Nebil Fehmi anılarını kaleme aldı (1): ABD, Hüsnü Mübarek’in yerine hangi adayları destekledi?

Eski Mısır Dışişleri Bakanı Nebil Fehmi ‘Olayların Merkezinde’ başlıklı hatıratını yayımladı.

Başkan Clinton ve Mısır Büyükelçisi Nebil Fehmi
Başkan Clinton ve Mısır Büyükelçisi Nebil Fehmi
TT

Nebil Fehmi anılarını kaleme aldı (1): ABD, Hüsnü Mübarek’in yerine hangi adayları destekledi?

Başkan Clinton ve Mısır Büyükelçisi Nebil Fehmi
Başkan Clinton ve Mısır Büyükelçisi Nebil Fehmi

Eski Mısır Dışişleri Bakanı Nebil Fehmi, yarım asırlık diplomatik kariyerinde içinde yer aldığı, ulusal, bölgesel ve uluslararası olayları, kendi tabiriyle meraklı bir vatandaş, doğrudan bir tanık ve bir diplomat olarak kaleme aldı.  
Şarku’l Avsat olarak Nebil Fehmi’nin kitabından üç bölümlük yazı dizisiyle alıntıladığımız kısımları okuyucularımıza sunuyoruz.
İlk bölümde Fehmi’nin Washington’daki büyükelçilik macerası, ABD yönetiminin Mısır’a yaklaşımı ve ‘11 Eylül’ olaylarından sonra Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’e halef arayışları ele alınacak. 
Fehmi’nin yazdığına göre Amerikalılar, Hüsnü Mübarek’in ilerleyen yaşı nedeniyle görevi bırakması gerektiğini düşünüyordu. Ancak yerine gelecek isim konusunda, "demokratik değerleri yaymak" ile ‘’Amerikan çıkarlarını ve Mısır rejiminin istikrarını korumak’’ arasında kararsız kalmışlardı. 

İlk aday: Amr Musa
Fehmi’ye göre ABD yönetiminin ilk adayı Amr Musa idi. Ancak bağımsızlıkçı bir eğilime sahip olması ve buna ek olarak Filistin yanlısı tutumu dolayısıyla Musa’nın, Mısır başkanına selef olarak değerlendirmeden geçemediği, zira Washington’daki karar vericilerin böylesi bir şahsiyetle anlaşmakta zorlanacaklarını düşündükleri görüldü. 

İkinci aday: Ömer Süleyman
İkinci aday olarak Mısır İstihbarat Teşkilatı Başkanı Ömer Süleyman’ın adı öne çıktı. Pragmatist yönüyle dikkati celp eden General Süleyman iyi bir aday gibi görünmekteydi, ancak bazı sebeplerden ötürü Washington bir süre sonra onu da elemek durumunda kaldı.  

Üçüncü aday: Cemal Mübarek
Daha sonra Amerikalılar, babasının yerine geçmesi için Cemal Mübarek'i desteklemeyi düşündülerse de Başkan George Bush'un kişisel daveti üzerine kendisiyle yüz yüze yapılan görüşme sonrasında uygun bir aday olmadığına karar verildi. 
Amerikalılar ‘siyasal İslam’ı’ bir yönetim alternatifi olarak kabul etmeye başladıklarından beri, Müslüman Kardeşler Teşkilatı (İhvan) ile Hüsnü Mübarek yönetimini rahatsız etme pahasına temas halinde oldular. 
Ortadoğu'daki ülkelerin ekonomik ve siyasi ilişkilerinin iç içe geçmiş olması dolayısıyla, 20. yüzyılın sonunda, Arap, Afrika ve uluslararası güçler, Mübarek'in iktidarındaki Mısır'da olup bitenleri yakından takip ediyordu. ABD başta olmak üzere, Mısır'daki siyasi durum Batılı güçler tarafından ilgiyle takip edilmekteydi. Washington’daki karar vericiler doğrudan ve bazen de kamuoyu önünde Mübarek'in yerine kimin geçeceğini sorgulamaya başlamıştı. Bu ilgi, 11 Eylül 2001 saldırılarının ardından Amerika'nın Ortadoğu'daki gelişmelere yönelik yükselen endişesi ile birlikte daha da arttı.
Washington'daki yaygın kanaat, Ortadoğu’da demokrasinin yaygınlaştırılmasının uzun vadede Amerikan çıkarlarını korumanın en iyi yolu olduğu yönündeydi. 11 Eylül saldırılarının ardından dünyada demokrasiyi yayma hamleleri daha da güçlü ve şiddetli hale geldi. 
Mübarek yaşlandıkça Washington, onu, Ortadoğu'nun geleceğinin bir parçası olarak görmemeye başladı. Amerikalılar Mübarek sonrası için kaygılıydı, geçiş süreci için kabul edilebilir bir zaman çizelgesi olmadığı gibi, kendisinin yerini kimin alacağı da belirsizliğini korumaktaydı. Bunları bildiğimden, 2011 yılının ortalarında yapılması planlanan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Mübarek'in aday olup olmayacağını, aday olmayacaksa yerine kimi aday göstereceği meselesini yakından takip ettim. Böylelikle Washington'daki karar vericilerin uygun olduğunu düşündükleri potansiyel adayları kendimce bir incelemeye tabi tuttum. Amerikalıların bu adaylardan bazılarını desteklediğini inkar edemem, ancak takdir edersiniz ki buna dair elimde fiziki deliller bulunmamaktadır. 
1990'ların sonlarında ve 2000'lerin başında, Amr Musa, Mısır toplumunun çeşitli kesimleri arasında oldukça popüler biriydi, dolayısıyla Mübarek’in halefi olarak ilk akla gelen isim olmasına şaşmamalı. 
Ancak Amr Musa iktidardaki Ulusal Demokrat Parti ve devlet kademelerinde yeterli desteğe haiz değildi. Eğer Hüsnü Mübarek 2000-2005 seçimlerine katılmasa ve bu seçimler şeffaf ve adil bir şekilde yapılacak olsaydı, Amr Musa’nın Cumhurbaşkanı olması kuvvetle muhtemeldi. 
Mısır'ın Washington Büyükelçisi olarak, ABD yönetiminin Musa'dan haz etmediklerini hissediyordum. 
Onu bağımsızlıkçı eğilime sahip, halkın desteğini alabilecek vatansever bir figür olarak görüyorlardı. Buna ek olarak Filistin yanlısı güçlü tutumu, onunla kurulacak ilişki açısından riskler içermekteydi. 
Arap Birliği Genel Sekreteri olmadan önce, 2001 Mart ayında dışişleri bakanı olarak Washington’a yaptığı ziyarette bu tutumu daha da net olarak görülmüş oldu. 
Başkan Bill Clinton'ın yönetiminde İsrail-Filistin barış sürecini takip eden ekip, kendisinden sonra başkanlığa gelecek olan George W. Bush’un ekibine, Mısır Dışişleri Bakanı Amr Musa’nın, Filistinlilerin haklarını savunma noktasında coşkulu tavırlara sahip olduğunu aktarmıştı. Yetkililer Filistinlilerin kendilerine sunulan teklifleri Mısır dışişleri yetkililerin desteklerine itimat ederek kabul etmeme eğilimi gösterdiklerini söylüyordular. Dolayısıyla Amr Musa bu süreçte ABD yönetimi ve İsrail tarafından en çok hedef alınan kişi oldu. Clinton yönetiminin mesajı, Başkan W. George Bush'un Ulusal Güvenlik Danışmanı Condoleezza Rice üzerinde oldukça etkili olmuştu. Rice, Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa ile ilk görüşmesinde son derece katı tavırlar sergiledi. Rice görüşmede, Ortadoğu'daki siyaset sahnesinin doğası ve geleceği hakkında gülünç ve küçümseyici bir söylevde bulundu. Buna mukabil Musa sessiz kalmayı tercih ederek sonuçsuz bir tartışmaya girmemeye özen gösterdi. Görüşme sonrasında, Clinton yönetiminde olup konumunu korumayı başarmış olan, başkanın Ulusal Güvenlik Konseyi'ndeki asistanlarından Boris Riedel'a, Musa ve Rice arasındaki görüşmenin kötü ve talihsiz olduğunu, Rice’ın Musa’ya yanlış yaptığını söylemekten kendimi alıkoyamadım. 
Mübarek'in yerini alabileceği değerlendirilen ikinci potansiyel aday, Mısır İstihbarat Teşkilatı Başkanı asker kökenli Ömer Süleyman’dı. Pozisyonu itibariyle Mübarek’in birçok meselede özel temsilciliğini yapmaktaydı ve Amerikalılarla yakın temas halindeydi. Süleyman merkeziyetçi ve pragmatist yönleriyle tanınıyordu. İsrail-Filistin barış görüşmelerinde üstlendiği rol ve terörle mücadele alanlarında ABD yönetimi ile yakın çalışıyor olması onu bir aday olarak öne çıkarıyordu. Amerikalılar her ne kadar Hüsnü Mübarek’in halefi olarak onu düşündüklerini açıkça duyurmamış olsalar da kendisine yönelik davranışları ve hakkında sordukları sualler bende bu yönde bir izlenim doğurdu. Ömer Süleyman ‘demokratik dönüşüm’ bakış açısıyla her ne kadar mükemmel bir profil olmasa da Amerikalıların, yeni Cumhurbaşkanının Mısır toplumunu yönetebilecek ve Amerikan çıkarlarını koruyacak bir profil olması yönünde tercihte bulunmaları daha muhtemeldi. 
Süleyman, CIA'deki muadili ile iş birliği çerçevesinde yılda en az bir defa tek başına Washington'u ziyaret eder, uluslararası ve bölgesel gelişmelere ve iki ülke ilişkilerinin gelişimine göre belirlenen gündemler dahilinde ABD'li yetkililerle görüşürdü. Başkan Yardımcısı Dick Cheney veya Rice ya da Kongre üyeleri ile yaptığı görüşmeler dahil olmak üzere tüm toplantılarına büyükelçi sıfatıyla ben de katıldım. Ancak istihbarat teşkilatı yetkilileriyle yaptığı görüşmelerde bulunmadım. Bu toplantıların akabinde hariciyeyi ilgilendiren hususlarda bazı bilgi paylaşımlarını yaptığını belirtmeliyim. 
2004'te Washington'a yaptığı bir ziyarette kendisine, Mısır'da yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimleri ile ilgili, yirmi yıllık yönetimin ardından Mübarek dönemi sonrasına dair Amerikan araştırma merkezlerinin, çeşitli olasılıklar hakkında yaptıkları çalışmalardan bahsettim. Süleyman, henüz hiçbir şeyin net olmadığını, bu tür konularda son ana kadar planlanan şeylerin değişebileceğini söyledi. Kendisinin cumhurbaşkanı yardımcısı olarak atanacağına dair söylentilerin kafa karışıklığı ve hassasiyetler yarattığını, Hüsnü Mübarek’in bu konuda görüşünü ilan etmesi gerektiğini belirtti. Ancak bir süre sonra bu söylentiler de Amr Musa’nın başkan olabileceği yönündeki söylentiler gibi ortadan kalktı. 
Hüsnü Mübarek'in yerini alabilecek üçüncü potansiyel ve en tartışmalı aday, Amerika'nın "demokratik dönüşüm" gündemi için ideal bir figür olarak dikkati çeken Cemal Mübarek idi. Sonuçta Batı’da eğitim almıştı, serbest piyasayı savunuyordu ve babasının başkanlığını yaptığı Ulusal Demokrasi Partisi’nde etkin bir konumdaydı. 
Amr Musa'yı sevmeyen ve Ömer Süleyman'la ilgili şüpheleri olan Amerikalılar, Cemal Mübarek'in babasının halefi olarak iktidara gelmesi fikrine ilişkin pozisyonlarını netleştirmiş görünmüyordu. Ülkemin Washington büyükelçisi olarak, olası başkan adayları hakkındaki söylentilere verilen tepkiler de dahil olmak üzere Mısır hakkındaki tartışmaları takip etmek için ABD'deki düşünce kuruluşları ve analistlerle sürekli temas halindeyim. Amerikalı analistler sürekli bana bu üç aday hakkında sorular yöneltiyordu. Ancak hatırladığım kadarıyla, hiçbir hükümet yetkilisi bana Cemal Mübarek hakkında doğrudan soru tevcih etmedi. Oysa belirgin siyasi yükselişi dikkatlerinden kaçmış olamazdı. 
Cemal Mübarek Amerika Birleşik Devletleri’ni bir çok defa ziyaret etti. Babasının yıllık ziyaretlerinde resmi bir görevi olmaksızın ona eşlik etmekteydi. Bazen Mısır iş dünyasını temsil eden hükümet dışı delegasyonların bir üyesi olarak, bazen de özel ziyaret kapsamında ABD’ye gelmekteydi. Konuşurken her zaman sakin ve kibardı. İlk başlarda Mısır’da demokratik değişimin gerekliliği yönünde tezler dillendirirken, zamanla rejimin istikrarının ve güvenliğin önemine dair şeyler söyler oldu. Washington’daki son görüşmemizde kendisine, güvenlikle ilgili söylediklerine atıf yaparak, böylesi bir kaygı taşıyıp taşımadığını sordum. Bu soruya doğrudan yanıt vermedi, ancak İslamcı hareketlerin, özellikle de Selefi hareketlerin yükselişiyle ilgili kaygılardan söz etti. Mısır'ın Washington Büyükelçiliği, Amerika Birleşik Devletleri'ne yaptığı ziyaretlerde, cumhurbaşkanının oğlu olması hasebiyle kendisiyle ilgilenmekteydi. Nitekim tatsız durumlarla karşılaşması isteyeceğimiz son şey olurdu, bununla birlikte özel isteklerinin olmadığını ve hükümetteki partinin bir üyesi olarak kendisine sunulan olağan ilgi ile yetindiğini de belirtmek isterim. Amerikalı yetkililer kendisine siyasi geleceği ile ilgili doğrudan soru yöneltmese de siyasi eğilimlerini incelemek ya da babasına gayrı resmi mesajlar iletmek için kendisiyle görüşmeler yapmaktaydı. 
Mayıs 2006'da Cemal Mübarek, özel uçağının lisansını yenilemek için Amerika Birleşik Devletleri'ni ziyaret etti. Sık sık yaptığı gibi özel jetiyle Washington’daki Dallas Uluslararası Havalimanı’na iniş gerçekleştirdi. Kendisi genelde ABD’yi ziyaret etmeden önce beni arar ve geleceğini söylerdi. Bu ziyareti esnasında, ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Stephen Hadley beni arayarak Cemal Mübarek’le bir görüşme ayarlamamı talep etti. Görüşme talebi resmi bir cihetten geldiği için Hüsnü Mübarek’e ulaşarak görüşme için izin istedim. Bu doğrultuda toplantıyı ayarladım ve oğul Mübarek’e toplantıda iştirak ettim. Görüşmede gizli bir şey yoktu. Hadley Cemal Mübarek’e Mısır’da özel sektörün durumu ve iktidardaki Ulusal Demokrasi Partisi’nin gelişim ve dönüşümü ile ilgili bazı sorular sordu. Görüşme sonrasında Mısır basınında, Cemal Mübarek ve ABD’li yetkililer arasında gizli görüşmelerin yapıldığı yönünde çok sayıda haber çıktı. Beyaz Saray’dan yapılan açıklamada, Cemal Mübarek’in ABD’ye özel uçağının lisansını yenilemek için geldiği söylendi. Bunun üzerine söylentiler daha da arttı, basın mensupları beni arayıp, büyükelçi olarak niçin açıklama yapmadığımı soruyordu. Ben de büyükelçi olarak ABD’de bulunan resmi yetkililerin görüşmeleri hakkında açıklama yaptığımı, özel görüşmelerle ilgili açıklama yapma yükümlülüğümün olmadığını söylüyordum. Bu süreçte Cemal Mübarek’e olan Amerikan ilgisinde belirgin bir artış olduğunu müşahede ettim. 
Bu görüşmeden iki yıl sonra 2008’de Başkan Hüsnü Mübarek’ten bir telefon araması geldi. Sesinden öfkeli olduğunu anladım, oğlunu halefi olarak gören Amerikalı yetkililerin deneyimsizliğinden söz etti. Oğlu Cemal’in Başkan Bush ile görüşmek üzere Beyaz Saray’a davet edildiğini söyledi. Kibar bir şekilde bu davet hakkında hiçbir bilgimin olmadığını, meseleyi Cemal’e sorması gerektiğini ifade ettim. Bush’un davetiyeyi Cemal’e gönderdiğini, bu durumda ne yapılması gerektiğini sordu. Daha sonra bana bir nüshası gönderilen davetiyenin bizzat Bush tarafından kaleme alındığını gördüm. 
Bir süre sonra Başkan Mübarek tekrar aradı ve ne düşündüğümü sordu, ona, şekil ve içerik olarak özel bir davetiye olduğunu, dolayısıyla davete icabet ya da reddin Cemal Mübarek tarafından yapılması gerektiğini söyledim. Eğer daveti kabul eder ve ziyaret gerçekleşecek olursa bunun şahsi bir ziyaret olacağı için büyükelçilikten hiçbir yetkilinin kendisine iştirak etmeyeceğini belirttim. Beni yine arayacağını söyleyerek telefonu kapattı. İki gün sonra Başkan Hüsnü Mübarek yine aradı, Cemal'in Amerika'yı ziyaret edeceğini söyleyerek, kendisiyle ilgilenmemi istedi. Bu görüşme bende, daha çok oğlunun yolculuğuyla ilgili kaygılanmış bir baba izlenimi bıraktı. Kendisine büyükelçilik olarak kamuya mal olmuş şahıslara bir jest olarak sunduğumuz gibi havalimanı otel arası ulaşımda yardımcı olabileceğimizi, resmi bir ziyaret olmadığından diplomatik muamele göremeyeceğini, belki de çoğu yolcu gibi üstünün aranacağını söyledim. Nihayet birkaç gün sonra ziyaret gerçekleşti. Mısır büyükelçiliği olarak ziyarete iştirak etmedik. Öğrendiğim kadarıyla Cemal Mübarek, Başkan George W. Bush ve yardımcısı Dick Cheney ile başa baş bir görüşme yaptı. Öğleden sonra beni aradı ve bir restoranda birlikte yemek yedik, görüşmede neler yaşandığı hakkında soru sormadım. Kendisi, Amerikalıların Mısır’ın geleceği ile ilgili sorular sorduğunu söyledi. Deneyimlerimden çıkarımıma göre Amerikalılar kendisini yakından değerlendirmek için davet etmiştiler. 
Bahsi geçen ziyaretten bir süre sonra, saygın Amerikan düşünce kuruluşları içinde artık Cemal Mübarek’ten halef olarak pek söz edilmediğini gözlemledim. Kişisel görüşüm, Amerikalılar ilk başlarda Cemal Mübarek’i, serbest piyasa savunucusu liberal bir sivil figür olarak gördükleri için desteklemeyi düşünmüş, ancak görüşmelerden sonra Ortadoğu gibi çalkantılı bir ortamda Mısır gibi karmaşık bir ülkeyi yönetemeyeceği ve Amerikan çıkarlarını savunmada yetersiz kalacağı yönünde kanaat geliştirmiştiler. Nitekim ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarları, liberal değerler uğruna riske atılmaktan daha önemlidir. 

İhvan’ın yıldızı ABD’de parladı
Amerikalılar, Hüsnü Mübarek’in halefinin, İhvan kadrolarından birinin olabileceğini son olasılık olarak düşünmekteydi. Bush başkanlığındaki ABD yönetimi ve sonrasında Barack Obama, Ortadoğu'daki siyaset sahnesinin vazgeçilmez bir bileşeni olarak siyasal İslam fikrine açık hale gelmişti. Yeni Muhafazakarlar (NeoCon’lar) dışında Amerika’nın karar vericileri İslamcıları desteklemeseler dahi kabul edilebilir olarak görmekteydi. Bu süreçte Amerikan araştırma merkezlerinde İhvan üyelerinin daha sık görüldüğünü söyleyebilirim. Özellikle Katar’da gerçekleşen panellerde daha fazla İhvan üyesi sahne almaktaydı. 
ABD'nin Kahire Büyükelçiliği, Müslüman Kardeşler ile sürekli bir temas halindeydi.  Ancak bu temas Mübarek döneminde daha çok istihbaratçılar aracılığıyla gerçekleşmekteydi. 2000 yılında İhvan üyesi adayların Mısır parlamento seçimlerine katılmasının önü açıldıktan sonra bu görüşmeler diplomatlar aracılığıyla olmaya başladı. Artık İhvan üyeleri büyükelçilikteki resepsiyonlara davet edilmekteydi, Mübarek yönetiminin bu durumdan rahatsız olduğu ve Amerikalılara bu rahatsızlığını bildirdiğini söyleyebilirim. İhvan’a yönelik artan ilgi, Mısır yönetiminin bir komploya maruz kaldıkları yönünde hassasiyet geliştirmesine neden oldu. Hüsnü Mübarek Amerikalıların niyetlerinden şüphe etmeye başlamış ve bu durum onun için öfke kaynağı olmuştu. Özellikle George W. Bush’un, Mısır’da reform çağrıları yapması ve bazı bölge ülkelerindeki rejimleri değiştirme girişimleri Mısır yönetimini tedirgin etmekteydi. Washington'daki büyükelçi olarak geçirdiğim son yıllarda, üst düzey Mısırlı yetkililer Washington ziyaretlerinde Amerikalılara doğrudan İhvan ile olan ilişkilerine dair sorular yöneltiyordu.  Bush, Mayıs 2005'te Başbakan Ahmed Nazif'i Oval Ofis'te kabul ettiğinde, Nazif, ABD Başkanı'na Müslüman Kardeşler ile ne tür bir ilişkileri olduğunu sordu. ABD’li yetkililer Müslüman Kardeşler ile yakınlaştıklarını inkâr ettiler ancak bu Mısırlıların için ikna edici olmadı. 
Bu tarihten itibaren, İhvan dosyası Amerika'yı ziyaret eden her Mısırlı yetkilinin gündeminde olmaya devam edecekti. Kahire’ye gönderdiğim telgraflarda Amerikalıların Müslüman Kardeşlerle temas halinde olduğunu bildirmekteydim. 1979'da İran'da Şah yönetiminin ani devrilişinden sonra, Amerika dost ve müttefik ülkelerde dahi karşıt gruplarla iletişim halinde olma politikası izlemeye başladı. Başbakan Nazif'in 2005 yılında Washington'a yaptığı ziyaretten kısa bir süre sonra Mübarek, ABD’nin İhvan ile ilişkisini görüşmek üzere ABD'yi ziyaret eden Mısırlı yetkililerle üst düzey bir toplantı yaptı. Mübarek, ABD'li yetkililerin, İhvan ile iletişim kurmadıkları yönündeki beyanları ile çelişen gizli temaslarından oldukça rahatsızdı.
Hüsnü Mübarek iktidardan ayrılmadan önce, Başkan W. Bush’un Mısır devletine yönelik tutumuna dair genel okumam; Amerikalıların her zaman olduğu gibi katıksız pragmatist oldukları yönündedir. 
Yaşı yetmişi aşmış olan Mübarek’in yerine birinin gelmesinin zorunlu olduğunu düşünüyorlardı. Mübarek sonrasına hazırlandıkları için bu görevi devralabilecek tüm potansiyel adayları inceliyordular. Yeni başkanın demokrat olup olmaması umurlarında değildi, önemli olan çıkarlarını savunup savunmayacağıydı. Bu nedenle onlar için Ömer Süleyman, Amr Musa ve Cemal Mübarek’e nazaran daha tercih edilebilir bir şahsiyetti. 
Ordu ya da güvenlik geçmişi olan uygun bir aday bulunmaması durumunda, Müslüman Kardeşlerin yönetime gelme şansı olabilirdi. Zira geniş halk tabanı sayesinde seçimler sonucu iktidara gelebilmeleri muhtemeldi. Bu sebeple Başkan Clinton ve Bush, Müslüman Kardeşler’i temkinli bir şekilde takip etmekteydi. 

Muhalefet Mursi’ye karşı nasıl birleşti? -2



ABD’den Hizbullah’la iletişim için şartlı bir pencere

Dün Lübnan'ın güneyindeki Beyt Siyad kasabasına düzenlenen İsrail saldırısının ardından yükselen duman, (AFP)
Dün Lübnan'ın güneyindeki Beyt Siyad kasabasına düzenlenen İsrail saldırısının ardından yükselen duman, (AFP)
TT

ABD’den Hizbullah’la iletişim için şartlı bir pencere

Dün Lübnan'ın güneyindeki Beyt Siyad kasabasına düzenlenen İsrail saldırısının ardından yükselen duman, (AFP)
Dün Lübnan'ın güneyindeki Beyt Siyad kasabasına düzenlenen İsrail saldırısının ardından yükselen duman, (AFP)

ABD, Lübnan Hizbullah’ı ile iletişim için şartlı bir kapı aralarken, örgütten silahlarını teslim etmesini istiyor.

ABD’nin Lübnan Büyükelçisi Michel Isa dün yaptığı açıklamada, Washington’un Hizbullah’la müzakere edeceğini hiçbir zaman söylemediğini belirterek, “Eğer parti müzakereye hazırsa veya bize sunabileceği bir şey varsa, bu mümkün” ifadelerini kullandı. 

Isa, Lübnan ile İsrail arasındaki müzakerelerin de sürdüğünü ve Roma’da yürütülen görüşmelerin teknik nitelikte olduğunu söyledi. İsrail’in saldırılarının devam ettiğini belirten büyükelçi, Hizbullah’ın ateşkese uymadığını ve İsrail’in güney Lübnan’dan çekilmesi karşılığında silahlarını Lübnan ordusuna teslim etmeyi taahhüt etmediğini ifade etti.

Lübnan ise savaş yerine İsrail’le müzakere yolunda ilerlemekte ısrar ediyor.

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, bu kapsamda, “Savaşın yol açtığı felaket ve trajedilerden kaçınmak için müzakere kararı aldık” dedi.

Görevin kolay ve hızlı olmayacağını, önlerinde engeller ve zorluklar bulunduğunu kabul eden Avn, hedeflerin ortak olduğunu belirterek şunları söyledi: “Güneyin kurtarılması, ordunun sınıra kadar konuşlandırılması, esirlerin geri alınması, halkın evlerine dönmesi ve yeniden imar.”

Avn, bu hedeflerin savaş yoluyla gerçekleştirilemeyeceğinin görüldüğünü belirterek, “Dolayısıyla müzakereden başka seçenek yok” ifadesini kullandı.


Sudan Diyaloğu muhalefetin kapısını çalıyor

Sudan Diyaloğu Komitesi üyesi Avukat Nebil Adib
Sudan Diyaloğu Komitesi üyesi Avukat Nebil Adib
TT

Sudan Diyaloğu muhalefetin kapısını çalıyor

Sudan Diyaloğu Komitesi üyesi Avukat Nebil Adib
Sudan Diyaloğu Komitesi üyesi Avukat Nebil Adib

Sudan’da bağımsız ulusal bir komite, Sudanlılar arası diyaloğun başlatılmasına yönelik hazırlıkları gelecek haftanın başında başkent Hartum’dan duyurmaya hazırlanıyor. Diyalog oturumlarının tarihi ise siyasi, sivil ve toplumsal güçlerle yapılacak istişarelerin ardından belirlenecek. 

Komite üyesi hukukçu Nebil Adib, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, komitenin görevinin diyaloğu organize etmek ve önündeki engelleri kaldırmak olduğunu, katılımcılara herhangi bir karar dayatmayacağını söyledi. Adib ayrıca komitenin hükümetle bağlantısının bulunmadığını vurguladı.

18 üyeden oluşan ve ileride genişletilmesi planlanan komite, yurt dışındaki muhalif güçlerle de temas kurmayı hedefliyor. Bu kapsamda, eski Başbakan Abdullah Hamduk’un liderliğindeki “Sumud” ittifakı başta olmak üzere muhalefet çevrelerini diyaloğa katılmaya ikna etmeye çalışacak.

Komite, Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el-Burhan’ın verdiği güvencelere dayanıyor. Burhan, devletin diyaloğa katılacak tarafların, gündemin veya ortaya çıkacak sonuçların belirlenmesine müdahale etmeyeceği ve muhaliflere hukuki ve güvenlik açısından koruma sağlanacağı yönünde güvence vermişti.

Ancak bazı sivil güçler, savaşan taraflardan birinin kontrolündeki bölgelerde gerçekleştirilecek bir diyaloğa katılmayı reddediyor.

Komite, planının ayrıntılarını gelecek hafta Hartum’da düzenleyeceği basın toplantısında açıklayacak. Bu süreçte, İslamcı hareketin ve kapatılan siyasi kanadı Ulusal Kongre Partisi’nin diyaloğa katılıp katılmaması konusundaki anlaşmazlıklar da devam ediyor. 

 


Silahların devlet kontrolüne alınması hukuki bir süreç

Irak Başbakanı Ali Zeydi, İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ile Bağdat’ta, 19 Ağustos 2026 (Başbakanlık Basın Ofisi)
Irak Başbakanı Ali Zeydi, İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ile Bağdat’ta, 19 Ağustos 2026 (Başbakanlık Basın Ofisi)
TT

Silahların devlet kontrolüne alınması hukuki bir süreç

Irak Başbakanı Ali Zeydi, İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ile Bağdat’ta, 19 Ağustos 2026 (Başbakanlık Basın Ofisi)
Irak Başbakanı Ali Zeydi, İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ile Bağdat’ta, 19 Ağustos 2026 (Başbakanlık Basın Ofisi)

Irak hükümeti bügün yaptığı açıklamada, Başbakan Ali Zeydi’nin silahlı gruplar konusunda artan baskılar karşısında “istifa etmeyi düşünmediğini ve düşünmeyeceğini” bildirdi. Hükümet, silahların devletin kontrolünde toplanması dosyasını “hukuki kanallar aracılığıyla ele alınması gereken anayasal bir ilke” olarak gördüğünü vurguladı. Bu açıklama, Koordinasyon Çerçevesi içindeki bazı güçlerin hükümeti planlarından geri adım atmaya zorladığı yönünde iddiaların gündeme geldiği bir dönemde yapıldı. İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf’ın da silahların devletin kontrolüne alınması planının “göstermelik bir projeye” dönüştürülmesini istediği öne sürüldü.

Irak Başbakanı’nın Sözcüsü Haydar el-Abudi, Şarku’l Avsat’a yaptığı özel açıklamada, “Zeydi, hükümet programında Irak halkına devlet otoritesini güçlendirme ve hukukun üstünlüğünü tesis etme konusunda ilerleme sözü verdi” dedi.

Abudi, “Hükümet, silahların devletin kontrolüne alınması sürecinde önemli ve somut adımlar attı ve Irak’ın egemenliği ile ulusal çıkarlarının gerekleri doğrultusunda bu yaklaşımı tamamlamaya kararlı” ifadelerini kullandı.

Abudi’ye göre hükümet, silahlar dosyasını “ülkenin yüksek çıkarları, egemenliği, istikrarı ve uluslararası ilişkileri doğrultusunda, devlet kurumları ve hukuki kanallar aracılığıyla ele alınması gereken anayasal bir ilke” olarak değerlendiriyor.

Hükümetin bu konudaki kararlılığını açıklaması, planın uygulanması sırasında karşı karşıya olduğu baskıların boyutunu ortadan kaldırmıyor. Özellikle Zeydi, hükümetinin başarısını daha başından itibaren devlet otoritesini güçlendirme ve dış yükümlülüklerini yerine getirme kapasitesine bağladı.

Başbakan Zeydi’nin bu baskılar karşısındaki geleceğine ilişkin soruya yanıt veren hükümet sözcüsü Haydar el-Abudi, “İstifa, silahların devletin kontrolüne alınması dosyasıyla başa çıkmanın bir yolu olmadı ve olmayacak” dedi.

Abudi, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Irak hükümeti sorumluluklarını yerine getirmeyi ve başlattığı uygulama adımlarını, devlet otoritesini güçlendiren ve ulusal karar birliği ile Irak’ın yüksek çıkarlarını koruyan açık bir ulusal vizyon doğrultusunda tamamlamayı sürdürüyor”dedi.

Devletin silah üzerindeki tekelinin sağlanması, daha önce “Devlet Yönetimi Koalisyonu” çatısı altında yer alan siyasi güçlerin üzerinde mutabık kaldığı yükümlülüklerden biriydi. Koalisyon, 6 Ağustos’ta bu taahhüdün uygulanmasına verdiği desteği yineleyerek, 30 Eylül’den sonra silahların devlet kontrolüne alınmasına ilişkin takvime uyulması çağrısında bulundu. Koalisyonun açıklamasına göre bu tarihten sonra devlet dışındaki silahlı faaliyetler Terörle Mücadele Yasası kapsamında ele alınacak.

Zeydi de 14 Temmuz 2026’da Beyaz Saray’da gerçekleştirdiği görüşmede, 30 Eylül’de sona erecek süre sonunda Irak’ta hiçbir silahlı grubun silah taşımasına izin vermeyeceğini taahhüt etti. Bu tarih aynı zamanda ABD güçlerinin Irak’tan çekilmesinin tamamlanacağı tarihle örtüşüyor.

hyju
Irak Başbakanı Ali Zeydi, İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ile 19 Ağustos 2026'da Bağdat'ta (Başbakanlık Basın Ofisi).

3 Haziran 2026’da ilk kez ilan edilen silahların devlet kontrolüne alınması sürecine şu ana kadar Mukteda es-Sadr liderliğindeki Seraya es-Selam Tugayları, Kays el-Hazali liderliğindeki Asaib Ehl el-Hak ve Şibl Zeydi’ye bağlı İmam Ali Tugayları katıldı. İmam Ali Tugayları, Haşdi Şabi saflarında bulunan savaşçılarından “siyasi ayrışma” kararı aldığını açıklamıştı.

Buna karşılık Hizbullah Tugayları, Nüceba Hareketi ve Seyyidü’ş-Şüheda Tugayları planı reddetti. Bunlardan bazıları hükümeti “göze göz” ilkesini uygulamakla tehdit ederken, taraflar arasında çatışma yaşanabileceği yönünde uyarılar yapıldı. Zeydi ise geçen hafta yaptığı açıklamalarda böyle bir ihtimali dışladı.

Silahları kâğıt üzerinde kısıtlamak

Son haftalarda İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf’ın Bağdat ziyaretinin ardından “güç dengelerinin değiştiği” değerlendirmesi yapıldı. Bu ifadeyi Koordinasyon Çerçevesi’nden bir lider kullandı.

İranlı yetkililerin Bağdat ziyaretlerinde de dikkat çekici bir artış yaşandı. Geçen pazartesi, İran dini lideri Mücteba Hamaney’in temsilcisi Muhsin Kumi Bağdat’a geldi ve Zeydi’nin de katıldığı iktidar koalisyonu toplantısının bir bölümünde bulundu. Bunun öncesinde ise silahlı gruplar, Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani’nin kamuoyuna duyurulmayan ziyaretleri hakkında haberler sızdırmıştı.

Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklar, Kalibaf’ın Koordinasyon Çerçevesi liderlerine, silahlı gruplardan vazgeçmemeleri ve hükümetin bu grupların silahlarını muhafaza etme kapasitesini ortadan kaldırmasını engellemeleri çağrısında bulunduğunu aktardı.

Kalibaf’ın, Koordinasyon Çerçevesi’nin “silahların devlet kontrolüne alınması projesini yalnızca göstermelik bir projeye dönüştürme konusunda üzerine düşeni yapması gerektiğini” söylediği öne sürüldü. Kalibaf ayrıca İran’ın, ABD’nin Bağdat’taki güç dengelerini değiştirmesine izin vermeyeceğini belirtti.

Kalibaf, ziyaretinin sonunda Necef’te yaptığı açıklamada, “Bölgede yeni bir güvenlik düzeninin oluştuğunu ve Irak’ın bu düzende İran’ın ilk ortağı olduğunu” belirtmişti.

fvgbhyju
Irak’taki Nüceba Hareketi mensupları, 8 Ekim 2023’te Bağdat’ta İsrail’e karşı “Aksa Tufanı” operasyonuna destek amacıyla düzenlenen gösteride, (AFP)

Silahlı grupların, Tahran’dan acil destek aldıktan sonra müzakere gücü kazandığı görülüyor. Devlet Yönetimi Koalisyonu’ndan üst düzey bir danışman, “İranlı yetkililer müdahale ederek silahların devlet kontrolüne alınması planının ertelenmesini ve yöntemin değiştirilmesini talep etti. Silahların çekilmesi yerine, silahlı grupların silahlarını kullanmamasını da içeren karşılıklı güvenceler verilmesini istediler” dedi.

Seyyidü’ş-Şüheda Tugayları sözcüsü Kazım el-Fertusi ise “direniş gruplarının, silahlarından vazgeçmeleri konusunda ikna olabilmeleri için hükümetten silahlarının yerine kullanılabilecek güçlü ve güvenilir bir alternatif bulmasını istediklerini” söyledi.

Fertusi, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Gruplar, silahlarının yerine geçecek alternatif konusunda güvence istiyor” dedi.

İzolasyondan endişe etmeyin

Güvencelere ilişkin bu söylem, son dönemde kullanılan dilin silahların devlet kontrolüne alınmasından, silahların “düzenlenmesine” doğru değiştiğini gösteriyor.

Koordinasyon Çerçevesi’nden iki yetkili, içindeki bazı tarafların İran’dan gelen baskıyı “hükümeti planlarını değiştirmeye yöneltmek için hızlanan girişimlere” dönüştürdüğünü söyledi.

Yetkililerden biri Şarku’l Avsat’a, koalisyon liderlerinin ikili görüşmeler ve ortak toplantılar sırasında Başbakan’a, “silahların devlet kontrolüne alınması planının zamanında uygulanamaması halinde Bağdat’ın ABD yaptırımlarından veya uluslararası izolasyondan endişe etmemesi gerektiğini” söylediklerini kaydetti.

Irak kamuoyunda, Irak Devrim Muhafızları tarafından yönetildiği belirtilen silahlı grupların silahlarını ellerinde tutmasına izin verilmesinin “yüksek bir maliyeti olacağı” yönünde görüş hâkim. Nitekim Irak Kürdistan Bölgesi Başkanı da ağustos ortasında yaptığı televizyon açıklamasında, “Bağdat, grupların silahları konusunda çözüm bulamazsa uluslararası izolasyon yaklaşıyor” ifadelerini kullandı.

Ancak kaynaklara göre Koordinasyon Çerçevesi’ndeki bazı liderler, mevcut koşullarda yaptırım veya izolasyon ihtimalinin Irak için oldukça uzak olduğunu düşünüyor. Onlara göre ABD ve diğer ülkeler, İran’la yaşanan savaş döneminde stratejik rezervlerde meydana gelen kayıpları telafi etmek amacıyla Irak petrolüne ihtiyaç duymaya devam edecek. Bu durumun da Bağdat’a geniş kapsamlı ekonomik yaptırımlar uygulanmasını zorlaştıracağı savunuluyor.

Bu liderler, hükümet başkanına bu değerlendirmeyi esas alarak silahlı grupların silahlarının devlet kontrolüne alınması planından geri adım atmasını önerdi. Bazıları ayrıca “Irak petrolünün uluslararası piyasalar açısından stratejik değer taşıyacağı ve bunun Washington’un Bağdat’a karşı ekonomik yaptırım uygulama kapasitesini sınırlayacağı” gerekçesiyle, yolsuzlukla mücadele kampanyasının da sona erdirilmesi yönünde baskı yaptı.

Ancak kaynaklara göre Başbakan Zeydi bu değerlendirmeyi reddetti.

Üst düzey bir yetkili Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Zeydi’nin “uluslararası taahhütlerinden geri adım atmaya zorlandığını düşünmesi halinde istifayı bir seçenek olarak gördüğünü” söyledi.

Zeydi’ye yakın bir kaynak ise “Zeydi, Koordinasyon Çerçevesi ve ona müttefik güçlerin kendisine, yaklaşık üç ay önce kurduğu hükümetin sorumluluğunu paylaşan bir ortak olarak değil, rakip bir taraf olarak davrandığı kanaatinde” değerlendirmesinde bulundu.

dfergthy
Irak hükümeti Başbakanı Ali Zeydi, ABD Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Joshua Harris ile görüştü, (Başbakanlık Basın Ofisi)

Silahlı gruplar ise Zeydi’nin siyasi geleceğini öncelikli mesele olarak görmüyor. Kazım el-Fertusi, “Başbakanın istifası kişisel bir hak ve siyasi bir karardır. Bunun muhatabı Koordinasyon Çerçevesi’dir; istifa hiçbir zaman silahlı grupların talebi olmadı” dedi.

Zeydi liderliğinde yeni bir yönelim

Hükümet ile Koordinasyon Çerçevesi içindeki müttefikleri arasında, Irak’ın uluslararası taahhütlerinden geri adım atmasının maliyeti konusunda ortaya çıkan görüş ayrılığının, ülkenin siyasi güvenilirliği ve hükümetin geleceği üzerinde uzun süreli etkileri olabileceği değerlendiriliyor.

Batılı çevrelere göre Şii siyasi güçlerin tutumlarındaki sürekli değişim, İran’ın kritik kararları erteleme yönteminin yansıması.

2019-2023 yılları arasında Irak’ta görev yapan Batılı bir diplomat, “İran’ın Irak’taki müttefikleri, ellerinden geldiğince Tahran’daki rejim için zaman kazanmaya çalışıyor” değerlendirmesinde bulundu.

Bununla birlikte Washington, Bağdat’taki fırsatını korumaya çalışıyor. ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, kimliğinin açıklanmaması şartıyla Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Irak, Zeydi’nin liderliğinde ABD ile tam ortaklık içinde yeni bir yöne girdi” dedi.

Sözcü, Washington’un Zeydi’nin “terörden arındırılmış Irak” vizyonunu ve “Irak topraklarından gerçekleştirilen saldırıların ve Irak’a yönelik saldırıların önlenmesi” hedefini desteklediğini belirtti.

Koordinasyon Çerçevesi’nden siyasi bir danışman ise ABD Maslahatgüzarı Joshua Harris’in Koordinasyon Çerçevesi liderlerine, Washington’un “devlet otoritesinin tesis edilmesi ve kontrolsüz silahlı grupların nüfuzuna son verilmesi yönündeki temel hedefin gerçekleştirilmesi için gelecek eylül ayının sonunu büyük bir sabırsızlıkla beklediğini” söylediğini ifade etti.

Zeydi, silahlı gruplarla başa çıkma konusunda sorun yaşayan ilk Irak başbakanı değil. Ancak önündeki sınav, silahların devlet kontrolüne alınması konusundaki taahhütlerini yerine getirirken aynı zamanda içerideki ve dışarıdaki çok yönlü baskılar karşısında siyasi bütünlüğü koruma açısından emsalsiz bir nitelik taşıyor.