbakanı Mustafa el-Kazımi'nin mucizevî bir şekilde kurtulduğu, geçtiğimiz Kasım ayında evini hedef alan saldırıyı gerçekleştiren milislerin yarattığı tehlike, cüretkarlığı bakımından nadir olan bir boyuta ulaştı.
Gözlemcilerin, Irak’taki son seçimlerde İran yanlısı siyasi güçlerin aldığı yenilgiyi ve Lübnanlı Şiiler arasında Hizbullah'ın hegemonyasını reddeden seslerini yükseltmesi, ayrıca ABD'nin geri çekilmesinin yarattığı boşluğa rağmen, bu bağlamda radikalizme karşı halkın ruh halinde bir değişimin işareti olarak değerlendiriliyor. Buna rağmen özellikle ABD'nin askeri olarak geri çekilmesinden sonra sadece Afganistan'da değil, İran tehdidine yakın olan Irak'ta da Şii silahlı örgütlerden bu tür tehditlerin sıklığının artması bekleniyor.
Afrika’ya gelince, Afrika kıtası geçtiğimiz yıl özellikle Sahra Altı Afrika ülkeleri ve Somali terörizmin en şiddetli halinin görüldüğü yerlerdi ve büyük olasılıkla bu yıl böyle olacak. Bu ülkeler arasına sivil ve askeri bileşenler arasında aylardır süregelen tartışmalarından ardından bir güvenlik kaosu yaşayan Sudan da katılabilir. Benzer şekilde iç savaşın yoğunluğunun azaldığı Etiyopya'da da, iç savaşın geride aşırılık yanlılarının boşlukları bulmasına yardımcı olacak kırılgan güvenlik koşulları bırakması bekleniyor.
Mısır merkezli Maat Barış, Kalkınma ve İnsan Hakları Vakfı, tarafından verileri yayınlanan 2021 yılında Afrika'da terör ile ilgili bir analiz, geçtiğimiz yılın yalnızca ilk aylarındaki kanlı saldırılarda Batı Afrika’nın en çok etkilenen bölge olduğuna ve 5 binden fazla insanın hayatını kaybettiğine işaret etti. Analize göre özellikle Nijerya, Mali ve Burkina Faso gibi ülkelerde geçtiğimiz yılın sonları ve yeni yılın başlarında herhangi bir iyileşme belirtisi görülmedi. Fransa da Mali’de faaliyet gösteren Barkhane Operasyonu güçlerini geri çektiğini duyurmuştu.

Katlanmak ile göz yummak arasında
Tüm bunlarla birlikte Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK), 11 Eylül saldırılarından sonra 2001 yılı sonlarında oluşturulan Terörle Mücadele Komisyonu’nun görev süresini oybirliğiyle dört yıllığına uzattı.
BMGK geçtiğimiz yılın sonlarında yaptığı açıklamada, düzenlenen çevrimiçin bir toplantıda, Terörle Mücadele Komisyonu Üst Yönetimi’nin 31 Aralık 2025 tarihine kadar özel bir siyasi misyon olma statüsünü sürdürmesine karar verildiği belirtildi.
Terörle Mücadele Komisyonu Direktörü Michèle Coninsx, kararla ilgili yaptığı açıklamada, kararın, terör tehdidi devam ettiği sürece geçerliliğini koruduğunu söyledi.
BMGK, bundan 20 yıl önce, uluslararası topluma terörle mücadele için geniş bir yetki veren tarihi bir karar olan 1373 sayılı kararı kabul ederek, ülkelerin kararın hükümlerini uygulayıp uygulamadıklarını takip etmek amacıyla Terörle Mücadele Komisyonu’nu kurdu. Coninsx, açıklamasında, “Gözlemlerimiz sonucu terör amacıyla yeni teknolojilerin daha fazla kullanıldığını gördük” ifadelerini kullandı.
Komisyonun kurulduğu 20 yıl öncesinde, cep telefonları ve sosyal medya sitelerinin olmadığına dikkati çeken Coninsx, “Şimdi hayatlarımızın ayrılmaz birer parçası haline geldiler” dedi. Coninsx, “Kovid-19 salgını nedeniyle, daha çok ev ve ofislerimize yöneliyoruz. İnternetin sunduğu hizmetlere daha fazla güveniyoruz. DEAŞ ve El Kaide'ye bağlı gruplar genişliyor ve kontrol altına alınması gereken gerçek bir tehdit haline geliyorlar” şeklinde konuştu.
Coninsx, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bunu yapmanın tek yolu, gücümüzü tespit edilen boşluklara, güvenlik açıklarına ve tehditlere yönlendirip odakladığımızdan ve teknik yardımın ve kapasite geliştirmenin mümkün olan en kısa sürede bu alanlara yönlendirildiğinden emin olmak için güçlerimizi birleştirmektir.”

El-Ula Anlaşması ve radikalizm propagandası
Buna karşın pratikte birçok kişi, Washington'ın Afganistan'dan çekilmesinin sembolik olarak birçok ülkede terörle mücadelede kaydedilen ivmenin sonu olduğuna inanıyor. Gerçekten de DEAŞ, Suriye ile Irak arasındaki ortaya çıktığı ilk bölgelerde, daha yenilgisinin kutlandığı tebrik yazılarının mürekkebi kurumadan başını kaldırmaya başladı. Fakat ABD, askerlerini Afganistan'dan çekse bile bölgede meydana gelen herhangi bir terör tehdidiyle başa çıkabileceğini savunuyor.
Öte yandan geçtiğimiz yıl, karmaşık bölgesel ilişkilerin yeniden canlanmasının önünü açan El-Ula Anlaşması, sonunda Türkiye gibi bir ülkeyi, Mısır ve Körfez ülkelerinin talepleri üzerine, ev sahipliği yaptığı ve lojistik destek sağladığı Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nın (İhvan) üyelerini ve yayın kanallarını terk etmeye itti.
Radikalizm propagandası yapan İhvan medyasının başka bölgelere mi göçeceği yoksa bir duraklama dönemine mi gireceği henüz bilinmiyor. Ancak bazılarının, El Cezire’nin yanı sıra Katar ve Türkiye’deki diğer platformların olanak tanımakla suçladığı propagandaları için yeni bir mekan arayacaklarına şüphe yok. Bunun yanında liberal solun, söylemleri aşırılık ve şiddete yol açma eğiliminde olan siyasal İslamcı akımlar için hala güvenli bir sığınak sağladığına inanılıyor. Doha ise bunu reddediyor. Bu durum aynı zamanda Fransa gibi ülkeleri, İhvan’a bağlı kurumların faaliyetleri üzerindeki kontrollerini sıkılaştırmaya da ikna etti.
Şuan için terör eylemleri Ortadoğu, Asya ve Afrika'da gerçekleşse de gözlemcilerin gözünde sığınak, mali destek ve üye kazanma imkanı tanıyan yerlerin başında, halen neyin insanlar hakları neyin terörizm olduğunu ayırt edemeyen Batı geliyor.
*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



Papa Leo, Donald Trump'ın davetini neden reddetti?

Papa XIV. Leo, 15 Şubat 2026'da Vatikan'da Angelus duası sırasında Aziz Petrus Meydanı'na bakan Apolistik Sarayı'nın penceresinden kalabalığa hitap ediyor (AFP)
Papa XIV. Leo, 15 Şubat 2026'da Vatikan'da Angelus duası sırasında Aziz Petrus Meydanı'na bakan Apolistik Sarayı'nın penceresinden kalabalığa hitap ediyor (AFP)
TT

Papa Leo, Donald Trump'ın davetini neden reddetti?

Papa XIV. Leo, 15 Şubat 2026'da Vatikan'da Angelus duası sırasında Aziz Petrus Meydanı'na bakan Apolistik Sarayı'nın penceresinden kalabalığa hitap ediyor (AFP)
Papa XIV. Leo, 15 Şubat 2026'da Vatikan'da Angelus duası sırasında Aziz Petrus Meydanı'na bakan Apolistik Sarayı'nın penceresinden kalabalığa hitap ediyor (AFP)

Vatikan'dan üst düzey bir yetkili, Papa XIV. Leo'nun Donald Trump’ın sözde “Barış Kurulu” girişimine katılma davetini reddettiğini söyledi.

Vatikan Devlet Sekreteri Kardinal Pietro Parolin, salı günü gazetecilere yaptığı açıklamada, Papa'nın bu girişimle ilgili bir dizi endişesi olduğunu ve dolayısıyla "katılmayacağını" belirtti.

Parolin, "Bizim için çözülmesi gereken bazı kritik meseleler var" dedi.

Endişelerimizden biri, uluslararası düzeyde bu kriz durumlarını her şeyden önce BM'nin yönetmesi gerektiği. Bu, ısrar ettiğimiz noktalardan biri.

scvdf
Roma'daki pastoral ziyaretinden ayrılırken görülen Papa Leo XIV, "kritik meseleler" gerekçesiyle Donald Trump'ın Barış Kurulu'na katılmayacağını açıkladı (AFP)

Trump, başlangıçta Gazze'deki ateşkesi denetlemek ve Hamas'la İsrail arasındaki çatışmanın ardından Gazze'nin yeniden inşasını koordine etmek için tasarlanan kurula bir dizi dünya liderini davet etti.

Kapsamı o zamandan beri genişletildi ve Trump, bunun bir dizi küresel anlaşmazlığı ele almak için uygun bir yer olacağını söyledi. Bazıları bunu, ABD Başkanı'nın, defalarca amacına uygun olmamakla eleştirdiği Birleşmiş Milletler'e alternatif çok taraflı bir forum kurma çabası olarak görüyor.

Papa'nın Trump tarafından kurula katılmaya davet edildiğini daha önce Kardinal Parolin doğrulamıştı. Ocak ayında "Papa daveti aldı ve ne yapacağımızı değerlendiriyoruz; konuyu inceliyoruz" demişti.

O dönemde yönetim kuruluna katılma davetinin "cevap vermek için biraz zaman gerektirdiğini" ve "mali katılma talebinin gelmediğini" çünkü "bunu yapacak durumda olmadıklarını" söylemişti.

Trump, Barış Kurulu'nun Gazze'nin yeniden inşasına yardımcı olmak için şimdiden 5 milyar dolardan fazla kaynak taahhüt ettiğini iddia ediyor.

dfsvfd
Papa'nın sözcüsü, Vatikan'ın Trump'ın yönetim kurulunun Birleşmiş Milletler'in yerini alma ihtimaline dair bazı endişeleri olduğunu söyledi (AFP)

Ancak kurulun kadrosuyla ilgili endişeler var. Avrupa hükümetleri, Trump'ın Şubat 2022'den beri Ukrayna'yla savaşan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'i davet etmesine şaşırdıklarını belirtti.

Arap devletleri de 72 bin Filistinlinin ölümüne yol açan Gazze Savaşı'nı gerekçe göstererek Binyamin Netanyahu'nun dahil edilmesine öfke duydu.

Ve eski Birleşik Krallık Başbakanı Tony Blair'ın önemli rolüyle ilgili endişeler var; Blair, Trump'ın girişimle bağlantılı olarak açıkladığı ilk isimlerden biriydi. Blair'ın, Britanya'nın Irak savaşına katılımıyla ilgili uzun süredir devam eden eleştirilere rağmen, kurucu yürütme kurulunda yer alması bekleniyor.

Tartışmalara rağmen Ermenistan, Azerbaycan, Mısır, Macaristan ve Birleşik Arap Emirlikleri de dahil onlarca ülke kurula katılma sözü verdi.

Papa Leo, ilk Amerikalı papa seçildiğinden beri Trump'ın politikalarını tekrar tekrar eleştiriyor. Geçen yıl ekimde, başkanın sert göçmenlik politikalarının Katolik Kilisesi'nin "yaşam yanlısı" değerleriyle uyumlu olup olmadığını sorgulamıştı.

Roma'da medyaya yaptığı açıklamada, "Kürtaj karşıtı olduğunu söyleyen ama Birleşik Devletler'deki göçmenlere yapılan insanlık dışı muameleyi onaylayan biri, bunun yaşam yanlısı olup olmadığını bilmiyorum" demişti.

O dönemde Beyaz Saray bu yorumlara karşı çıkmıştı. Beyaz Saray Basın Sözcüsü Karoline Leavitt, "Bu yönetim altında Birleşik Devletler'de yasadışı göçmenlere insanlık dışı muamele yapıldığı iddialarını reddediyorum" demişti.

Bu yönetim, ulusumuzun yasalarını mümkün olan en insancıl şekilde uygulamaya çalışıyor ve biz kanunları uyguluyoruz. Bunu, burada yaşayan halkımız adına yapıyoruz.

csdvfgthy
Papa, ilk Amerikalı papa seçilmesinden bu yana, özellikle Trump'ın göçmenlik karşıtı sert yöntemleri konusunda ABD'yi eleştiriyor (AFP)

Kasımda Papa, kitlesel sınır dışı etmeleri ve göçmenlere yönelik muamele dahil Trump yönetiminin göçmenlik politikalarını eleştiren ABD piskoposlarının mesajını desteklemişti. "Bence insanlara insanca davranmanın, sahip oldukları onura saygı göstermenin yollarını aramalıyız. Eğer insanlar Birleşik Devletler'de yasadışı olarak bulunuyorsa, bunun için yollar var. Mahkemeler var, bir adalet sistemi var" demişti.

Ancak insanlar iyi bir yaşam sürüyorsa ve birçoğu 10, 15, 20 yıldır bu şekilde yaşıyorsa, onlara en hafif tabirle son derece saygısız bir şekilde davranmak, ne yazık ki bazı şiddet olayları da oldu, bence piskoposlar kendilerini çok açık bir şekilde ifade etti. Birleşik Devletler'deki herkesi onları dinlemeye çağırıyorum.

Bu yıl ocak ayında Papa Leo, küresel çapta giderek artan "savaş hevesini" kınadığı güçlü bir konuşma yapmıştı. Trump'ı doğrudan adıyla anmasa da konuşması ABD'nin Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'yu zorla görevden alıp Amerikan topraklarına getirme operasyonundan sonra gerçekleşmişti.

Leo, 184 ülkenin diplomatlarına hitaben yaptığı konuşmada, "Diyaloğu teşvik eden ve tüm taraflar arasında uzlaşma arayan bir diplomasi, yerini kuvvete dayalı bir diplomasiye bırakıyor" demişti.

Savaş yeniden moda oldu ve savaş hevesi yayılıyor.

Independent Türkçe


Trump Barış Konseyi’ni başlatıyor: Gazze’nin yeniden imarı için tarihi fırsat

Donald Trump ile Barış Konseyi’nin kurucu şartını imzalayan ülke liderleri ve temsilcileri, Davos’ta 22 Ocak 2026’da (AFP)
Donald Trump ile Barış Konseyi’nin kurucu şartını imzalayan ülke liderleri ve temsilcileri, Davos’ta 22 Ocak 2026’da (AFP)
TT

Trump Barış Konseyi’ni başlatıyor: Gazze’nin yeniden imarı için tarihi fırsat

Donald Trump ile Barış Konseyi’nin kurucu şartını imzalayan ülke liderleri ve temsilcileri, Davos’ta 22 Ocak 2026’da (AFP)
Donald Trump ile Barış Konseyi’nin kurucu şartını imzalayan ülke liderleri ve temsilcileri, Davos’ta 22 Ocak 2026’da (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump, yarın (Perşembe) sabah Gazze Şeridi’nin durumunu ele almak üzere kurulan Barış Konseyi’nin ilk toplantısına başkanlık edecek. Toplantıya 27 ülkeden heyetler katılırken; Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei, Endonezya Devlet Başkanı Prabowo Subianto ve Özbekistan Cumhurbaşkanı Shavkat Mirziyoyev gibi isimler devlet başkanı düzeyinde temsil edilecek.

Mısır Başbakanı Mustafa Madbouly, Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ve Macaristan Başbakanı Viktor Orbán da toplantıya katılacak. Çok sayıda Arap ülkesinin dışişleri bakanlarının yanı sıra Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa'ar da hazır bulunacak. İtalya, Romanya, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile Asya’dan Güney Kore ve Japonya gözlemci statüsünde katılacak; ayrıca Avrupa Birliği ve uluslararası kuruluşlardan temsilciler de toplantıda yer alacak.

vfdv
Donald Trump, Davos’ta “Barış Konseyi” girişiminin tüzüğünü imzalarken (Reuters)

Öte yandan bazı Avrupa ülkeleri toplantıya katılmayacaklarını açıkladı ve Barış Konseyi’nin Birleşmiş Milletler’in yetkilerini aşabileceği yönündeki endişelerini dile getirdi. Vatikan ise, “açıklığa kavuşturulması gereken bazı temel noktaların belirsizliği ve krizin Birleşmiş Milletler tarafından yönetilmesi gerektiği” vurgusuyla Kutsal Makam’ın toplantıya katılmayacağını duyurdu.

Trump, konuşmasını Aralık ayında adını “Donald J. Trump Barış Enstitüsü” olarak değiştirdiği ABD Barış Enstitüsü’nde yapacak.

Toplantının “Gazze’nin yeniden imarı ve Ortadoğu’da istikrarın sağlanması yönünde tarihî bir adım” olarak tanıtılması, sonuçlarına ilişkin beklentileri artırdı. İki ABD’li yetkili, Trump’ın toplantı sırasında Gazze’nin yeniden imarı için şu ana kadar 5 milyar dolarlık bir plan açıklayacağını, Birleşmiş Milletler’in onayladığı istikrar gücünün oluşturulmasına ilişkin ayrıntıları paylaşacağını ve Hamas’ın silahsızlandırılmasının önemini vurgulayarak düzenin tesisine geçiş sürecini başlatma çağrısı yapacağını belirtti. Ancak takvim, aşamalar ve uygulama yöntemlerine ilişkin ayrıntıların henüz netleşmediği ifade ediliyor.

vcdsfvcds
Gazze Şehri’nde iki yıl süren İsrail saldırıları sırasında yıkılan bir cami, yerinden edilen Filistinlileri barındıran çadırlarla çevrili (Reuters)

Gözler, toplantının Gazze’deki karmaşık dosyalar karşısında hangi karar ve önerilerle sonuçlanacağına çevrildi. Özellikle Hamas’ın silahsızlandırılması, İsrail’in çekilmesinin uygulanması ve yerel ile uluslararası meşruiyete sahip bir istikrar gücünün fiilen oluşturulup oluşturulamayacağı temel başlıklar arasında yer alıyor. Filistin yönetiminin geleceği ve Batı Şeria’daki İsrail genişleme adımlarına ilişkin soru işaretleri de gündemdeki yerini koruyor.

Batı Şeria

Toplantı, özellikle Batı Şeria konusundaki görüş ayrılıkları ve ABD ile İran arasında artan gerilimler nedeniyle belirsizlik ve kuşkularla çevrili. Bu durumun girişime yönelik uluslararası desteği etkileyebileceği belirtiliyor. Ayrıca Barış Konseyi’nin uluslararası alandaki geniş yetki ve rolüne ilişkin endişeler ile Birleşmiş Milletler, Güvenlik Konseyi ve Filistin devletine ilişkin uluslararası kararların devre dışı bırakılabileceği ihtimali de tartışılıyor.

vdfvf
İsrail askerleri, Gazze Şeridi’ndeki savaş sırasında (AFP - Arşiv)

İsrail’in aşırı sağcı Maliye Bakanı Bezalel Smotrich’in Oslo Anlaşmaları’nı iptal etme, egemenlik ilanı ve Gazze ile Batı Şeria’dan göçü teşvik etme yönündeki açıklamaları, Trump yönetiminin tutumuna ilişkin yeni soru işaretleri doğurdu. Bu açıklamalar, Trump’ın Hamas’ın silahsızlandırılması, kısmi İsrail çekilmesi ve geçici, teknokrat bir Filistin yönetiminin Gazze’yi devralması adımlarının ardından Barış Konseyi gözetiminde yeniden imarı öngören 20 maddelik planıyla çelişiyor.

İsrail hükümetinin Batı Şeria’daki geniş alanları 1967’den bu yana ilk kez “devlet arazisi” olarak tescil etmesine izin vermesi de, yerleşimlerin ve yasa dışı karakolların genişletilmesini meşrulaştırma ve Filistin Yönetimi’ni zayıflatma çabası olarak değerlendiriliyor. Bu adımın iki devletli çözümü aşındırdığı ve Gazze’de istikrarın sağlanması ya da yeniden imar planlarının uygulanması ihtimalini zayıflattığı belirtiliyor.

Birçok Arap ve Körfez ülkesinin, Filistin yönetiminin geleceğine ilişkin açık siyasi güvenceler ve çatışmaların yeniden patlak vermesini önleyecek istikrarlı güvenlik düzenlemeleri olmaksızın Gazze’nin yeniden imarı için büyük yatırımlar yapmayacaklarını bildirmesi de belirsizliği artırıyor.

Trump’ın yetkileri

Uzmanlar, konseyin Trump’ın iddialı beklentilerini karşılamasını zorlaştırabilecek yapısal engellerle karşı karşıya olduğunu belirtiyor. Atlantik Konseyi’nden Eric Alter, toplantının “anlaşma odaklı bir yaklaşım” için fırsat sunduğunu, ancak Gazze’nin Batı Şeria ile bağlantısı kurulmadan ele alınmasının “parçalanmayı derinleştirebileceği ve Birleşmiş Milletler kararlarına aykırı şekilde işgal altındaki toprakları tek bir bütün olarak görme yaklaşımından uzaklaşabileceği” uyarısında bulundu.

Carnegie Enstitüsü’nden araştırmacılar Nur Arafeh ve Mandy Turner ise, Filistinlilerin Barış Konseyi planlarına dâhil edilmemesinin, bunun “Filistinlilere siyasi egemenlik tanımaksızın İsrail kontrolünü ve ekonomik kazancı pekiştiren bir toplantı” anlamına gelebileceğini savundu.

Uluslararası Kriz Grubu’nda İsrail-Filistin Projesi Direktörü Max Rodenbeck, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin Kasım 2025’te Barış Konseyi’nin kurulmasını onayladığını ve ona Gazze’de barış arayışını yürütme görevi verdiğini belirterek, “Güvenlik Konseyi bunu, İsrail ile yakın ilişkileri nedeniyle savaşı etkili biçimde sona erdirmeye en muktedir ülkenin ABD olması sebebiyle yaptı. Ancak BM Şartı’na göre uluslararası barış ve güvenliğin korunmasından birincil derecede sorumlu organ Güvenlik Konseyi’dir” dedi.

cdfv fd
Nuseyrat Mülteci Kampı’nda, Gazze Şeridi’nin orta kesiminde yıkılmış evler (AFP)

Son aylarda Trump’ın Barış Konseyi’ne ilişkin vizyonunun genişlediği görülüyor. Trump, pazartesi günü gazetecilere yaptığı açıklamada, konseyin çalışmalarının “Gazze’nin ötesine geçerek tüm dünyada barışın tesisine uzanacağını” ve Birleşmiş Milletler ile koordinasyon içinde çalışacağını söyledi.

Analistler ayrıca, Trump’a geniş yetkiler tanıyan konsey tüzüğünü de eleştiriyor. Buna göre Trump, yönetim kuruluna katılacak ülkeleri davet etme, konseyin çalışma yönünü belirleme, kararları veto etme ve bağlı kuruluşları kurma, değiştirme veya feshetme konusunda münhasır yetkilere sahip. Tüzük uyarınca Trump, ABD başkanlığı süresince ve sonrasında konsey başkanlığını sürdürebilecek; üyeler 1 milyar dolar karşılığında kalıcı koltuk satın alabilecek. Ancak mali kaynakların kontrolü Trump’ta olacak ve başkanlıktan ne zaman ayrılacağına ve yerine kimin geçeceğine de kendisi karar verecek. Rodenbeck, “ABD’nin kontrol ettiği bir yapının demokratik meşruiyete sahip uluslararası bir örgüt olarak nitelendirilmesi mevcut haliyle sorunludur” değerlendirmesinde bulundu.

Washington’daki genel kanaat, Barış Konseyi’nin karşı karşıya olduğu temel zorluğun mali değil, öncelikle siyasi ve güvenlik boyutlu olduğu yönünde. Zira finansman sağlanabilir, asker konuşlandırılabilir; ancak yerel meşruiyet ve uluslararası mutabakat belirleyici unsur olmaya devam edecek.


Uydu görüntüleri… İran, ABD ile artan gerilimler ortasında hassas noktaları tahkim ediyor

Planet Labs uydusu tarafından çekilen ve Natanz yakınlarındaki bir kompleks içinde yer alan tesiste iki tünel girişinin güçlendirilmesi ve tahkim edilmesine yönelik süren çalışmaları gösteren görüntü (Reuters).
Planet Labs uydusu tarafından çekilen ve Natanz yakınlarındaki bir kompleks içinde yer alan tesiste iki tünel girişinin güçlendirilmesi ve tahkim edilmesine yönelik süren çalışmaları gösteren görüntü (Reuters).
TT

Uydu görüntüleri… İran, ABD ile artan gerilimler ortasında hassas noktaları tahkim ediyor

Planet Labs uydusu tarafından çekilen ve Natanz yakınlarındaki bir kompleks içinde yer alan tesiste iki tünel girişinin güçlendirilmesi ve tahkim edilmesine yönelik süren çalışmaları gösteren görüntü (Reuters).
Planet Labs uydusu tarafından çekilen ve Natanz yakınlarındaki bir kompleks içinde yer alan tesiste iki tünel girişinin güçlendirilmesi ve tahkim edilmesine yönelik süren çalışmaları gösteren görüntü (Reuters).

Uydu görüntüleri, İran’ın son dönemde hassas bir askerî sahada yeni bir tesisin üzerine beton bir kalkan inşa ettiğini ve yapıyı toprakla örterek gizlediğini ortaya koyuyor. Uzmanlar, söz konusu adımın, geçen yıl İsrail’in hedef aldığı belirtilen bir sahadaki çalışmaların ilerlediğine işaret ettiğini belirtiyor. Bu gelişme, Washington ile Tahran arasında tırmanan gerilimler eşliğinde yaşanıyor.

Görüntüler ayrıca, İran’ın Haziran ayında İsrail ile İran arasında 12 gün süren savaş sırasında ABD’nin vurduğu bir nükleer tesiste tünel girişlerini kapattığını, başka bir saha yakınındaki tünel girişlerini tahkim ettiğini ve çatışmalar sırasında bombardımana maruz kalan füze üslerinde onarım gerçekleştirdiğini gösteriyor.

Söz konusu görüntüler, Washington’ın nükleer program konusunda Tahran’la müzakere arayışını sürdürürken, görüşmelerin başarısız olması halinde askerî seçeneği masada tuttuğu bir dönemde, İran’ın İsrail ve ABD ile gerilimlerin odağındaki bazı sahalardaki faaliyetlerine ışık tutuyor.

Aşağıda değişikliklerin görüldüğü bazı sahalar yer alıyor:

Parchin askeri kompleksi

Parchin Kompleksi, Tahran’ın yaklaşık 30 kilometre güneydoğusunda yer alıyor ve İran’daki en hassas askerî tesislerden biri kabul ediliyor. Batılı istihbarat servisleri, Tahran’ın burada yirmi yılı aşkın süre önce nükleer bomba patlamalarıyla bağlantılı testler gerçekleştirdiğini öne sürmüştü. İran ise nükleer silah edinme arayışında olduğu iddialarını sürekli reddediyor.

sdvfv
Birleşik uydu görüntüsü, Parchin Askerî Kompleksi’nin İsrail saldırıları öncesi ve sonrasındaki durumunu farklı tarihlerde göstermektedir (Reuters)

İsrail’in Ekim 2024’te Parchin’i vurduğu bildirilmişti. Saldırı öncesi ve sonrasında çekilen uydu görüntüleri, kompleks içindeki dikdörtgen biçimli bir binada ciddi hasar oluştuğunu gösteriyor. 6 Kasım 2024 tarihli görüntüler ise binada belirgin yeniden inşa faaliyetlerine işaret ediyor.

12 Ekim tarihli görüntüler, sahada yeni bir bina iskeletinin ve ona bitişik iki küçük yapının ortaya çıktığını gösteriyor. 14 Kasım tarihli görüntülerde ise büyük binanın üzerinin metal bir çatıyla kaplandığı görülüyor.

Ancak 13 Aralık tarihli görüntüler, tesisin kısmen örtüldüğünü; 16 Şubat itibarıyla ise uzmanların beton bir yapı olduğunu belirttiği bir örtüyle tamamen gizlendiğini ortaya koyuyor.

dfvdfv
Planet Labs uydusundan elde edilen birleşik görüntü, İsfahan Nükleer Kompleksi’ndeki tünel girişlerini göstermektedir (Reuters)

Uluslararası Bilim ve Güvenlik Enstitüsü (ISIS), 22 Ocak tarihli analizinde, sahada “Talekan 2” olarak adlandırdığı yeni bir tesisin etrafında “beton bir tabut” inşasında ilerleme kaydedildiğini bildirdi.

Enstitü, Kasım ayında yayımladığı değerlendirmede ise görüntülerin “inşaat faaliyetlerinin sürdüğünü ve bir bina içinde yaklaşık 36 metre uzunluğunda ve 12 metre çapında, muhtemelen yüksek patlayıcılar için bir muhafaza kabı olan uzun silindirik bir odanın” varlığına işaret ettiğini aktarmıştı.

Enstitü, “yüksek patlayıcı muhafaza kaplarının nükleer silah geliştirme açısından gerekli olmakla birlikte, konvansiyonel silah geliştirme süreçlerinde de kullanılabileceğini” kaydetti.

dscf
Planet Labs uydusu tarafından çekilen görüntü, Natanz yakınlarındaki bir kompleks içinde bulunan tesiste iki tünel girişinin güçlendirilmesi ve savunma amaçlı tahkim edilmesine yönelik süren çalışmaları gösteriyor (Reuters)

“Tadcon Ground” şirketinde adli görüntü analisti olarak görev yapan William Goodhind, yeni çatının renginin çevredeki alanla benzerlik gösterdiğini belirterek, “Muhtemelen betonun rengini gizlemek amacıyla üzeri toprakla kaplandı” değerlendirmesinde bulundu.

Enstitünün kurucusu David Albright ise “X” platformunda yaptığı paylaşımda, “Müzakerelerin askıya alınmasının faydaları var: Son iki-üç haftadır İran, yeni Talekan 2 tesisini gömmekle meşgul... Daha fazla toprak mevcut ve tesis yakında hava saldırılarına karşı ciddi koruma sağlayan, tanınmaz bir sığınağa dönüşebilir” ifadelerini kullandı.

İsfahan Nükleer Kompleksi girişlerinin kapatılması

İsfahan Kompleksi, ABD’nin Haziran ayında vurduğu üç İran uranyum zenginleştirme sahasından biri. Nükleer yakıt döngüsüyle bağlantılı tesislerin yanı sıra, diplomatik kaynaklara göre İran’ın zenginleştirilmiş uranyumunun büyük bölümünün depolandığı yer altı alanını da içeriyor.

Enstitünün 29 Ocak tarihli raporuna göre, Ocak ayı sonlarında çekilen görüntüler, kompleks içindeki iki tünel girişinin toprakla kapatılması için yeni çalışmalar yapıldığını ortaya koydu. 9 Şubat tarihli güncellemede ise üçüncü bir girişin de toprakla kapatıldığı ve böylece tünel kompleksinin tüm girişlerinin “tamamen gömüldüğü” belirtildi.

dcf vf
Planet Labs uydusundan elde edilen birleşik görüntü, Şiraz Güney Füze Üssü’nü göstermektedir (Reuters)

Enstitü, 9 Şubat tarihli değerlendirmesinde, “Tünel girişlerinin toprakla kapatılması, muhtemel bir hava saldırısının etkisini zayıflatır ve içeride depolanmış olabilecek yüksek düzeyde zenginleştirilmiş uranyuma kara operasyonuyla ulaşmayı veya onu imha etmeyi son derece zorlaştırır” ifadelerine yer verdi.

Natanz yakınındaki tünel girişlerinin tahkimi

Uluslararası Bilim ve Güvenlik Enstitüsü, 10 Şubat’tan bu yana çekilen uydu görüntülerinin, Natanz’a yaklaşık iki kilometre uzaklıktaki bir dağın altındaki tünel kompleksine ait iki girişte “güçlendirme ve savunma amaçlı tahkimat” çalışmalarının sürdüğüne işaret ettiğini bildirdi. Natanz sahasında ayrıca iki uranyum zenginleştirme tesisi daha bulunuyor.

Görüntüler, kompleks genelinde bu çalışmalara ilişkin sürekli faaliyet olduğunu; damperli kamyonlar, beton mikserleri ve diğer ağır iş makineleri dâhil çok sayıda aracın hareket ettiğini gösteriyor.

Enstitü, “Pickaxe Dağı” olarak bilinen söz konusu tesisle ilgili İran’ın planlarının ise hâlâ netlik kazanmadığını belirtti.

Şiraz Güney Füze Üssü

Şiraz’ın yaklaşık 10 kilometre güneyinde yer alan bu üs, İsrailli Alma Araştırma ve Eğitim Merkezi’ne göre orta menzilli balistik füzeler fırlatma kapasitesine sahip 25 ana üssten biri. Merkez, sahanın geçen yılki savaş sırasında yüzey üstü yapılarda sınırlı hasar gördüğünü tahmin ediyor.

Goodhind, 3 Temmuz 2025 ve 30 Ocak tarihli görüntülerin karşılaştırılmasının, üssün ana lojistik kompleksinde ve muhtemelen komuta merkezi olan komplekste onarım ve hasar giderme çalışmalarını ortaya koyduğunu söyledi.

Goodhind, “Temel nokta şu ki kompleks, hava saldırılarından önce sahip olduğu tam operasyonel kapasitesine henüz kavuşmuş değil” değerlendirmesinde bulundu.

Kum Füze Üssü

Kum kentinin yaklaşık 40 kilometre kuzeyinde bulunan bu üs, Alma Merkezi’ne göre yüzey üstü yapılarda orta düzeyde hasar gördü.

Geçen yıl 16 Temmuz ile 1 Şubat tarihleri arasında çekilen görüntülerin karşılaştırılması, hasar gören bir binanın üzerine yeni bir çatı yapıldığını gösteriyor. Goodhind, çatı onarımının muhtemelen 17 Kasım’da başladığını ve yaklaşık on gün sonra tamamlandığını belirtti.