Gassan Selame, Şarku'l Avsat için kaleme aldı: Yeni bir düzene doğru hareket eden dünya

Gassan Selame  (Paris Siyasal Çalışmalar Enstitüsü’nde Uluslararası İlişkiler Profesörü)
Gassan Selame (Paris Siyasal Çalışmalar Enstitüsü’nde Uluslararası İlişkiler Profesörü)
TT

Gassan Selame, Şarku'l Avsat için kaleme aldı: Yeni bir düzene doğru hareket eden dünya

Gassan Selame  (Paris Siyasal Çalışmalar Enstitüsü’nde Uluslararası İlişkiler Profesörü)
Gassan Selame (Paris Siyasal Çalışmalar Enstitüsü’nde Uluslararası İlişkiler Profesörü)

Dünya düzenindeki baş döndürücü değişim ve dönüşümü takip etmeye çalışanlar, yaşananları kavrama noktasında önemli zorluklarla karşılaşıyor. Sanırım ‘yeni dünya düzenini’ kavrayabilmemiz için, önyargılarımızdan sıyrılmalı ve yeni bir bakış açısı edinmeliyiz. Biz de bunu yapmaya çalışacağız.  
Şu an aşamalı olarak yeni bir dünya düzenine giden bir sistemin içinde yer alıyoruz. Bu geçiş süreci ilk olarak, mevcut dünya düzeninin etkin aktörleri olan ve dünya sistemini kontrol eden büyük güçlerde başladı. Dünyanın en güçlü ülkesi denildiğinde akla ilk olarak, (her ne kadar yeni zorlayıcı rakipler belirse de) Amerika Birleşik Devletleri gelir. Akla gelen ikinci devlet, Berlin Duvarı’nın yıkılmasında sonra artık sıradan bölgesel bir güce dönüştüğü varsayılan, ancak bir süre sonra küresel bir güç olarak değerlendirilen Rusya’dır. Rusya son olarak Ukrayna, Suriye ve Afrika hamleleriyle geçmişteki prestijini kısmen de olsa geri kazanmış görünüyor. Üçüncüsü ise, tarihte eşi görülmemiş bir ekonomik sıçrama yaparak, yüz milyonlarca vatandaşını yoksulluk sınırının üstüne taşıyan ve ekonomik açıdan büyük bir güç haline gelen Çin’dir. Çin bu maddi ilerlemesini stratejik nüfuz alanları ve güçlü bir ordu kurarak pekiştirdi. ABD, Çin’i en büyük rakibi olarak görmeye başladı ve dünya kamuoyuna Çin’i dizginlemek için hamlelerde bulunacağını duyurdu.  
Değişen ve dönüşen dünya dediğimizde, Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra dünya sisteminin egemeni olan ABD’nin bu rolünün artık devam etmediğini ikrar etmiş oluyoruz. Nitekim Rusya’nın askeri yükselişi ve Çin’in ekonomik atılımı bu yeni gerçekliği dayatan başlıca faktörlerdir. Dolayısıyla şu an dünyadaki büyük devletler arasında yeni bir güç dağılımı kaçınılmaz hale gelmiştir. Tabi ki ABD, güç unsurları dolayısıyla hala öncü durumdadır, benzeri olmayan askeri gücü, rezerv para olan dolara sahip olması ve hız kesmeyen teknolojik gelişimiyle lider konumundadır. Bununla birlikte ABD’nin gücüne ulaşmak isteyen ve potansiyel sahibi olan başka ülkeler de bulunmaktadır. Üstelik siber teknoloji ve yapay zekâ alanındaki ilerlemeler tüm denklemleri altüst edebilecek mahiyettedir.  
Ancak ‘yeni dünya düzeninde’ gücün yeniden dağılımı hiçbir şekilde bahsi geçen üç ülke ile sınırlı değildir. Avrupa Birliği de dünya sisteminde önemli roller üstlenme potansiyeline sahiptir. Birlik, İngiltere’nin çekilişini ifade eden Brexit’in olumsuz yansımalarını atlatmayı başardı. Schengen Anlaşması, ortak para birimi Euro ve Erasmus gibi kurumlarıyla bir arada kalmayı sürdürüyor. Yaşlı kıta Avrupa’nın askeri alandaki yetenekleri, finansal, endüstriyel ve teknolojik yetenekleriyle karşılaştırılamaz olsa da., bu konuda da atılımlar yaparak yeni sistemde önemli roller üstlenecektir.  
Öte yandan, büyük güçlerin kendi aralarındaki rekabete odaklanmalarından faydalanan orta ölçekli güçler, çeşitli düzeylerde farklı güç unsurları elde etmeyi başardı ve dikkate değer olduklarını kanıtladı. Örneğin İran, füze yeteneklerini en üst düzeye çıkardı ve kendisine bağlı güçlerle sağlam ideolojik ittifaklar kurdu. Son yirmi yılda inişli çıkışlı da olsa büyük ölçüde bağımsız bir stratejik hat inşa edebilen Türkiye de bu bağlamda zikredilebilir. Türkiye’nin bu stratejilerini, NATO’nun korucu şemsiyesi altından ayrılmak zorunda kalmadan gerçekleştirebilmesi de önemliydi.  Washington'un Çin etkisine karşı mücadelesinden çeşitli şekillerde yararlanma fırsatını değerlendiren Hindistan’ı da önemli bir güç olarak değerlendirebiliriz. İkinci Dünya Savaşı akabindeki kısıtlamalardan yavaş yavaş kurtulan Japonya ve İslam Dünyasında önemli bir role talip olan Endonezya’yı da anmamız uygun olacaktır.  
Rusya, Çin, Hindistan ve Japonya, nüfuzlarını genişletmeye hevesli olsalar da belirli bir ideolojiyi dayatma taraftarı değildir. Batı'ya gelince, içeriği, değerleri ve kurumları bakımından küresel olarak kabul edilmeye layık tek medeniyetin kendi medeniyetleri olduğuna hala büyük ölçüde inanmaktadır. Geçtiğimiz on yıllar boyunca Batı, kendi demokratik değerlerini dünyanın çeşitli bölgelerine ihraç etmek için amansız bir çaba göstermiştir. Bu misyonerlik çabası, yalnızca Batı'nın etkisini değil, aynı zamanda onun siyasi ve sosyal modelini de reddeden sosyal tabakaların yaygın itirazlarına yol açtı. Bu durum Batı’da seçkinler arasında, demokrasi ve insan haklarını yaymak isteyenler ile ulusal çıkarlara öncelik verilmesini savunanı muhafazakârlar arasında derin bir ayrışmaya neden oldu. Önümüzdeki yıllarda ulusalcıların gücünde artış yaşanacağını ve Batı'nın değerlerini dayatmasının sonuçsuz kaldığının kavranacağını öngörüyorum.  Myanmar, Mali veya Gine gibi ülkelerde son dönemde yaşanan askeri darbeler sonrasında Batı ile geliştirilen ilişkiler, demokratik eğilimin zayıfladığına dair işaretler barındırıyor. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Joe Biden’in öncülük ettiği Demokrasi Zirvesi’nden de beklenen sonuçların alınamadığını hatırlatmak isterim. (Bu arada hiçbir Arap ülkesi zirveye davet edilmemişti.)  
Öte yandan, çeşitli Batı ülkelerini en çok endişelendiren konuların başında demografik değişim gelmektedir.  Bunun en somut örneği, Donald Trump'ın ülkesini Meksika'dan ayıran bir duvar inşa etme girişimidir.  
Çeşitli Avrupa ülkelerinde, özellikle doğu Avrupa’da ve İskandinavya'da göçmen karşıtı sağcı politikaların yükselişine şahit olunuyor. Avrupa ülkelerinde, Afrika ve Asya'dan yaşanan göç dalgaları nedeniyle bir panik havası esmekte. Aynı şekilde Amerika Birleşik Devletleri'nde, Orta ve Güney Amerika'da yerlerinden edilmiş göçmenlerin sayısındaki artış kaygı uyandırıyor.  Anne Marie Slaughter', The Economist’te yazdığı makalede, önümüzdeki on yıl içinde Amerikan dış politikası üzerindeki en etkili unsurun ABD'nin demografik yapısı olacağı işleniyordu. ABD’de ‘beyaz adamın’ yalnızca siyasi etkisinin azalması değil, aynı zamanda nüfustaki payının da giderek küçüldüğü bir gerçektir. Üstelik dünyadaki milyarlarca yoksul insan denizleri ve çölleri hayatları pahasına aşarak ilerlemiş ülkelere göç etme eğilimi göstermektedir.  
Büyük zenginlikleri barındıran, dinsel, mezhepsel ve ulusal kimliklerin kavgalı olduğu ülkelerdeki çatışmalar elbette son bulmayacaktır. Toplum sınıfları arasındaki sosyal ekonomik uçurumlar, adaletsizlik ve ayrımcılığa maruz kalan kitleleri isyana teşvik edecektir. Önümüzdeki süreçte devletler arasında ordular aracılığıyla çatışmalar nadiren yaşanacaktır. Devletler ordularını sadece caydırıcı güç olarak muhafaza edecektir. Şiddete başvurulduğunda da bu, toplu bir savaş olarak değil, daha çok polis harekâtı gibi sınırlı operasyonlarla olacaktır. Binlerce subay istihdam etmek yerine, insansız hava araçları, akıllı füzeler ve özel güvenlik şirketleri aracılığıyla çatışmalara girilecektir. Karşılığında da rakipleri, vekaleten savaşan silahlı gruplara itimat edecektir. Çatışmalar, açık bir zafer veya ezici bir yenilgi ile sona ermeyecek, yıpratmaya yönelik mükerrer operasyonlar olarak sürdürülecektir.  
Konvansiyonel savaşlar, yerini sınırlı operasyonlara bırakırken, buna paralel olarak, çekişme alanları, finans ve ekonomi dünyasına taşınacaktır. Böylece bireysel ve toplu mali cezalara başvurular artacak, rakiplerin sermayeleri dondurulacak, ülkeler yatırımlarla teşvik edilip yatırımların kesilmesiyle cezalandırılacaktır. Neoliberalizmin zaferi ile birlikte, kapitalist arenada bankalar hem terörle mücadelede hem de muhalifleri cezalandırmada en önemli merkezlere dönüşecektir. Dış politikada geleneksel diplomasinin yerini büyük ölçüde hazine ve mali departmanlar alacaktır.  
Öte yandan, büyük devletler arasındaki rekabet, askeri alanlardan ziyade ‘siber uzay’ alanına taşınacaktır. Bugün tanık olduğumuz üzere, siber saldırılarla rakip ülkelerin toplumsal bütünlüğüne ve seçimlere müdahale edilebiliyor. Yönetimler savunma ve saldırı amacıyla daha fazla teknolojik yatırım yapma eğilimi sergiliyor. Önümüzdeki dönemde de sosyal medya hükümetlerin, propaganda, casusluk ve toplumsal denetim araçları olmayı sürdürecektir.  
Ülkeler hareket alanlarını istedikleri gibi seçemeyecektir. Örneğin ABD bugünlerde daha çok Çin sorununa odaklanmak istese de Putin’in Ukrayna ve Suriye'deki faaliyetleri, Tahran'ın bölgedeki yayılmacı politikaları onu tekrar bu bölgelere çekmektedir. Çin şimdilik yakın çevresi dışındaki çatışmalardan uzak durmaktadır, ancak ileride dünya genelindeki ekonomik çıkarlarını savunmak zorunda kalacaktır. Avrupa Birliği, sömürge bağlarından kopmaya çalışıyor, ancak terörizm ve yasadışı göç konusundaki endişeleri, onu yeniden Kara Kıta'daki çatışmalara katılmaya zorluyor. 
Sonuç olarak tüm ülkelerin çatışmaların çözümünde Birleşmiş Milletlere güvenmeleri zor olacaktır. Zira BM, kurucularının öngördüğü şekilde bir kolektif güvenlik mekanizması haline gelemedi. Dünya barış ve güvenliğini sağlamaktan kaçınarak, iklim değişikliği, insan hakları, cinsiyet eşitliği gibi yararlı, ama daha erişilebilir görevlerle yetindi. BM bu yönleriyle bir güvenlik mekanizmasından çok insan hakları kuruluşu görüntüsü veriyor.  
21. Yüzyılda gözlerimizi küreselleşmeye açtık. Artık iç ve dış politikalar arasında büyük ayrımlar bulunmuyor. Terörizm sınır tanımadığı gibi, terörizmle mücadele de sınır tanımıyor. Demografik değişim, sınır tanımayan kitlelerin müdahalesiyle artış kaydediyor, SWIFT (Döviz Transferi) zaten doğası gereği sınır ötesidir. Siber uzay ise adeta sonsuz imkanlar içeren bir sınırsızlık anlamına geliyor. Bugünün dünyası, her gün yenilenen teknolojinin araçlarını kullanabilen toplumlar ile dünün çatışmalarının ve savaş araçlarının kurbanı olan diğer toplumlar arasında bölünmüş durumda. Hepimizi kucaklayan bir dünyanın içinde yaşayacağız ama adeta paralel evrenlerde, farklı zamanlarda, sanki ailemizin arasında birer yabancıymışız gibi.  

Irak Başbakanı Mustafa el-Kazımi, Şarku’l Avsat için kaleme aldı: Çatışma alanından, işbirliği ve bölgesel entegrasyona



Melania Trump, en sevilen First Lady'ler listesinde sondan ikinci çıktı

YouGov'un yeni bir anketine göre Melania Trump, yakın tarihin en az popüler ikinci first lady'si seçildi (Reuters)
YouGov'un yeni bir anketine göre Melania Trump, yakın tarihin en az popüler ikinci first lady'si seçildi (Reuters)
TT

Melania Trump, en sevilen First Lady'ler listesinde sondan ikinci çıktı

YouGov'un yeni bir anketine göre Melania Trump, yakın tarihin en az popüler ikinci first lady'si seçildi (Reuters)
YouGov'un yeni bir anketine göre Melania Trump, yakın tarihin en az popüler ikinci first lady'si seçildi (Reuters)

Yeni bir ankete göre Melania Trump, yakın tarihin en az popüler ikinci First Lady'si seçildi ancak en sevilmeyen First Lady unvanını Trump'ın rakibi Hillary Clinton aldı.

YouGov'a göre bu ay 2 bin 255 ABD vatandaşından son 11 First Lady'yi "Mükemmel"den "Kötü"ye uzanan bir ölçekte sıralamaları istendi.

Yüzde 36'sı Melania'yı "kötü", yüzde 10'u da "ortalama altı" olarak değerlendirdi. Ankete katılanların yaklaşık yüzde 18'i Melania'yı "mükemmel", yüzde 12'si de "ortalama üstü" notu verdi. Böylece net onay oranı -16 çıktı.

Melania'dan daha düşük sırada yer alan tek First Lady, 2016 başkanlık seçimini Donald Trump'a kaybeden Hillary Clinton'dı. Ankete katılanların yüzde 33'ü onu "kötü", yüzde 11'i de "ortalama altı" diye değerlendirdi ve net onay oranı -17 oldu.

Öte yandan en popüler First Lady'ler sırasıyla +56, +32 ve +25 net puanla Jackie Kennedy, Rosalynn Carter ve Nancy Reagan'dı.

Michelle Obama da katılımcılar arasında favori olarak öne çıktı; yüzde 33'ü onu "mükemmel", yüzde 12'si ise "ortalama üstü" olarak değerlendirdi ve bu da ona +21 net onay puanı kazandırdı. Yaklaşık yüzde 22'si onu "kötü" buldu.

Ortalama olarak son 11 First Lady'nin çoğu, eşlerinden daha yüksek net puanlar aldı.

Hillary Clinton, -3 net puanlı eşinden önemli ölçüde daha düşük olan tek First Lady'ydi.

Birçok başkan ve First Lady benzer puanlar aldı; Jacqueline Kennedy Onassis ve John F. Kennedy (+56'ya karşı +61), Nancy ve Ronald Reagan (+25'e karşı +22), Michelle ve Barack Obama (+21'e karşı +15) bunlardan bazıları.

Melania ve Donald Trump da benzer ancak olumsuz puanlar aldı (-16'ya karşı -20).

Anket ayrıca, katılımcıların yüzde 48'inin Donald Trump'ı "kötü" bulduğunu, yüzde 6'sının ise "ortalama altı" olarak değerlendirdiğini ortaya koydu. Trump, YouGov'un katılımcılara sorduğu 20 başkan arasında en düşük puanı aldı. Katılımcıların yaklaşık yüzde 19'u 45 ve 47. başkanı "olağanüstü" olarak değerlendirdi.

Trump'tan sonra, selefi Joe Biden, katılımcıların yüzde 38'inin "kötü", yüzde 12'sinin ise "ortalama altı" şeklinde değerlendirdiği en az popüler eski başkan oldu. Sadece yüzde 7'si Biden'ı "mükemmel" olarak değerlendirdi.

Ankete göre, "First Lady'ler hakkındaki genel görüşler, eşleri hakkındaki görüşlere benzer şekilde siyasi olarak kutuplaşmış durumda".

Anket, tartışmalı belgeseli Melania'nın gösterime girmesiyle birlikte Melania Trump hakkında kamuoyunun ne düşündüğüne dair fikir veriyor. Belgeselin ilk hafta sonu 7 milyon dolar kazandığı bildirilse de bilet satışları ikinci haftada düşerek sadece 2,4 milyon dolar getirdi.

Amazon, belgeselin haklarını satın almak için 40 milyon, tanıtımı içinse 35 milyon dolar daha harcamıştı.

Independent Türkçe


Ortadoğu diken üstünde: “Irak işgalinden bu yana en büyük hava gücü toplandı”

ABD ordusu, onlarca savaş jetini taşıyan USS Abraham Lincoln ve USS Gerald Ford'la Ortadoğu'daki yığınağı güçlendiriyor (AFP)
ABD ordusu, onlarca savaş jetini taşıyan USS Abraham Lincoln ve USS Gerald Ford'la Ortadoğu'daki yığınağı güçlendiriyor (AFP)
TT

Ortadoğu diken üstünde: “Irak işgalinden bu yana en büyük hava gücü toplandı”

ABD ordusu, onlarca savaş jetini taşıyan USS Abraham Lincoln ve USS Gerald Ford'la Ortadoğu'daki yığınağı güçlendiriyor (AFP)
ABD ordusu, onlarca savaş jetini taşıyan USS Abraham Lincoln ve USS Gerald Ford'la Ortadoğu'daki yığınağı güçlendiriyor (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump, Ortadoğu'daki askeri yığınağını artırarak İran'a saldırı hazırlığı yapıyor.

Kimliklerinin paylaşılmaması şartıyla CNN'e konuşan yetkililer, ordunun İran'a bu hafta sonu saldırı düzenlemeye hazır olduğunu ancak Trump'ın henüz son kararını vermediğini söylüyor.

Üst düzey güvenlik yetkililerinin çarşamba günü Beyaz Saray'da İran'daki durumla ilgili toplantı düzenlediği aktarılıyor. Trump'ın özel temsilcisi Steve Witkoff ve damadı Jared Kushner da İran'la müzakereler hakkında Cumhuriyetçi lideri bilgilendirmiş.  

Wall Street Journal (WSJ), Amerikan ordusunun 2003 Irak işgalinden bu yana Ortadoğu'daki en büyük hava gücünü topladığını yazıyor.

Son teknoloji F-35 ve F-22 jet avcı uçaklarının bölgeye yönlendirildiği, büyük hava harekatlarını koordine etmek için hayati önem taşıyan komuta ve kontrol uçaklarının da yola çıktığı aktarılıyor.

ABD ordusu, USS Abraham Lincoln'ın ardından, Venezuela'daki operasyon öncesinde Karayipler'e gönderilen dünyanın en büyük uçak gemisi USS Gerald Ford'u da Ortadoğu'ya yönlendirmişti. Bu gemide de çok sayıda saldırı ve elektronik harp uçağı olduğu ifade ediliyor.

Yetkililer, askeri harekat halinde iki seçeneğin masada olduğunu belirtiyor. ABD ordusu, Tahran yönetimini devirmek amacıyla çok sayıda İranlı siyasi ve askeri lideri hedef alabilir. Bunun yerine nükleer ve balistik füze tesislerinin vurulacağı hava saldırıları da düzenlenebilir. Her iki seçenek de potansiyel olarak haftalarca sürecek bir operasyon anlamına geliyor.

Analizde, geçen yıl haziranda İsrail'le yaşanan çatışmalar nedeniyle İran'ın hava savunma sisteminin ağır hasar aldığı savunuluyor. Buna rağmen Tahran yönetiminin, Hürmüz Boğazını kapatma ve çeşitli menzile sahip füzelerle misilleme yapma ihtimali olduğu vurgulanıyor.

ABD ve İsrail, İran'ın uranyum zenginleştirerek nükleer silah geliştirmeyi planladığını savunurken Tahran yönetimi bunu defalarca reddetmişti.

ABD ve İran arasında Umman'da 6 Şubat'ta başlayan müzakerelerde henüz somut bir sonuca varılamadı. Trump, İran'ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerini tamamen durdurmasını isterken, Tahran ise zenginleştirme seviyelerinin değiştirilebileceğini fakat programın durdurulmayacağını belirtiyor.

Diğer yandan İsrail, İran'ın balistik füze programının ve bölgedeki örgütlere verdiği desteğin sonlanmasını da istiyor. Washington-Tahran müzakerelerinin şimdilik nükleer programa odaklandığı ifade ediliyor. WSJ'ye konuşan yetkililer, İran'ın Trump görevden gidene dek uranyum zenginleştirme programını askıya alabileceğini söylüyor.  

Independent Türkçe, Wall Street Journal, CNN


Ortadoğu’ya askeri yığınak sürerken Trump: İran’la ilgili her şey önümüzdeki 10 gün içinde netleşecek

ABD uçak gemisi USS Abraham Lincoln ve taarruz grubu, Umman Denizi’nde (Reuters)
ABD uçak gemisi USS Abraham Lincoln ve taarruz grubu, Umman Denizi’nde (Reuters)
TT

Ortadoğu’ya askeri yığınak sürerken Trump: İran’la ilgili her şey önümüzdeki 10 gün içinde netleşecek

ABD uçak gemisi USS Abraham Lincoln ve taarruz grubu, Umman Denizi’nde (Reuters)
ABD uçak gemisi USS Abraham Lincoln ve taarruz grubu, Umman Denizi’nde (Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump, Perşembe günü yaptığı açıklamada, Washington’un İran ile “ciddi bir anlaşma” yapması gerektiğini belirterek, Tahran’la yürütülen görüşmelerin iyi gittiğini söyledi.

Trump, Washington’da düzenlenen Barış Konseyi’nin ilk toplantısında, “Görüşmeler iyi. Yıllar içinde İran’la ciddi bir anlaşma yapmanın kolay olmadığı kanıtlandı. Ciddi bir anlaşma yapmalıyız; aksi takdirde sonuçları ağır olur” dedi.

ABD Başkanı, “İran’la ilgili her şey önümüzdeki 10 gün içinde netleşecek” ifadelerini kullandı.

Washington ile Tahran arasındaki kriz hassas bir dönemece girerken, üst düzey ulusal güvenlik yetkililerinin Trump’a, ABD ordusunun olası bir saldırı için “hazır” olduğunu bildirdiği aktarıldı. Cumartesi gününden itibaren uygulanabilecek muhtemel bir operasyon seçeneğinin masada olduğu, ancak nihai kararın Beyaz Saray’da siyasi ve askerî değerlendirmeye tabi tutulduğu belirtildi.

dfvgthy
İranlı askerlerin, Rus askerlerle birlikte Umman Denizi’nde gerçekleştirdiği askerî tatbikattan bir kare (EPA)

Amerikan televizyon ağlarının kaynaklarına göre son günlerde Ortadoğu’ya sevk edilen güçler – ek hava ve deniz unsurları dâhil – konuşlanmalarını tamamladı. Olası bir harekâtın zaman çizelgesinin hafta sonrasına da sarkabileceği ifade edildi.

Kaynaklar, İran’dan gelebilecek misillemelere karşı Savunma Bakanlığı’nın bazı personeli geçici olarak Avrupa’ya ya da ABD içine kaydırdığını belirtti. Bunun rutin bir önleyici tedbir olduğu ve saldırının kaçınılmaz olduğu anlamına gelmediği vurgulandı.

Angajman kuralları değişebilir

Bu gelişme, Trump açısından karmaşık bir denkleme işaret ediyor. Olası bir askerî darbe, bölgede angajman kurallarını değiştirebilir ve Tahran’ın müzakere pozisyonunu zayıflatabilir. Ancak aynı zamanda Körfez’den Doğu Akdeniz’e uzanabilecek geniş çaplı bir bölgesel tırmanma riskini de beraberinde getirebilir.

Öte yandan bekleme stratejisi, ABD iç kamuoyunda ya da Washington’un müttefikleri nezdinde geri adım olarak yorumlanabilir. Bu durum, askerî tehdidin inandırıcılığının test edildiği bir an olarak değerlendiriliyor.

CNN’e konuşan kaynaklar, ABD ordusunun hafta sonu itibarıyla İran’a yönelik bir saldırıya hazır olduğunu, ancak Trump’ın henüz nihai kararını vermediğini bildirdi.

hyjuıko
İran yönetimi karşıtı göstericiler, 17 Şubat 2026’da Cenevre’deki Birleşmiş Milletler Ofisi önünde pankart ve fotoğraflar taşıyor (AFP)

Kaynaklara göre Trump, özel görüşmelerde askerî müdahaleyi destekleyen ve karşı çıkan argümanları dinledi, danışmanları ve müttefiklerinin görüşlerini aldı. Bir kaynak, “Bu konu üzerinde uzun süre düşünüyor” dedi.

Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham ise televizyonda yaptığı açıklamada, İran’la ilgili kararın fiilen alındığını öne sürdü. Bölgeye yapılan büyük askerî yığınağa dikkat çeken Graham, savaş gemilerinin “bu mevsimde hava güzel olduğu için” bölgeye gelmediğini söyledi.

Daralan müzakere penceresi

Sahadaki gerilim tırmanırken diplomasi de temkinli adımlarla ilerliyor. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Cenevre’de yapılan dolaylı görüşmelerin ikinci turunda genel “yol gösterici ilkeler” üzerinde anlayış sağlandığını, ancak ihtilaflı başlıkların sürdüğünü açıkladı.

Bir ABD’li yetkili, Tahran’ın önümüzdeki iki hafta içinde yazılı bir teklif sunabileceğini belirterek “ilerleme sağlandı ancak pek çok ayrıntı hâlâ müzakere ediliyor” dedi.

Tahran, müzakerelerin yalnızca nükleer dosya ve yaptırımların kaldırılmasıyla sınırlı kalmasında ısrar ederken, Washington balistik füze programı ve İran’ın bölgesel müttefiklerine verdiği desteğin de gündeme alınmasını istiyor. Bu iki yaklaşım arasındaki siyasi mesafenin kısa sürede kapanması zor görünüyor.

İran Atom Enerjisi Kurumu Başkanı Muhammad Eslami, “Nükleer endüstrinin temeli zenginleştirmedir” diyerek, hiçbir ülkenin İran’ı barışçıl teknoloji hakkından mahrum bırakamayacağını söyledi.

Bu açıklama, ABD’nin diplomasi başarısız olursa askerî seçeneğin masada olduğunu hatırlatmasının hemen ardından geldi.

Rus haber ajansı Interfax, Rus devlet nükleer şirketi Rosatom CEO’su Aleksey Likhachev’in, anlaşma sağlanması hâlinde İran’dan zenginleştirilmiş uranyumu kabul etmeye hazır olduklarını söylediğini aktardı.

Rusya Dışişleri Bakanlığı ise uranyumun İran’dan çıkarılması önerisinin hâlâ masada olduğunu, ancak nihai kararın Tahran’a ait olduğunu belirtti.

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, ülkesinin “ne pahasına olursa olsun Amerika’ya boyun eğmeyeceğini” söyledi. İran’ın savaş istemediğini, ancak “aşağılanmayı kabul etmeyeceğini” vurguladı.

Hürmüz mesajı

Tahran, askeri gücünü Hürmüz Boğazı’nda sergiledi. Bir askeri yetkili, boğazın “en kısa sürede kontrol altına alınabileceği ya da kapatılabileceği” uyarısında bulundu. İran Devrim Muhafızları “Hürmüz Boğazı’nda Akıllı Kontrol” adlı tatbikatını tamamladı.

Boğaz, küresel petrol ve doğalgaz ihracatının önemli bölümünün geçtiği stratejik bir hat olarak, İran’ın geleneksel caydırıcılık kartı olarak görülüyor.

Moskova’dan uyarı

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, İran’a saldırının “ateşle oynamak” olacağını belirterek siyasi yöntemlere öncelik verilmesi çağrısında bulundu. Kremlin, Tahran’la yapılan ortak deniz tatbikatlarının önceden planlandığını açıkladı.

İsrail’de yayımlanan Maariv gazetesi, Washington’un olası bir saldırıdan kısa süre önce Tel Aviv’i bilgilendireceğinin değerlendirildiğini yazdı.

Polonya Başbakanı Donald Tusk, vatandaşlarına İran’ı derhal terk etmeleri çağrısında bulundu ve çatışma ihtimalinin “oldukça gerçekçi” olduğunu söyledi.

Öte yandan Avrupa Birliği Konseyi, 29 Ocak’taki Dışişleri Konseyi toplantısında varılan mutabakatın ardından 19 Şubat’ta İran Devrim Muhafızları’nı resmen terör örgütleri listesine ekledi. Böylece kurum, AB’nin terörle mücadele yaptırımlarına tabi olacak.