Gassan Selame, Şarku'l Avsat için kaleme aldı: Yeni bir düzene doğru hareket eden dünya

Gassan Selame  (Paris Siyasal Çalışmalar Enstitüsü’nde Uluslararası İlişkiler Profesörü)
Gassan Selame (Paris Siyasal Çalışmalar Enstitüsü’nde Uluslararası İlişkiler Profesörü)
TT

Gassan Selame, Şarku'l Avsat için kaleme aldı: Yeni bir düzene doğru hareket eden dünya

Gassan Selame  (Paris Siyasal Çalışmalar Enstitüsü’nde Uluslararası İlişkiler Profesörü)
Gassan Selame (Paris Siyasal Çalışmalar Enstitüsü’nde Uluslararası İlişkiler Profesörü)

Dünya düzenindeki baş döndürücü değişim ve dönüşümü takip etmeye çalışanlar, yaşananları kavrama noktasında önemli zorluklarla karşılaşıyor. Sanırım ‘yeni dünya düzenini’ kavrayabilmemiz için, önyargılarımızdan sıyrılmalı ve yeni bir bakış açısı edinmeliyiz. Biz de bunu yapmaya çalışacağız.  
Şu an aşamalı olarak yeni bir dünya düzenine giden bir sistemin içinde yer alıyoruz. Bu geçiş süreci ilk olarak, mevcut dünya düzeninin etkin aktörleri olan ve dünya sistemini kontrol eden büyük güçlerde başladı. Dünyanın en güçlü ülkesi denildiğinde akla ilk olarak, (her ne kadar yeni zorlayıcı rakipler belirse de) Amerika Birleşik Devletleri gelir. Akla gelen ikinci devlet, Berlin Duvarı’nın yıkılmasında sonra artık sıradan bölgesel bir güce dönüştüğü varsayılan, ancak bir süre sonra küresel bir güç olarak değerlendirilen Rusya’dır. Rusya son olarak Ukrayna, Suriye ve Afrika hamleleriyle geçmişteki prestijini kısmen de olsa geri kazanmış görünüyor. Üçüncüsü ise, tarihte eşi görülmemiş bir ekonomik sıçrama yaparak, yüz milyonlarca vatandaşını yoksulluk sınırının üstüne taşıyan ve ekonomik açıdan büyük bir güç haline gelen Çin’dir. Çin bu maddi ilerlemesini stratejik nüfuz alanları ve güçlü bir ordu kurarak pekiştirdi. ABD, Çin’i en büyük rakibi olarak görmeye başladı ve dünya kamuoyuna Çin’i dizginlemek için hamlelerde bulunacağını duyurdu.  
Değişen ve dönüşen dünya dediğimizde, Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra dünya sisteminin egemeni olan ABD’nin bu rolünün artık devam etmediğini ikrar etmiş oluyoruz. Nitekim Rusya’nın askeri yükselişi ve Çin’in ekonomik atılımı bu yeni gerçekliği dayatan başlıca faktörlerdir. Dolayısıyla şu an dünyadaki büyük devletler arasında yeni bir güç dağılımı kaçınılmaz hale gelmiştir. Tabi ki ABD, güç unsurları dolayısıyla hala öncü durumdadır, benzeri olmayan askeri gücü, rezerv para olan dolara sahip olması ve hız kesmeyen teknolojik gelişimiyle lider konumundadır. Bununla birlikte ABD’nin gücüne ulaşmak isteyen ve potansiyel sahibi olan başka ülkeler de bulunmaktadır. Üstelik siber teknoloji ve yapay zekâ alanındaki ilerlemeler tüm denklemleri altüst edebilecek mahiyettedir.  
Ancak ‘yeni dünya düzeninde’ gücün yeniden dağılımı hiçbir şekilde bahsi geçen üç ülke ile sınırlı değildir. Avrupa Birliği de dünya sisteminde önemli roller üstlenme potansiyeline sahiptir. Birlik, İngiltere’nin çekilişini ifade eden Brexit’in olumsuz yansımalarını atlatmayı başardı. Schengen Anlaşması, ortak para birimi Euro ve Erasmus gibi kurumlarıyla bir arada kalmayı sürdürüyor. Yaşlı kıta Avrupa’nın askeri alandaki yetenekleri, finansal, endüstriyel ve teknolojik yetenekleriyle karşılaştırılamaz olsa da., bu konuda da atılımlar yaparak yeni sistemde önemli roller üstlenecektir.  
Öte yandan, büyük güçlerin kendi aralarındaki rekabete odaklanmalarından faydalanan orta ölçekli güçler, çeşitli düzeylerde farklı güç unsurları elde etmeyi başardı ve dikkate değer olduklarını kanıtladı. Örneğin İran, füze yeteneklerini en üst düzeye çıkardı ve kendisine bağlı güçlerle sağlam ideolojik ittifaklar kurdu. Son yirmi yılda inişli çıkışlı da olsa büyük ölçüde bağımsız bir stratejik hat inşa edebilen Türkiye de bu bağlamda zikredilebilir. Türkiye’nin bu stratejilerini, NATO’nun korucu şemsiyesi altından ayrılmak zorunda kalmadan gerçekleştirebilmesi de önemliydi.  Washington'un Çin etkisine karşı mücadelesinden çeşitli şekillerde yararlanma fırsatını değerlendiren Hindistan’ı da önemli bir güç olarak değerlendirebiliriz. İkinci Dünya Savaşı akabindeki kısıtlamalardan yavaş yavaş kurtulan Japonya ve İslam Dünyasında önemli bir role talip olan Endonezya’yı da anmamız uygun olacaktır.  
Rusya, Çin, Hindistan ve Japonya, nüfuzlarını genişletmeye hevesli olsalar da belirli bir ideolojiyi dayatma taraftarı değildir. Batı'ya gelince, içeriği, değerleri ve kurumları bakımından küresel olarak kabul edilmeye layık tek medeniyetin kendi medeniyetleri olduğuna hala büyük ölçüde inanmaktadır. Geçtiğimiz on yıllar boyunca Batı, kendi demokratik değerlerini dünyanın çeşitli bölgelerine ihraç etmek için amansız bir çaba göstermiştir. Bu misyonerlik çabası, yalnızca Batı'nın etkisini değil, aynı zamanda onun siyasi ve sosyal modelini de reddeden sosyal tabakaların yaygın itirazlarına yol açtı. Bu durum Batı’da seçkinler arasında, demokrasi ve insan haklarını yaymak isteyenler ile ulusal çıkarlara öncelik verilmesini savunanı muhafazakârlar arasında derin bir ayrışmaya neden oldu. Önümüzdeki yıllarda ulusalcıların gücünde artış yaşanacağını ve Batı'nın değerlerini dayatmasının sonuçsuz kaldığının kavranacağını öngörüyorum.  Myanmar, Mali veya Gine gibi ülkelerde son dönemde yaşanan askeri darbeler sonrasında Batı ile geliştirilen ilişkiler, demokratik eğilimin zayıfladığına dair işaretler barındırıyor. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Joe Biden’in öncülük ettiği Demokrasi Zirvesi’nden de beklenen sonuçların alınamadığını hatırlatmak isterim. (Bu arada hiçbir Arap ülkesi zirveye davet edilmemişti.)  
Öte yandan, çeşitli Batı ülkelerini en çok endişelendiren konuların başında demografik değişim gelmektedir.  Bunun en somut örneği, Donald Trump'ın ülkesini Meksika'dan ayıran bir duvar inşa etme girişimidir.  
Çeşitli Avrupa ülkelerinde, özellikle doğu Avrupa’da ve İskandinavya'da göçmen karşıtı sağcı politikaların yükselişine şahit olunuyor. Avrupa ülkelerinde, Afrika ve Asya'dan yaşanan göç dalgaları nedeniyle bir panik havası esmekte. Aynı şekilde Amerika Birleşik Devletleri'nde, Orta ve Güney Amerika'da yerlerinden edilmiş göçmenlerin sayısındaki artış kaygı uyandırıyor.  Anne Marie Slaughter', The Economist’te yazdığı makalede, önümüzdeki on yıl içinde Amerikan dış politikası üzerindeki en etkili unsurun ABD'nin demografik yapısı olacağı işleniyordu. ABD’de ‘beyaz adamın’ yalnızca siyasi etkisinin azalması değil, aynı zamanda nüfustaki payının da giderek küçüldüğü bir gerçektir. Üstelik dünyadaki milyarlarca yoksul insan denizleri ve çölleri hayatları pahasına aşarak ilerlemiş ülkelere göç etme eğilimi göstermektedir.  
Büyük zenginlikleri barındıran, dinsel, mezhepsel ve ulusal kimliklerin kavgalı olduğu ülkelerdeki çatışmalar elbette son bulmayacaktır. Toplum sınıfları arasındaki sosyal ekonomik uçurumlar, adaletsizlik ve ayrımcılığa maruz kalan kitleleri isyana teşvik edecektir. Önümüzdeki süreçte devletler arasında ordular aracılığıyla çatışmalar nadiren yaşanacaktır. Devletler ordularını sadece caydırıcı güç olarak muhafaza edecektir. Şiddete başvurulduğunda da bu, toplu bir savaş olarak değil, daha çok polis harekâtı gibi sınırlı operasyonlarla olacaktır. Binlerce subay istihdam etmek yerine, insansız hava araçları, akıllı füzeler ve özel güvenlik şirketleri aracılığıyla çatışmalara girilecektir. Karşılığında da rakipleri, vekaleten savaşan silahlı gruplara itimat edecektir. Çatışmalar, açık bir zafer veya ezici bir yenilgi ile sona ermeyecek, yıpratmaya yönelik mükerrer operasyonlar olarak sürdürülecektir.  
Konvansiyonel savaşlar, yerini sınırlı operasyonlara bırakırken, buna paralel olarak, çekişme alanları, finans ve ekonomi dünyasına taşınacaktır. Böylece bireysel ve toplu mali cezalara başvurular artacak, rakiplerin sermayeleri dondurulacak, ülkeler yatırımlarla teşvik edilip yatırımların kesilmesiyle cezalandırılacaktır. Neoliberalizmin zaferi ile birlikte, kapitalist arenada bankalar hem terörle mücadelede hem de muhalifleri cezalandırmada en önemli merkezlere dönüşecektir. Dış politikada geleneksel diplomasinin yerini büyük ölçüde hazine ve mali departmanlar alacaktır.  
Öte yandan, büyük devletler arasındaki rekabet, askeri alanlardan ziyade ‘siber uzay’ alanına taşınacaktır. Bugün tanık olduğumuz üzere, siber saldırılarla rakip ülkelerin toplumsal bütünlüğüne ve seçimlere müdahale edilebiliyor. Yönetimler savunma ve saldırı amacıyla daha fazla teknolojik yatırım yapma eğilimi sergiliyor. Önümüzdeki dönemde de sosyal medya hükümetlerin, propaganda, casusluk ve toplumsal denetim araçları olmayı sürdürecektir.  
Ülkeler hareket alanlarını istedikleri gibi seçemeyecektir. Örneğin ABD bugünlerde daha çok Çin sorununa odaklanmak istese de Putin’in Ukrayna ve Suriye'deki faaliyetleri, Tahran'ın bölgedeki yayılmacı politikaları onu tekrar bu bölgelere çekmektedir. Çin şimdilik yakın çevresi dışındaki çatışmalardan uzak durmaktadır, ancak ileride dünya genelindeki ekonomik çıkarlarını savunmak zorunda kalacaktır. Avrupa Birliği, sömürge bağlarından kopmaya çalışıyor, ancak terörizm ve yasadışı göç konusundaki endişeleri, onu yeniden Kara Kıta'daki çatışmalara katılmaya zorluyor. 
Sonuç olarak tüm ülkelerin çatışmaların çözümünde Birleşmiş Milletlere güvenmeleri zor olacaktır. Zira BM, kurucularının öngördüğü şekilde bir kolektif güvenlik mekanizması haline gelemedi. Dünya barış ve güvenliğini sağlamaktan kaçınarak, iklim değişikliği, insan hakları, cinsiyet eşitliği gibi yararlı, ama daha erişilebilir görevlerle yetindi. BM bu yönleriyle bir güvenlik mekanizmasından çok insan hakları kuruluşu görüntüsü veriyor.  
21. Yüzyılda gözlerimizi küreselleşmeye açtık. Artık iç ve dış politikalar arasında büyük ayrımlar bulunmuyor. Terörizm sınır tanımadığı gibi, terörizmle mücadele de sınır tanımıyor. Demografik değişim, sınır tanımayan kitlelerin müdahalesiyle artış kaydediyor, SWIFT (Döviz Transferi) zaten doğası gereği sınır ötesidir. Siber uzay ise adeta sonsuz imkanlar içeren bir sınırsızlık anlamına geliyor. Bugünün dünyası, her gün yenilenen teknolojinin araçlarını kullanabilen toplumlar ile dünün çatışmalarının ve savaş araçlarının kurbanı olan diğer toplumlar arasında bölünmüş durumda. Hepimizi kucaklayan bir dünyanın içinde yaşayacağız ama adeta paralel evrenlerde, farklı zamanlarda, sanki ailemizin arasında birer yabancıymışız gibi.  

Irak Başbakanı Mustafa el-Kazımi, Şarku’l Avsat için kaleme aldı: Çatışma alanından, işbirliği ve bölgesel entegrasyona



Macron, Hürmüz'de 6 aylık ateşkes formülü arıyor

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Élysée Sarayı'nda düzenlediği basın toplantısından bir kare (Reuters)
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Élysée Sarayı'nda düzenlediği basın toplantısından bir kare (Reuters)
TT

Macron, Hürmüz'de 6 aylık ateşkes formülü arıyor

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Élysée Sarayı'nda düzenlediği basın toplantısından bir kare (Reuters)
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Élysée Sarayı'nda düzenlediği basın toplantısından bir kare (Reuters)

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun eylül ayının son haftasında düzenlenen geleneksel “Liderler Haftası”na son kez katılmak üzere New York'a giderken gündeminde çok sayıda dosya taşıyor. Fransa ayrıca bu ay Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi dönem başkanlığını yürütüyor.

Macron'un New York'ta çok sayıda mevkidaşıyla görüşmesi planlanıyor. Ancak bunlar arasında enerji krizi ve bunun yol açtığı sonuçlarla bağlantılı olması nedeniyle üç görüşme öne çıkıyor. Macron'un ABD Başkanı Donald Trump, İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve New York'a gelecek bazı Körfez ülkeleri liderleriyle bir araya gelmesi bekleniyor.

Macron, Batılı liderler arasında Pezeşkiyan'la görüşecek belki de tek isim olacak. Fransa ile İran arasındaki ilişkilerde gerilim hakim olsa da iki taraf arasındaki telefon görüşmeleri ve temaslar kesilmiş değil.

Macron'un girişiminin içeriği

Macron, New York'a belirli bir öneriyle gidiyor. Ancak Hürmüz Boğazı'ndaki durum ve genel olarak bölgedeki savaş konusunda tarafların, yani ABD ve İran'ın tutumları dikkate alındığında bu girişimin başarıya ulaşacağına şimdiden dair herhangi bir öngörüde bulunmak mümkün değil.

FGRTHY
Umman Sultanlığı'ndaki Musandam Valiliği'nden Hürmüz Boğazı yakınlarındaki gemiler (Arşiv - Reuters)

Paris, Husilerin Babülmendep Boğazı, Yemen'in Kızıldeniz'e bakan kıyıları ve Kızıldeniz'deki bazı önemli adalar üzerindeki kontrolünü göz ardı etmiyor. Ancak Fransız kaynaklarına göre Paris, Hürmüz dosyasına odaklanmak ve bir anlamda bu konuyu İran dosyasındaki diğer anlaşmazlıklardan ayırmak istiyor.

Başka bir ifadeyle Paris, Hürmüz Boğazı'ndan geçişin güvenli şekilde sürdürülmesi meselesinin İran'ın nükleer programı, füze ve balistik kapasitesi ya da bölgesel müdahaleleri gibi diğer başlıklardan bağımsız olarak ele alınmasını istiyor.

Paris'e göre bugün acil mesele enerji dosyası ve petrol ile doğal gaz tedarikinin dünya piyasalarına ulaştırılması. Bu konu, ABD dahil tüm tarafları doğrudan ilgilendiriyor. Dolayısıyla enerji meselesinin diğer sorunlarla ilişkilendirilmesinin mevcut durumu daha da ağırlaştıracağı değerlendiriliyor.

Bu açıdan bakıldığında Macron'un BM Genel Kurulu çalışmaları kapsamında gerçekleştireceği belirtilen üç görüşmenin önemi daha iyi anlaşılıyor.

6 aylık geçiş dönemi

Paris, ilgili tarafları Hürmüz Boğazı'nda güvenli deniz ulaşımının 6 aylık “geçici bir geçiş dönemi” boyunca serbest bırakılmasını kabul etmeye ikna etmek istiyor.

Paris'e göre böyle bir hedefe ancak iki paralel koşulun yerine getirilmesiyle ulaşılabilir. Bunlardan ilki, ABD'nin İran limanlarına uyguladığı ve ablukayı aşmaya çalışan İran gemilerinin hedef alınmasını da içeren sıkı deniz ablukasını hafifletmesi. İkinci koşul ise İran'ın boğazdan geçen tankerlere herhangi bir askeri yöntemle saldırmayacağına dair açık bir taahhütte bulunması.

Başka bir ifadeyle Fransa, Washington ile Tahran arasında şu anda askeri ve ekonomik olmak üzere çok yönlü biçimde devam eden ve bedelini dünyanın çok sayıda ülkesinin ödediği savaşın “dondurulmasını” öneriyor.

Buna paralel olarak Paris, bu yıl Fransa'nın başkanlığını yürüttüğü G7'nin önümüzdeki haftalarda enerji dosyasına odaklanacak bir toplantı düzenlemesi için çalışıyor.

GTHYJU
Fransa'da elektrik üretiminde en büyük paya sahip nükleer santral (Reuters)

Macron geçen cuma günü düzenlediği basın toplantısında amaçlarının “işbirliğini güçlendirmek, grup ülkeleri ile başlıca ortaklarımız arasında gereksiz gerilimlerden kaçınmak ve birkaç ay önce yaptığımız gibi stratejik rezervlerin olası kullanımına ya da kısıtlamaların kaldırılmasına yönelik seçenekleri ele almak” olduğunu söyledi.

Fransa'da enerji endişesi büyüyor

Enerji krizinin dünya ekonomilerinin büyük bölümünü olumsuz etkilemesinin yanı sıra krizin derinleşmesi Fransa'da da ciddi endişelere yol açıyor. Özellikle 2018 ve 2019 yıllarında enerji fiyatlarındaki artış nedeniyle başlayan ve geniş çaplı protestolara dönüşen “Sarı Yelekliler” gösterileri sırasında yaşanan çatışma ve yangın görüntüleri yeniden hatırlanıyor.

Bugün enerji fiyatları rekor seviyelere ulaşırken benzinin litre fiyatının 3 avroya kadar çıkabileceğini öngörenler bulunuyor.

Fransız hükümeti de mali açıdan zor bir dönemden geçiyor. Devletin borcu 3,5 trilyon avroyu aşarken hükümet 2027 bütçesini hazırlamakta zorlanıyor ve harcamalarda 54 milyar avroluk tasarruf sağlamaya çalışıyor.

Bütün bunlar hükümetin fiyatların vatandaşlar üzerindeki yükünü hafifletmek için güçlü biçimde müdahale etme kapasitesini sınırlıyor. Bu nedenle Macron cumartesi günü siyasi parti liderleri ve yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimlerinin adaylarını olağanüstü bir toplantıya çağırdı. Macron toplantıda ülkenin içinde bulunduğu durumun gerçek boyutlarını anlatırken derinleşen krizi kontrol altına alma çabaları hakkında da bilgi verdi.

İran ve ABD'nin karşılıklı şartları

Paris, girişimin başarılı olup olmayacağı konusunda bir değerlendirme yapmıyor. Bu nedenle girişimin akıbetini görmek için New York'taki temasların gerçekleşmesini beklemek gerekiyor. Ancak iki tarafın mevcut tutumlarına bakıldığında iyimserlik için fazla alan bulunmuyor.

İran tarafı, Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması için gerekli şartları arabulucular aracılığıyla Washington'a ilettiğini belirtiyor. İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreteri Muhsin Rızai'ye göre bu şartlar arasında tüm cephelerde savaşın sona erdirilmesi, İran'ın yurt dışındaki dondurulmuş varlıklarının serbest bırakılması, İran'a uygulanan deniz ablukasının kaldırılması ve İran halkının meşru haklarının tanınması bulunuyor.

Şarku’l Avsat’ın İran resmi haber ajansı IRNA'dan aktardığı habere göre Meclis Başkanı ve baş müzakereci Muhammed Bakır Kalibaf, Hürmüz Boğazı, Washington’un Tahran'ın tüm şartlarını yerine getirmeden yeniden açılamayacağını ifade etti.

Kalibaf, “Mesajlar iletildi ve şartlarımız arabulucular aracılığıyla karşı tarafa açıkça aktarıldı” dedi.

Başka bir ifadeyle Tahran, Washington'ın geçen haziranda Pakistan ve Katar'ın arabuluculuğunda iki taraf arasında varılan ve daha sonra Trump'ın çekildiği mutabakata yeniden bağlı kalmasını ve bu mutabakatı uygulamasını istiyor.

İran'ın taleplerine karşılık Washington'ın bunları kabul etmeye hazır olduğuna dair bir işaret bulunmuyor. Başkan Trump'ın açıklamaları bir günden diğerine değişebilse de Trump son olarak İran'ı ortadan kaldırmakla tehdit etti.

Axios'a yaptığı açıklamada İran konusunda bir “karar” vermesi gerektiğini söyleyen Trump “Onları ortadan kaldırmalı mıyım, kaldırmamalı mıyım? Bu kritik bir karar ve benimle her şey mümkün” dedi.

SAXDFRGT
ABD Hazine Bakanı Scott Bisent, 24 Ağustos'ta İran'a yönelik yaptırımların sıkılaştırılmasını duyurduğu basın toplantısından bir kare (Reuters)

Trump son dönemde savaşın gelecek kasım ayında yapılması planlanan ara seçimlerin ardından sona ereceğini vurguluyor. Çok sayıda analist ise seçimlere kadar “yoğun” savaşa dönülmeyeceği görüşünde. Bu analistlere göre savaşın yeniden yoğunlaşması ABD'de enerji fiyatlarını daha da yükseltecek ve Cumhuriyetçi adayların seçimlerde başarı şansını azaltacak.

Bugün itibarıyla Tahran ile Washington arasındaki durumun “çıkmaz” olarak nitelendirilebileceği görülüyor. Ancak arabuluculuk girişimleri sürüyor. Bunlardan biri Pakistan İçişleri Bakanı Muhsin Nakvi'nin İran'ın başkentine gerçekleştirdiği ziyaret oldu.

New York'ta da üst düzey diplomatik temasların yoğunlaşması bekleniyor. Bu temaslar, kapalı görünen diplomatik süreçte dar da olsa yeni bir fırsat penceresi açabilir.


İranlı casuslardan muhaliflere yeni tuzak: Sahte MR sonuçları kullandılar

Cheltenham'deki GCHQ binası (AFP)
Cheltenham'deki GCHQ binası (AFP)
TT

İranlı casuslardan muhaliflere yeni tuzak: Sahte MR sonuçları kullandılar

Cheltenham'deki GCHQ binası (AFP)
Cheltenham'deki GCHQ binası (AFP)

Britanya istihbaratı, İranlı casusların muhalifleri hareketlerinin izlenmesine imkan tanıyan bir casus yazılımla hedef aldığını tespit ettikten sonra uyarı yayımladı.

GCHQ bünyesindeki Birleşik Krallık (BK) Ulusal Siber Güvenlik Merkezi (NCSC), devlet bağlantılı aktörlerin mesajlaşma uygulamalarında tanıdıkları kişilerin kimliğine bürünerek muhalifleri, aktivistleri ve gazetecileri Chosen Brick adlı casus yazılımı indirmeleri için kandırdığı uyarısında bulundu.

Kötü amaçlı yazılım, kişinin rehberine, e-postalarına ve sosyal medya mesajlarının yanı sıra cihazın mikrofonuna ve ekrandaki içeriğe de erişim sağladı.

ABD ve Hollanda'daki müttefikleriyle birlikte BK, hem Britanyalı muhalifleri hem de çeşitli ülkelerden diğer kişileri hedef alan bu komployu ortaya çıkardı. Kaç kişinin kötü amaçlı yazılımdan etkilendiği belirsizliğini korurken FBI, siber aktörlerin yazılımı 2023 sonbaharından beri kullandığını öne sürdü.

İranlı ajanlar, büründükleri sahte kimlikleri hedeflerinin ilgi alanlarına ve önem verdiği konulara göre uyarlamak için sosyal mühendislik yöntemlerinden yararlandı. Bir vakada sahte MR sonuçları, kurbanın tuzağa düşmesini sağladı.

Windows işletim sistemlerini hedef alan kötü amaçlı yazılım, cihaz yeniden başlatıldığında bile etkinliğini sürdürüyor. NCSC, çalınan bazı kişisel bilgilerin İran yanlısı sızıntı sitelerinde yayımlandığını belirtti.

NCSC Operasyon Direktörü Paul Chichester, bu siber kampanyanın İran'ın muhalifleri hedef almak için dijital gözetimi acımasızca kullandığını gösterdiğini söyledi.

Chichester, "Bu siber kampanyanın ayrıntıları, İran'ın rejimi eleştirenleri bastırmak amacıyla e-postaları ve mesajları çalarak ve cihazlara erişerek dijital gözetimi ne kadar acımasızca kullandığını ortaya koyuyor" dedi.

Uluslararası ortaklarımızla birlikte, risk altındaki bireyleri, uyarıda açıklanan sosyal mühendislik tekniklerini öğrenmeye ve risk azaltma tavsiyelerine uymaya şiddetle çağırıyoruz. İran devleti tarafından yürütülen kötü niyetli siber faaliyetleri ifşa etmeyi sürdüreceğiz ve topluluklara çevrimiçi kişisel güvenliklerini güçlendirmeleri için pratik tavsiyelerde bulunarak destek vereceğiz.

FBI da kendi uyarısını yayımlayarak İran hükümetinin İstihbarat ve Güvenlik Bakanlığı'nın (VAJA) bu kötü amaçlı yazılımı "istihbarat toplamak, veri sızdırmak ve hedefledikleri kişilerde itibar kaybına yol açmak" amacıyla kullandığını iddia etti.

Kötü amaçlı yazılımla ilgili ayrıntılı teknik tavsiyeler ve bu yazılımların kurbanı olmamak için alınması gereken önlemler, NCSC'nin internet sitesinde yayımlandı.

NCSC Başkanı Richard Horne, Rusya, Çin ve İran gibi düşman devletlerin BK'nin kritik sistemlerini giderek daha fazla hedef aldıklarına dair yazın uyarıda bulunmuştu.

Horne, son bir yılda BK'nin kritik altyapısı kapsamındaki kuruluşları etkileyen siber saldırıların 4'te üçünün düşman devlet aktörleriyle bağlantılı olabileceğini söylemişti.

Independent Türkçe


Trump, Grönland üzerinde kalıcı kontrol deklare etti: ABD ne elde etti?

ABD Başkanı Donald Trump (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump (Reuters)
TT

Trump, Grönland üzerinde kalıcı kontrol deklare etti: ABD ne elde etti?

ABD Başkanı Donald Trump (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump (Reuters)

İnci Mecdi

ABD Başkanının defalarca Amerikan kontrolünde olması gerektiğinden bahsettiği Grönland Adası meselesindeki göreceli bir sakinlik döneminden sonra, Donald Trump, Danimarka ve Grönland ile ülkesine adanın güvenliği üzerinde “kalıcı kontrol” sağlayan bir anlaşmaya varıldığını duyurarak dünyayı şaşırttı. Grönland, Danimarka toprakları içinde özerk bir bölge sayılıyor.

Sürpriz bir duyuru yapan Trump, cuma günü Truth Social platformundan şu paylaşımda bulundu: “Amerika Birleşik Devletleri, Danimarka Krallığı ve Grönland ile Amerika Birleşik Devletleri'ne Grönland'daki güvenlik ve diğer tüm ihtiyaçlar üzerinde kalıcı kontrol sağlayan, ülkemizin endişelerinin tamamını gideren bir anlaşma imzaladı. Söz konusu anlaşmanın Amerika Birleşik Devletleri’ne hiçbir maliyeti de yok!” Düzenlemeyi “süresiz bir anlaşma” olarak nitelendiren Trump, böylece Arktik bölgesindeki Amerikan nüfuzunu genişletme konusundaki uzun süredir devam eden çabasında bir zafer elde etti.

Anlaşma, Trump'ın yaklaşık 56 bin nüfuslu bölgeyle ilgili dile getirdiği güvenlik endişelerine çözüm arayışı ile ABD, Grönland ve Danimarka yetkilileri arasında aylar süren perde arkası görüşmelerin ardından geldi.

Geçtiğimiz yıl boyunca ve bu yılın ilk aylarında, Trump'ın açıklamaları Danimarka'da öfkeye neden olmuş ve ABD’nin NATO’daki müttefiklerinin güçlü muhalefeti ile karşılaşmıştı. Sonra konuya olan ilgi azaldı ve Washington'un bir dizi krizle, özellikle de İran rejimiyle devam eden çatışmayla meşgul olmasıyla birlikte, son haftalarda ABD Başkanının açıklamalarında ve paylaşımlarında yer bulmaz oldu.

Trump, Grönland üzerinde “kalıcı kontrol” mü elde etti?

Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen'in “iyi bir anlaşma” olarak nitelendirdiği anlaşmanın resmi metni henüz yayınlanmadı. Grönland liderliğiyle yapılan ortak açıklamada, anlaşmanın “Arktik ve Kuzey Atlantik'teki ortak güvenliğimizi güçlendirdiği ve bu nedenle NATO ve Avrupa için de faydalı olduğu” belirtildi. Aynı zamanda, anlaşmanın Danimarka Krallığı’nın egemenliği ile toprak bütünlüğünü ve Grönland halkının kendi kaderini tayin etme hakkını eş zamanlı olarak tanıyan bir anlaşma olduğu da ifade edildi.

Trump'ın paylaşımında sunulanlara göre anlaşmanın ana hatları, kasım ayında yapılacak ara seçimlerden önce kendisine övünebileceği bir zafer sunan bir orta yol gibi görünüyor. Aynı zamanda, Frederiksen'in açıklamasından, anlaşma, ABD'nin adayı resmen ilhak etme çabasıyla ilgili olarak Danimarka ve Grönland'ın korkularını yatıştırıyor gibi görünüyor.

csgbhnj
Grönland bayrağı, başkent Nuuk’un kıyılarında dalgalanıyor (AFP)

Trump, paylaşımında anlaşmayla övünerek, “Bundan böyle hiçbir ABD düşmanı, bizim açık yazılı onayımız olmadan asla Grönland’da üs kuramaz, Grönland’da askeri varlık gösteremez veya Grönland’da hassas yatırımlar yapamaz” dedi. Bu gelişme, Trump'ın dış çatışmalardan kaçınma vaadini temelden sarsan, İran ile altı aydır süren çatışmanın seçim yarışını yeniden şekillendirdiği ve Kongre'de az farkla çoğunluğu elinde tutan Cumhuriyetçiler için bir meydan okuma oluşturduğu bir dönemde yaşandı.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun açıkladığına göre, anlaşma Washington'un adaya ilişkin ulusal güvenlik endişelerini “kalıcı bir şekilde ve tamamen” gideriyor. Rubio, “Grönland, sonsuza dek Kuzey Amerika Stratejik Savunma Alanı'nın bir parçası olarak kalacak ve çevresindeki bölge gibi herhangi bir düşmandan korunacaktır” diye ekledi.

1951 Antlaşması

Grönland, Kanada'nın kuzeydoğu kıyısının karşı yakasında yer alıyor ve topraklarının üçte ikisinden fazlası Kuzey Kutup Dairesi içinde. Bu konum, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana Kuzey Amerika'nın savunmasında kendisine hayati bir önem kazandırıyor; bu nedenle ABD, Nazi Almanyası'nın eline geçmesini önlemek ve Kuzey Atlantik'teki hayati önemdeki nakliye yollarını korumak için savaş döneminde adayı işgal etmişti.

Trump'ın Grönland konusunda Danimarka'ya sürekli yönelttiği sert açıklamalara rağmen, Danimarkalı yetkililer, adadaki Amerikan askeri varlığını genişletmek ve Amerikan ticari çıkarlarını artırmak için Amerika Birleşik Devletleri ile iş birliği yapmaya istekli olduklarını defalarca dile getirdiler.

Bu anlaşmanın, ABD ve Danimarka arasında 1951’de imzalanan ve adada ciddi bir ABD askeri varlığına izin veren anlaşmadan ne farkı olduğu halen belirsiz. Amerika Birleşik Devletleri, Grönland Savunma Anlaşması'nın imzalanmasından bu yana Grönland'ın kuzeybatısındaki Pituffik Uzay Üssü’nü işletiyor. Bu askeri üs, Amerika Birleşik Devletleri ve NATO için füze erken uyarı, füze savunma ve uzay gözetleme operasyonlarını destekliyor.

Şarku’l Avsat’ın CNN'den aktardığı habere göre bir ABD’li yetkili, anlaşmanın Amerika Birleşik Devletleri'ne adada “kalıcı erişim, askeri üs kurma ve ada üzerinde uçuş yapma hakkı” verdiğini belirtti. “Bundan önce var olan statükoya göre, düşman ülkeler de dahil olmak üzere herhangi bir ülkenin Grönland'da askeri üs kurmasına veya asker göndermesine izin verilebilirdi” diye açıklamada bulunan yetkili, anlaşmanın “hassas sektörlere yatırım yapılmasını önleme mekanizmaları” içerdiğini de sözlerine ekledi.

Ayrılık durumunda kontrolün güvence altına alınması

Varılan anlaşma, yalnızca NATO üyesi devletlerin Grönland'da askeri üs kurabileceğini ve yalnızca NATO ve AB üyesi devletlerin hassas yatırımlar yapabileceğini öngörüyor. Washington Post'a konuşan ve görüşmeler hakkında bilgili kaynaklara göre, anlaşma Grönland'ın Danimarka'dan ayrılması durumunda bile yürürlükte kalacak şekilde tasarlandı, ancak Trump'ın öne sürdüğünün aksine, ABD'ye Grönland'ın kararları üzerinde veto yetkisi vermeyecek.

Bu kaynaklar, anlaşmanın ABD Başkanının zafer deklare etmesine olanak sağlarken aynı zamanda hem Danimarka hem de Grönland'ın toprak üzerindeki egemenliklerini koruma konusundaki endişelerini de giderecek şekilde formüle edildiğini açıkladı.

 Grönland'ın bağımsızlığı olasılığı, Trump'ın herhangi bir anlaşmanın kalıcılığını sağlamaya odaklanmasının nedenlerinden biriydi. Ancak Danimarkalı ve Grönlandlı yetkililer, bir ülkenin diğerinin topraklarındaki güvenlik meseleleri ile askeri üsleri kapsayan ve kendisinden çekilme imkanı olmayan herhangi bir anlaşmanın egemenlik konusunda da soru işaretleri doğurduğuna dikkat çekti. Grönland Başbakanı Jens Frederik Nielsen, “Anlaşma, Grönland'ın çıkarlarını ve uluslararası iş birliği çerçevesindeki konumumuzu dikkate alıyor; çünkü herkesin çıkarına” dedi.

ABD Savunma Bakanlığı'nda Grönland ile ilgili konularda Atlantik Konseyi'nde çalışan eski müsteşar Imran Bayoumi, gazeteye yaptığı açıklamada anlaşmanın Grönland'da halk tarafından kabul görme şansına dair şüphelerini dile getirerek, “Grönlandlıların tepkisi ne olacak?” diye sordu. “Washington iyi bir izlenim bırakmadı ve Grönlandlılara söz hakkı vermeden ABD varlığını genişleten bu anlaşmanın, ABD medyasında şimdiye kadar yansıtıldığı gibi, kamuoyu tarafından iyi karşılanması olası görünmüyor” diye de ekledi.

NATO memnuniyetle karşıladı

ABD Başkanının Grönland'ı Amerikan kontrolüne alma talepleri, özellikle kolektif güvenlik ilkesi üzerine kurulmuş ittifakın bir üyesi olan Danimarka başta olmak üzere NATO müttefiklerinin güçlü muhalefet ile karşılaşmıştı. Ancak Trump, adayı savunma ve mineral kaynaklar açısından hayati öneme sahip bir yer olarak göstererek bu endişeleri küçümsemişti.

Trump'ın ocak ayında ABD'nin adayı ele geçirmesini hızlandırmayı amaçlayan açıklamaları, Avrupa'da ABD'nin adayı zorla ele geçirmeye çalışabileceği korkusunu uyandırdı. Bu, NATO'nun en güçlü üyesinin aynı ittifakın başka bir üyesinin topraklarını işgal etmesi anlamına geleceği için eşi benzeri görülmemiş bir hareket olurdu. İngiltere, Danimarka, Fransa, Finlandiya, Almanya, Hollanda, Norveç ve İsveç, örtük bir önleyici caydırıcılık sağlamaya yönelik bir çabayla, bölgeye askeri tatbikatlar için güç konuşlandırdı. Endişeli Avrupalı ​​diplomatlar, ABD ile savaşın eşiğine geldikleri için korkarak Washington'da hızla temaslarda bulundular.

NATO Sözcüsü cumartesi günü yaptığı açıklamada, ittifakın ABD, Danimarka ve Grönland arasındaki anlaşmayı memnuniyetle karşıladığını ve bunun “bu hayati bölgede güvenliği, istikrarı ve iş birliğini artırmaya yardımcı olacağını” belirtti.

Grönland'ın maden zenginliği

Soğuk Savaş'tan sonra, Arktik bölgesi büyük ölçüde bir uluslararası iş birliği alanıydı. Rusya, on yıllardır Arktik'teki askeri varlığını genişletmeye çalışırken, Çin de oradaki varlığını güçlendirdi. Ancak iklim değişikliği bölgedeki buzları inceltiyor, uluslararası ticaret için bir “Kuzeybatı Koridoru”nun açılmasına zemin hazırlıyor ve bölgenin zengin maden kaynaklarına erişim için Rusya, Çin ve diğer ülkelerle rekabeti yeniden alevlendiriyor.

Dolayısıyla Trump'ın Grönland'a olan ilgisi askeri güvenlikle sınırlı değil. Ada, önümüzdeki on yıllarda küresel ekonomiyi yönlendirmesi beklenen cep telefonları, bilgisayarlar, bataryalar ve diğer yüksek teknoloji cihazlarda kullanılan temel bileşenler olan nadir toprak mineralleri açısından zengin bir bölge. Bu durum, Çin'in bu hayati mineraller pazarındaki hakimiyetini sınırlamaya çalışan Amerika Birleşik Devletleri ve diğer Batılı güçlerin dikkatini çekiyor.

İngiliz düşünce kuruluşu Chatham House'a göre, Grönland, ileri teknoloji endüstrileri için hayati önem taşıyan zirkonyum ve niyobyum açısından dünyanın ikinci büyük yataklarına sahip.

ABD Dışişleri Bakanlığı'nın bölgesel sözcüsü, daha önce Independent Arabia'ya yaptığı açıklamalarda, ABD Başkanının dış politika girişimleri ile yönetiminin maden stratejisi arasındaki bağlantıya da değinmişti: “Son on yıldır Grönland ile kritik mineraller konusunda iş birliği yapıyoruz ve bu iş birliğini güçlendirmeyi umuyoruz. Geçtiğimiz yıl boyunca Trump yönetimi anlaşmalar imzaladı ve çok sayıda ortak girişim başlattı. Tüm ekonomilerimizin gelişebilmesi için kritik mineral kaynaklarının çeşitlendirilmesini ve dünya çapında güvenli, dayanıklı tedarik zincirlerinin sağlanmasını istiyoruz.”

Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, ortak ülkelere bu anlaşmaların karşılıklı yarar sağladığı ve sömürücü nitelikte olmadığı konusunda verilen güvenceler ile ilgili soruya verdiği yanıtında, uluslararası kritik mineraller pazarının şu anda ciddi şekilde kusurlu olduğuna işaret etti. “Yerel pazarlar yaratmakta veya işgücü için onurlu işler sağlamakta başarısız oluyor ve uluslarımızın güvenliğini garanti altına alamıyor” dedi. “Bu nedenle, Trump yönetimi bu sorunların ele alınması gerektiğine inanıyor ve bunları birlikte ele almak istiyoruz. Kritik minerallerde küresel arzı çeşitlendirmeyi ve bu ortak çabaya katkıda bulunan ülkelerle ortaklıklarımızı güçlendirmeyi amaçlıyoruz. Amacımız güvenli ve istikrarlı bir küresel pazar oluşturmaktır. Herkese, her ülkeye makul fiyatlarla erişilebilir sürdürülebilir bir küresel arz istiyoruz. Bu, Trump yönetimi için en önemli önceliklerden biridir” diye ekledi.

Washington Post, Trump'ın sık sık Grönland'ı ele geçirmeye çalıştığını, Çin ve Rusya'nın oradaki emellerinden endişe duyduğunu ve bölgenin maden kaynaklarını kontrol etme arzusunu dile getirdiğini bildiriyor. Bu fikrin kökenleri, New York'tan bir arkadaşı olan Ronald Lauder’ın, ona Grönland'ın büyük bir kısmı buz tabakalarının altında yatan ve işletilmesi zor muazzam maden zenginliğinden bahsettiği ilk başkanlık dönemine dayanıyor.