Nebil Fehmi anılarını kaleme aldı (1): ABD, Hüsnü Mübarek’in yerine hangi adayları destekledi?

Eski Mısır Dışişleri Bakanı Nebil Fehmi ‘Olayların Merkezinde’ başlıklı hatıratını yayımladı.

Başkan Clinton ve Mısır Büyükelçisi Nebil Fehmi
Başkan Clinton ve Mısır Büyükelçisi Nebil Fehmi
TT

Nebil Fehmi anılarını kaleme aldı (1): ABD, Hüsnü Mübarek’in yerine hangi adayları destekledi?

Başkan Clinton ve Mısır Büyükelçisi Nebil Fehmi
Başkan Clinton ve Mısır Büyükelçisi Nebil Fehmi

Eski Mısır Dışişleri Bakanı Nebil Fehmi, yarım asırlık diplomatik kariyerinde içinde yer aldığı, ulusal, bölgesel ve uluslararası olayları, kendi tabiriyle meraklı bir vatandaş, doğrudan bir tanık ve bir diplomat olarak kaleme aldı.  
Şarku’l Avsat olarak Nebil Fehmi’nin kitabından üç bölümlük yazı dizisiyle alıntıladığımız kısımları okuyucularımıza sunuyoruz.
İlk bölümde Fehmi’nin Washington’daki büyükelçilik macerası, ABD yönetiminin Mısır’a yaklaşımı ve ‘11 Eylül’ olaylarından sonra Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’e halef arayışları ele alınacak. 
Fehmi’nin yazdığına göre Amerikalılar, Hüsnü Mübarek’in ilerleyen yaşı nedeniyle görevi bırakması gerektiğini düşünüyordu. Ancak yerine gelecek isim konusunda, "demokratik değerleri yaymak" ile ‘’Amerikan çıkarlarını ve Mısır rejiminin istikrarını korumak’’ arasında kararsız kalmışlardı. 

İlk aday: Amr Musa
Fehmi’ye göre ABD yönetiminin ilk adayı Amr Musa idi. Ancak bağımsızlıkçı bir eğilime sahip olması ve buna ek olarak Filistin yanlısı tutumu dolayısıyla Musa’nın, Mısır başkanına selef olarak değerlendirmeden geçemediği, zira Washington’daki karar vericilerin böylesi bir şahsiyetle anlaşmakta zorlanacaklarını düşündükleri görüldü. 

İkinci aday: Ömer Süleyman
İkinci aday olarak Mısır İstihbarat Teşkilatı Başkanı Ömer Süleyman’ın adı öne çıktı. Pragmatist yönüyle dikkati celp eden General Süleyman iyi bir aday gibi görünmekteydi, ancak bazı sebeplerden ötürü Washington bir süre sonra onu da elemek durumunda kaldı.  

Üçüncü aday: Cemal Mübarek
Daha sonra Amerikalılar, babasının yerine geçmesi için Cemal Mübarek'i desteklemeyi düşündülerse de Başkan George Bush'un kişisel daveti üzerine kendisiyle yüz yüze yapılan görüşme sonrasında uygun bir aday olmadığına karar verildi. 
Amerikalılar ‘siyasal İslam’ı’ bir yönetim alternatifi olarak kabul etmeye başladıklarından beri, Müslüman Kardeşler Teşkilatı (İhvan) ile Hüsnü Mübarek yönetimini rahatsız etme pahasına temas halinde oldular. 
Ortadoğu'daki ülkelerin ekonomik ve siyasi ilişkilerinin iç içe geçmiş olması dolayısıyla, 20. yüzyılın sonunda, Arap, Afrika ve uluslararası güçler, Mübarek'in iktidarındaki Mısır'da olup bitenleri yakından takip ediyordu. ABD başta olmak üzere, Mısır'daki siyasi durum Batılı güçler tarafından ilgiyle takip edilmekteydi. Washington’daki karar vericiler doğrudan ve bazen de kamuoyu önünde Mübarek'in yerine kimin geçeceğini sorgulamaya başlamıştı. Bu ilgi, 11 Eylül 2001 saldırılarının ardından Amerika'nın Ortadoğu'daki gelişmelere yönelik yükselen endişesi ile birlikte daha da arttı.
Washington'daki yaygın kanaat, Ortadoğu’da demokrasinin yaygınlaştırılmasının uzun vadede Amerikan çıkarlarını korumanın en iyi yolu olduğu yönündeydi. 11 Eylül saldırılarının ardından dünyada demokrasiyi yayma hamleleri daha da güçlü ve şiddetli hale geldi. 
Mübarek yaşlandıkça Washington, onu, Ortadoğu'nun geleceğinin bir parçası olarak görmemeye başladı. Amerikalılar Mübarek sonrası için kaygılıydı, geçiş süreci için kabul edilebilir bir zaman çizelgesi olmadığı gibi, kendisinin yerini kimin alacağı da belirsizliğini korumaktaydı. Bunları bildiğimden, 2011 yılının ortalarında yapılması planlanan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Mübarek'in aday olup olmayacağını, aday olmayacaksa yerine kimi aday göstereceği meselesini yakından takip ettim. Böylelikle Washington'daki karar vericilerin uygun olduğunu düşündükleri potansiyel adayları kendimce bir incelemeye tabi tuttum. Amerikalıların bu adaylardan bazılarını desteklediğini inkar edemem, ancak takdir edersiniz ki buna dair elimde fiziki deliller bulunmamaktadır. 
1990'ların sonlarında ve 2000'lerin başında, Amr Musa, Mısır toplumunun çeşitli kesimleri arasında oldukça popüler biriydi, dolayısıyla Mübarek’in halefi olarak ilk akla gelen isim olmasına şaşmamalı. 
Ancak Amr Musa iktidardaki Ulusal Demokrat Parti ve devlet kademelerinde yeterli desteğe haiz değildi. Eğer Hüsnü Mübarek 2000-2005 seçimlerine katılmasa ve bu seçimler şeffaf ve adil bir şekilde yapılacak olsaydı, Amr Musa’nın Cumhurbaşkanı olması kuvvetle muhtemeldi. 
Mısır'ın Washington Büyükelçisi olarak, ABD yönetiminin Musa'dan haz etmediklerini hissediyordum. 
Onu bağımsızlıkçı eğilime sahip, halkın desteğini alabilecek vatansever bir figür olarak görüyorlardı. Buna ek olarak Filistin yanlısı güçlü tutumu, onunla kurulacak ilişki açısından riskler içermekteydi. 
Arap Birliği Genel Sekreteri olmadan önce, 2001 Mart ayında dışişleri bakanı olarak Washington’a yaptığı ziyarette bu tutumu daha da net olarak görülmüş oldu. 
Başkan Bill Clinton'ın yönetiminde İsrail-Filistin barış sürecini takip eden ekip, kendisinden sonra başkanlığa gelecek olan George W. Bush’un ekibine, Mısır Dışişleri Bakanı Amr Musa’nın, Filistinlilerin haklarını savunma noktasında coşkulu tavırlara sahip olduğunu aktarmıştı. Yetkililer Filistinlilerin kendilerine sunulan teklifleri Mısır dışişleri yetkililerin desteklerine itimat ederek kabul etmeme eğilimi gösterdiklerini söylüyordular. Dolayısıyla Amr Musa bu süreçte ABD yönetimi ve İsrail tarafından en çok hedef alınan kişi oldu. Clinton yönetiminin mesajı, Başkan W. George Bush'un Ulusal Güvenlik Danışmanı Condoleezza Rice üzerinde oldukça etkili olmuştu. Rice, Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa ile ilk görüşmesinde son derece katı tavırlar sergiledi. Rice görüşmede, Ortadoğu'daki siyaset sahnesinin doğası ve geleceği hakkında gülünç ve küçümseyici bir söylevde bulundu. Buna mukabil Musa sessiz kalmayı tercih ederek sonuçsuz bir tartışmaya girmemeye özen gösterdi. Görüşme sonrasında, Clinton yönetiminde olup konumunu korumayı başarmış olan, başkanın Ulusal Güvenlik Konseyi'ndeki asistanlarından Boris Riedel'a, Musa ve Rice arasındaki görüşmenin kötü ve talihsiz olduğunu, Rice’ın Musa’ya yanlış yaptığını söylemekten kendimi alıkoyamadım. 
Mübarek'in yerini alabileceği değerlendirilen ikinci potansiyel aday, Mısır İstihbarat Teşkilatı Başkanı asker kökenli Ömer Süleyman’dı. Pozisyonu itibariyle Mübarek’in birçok meselede özel temsilciliğini yapmaktaydı ve Amerikalılarla yakın temas halindeydi. Süleyman merkeziyetçi ve pragmatist yönleriyle tanınıyordu. İsrail-Filistin barış görüşmelerinde üstlendiği rol ve terörle mücadele alanlarında ABD yönetimi ile yakın çalışıyor olması onu bir aday olarak öne çıkarıyordu. Amerikalılar her ne kadar Hüsnü Mübarek’in halefi olarak onu düşündüklerini açıkça duyurmamış olsalar da kendisine yönelik davranışları ve hakkında sordukları sualler bende bu yönde bir izlenim doğurdu. Ömer Süleyman ‘demokratik dönüşüm’ bakış açısıyla her ne kadar mükemmel bir profil olmasa da Amerikalıların, yeni Cumhurbaşkanının Mısır toplumunu yönetebilecek ve Amerikan çıkarlarını koruyacak bir profil olması yönünde tercihte bulunmaları daha muhtemeldi. 
Süleyman, CIA'deki muadili ile iş birliği çerçevesinde yılda en az bir defa tek başına Washington'u ziyaret eder, uluslararası ve bölgesel gelişmelere ve iki ülke ilişkilerinin gelişimine göre belirlenen gündemler dahilinde ABD'li yetkililerle görüşürdü. Başkan Yardımcısı Dick Cheney veya Rice ya da Kongre üyeleri ile yaptığı görüşmeler dahil olmak üzere tüm toplantılarına büyükelçi sıfatıyla ben de katıldım. Ancak istihbarat teşkilatı yetkilileriyle yaptığı görüşmelerde bulunmadım. Bu toplantıların akabinde hariciyeyi ilgilendiren hususlarda bazı bilgi paylaşımlarını yaptığını belirtmeliyim. 
2004'te Washington'a yaptığı bir ziyarette kendisine, Mısır'da yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimleri ile ilgili, yirmi yıllık yönetimin ardından Mübarek dönemi sonrasına dair Amerikan araştırma merkezlerinin, çeşitli olasılıklar hakkında yaptıkları çalışmalardan bahsettim. Süleyman, henüz hiçbir şeyin net olmadığını, bu tür konularda son ana kadar planlanan şeylerin değişebileceğini söyledi. Kendisinin cumhurbaşkanı yardımcısı olarak atanacağına dair söylentilerin kafa karışıklığı ve hassasiyetler yarattığını, Hüsnü Mübarek’in bu konuda görüşünü ilan etmesi gerektiğini belirtti. Ancak bir süre sonra bu söylentiler de Amr Musa’nın başkan olabileceği yönündeki söylentiler gibi ortadan kalktı. 
Hüsnü Mübarek'in yerini alabilecek üçüncü potansiyel ve en tartışmalı aday, Amerika'nın "demokratik dönüşüm" gündemi için ideal bir figür olarak dikkati çeken Cemal Mübarek idi. Sonuçta Batı’da eğitim almıştı, serbest piyasayı savunuyordu ve babasının başkanlığını yaptığı Ulusal Demokrasi Partisi’nde etkin bir konumdaydı. 
Amr Musa'yı sevmeyen ve Ömer Süleyman'la ilgili şüpheleri olan Amerikalılar, Cemal Mübarek'in babasının halefi olarak iktidara gelmesi fikrine ilişkin pozisyonlarını netleştirmiş görünmüyordu. Ülkemin Washington büyükelçisi olarak, olası başkan adayları hakkındaki söylentilere verilen tepkiler de dahil olmak üzere Mısır hakkındaki tartışmaları takip etmek için ABD'deki düşünce kuruluşları ve analistlerle sürekli temas halindeyim. Amerikalı analistler sürekli bana bu üç aday hakkında sorular yöneltiyordu. Ancak hatırladığım kadarıyla, hiçbir hükümet yetkilisi bana Cemal Mübarek hakkında doğrudan soru tevcih etmedi. Oysa belirgin siyasi yükselişi dikkatlerinden kaçmış olamazdı. 
Cemal Mübarek Amerika Birleşik Devletleri’ni bir çok defa ziyaret etti. Babasının yıllık ziyaretlerinde resmi bir görevi olmaksızın ona eşlik etmekteydi. Bazen Mısır iş dünyasını temsil eden hükümet dışı delegasyonların bir üyesi olarak, bazen de özel ziyaret kapsamında ABD’ye gelmekteydi. Konuşurken her zaman sakin ve kibardı. İlk başlarda Mısır’da demokratik değişimin gerekliliği yönünde tezler dillendirirken, zamanla rejimin istikrarının ve güvenliğin önemine dair şeyler söyler oldu. Washington’daki son görüşmemizde kendisine, güvenlikle ilgili söylediklerine atıf yaparak, böylesi bir kaygı taşıyıp taşımadığını sordum. Bu soruya doğrudan yanıt vermedi, ancak İslamcı hareketlerin, özellikle de Selefi hareketlerin yükselişiyle ilgili kaygılardan söz etti. Mısır'ın Washington Büyükelçiliği, Amerika Birleşik Devletleri'ne yaptığı ziyaretlerde, cumhurbaşkanının oğlu olması hasebiyle kendisiyle ilgilenmekteydi. Nitekim tatsız durumlarla karşılaşması isteyeceğimiz son şey olurdu, bununla birlikte özel isteklerinin olmadığını ve hükümetteki partinin bir üyesi olarak kendisine sunulan olağan ilgi ile yetindiğini de belirtmek isterim. Amerikalı yetkililer kendisine siyasi geleceği ile ilgili doğrudan soru yöneltmese de siyasi eğilimlerini incelemek ya da babasına gayrı resmi mesajlar iletmek için kendisiyle görüşmeler yapmaktaydı. 
Mayıs 2006'da Cemal Mübarek, özel uçağının lisansını yenilemek için Amerika Birleşik Devletleri'ni ziyaret etti. Sık sık yaptığı gibi özel jetiyle Washington’daki Dallas Uluslararası Havalimanı’na iniş gerçekleştirdi. Kendisi genelde ABD’yi ziyaret etmeden önce beni arar ve geleceğini söylerdi. Bu ziyareti esnasında, ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Stephen Hadley beni arayarak Cemal Mübarek’le bir görüşme ayarlamamı talep etti. Görüşme talebi resmi bir cihetten geldiği için Hüsnü Mübarek’e ulaşarak görüşme için izin istedim. Bu doğrultuda toplantıyı ayarladım ve oğul Mübarek’e toplantıda iştirak ettim. Görüşmede gizli bir şey yoktu. Hadley Cemal Mübarek’e Mısır’da özel sektörün durumu ve iktidardaki Ulusal Demokrasi Partisi’nin gelişim ve dönüşümü ile ilgili bazı sorular sordu. Görüşme sonrasında Mısır basınında, Cemal Mübarek ve ABD’li yetkililer arasında gizli görüşmelerin yapıldığı yönünde çok sayıda haber çıktı. Beyaz Saray’dan yapılan açıklamada, Cemal Mübarek’in ABD’ye özel uçağının lisansını yenilemek için geldiği söylendi. Bunun üzerine söylentiler daha da arttı, basın mensupları beni arayıp, büyükelçi olarak niçin açıklama yapmadığımı soruyordu. Ben de büyükelçi olarak ABD’de bulunan resmi yetkililerin görüşmeleri hakkında açıklama yaptığımı, özel görüşmelerle ilgili açıklama yapma yükümlülüğümün olmadığını söylüyordum. Bu süreçte Cemal Mübarek’e olan Amerikan ilgisinde belirgin bir artış olduğunu müşahede ettim. 
Bu görüşmeden iki yıl sonra 2008’de Başkan Hüsnü Mübarek’ten bir telefon araması geldi. Sesinden öfkeli olduğunu anladım, oğlunu halefi olarak gören Amerikalı yetkililerin deneyimsizliğinden söz etti. Oğlu Cemal’in Başkan Bush ile görüşmek üzere Beyaz Saray’a davet edildiğini söyledi. Kibar bir şekilde bu davet hakkında hiçbir bilgimin olmadığını, meseleyi Cemal’e sorması gerektiğini ifade ettim. Bush’un davetiyeyi Cemal’e gönderdiğini, bu durumda ne yapılması gerektiğini sordu. Daha sonra bana bir nüshası gönderilen davetiyenin bizzat Bush tarafından kaleme alındığını gördüm. 
Bir süre sonra Başkan Mübarek tekrar aradı ve ne düşündüğümü sordu, ona, şekil ve içerik olarak özel bir davetiye olduğunu, dolayısıyla davete icabet ya da reddin Cemal Mübarek tarafından yapılması gerektiğini söyledim. Eğer daveti kabul eder ve ziyaret gerçekleşecek olursa bunun şahsi bir ziyaret olacağı için büyükelçilikten hiçbir yetkilinin kendisine iştirak etmeyeceğini belirttim. Beni yine arayacağını söyleyerek telefonu kapattı. İki gün sonra Başkan Hüsnü Mübarek yine aradı, Cemal'in Amerika'yı ziyaret edeceğini söyleyerek, kendisiyle ilgilenmemi istedi. Bu görüşme bende, daha çok oğlunun yolculuğuyla ilgili kaygılanmış bir baba izlenimi bıraktı. Kendisine büyükelçilik olarak kamuya mal olmuş şahıslara bir jest olarak sunduğumuz gibi havalimanı otel arası ulaşımda yardımcı olabileceğimizi, resmi bir ziyaret olmadığından diplomatik muamele göremeyeceğini, belki de çoğu yolcu gibi üstünün aranacağını söyledim. Nihayet birkaç gün sonra ziyaret gerçekleşti. Mısır büyükelçiliği olarak ziyarete iştirak etmedik. Öğrendiğim kadarıyla Cemal Mübarek, Başkan George W. Bush ve yardımcısı Dick Cheney ile başa baş bir görüşme yaptı. Öğleden sonra beni aradı ve bir restoranda birlikte yemek yedik, görüşmede neler yaşandığı hakkında soru sormadım. Kendisi, Amerikalıların Mısır’ın geleceği ile ilgili sorular sorduğunu söyledi. Deneyimlerimden çıkarımıma göre Amerikalılar kendisini yakından değerlendirmek için davet etmiştiler. 
Bahsi geçen ziyaretten bir süre sonra, saygın Amerikan düşünce kuruluşları içinde artık Cemal Mübarek’ten halef olarak pek söz edilmediğini gözlemledim. Kişisel görüşüm, Amerikalılar ilk başlarda Cemal Mübarek’i, serbest piyasa savunucusu liberal bir sivil figür olarak gördükleri için desteklemeyi düşünmüş, ancak görüşmelerden sonra Ortadoğu gibi çalkantılı bir ortamda Mısır gibi karmaşık bir ülkeyi yönetemeyeceği ve Amerikan çıkarlarını savunmada yetersiz kalacağı yönünde kanaat geliştirmiştiler. Nitekim ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarları, liberal değerler uğruna riske atılmaktan daha önemlidir. 

İhvan’ın yıldızı ABD’de parladı
Amerikalılar, Hüsnü Mübarek’in halefinin, İhvan kadrolarından birinin olabileceğini son olasılık olarak düşünmekteydi. Bush başkanlığındaki ABD yönetimi ve sonrasında Barack Obama, Ortadoğu'daki siyaset sahnesinin vazgeçilmez bir bileşeni olarak siyasal İslam fikrine açık hale gelmişti. Yeni Muhafazakarlar (NeoCon’lar) dışında Amerika’nın karar vericileri İslamcıları desteklemeseler dahi kabul edilebilir olarak görmekteydi. Bu süreçte Amerikan araştırma merkezlerinde İhvan üyelerinin daha sık görüldüğünü söyleyebilirim. Özellikle Katar’da gerçekleşen panellerde daha fazla İhvan üyesi sahne almaktaydı. 
ABD'nin Kahire Büyükelçiliği, Müslüman Kardeşler ile sürekli bir temas halindeydi.  Ancak bu temas Mübarek döneminde daha çok istihbaratçılar aracılığıyla gerçekleşmekteydi. 2000 yılında İhvan üyesi adayların Mısır parlamento seçimlerine katılmasının önü açıldıktan sonra bu görüşmeler diplomatlar aracılığıyla olmaya başladı. Artık İhvan üyeleri büyükelçilikteki resepsiyonlara davet edilmekteydi, Mübarek yönetiminin bu durumdan rahatsız olduğu ve Amerikalılara bu rahatsızlığını bildirdiğini söyleyebilirim. İhvan’a yönelik artan ilgi, Mısır yönetiminin bir komploya maruz kaldıkları yönünde hassasiyet geliştirmesine neden oldu. Hüsnü Mübarek Amerikalıların niyetlerinden şüphe etmeye başlamış ve bu durum onun için öfke kaynağı olmuştu. Özellikle George W. Bush’un, Mısır’da reform çağrıları yapması ve bazı bölge ülkelerindeki rejimleri değiştirme girişimleri Mısır yönetimini tedirgin etmekteydi. Washington'daki büyükelçi olarak geçirdiğim son yıllarda, üst düzey Mısırlı yetkililer Washington ziyaretlerinde Amerikalılara doğrudan İhvan ile olan ilişkilerine dair sorular yöneltiyordu.  Bush, Mayıs 2005'te Başbakan Ahmed Nazif'i Oval Ofis'te kabul ettiğinde, Nazif, ABD Başkanı'na Müslüman Kardeşler ile ne tür bir ilişkileri olduğunu sordu. ABD’li yetkililer Müslüman Kardeşler ile yakınlaştıklarını inkâr ettiler ancak bu Mısırlıların için ikna edici olmadı. 
Bu tarihten itibaren, İhvan dosyası Amerika'yı ziyaret eden her Mısırlı yetkilinin gündeminde olmaya devam edecekti. Kahire’ye gönderdiğim telgraflarda Amerikalıların Müslüman Kardeşlerle temas halinde olduğunu bildirmekteydim. 1979'da İran'da Şah yönetiminin ani devrilişinden sonra, Amerika dost ve müttefik ülkelerde dahi karşıt gruplarla iletişim halinde olma politikası izlemeye başladı. Başbakan Nazif'in 2005 yılında Washington'a yaptığı ziyaretten kısa bir süre sonra Mübarek, ABD’nin İhvan ile ilişkisini görüşmek üzere ABD'yi ziyaret eden Mısırlı yetkililerle üst düzey bir toplantı yaptı. Mübarek, ABD'li yetkililerin, İhvan ile iletişim kurmadıkları yönündeki beyanları ile çelişen gizli temaslarından oldukça rahatsızdı.
Hüsnü Mübarek iktidardan ayrılmadan önce, Başkan W. Bush’un Mısır devletine yönelik tutumuna dair genel okumam; Amerikalıların her zaman olduğu gibi katıksız pragmatist oldukları yönündedir. 
Yaşı yetmişi aşmış olan Mübarek’in yerine birinin gelmesinin zorunlu olduğunu düşünüyorlardı. Mübarek sonrasına hazırlandıkları için bu görevi devralabilecek tüm potansiyel adayları inceliyordular. Yeni başkanın demokrat olup olmaması umurlarında değildi, önemli olan çıkarlarını savunup savunmayacağıydı. Bu nedenle onlar için Ömer Süleyman, Amr Musa ve Cemal Mübarek’e nazaran daha tercih edilebilir bir şahsiyetti. 
Ordu ya da güvenlik geçmişi olan uygun bir aday bulunmaması durumunda, Müslüman Kardeşlerin yönetime gelme şansı olabilirdi. Zira geniş halk tabanı sayesinde seçimler sonucu iktidara gelebilmeleri muhtemeldi. Bu sebeple Başkan Clinton ve Bush, Müslüman Kardeşler’i temkinli bir şekilde takip etmekteydi. 

Muhalefet Mursi’ye karşı nasıl birleşti? -2



Gazze’de bayram: Hacı adayları Gazze Şeridi’nden çıkamıyor... Kurbanlık hayvanlar ise nadir

Gazze’de bayram: Hacı adayları Gazze Şeridi’nden çıkamıyor... Kurbanlık hayvanlar ise nadir
TT

Gazze’de bayram: Hacı adayları Gazze Şeridi’nden çıkamıyor... Kurbanlık hayvanlar ise nadir

Gazze’de bayram: Hacı adayları Gazze Şeridi’nden çıkamıyor... Kurbanlık hayvanlar ise nadir

Kurban Bayramı, üst üste üçüncü kez Gazze sakinlerinin hac ibadetinden mahrum kaldığı bir dönemde karşılanıyor. 2023 yılındaki Hamas saldırısı ve ardından başlayan savaş nedeniyle, Gazze halkı 2023’ten bu yana hac farizasını yerine getiremiyor. Geçtiğimiz yıl ekim ayında ateşkes konusunda anlaşma sağlandığının duyurulmasına rağmen İsrail, çeşitli gerekçeler öne sürerek Gazzelilerin sınır kapılarından çıkışını engellemeyi sürdürdü.

İsrail’in Gazze halkına yönelik kısıtlamalarının yalnızca bölgeden çıkışları engellemekle sınırlı kalmadığı, sınırlı sayıdaki tıbbi tahliyeler dışında geçişlere izin verilmediği ifade ediliyor. Ayrıca kurban etlerinin girişinin de engellendiği, ticari ürünler ile insani yardımların bölgeye ulaştırılmasının ise yavaşlatılıp zorlaştırıldığı kaydediliyor.

Gazze kentinin kuzeyindeki Şeyh Rıdvan mahallesi sakinlerinden 61 yaşındaki Ramazan Ebu Ziyade, savaş öncesinde hacca gitmeyi umut ettiğini ancak her yıl yapılan kura çekimlerinde adının bir türlü çıkmadığını söyledi. Ebu Ziyade, 2023 yılında Hac için Gazze’den çıkan son kafilenin ardından her yıl yeniden bu fırsatı beklediğini dile getirdi.

xsacvdvf
Gazze Şeridi ile Mısır arasındaki Refah Sınır Kapısı’nda bir otobüse binen Filistinli hacılar, 12 Haziran 2023 (AFP)

Ebu Ziyade, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, ateşkes ilanı ve Refah Sınır Kapısı’nın kısmen açılmasının ardından İsrail’in Gazze halkının Hac ibadetini yerine getirmesine izin vereceğini umut ettiğini, ancak bunun gerçekleşmediğini söyledi. Ebu Ziyade, “Bayram atmosferine dair her şeyden mahrum bırakıldık. Allah’ın evini ziyaret etmemize bile izin verilmedi. Sanki nefes almamızın ve en temel insani haklarımızın engellendiği bir hapishanede yaşıyoruz” ifadelerini kullandı.

Gazze’deki Vakıflar ve Din İşleri Bakanlığı verilerine göre, Gazze Şeridi’ne her yıl 2 bin 508 kişilik hac kotası ayrılıyor. Bu durum, son üç yılda 7 bin 500’den fazla Filistinlinin hac ibadetini yerine getiremediği anlamına geliyor. Bakanlık ayrıca, 2023 yılındaki kura çekiminde isimleri belirlenen 2 bin 473 hacı adayının o tarihten bu yana seyahat etmeyi beklediğini, ancak şimdiye kadar bölgeden çıkamadıklarını açıkladı. Açıklamada, söz konusu kişilerden 31’inin doğal nedenlerle ya da savaş sırasında düzenlenen İsrail saldırılarında hayatını kaybettiği belirtildi.

Ebu Ziyade, Gazze halkının gelecek yıl Hac ibadetini yerine getirebilmesini umut ettiğini ifade etti. Kişisel beklentisinin ise son üç yılda kurada adı çıkan ancak hayatını kaybeden kişilerden birinin yerine Hac hakkı elde etmek olduğunu söyledi.

Az sayıda kurban

Gazze halkının Hac ibadetinden mahrum bırakılmasıyla başlayan sıkıntılar, üçüncü yıl üst üste kurban kesememe sorunuyla daha da derinleşiyor. İsrail’in, Gazze Şeridi’nin doğusunda yoğunlaşan hayvancılık çiftliklerini hedef alması sonucu bölgedeki binlerce büyükbaş ve küçükbaş hayvanın telef olduğu belirtiliyor. Savaşın başlamasıyla birlikte düzenlenen saldırılarda çok sayıda besi çiftliğinin yok edildiği, bunun da Gazze’de kurbanlık hayvan sıkıntısını ağırlaştırdığı ifade ediliyor.

Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus kentinin batısında bulunan küçük bir çiftlikte yaşayan genç Ahmed en-Neccar, geçmişte babasına özellikle Kurban Bayramı döneminde satışa sunulmak üzere koyun yetiştiriciliğinde yardım ettiğini anlattı. Ancak Neccar, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, kendileri gibi yüzlerce çiftlik sahibinin savaş süresince düzenlenen İsrail bombardımanları nedeniyle tüm hayvanlarını kaybettiğini söyledi.

v cd v
Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’ta bulunan nadir küçük çiftliklerden biri kurbanlık hayvan sağlıyor, ancak fiyatları yüksek (Şarku’l Avsat)

Neccar, ellerinde yalnızca savaş sürecinde çoğalan birkaç küçük koyunun kaldığını belirterek, kendisi ve babasının mevcut hayvanları korumaya çalıştığını söyledi. Bu sayede şu anda ellerinde iyi durumda çok sayıda koyun bulunduğunu ifade eden Neccar, çevresel koşulların zorluğuna ve yem sıkıntısına rağmen hayvanların sağlıklı kalabildiğini dile getirdi. Neccar, hayvanların bakımının ciddi maliyet oluşturduğunu, bunun da Gazze genelinde kurbanlık fiyatlarının yükselmesine neden olduğunu kaydetti.

İsrail’in, Kurban Bayramı öncesinde satış ya da yetiştiricilik amacıyla canlı hayvan girişine izin vermediğini belirten Neccar, yalnızca dondurulmuş et ürünlerinin sınırlı aralıklarla bölgeye girişine müsaade edildiğini ve bu ürünleri taşıyan tırların geçiş koordinasyonu için yüksek ücretler talep edildiğini söyledi.

Gazze’de bir koyunun fiyatının kalite ve ağırlığına göre değişmekle birlikte ortalama 5 bin dolar civarında olduğu ifade ediliyor.

Neccar ayrıca, ailesinin geçmişte Han Yunus’un doğusunda büyük bir çiftliğe sahip olduğunu, ancak mevcut durumda yalnızca yaşadıkları çadırların yakınında küçük bir çiftliklerinin kaldığını anlattı. Söz konusu çiftliğin ‘bölge halkının ihtiyaçlarını karşılamaya yetmediğini’ söyledi.

Piyasa kaynakları ise İsrail’in yem ile canlı hayvan girişine yönelik süregelen kısıtlamaları nedeniyle Gazze’de faaliyet gösteren hayvancılık çiftliklerinin sayısının ciddi biçimde azaldığını, bölgede kalan çiftlik sayısının 10’u geçmediğini belirtiyor.

Neccar, “İçinde bulunduğumuz koşullar nedeniyle fiyatlar çok yüksek. Buna karşılık gerçek anlamda bir talep de yok. Sadece bazı kurumlar alım yapıyor ancak onlar da artık kurbanlık yerine halka dağıtmak üzere dondurulmuş et satın alma gibi alternatif çözümler aramaya başladı” dedi.

Müşterisi olmayan mallar

Gazze’de bayram döneminde düşük alım gücü yalnızca et ürünleriyle sınırlı kalmıyor. Bölgenin farklı pazarlarında, geçen yıl ekim ayında ilan edilen ateşkesin ardından Gazze’ye giren çeşitli ticari ürünler bulunmasına rağmen, fiyatların hâlâ oldukça yüksek olduğu ve halkın acil ihtiyaç duyduğu ürünleri dahi satın almakta zorlandığı belirtiliyor.

Gazze kentinde bir mağazada çalışan Halil Bekir, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Kurban Bayramı ve Ramazan Bayramı atmosferinin savaş nedeniyle tamamen kaybolduğunu söyledi. Bekir, savaş öncesinde halkın bayram dönemlerinde kıyafet başta olmak üzere tüm ihtiyaçlarını karşılamak için alışveriş yaptığını, ancak bugün hem ekonomik koşulların hem de piyasadaki ürün fiyatlarının büyük ölçüde değiştiğini ifade etti.

xsdcdsv
Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’ta düzenlenen bir gösteride, su sıkıntısını ifade etmek için boş bidonları havaya kaldıran Filistinliler, 25 Mayıs 2026 (AFP)

Bekir, savaş öncesindeki bayram dönemlerini hatırlatarak, “Bu günlerde iş yoğunluğu çok yüksek olurdu. Satış ve alışveriş hareketlenir, çok sayıda müşteri ağırlardık. Bayram hazırlıkları bir hafta önceden başlardı” dedi. Ancak savaşla birlikte durumun tamamen değiştiğini belirten Bekir, geçmişte 100 şekel ile bir kişinin temel giyim ihtiyaçlarını karşılayabildiğini, bugün ise aynı miktarın neredeyse hiçbir ihtiyacı karşılamadığını söyledi. Bekir, savaş öncesinde yaklaşık 30 şekele satılan bir gömleğin bugün 70 şekel veya daha yüksek fiyatlara ulaştığını, bunun temel nedeninin ise ticari geçiş ve koordinasyon maliyetlerindeki artış olduğunu kaydetti.

İsrail, sınırlı miktarda ticari mal ithalatına izin verilen tüccarlara, ‘koordinasyon’ adı altında bazı mallar için astronomik rakamlara ulaşan meblağlar ödemelerini zorunlu kılıyor; bu da fiyatların yükselmesine neden oluyor.

Hayat artık farklı

Han Yunus sakinlerinden İbrahim Ebu Cami, Gazze Şeridi’ndeki durumu ‘zor ve felaket boyutunda’ olarak nitelendirdi. Bölge halkının, su sıkıntısı, çadırlarda yaşam ve evlerle tarım arazilerinin kaybı nedeniyle artık insanca bir yaşam hissini yitirdiğini söyledi.

Ebu Cami, her yıl imkânları ölçüsünde kurban kesebildiğini ancak son üç yıldır ağır ekonomik koşullar ve aşırı yükselen fiyatlar nedeniyle bunu gerçekleştiremediğini belirtti. Ebu Cami, “Üç yıl önce hayat farklıydı, bayramları heyecanla beklerdik. Bugün ise insanlar ailelerine bir kilo et dahi almakta zorlanıyor” ifadelerini kullandı.

Gazze sakinlerinden Teysir el-Ağa da Ebu Cami’nin görüşlerine katılarak, bölgede yaşamın tamamen değiştiğini ve bayram atmosferinin kaybolduğunu söyledi. El-Ağa, geçmişte zengin ya da yoksul ayrımı olmaksızın herkesin kurban etine ulaşabildiğini, ancak bugün herkesin aynı ekonomik sıkıntılarla karşı karşıya kaldığını dile getirdi.

sdcsvc
Gazze’de küçük bir dükkân sahibi olan Abdurrauf Safi, bayramda bölge sakinlerine sattığı çikolataları sergiliyor. (Şarku’l Avsat)

Gazze sakini Vela Ebu’l Hayr ise savaş öncesinde halkın bayramı güzel bir atmosfer içinde karşıladığını, çocuklar için yeni kıyafetler alındığını ve sokaklarda dolaştırılan kurbanlık hayvanların bayram coşkusunun bir parçası olduğunu anlattı. Ebu’l Hayr, bugün ise insanların bayramın geldiğini yalnızca tekbir seslerinden anlayabildiğini belirterek, savaşla birlikte koşulların ağırlaştığını ve çok sayıda ailenin çocuklarını kaybettiğini söyledi. Gazze’de hayatın yeniden normale dönmesini ve bölge halkının dünyanın geri kalanındaki insanlar gibi yaşayabilmesini umut ettiğini ifade etti.

Tüccar Abdurrauf Safi de savaş öncesinde kurbanlıklar ve ticari ürünlerin uygun fiyatlarla kolayca bulunabildiğini, ancak bugün fiyatların ciddi şekilde arttığını kaydetti. Buna rağmen insanların bayram şartlarına uyum sağlamaya çalıştığını belirten Safi, savaş öncesinde 90 şekel olan çikolatanın kilogram fiyatının bugün 150 şekele yükseldiğini, bunun da birçok kişinin bu ürünlerden uzak durmasına yol açtığını söyledi.

Bayram ve gerginlik

Kurban Bayramı, üçüncü yıl üst üste Gazze’de aralıksız süren İsrail saldırılarının gölgesinde karşılanıyor. Ateşkes ilanından bu yana 900 Filistinlinin hayatını kaybettiği belirtilirken, bölgede insani krizin daha da derinleştiği ifade ediliyor.

İsrail’in son günlerde yeniden yoğun yerleşim alanlarını hedef aldığı, bunun da sivillerin yaşadığı sıkıntıları artırdığı kaydediliyor. Saldırılar nedeniyle, evleri tamamen yıkılmayan ya da kısmen hasar gören bazı ailelerin geri dönerek yaşamaya çalıştıkları konutlarını yeniden terk etmek zorunda kaldıkları belirtiliyor. Gazze’de çok sayıda ailenin, çadırlarda süren zorunlu göç yaşamı yerine kısmen ayakta kalan evlerinde kalmayı tercih ettiği, ancak son saldırılarla birlikte bu seçeneğin de ortadan kalktığı ifade ediliyor.

ascsdcs
 Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’ta bulunan Nasır Hastanesi’nde bir baba, kızının cenazesinin başında ağlıyor, 25 Mayıs 2026 (EPA)

Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Nuseyrat Mülteci Kampı sakini Edhem el-Hams, iki gün önce evini kaybettiğini belirterek, İsrail ordusunun yaşadıkları bölge için tahliye çağrısı yapmasının ardından yakınlardaki bir evin hedef alındığını söyledi. El-Hams, düzenlenen saldırıda en az sekiz evin yıkıldığını, çok sayıda konutun da ağır hasar alarak yaşanamaz hale geldiğini ifade etti. Saldırıların yüzlerce ailenin yeniden yerinden edilmesine neden olduğunu belirten el-Hams, insanların çadırlarda yaşamak zorunda kaldığını kaydetti. Daha önce evlerinin güvenli olması nedeniyle göç yaşamından uzak kalabildiklerini söyleyen el-Hams, son saldırılarla birlikte bu imkânı da kaybettiklerini dile getirdi.

El-Hams, “Hangi bayramdan, hangi ateşkesten söz ediyorlar? Biz burada hâlâ savaşın içindeyiz. İsrail işgali ve sivillere yönelik saldırıları nedeniyle artık ne bayramlarımızı ne de acılarımızı hissedebiliyoruz. Bu savaşta hiçbir payımız olmamasına rağmen bütün yükünü biz taşıyoruz” ifadelerini kullandı.


Ürdün Kralı II. Abdullah: Ürdün, tüm koşullara rağmen sınırlarını ve güvenliğini korumuştur

Ürdün Kralı II. Abdullah (Reuters)
Ürdün Kralı II. Abdullah (Reuters)
TT

Ürdün Kralı II. Abdullah: Ürdün, tüm koşullara rağmen sınırlarını ve güvenliğini korumuştur

Ürdün Kralı II. Abdullah (Reuters)
Ürdün Kralı II. Abdullah (Reuters)

II. Abdullah, Ürdün’ün tüm zorluklara rağmen sınırlarını ve güvenliğini koruduğunu, demokratik sürecini sürdürdüğünü ve ekonomisini krizlerin etkilerinden uzak tutmayı başardığını söyledi.

Ürdün Krallığı’nın 80. Bağımsızlık Günü kutlamalarında halka hitap eden Kral Abdullah, “Özgüven, zorlukları inkâr etmek ya da görmezden gelmek değil; onları bilinç ve sorumlulukla karşılamaktır” dedi.

Kral Abdullah, “Yol ne kadar uzun ve zor olursa olsun bizi çalışmaktan alıkoyamayacaktır. Her aşamada her türlü engeli aşabilecek güce sahibiz” ifadelerini kullandı. Bu yılki kutlamaların yalnızca elde edilen başarılarla değil, ülkenin sahip olduğu irade ve kapasiteyle ilgili olduğunu belirten Abdullah, “Amacımız övünmek değil, bu vatana olan güvenimizi pekiştirmektir” diye konuştu.

Ürdün’ün kendi kimliğini, yönünü ve tercihlerini bildiğini söyleyen Kral Abdullah, “Karşılaşılan zorluklar ülkemizi daha dirençli ve kararlı hale getirdi. Bu topraklardan doğan insanlar yenilmez ve yılmaz” ifadelerini kullandı.

Ürdün halkına seslenen Abdullah, “Bağımsızlığımızın dokuzuncu on yılına Allah’a güvenerek birlikte ilerliyoruz. Kendimize daha çok inanıyor, Ürdün ve halkına yakışır bir gelecek inşa etme konusunda daha güçlü hissediyoruz” dedi.

Kral Abdullah, Ürdün’ün insanlık tarihinde hiçbir zaman sıradan bir ülke olmadığını belirterek, “Bu topraklar medeniyetlerin yurdu ve uyumun merkezi oldu. Hazreti İsa Ürdün Nehri’nde vaftiz edildi; sahabeler ve onları takip edenler bu topraklarda yaşadı. Burada kurulan medeniyetler dünyaya direnç ve dayanıklılık dersleri verdi” diye konuştu.

Duygusal ifadeler de kullanan Ürdün Kralı, “Bu vatan yüce değere sahip, cömert, Arap kimliğine bağlı bir ülkedir. Halkı, talep gelmeden ‘baş üstüne’ demeyi bilir ve evlatlarının omuzlarının hiçbir zaman küçülmeyeceğine inanır” dedi.

Abdullah ayrıca, “Seksen yıldır umut, köklü değerlere bağlı güçlü bir halka dayanıyor. Bu yürüyüşün her adımında vatan bizim için bir sığınak ve yön olmuştur” ifadelerini kullandı.

Bu yılki bağımsızlık kutlamalarının, Ürdün ve Körfez ülkelerinde son dönemde yaşanan gelişmeler ile İran’ın hayati tesisler ve askeri üsleri hedef alan saldırıları nedeniyle ayrı bir sembolik önem taşıdığı belirtildi.

Savaş günlerinde İran’dan doğrudan gelen tehditlerle karşı karşıya kalan Ürdün’ün hava savunma sistemleri, ülke hava sahasına giren çok sayıda füze ve insansız hava aracını (İHA) düşürmüştü.

Ürdün yönetimi ayrıca bölgedeki gerilimin artmasının, İsrail’in Batı Şeria ve Kudüs’te yerleşim faaliyetlerini genişletmesine ve Filistinlilerin haklarını daha fazla kısıtlamasına zemin hazırladığı uyarısında bulundu. Açıklamada, Gazze Şeridi’nde insani yardımın yavaş ulaşması nedeniyle insani krizin sürdüğüne de dikkat çekildi.


El-Mahmudi beraatinden sonra: Libya'da yeni bir sayfa açalım

Al-Mahmudi, Temmuz 2019'da serbest bırakılmadan önce
Al-Mahmudi, Temmuz 2019'da serbest bırakılmadan önce
TT

El-Mahmudi beraatinden sonra: Libya'da yeni bir sayfa açalım

Al-Mahmudi, Temmuz 2019'da serbest bırakılmadan önce
Al-Mahmudi, Temmuz 2019'da serbest bırakılmadan önce

Bağdadi el-Mahmudi, devrik lider Muammer Kaddafi dönemindeki son başbakan olarak, tüm Libyalılara “kardeşlik ve birlik temelinde yeni bir sayfa açma, acı ve bölünme yıllarını geride bırakma” çağrısında bulundu.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre bu açıklama, Mahmudî’nin 18 Mayıs’ta eski rejimden 30 diğer yetkiliyle birlikte “17 Şubat Devrimi göstericilerini bastırma” suçlamasından beraat etmesinin ardından yaptığı ilk açıklama oldu. Mahmudî’nin sözleri Libya’da geniş yankı uyandırdı.

Kaddafi döneminde “Genel Halk Komitesi” başkanlığını yürüten Mahmudî, “Günler ne kadar uzun sürerse sürsün, gerçeklerin gömülemeyeceğini ve adaletin gecikse de yok olmayacağını kanıtladı” dedi.

Mahmudî’nin Facebook hesabından yapılan açıklamada ise “Bölünmeler ülkemizi yordu, anlaşmazlıklar gücümüzü zayıflattı. Yaraların üzerine çıkmanın ve Libya’yı her şeyin önünde tutmanın zamanı geldi” ifadeleri kullanıldı.

Açıklamada ayrıca, “Libyalılar arasında kazanan yalnızca vatan olabilir; fitneden kazanç sağlayanlar ise ancak ülkenin düşmanlarıdır” denildi.