Yemen Başbakanı Muin Abdulmelik, Şarku’l Avsat’a konuştu: Arap Koalisyonu’nun rolü, Yemen’i Arap çevresine geri döndürmek için oldukça önemli ve gereklidir

Abdulmelik, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada Sana’nın Husilerin kontrolü altında kalmasının, şehri terör tehditleri için kalıcı bir platform haline getirdiğini söyledi.

Yemen Başbakanı Muin Abdulmelik.
Yemen Başbakanı Muin Abdulmelik.
TT

Yemen Başbakanı Muin Abdulmelik, Şarku’l Avsat’a konuştu: Arap Koalisyonu’nun rolü, Yemen’i Arap çevresine geri döndürmek için oldukça önemli ve gereklidir

Yemen Başbakanı Muin Abdulmelik.
Yemen Başbakanı Muin Abdulmelik.

Yemen Başbakanı Muin Abdulmelik, Sana’nın Husi milislerin kontrolü altında kalması konusunda uyardı. Şarku’l Avsat’a özel açıklamalarda bulunan Abdulmelik söz konusu durumun şehri terör tehditleri için kalıcı bir platform haline getirdiğini belirterek İran projesini hezimete uğratmak için Yemen bileşenleri arasında yeni bir uzlaşma ve uyum aşamasına geçilmesiçağrısında bulundu. Ülkesinin yakın zamanda başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez’den mali destek alacağı bilgisini veren Yemen Başbakanı, Koalisyon’un meşru hükümeti destekleme rolünün Yemen’i Arap çevresine geri döndürmek için önemli ve gerekli olduğunu vurguladı. Muin Abdulmelik, son dönemde farklı cephelerde kazanılan zaferlerin, Yemen güçleri saflarındaki birliğin ve Suudi Arabistan öncülüğündeki Arap Koalisyonu’nun büyük çabalarının sonucu olduğunun altını çizdi. Başbakan, geçici başkent Aden’deki Maaşık Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda, yaşananların milislerin üstesinden gelmeye yönelik yeni aşamanın başlangıcı olduğunu vurguladı. Abdulmelik, güneydeki Amalika güçlerinin Şebve’nin kurtarılmasındaki rolünü de ‘belirleyici’ olarak nitelendirerek bu durumun organizasyonun düzeyini yansıttığını söyledi. Meşru hükümetin Birleşmiş Milletler’in (BM) yolunda, BM ve ABD temsilcilerinin çabalarını desteklediğine dikkat çeken Muin Abdulmelik, “Ancak sonuca ulaşana kadar daha kararlı bir yol benimseme zamanı geldi. Husi milislerin yaptıklarına dair gerçekçi açıklamalara yer verilmeyen bir dilin yardımı olmayacaktır” ifadesini kullandı.
Yemen Başbakanı Muin abdulmelik, Şarku’l Avsat ile gerçekleşirdiği röportajda Riyad Anlaşması’ndan Birleşik Arap Emirlikleri’ne (BAE) yaptığı son ziyarete, Yemen’de bir sonraki aşamaya ilişkin vizyonundan ülke gündeminin üst sıralarında yer alan birçok başlığa dair açıklamalarda bulundu:

-Her şeyden önce, bizi Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda ağırladığınız için teşekkür ederiz. Bugün tanık olduğumuz durum, ortak düşman olan Husilerle mücadele etmek için bir uyum olduğunun göstergesidir. Varılan aşamayı ve sonuçlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu, safların birlik içinde hareket etmesinin bir sonucudur. Halk, buna tanık oldu ve sahada yaşananların sonuçlarını da gördü. Başlangıçta farklı mesajlar veriliyordu. Bu aynı zamanda Cumhurbaşkanı Hadi’nin safları birleştirme konusundaki konuşmasının somutlaşmış bir halidir. Hükümet sahadaki tüm güçlere çeşitli mesajlar göndermeye başladı. Suudi Arabistan öncülüğündeki Arap Koalisyonu’unn çabaları da buna büyük bir katkı sağladı. Sahada yaşananlar dengeleri değiştirdi. Ekonomik durumdaki iyileşmeye ek olarak Şebve’de yaşananlar, Amalika Tugayları’nın operasyonları ve kasabaların kurtarılması stratejik önemdedir. Ama halen bundan daha fazlasını istiyoruz. Tüm bunlar, milislerin ilerlemesinin üstesinden gelmeye yönelik  yeni bir aşamanın başlangıcıdır.

-Şebve kasabalarını özgürleştirme sürecine ve güneydeki Amalika güçlerinin rolüne ilişkin değerlendirmeniz nedir?
Amalika’nın belirleyici rolü organizasyonun düzeyini yansıtıyor. Birçok kişi şehit düştü. Bu bölgeler on gün içerisinde kurtarılana ve bu role güven duyulana kadar gece gündüz devam eden şiddetli çatışmalar süreçte oldukça belirleyici oldu. Karadaki kuvvetleri yeniden harekete geçirmek ve onları savaş alanına yönlendirmek, Bayhan, Usaylan ve Ayn’da tanık olduğumuz, el-Balak ve diğer alanların restorasyonu gibi Ulusal Ordu’nun Marib’deki ilerlemesine katkı sağlayan bir gelişmedir. Bu, savaşta kuvvetlerin yeniden düzenlendiğinin gerçek bir kanıtıdır.

-Belki de meşru tarafın saflarının birleştirilmesinin bir sonucudur...
Evet. Bugün herkesisn görüşleri birebir aynı olmasa da safların birliğini sağlamak oldukça önemlidir. Var olan anlayışların tamamı Husilere karşı savaşta birleşiyor. Ancak her bir tarafın, bunu tekeline alma girişiminde bulunmaması gerekiyor. Herkesin tek bir savaşa girmesine ihtiyacımız var: Vatan ve devlet. İster hükümete ve Riyad Anlaşması’na katılan güçler, isterse de onun dışındakiler olsun bu savaş herkesi kapsıyor.

-Koalisyon, ‘Mutlu Yemen’in Özgürlüğü’ adını verdiği operasyonunu duyurdu. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Suudi Arabistan liderliğindeki Koalisyon’la koordinasyonun düzeyi nasıl?
Suudi Arabistan Krallığı ve BAE liderliğindeki Koalisyon’un oynadığı rol oldukça önemli. Bu durum, Yemen’in Arap çevresine yeniden kazandırılması için temel, önemli ve belirleyicidir. Basın toplantısında yapılan duyuru da bunun somutlaşmış halidir. Bu sadece askeri operasyonlarda değil, Yemen’in restorasyonu ve bu sisteme dahil edilmesi çerçevesinde de daha geniş bir anlama sahip. Husilerin Yemen’i çevresinden izole etme girişimi ise milislerin ülkeyi uluslararası barışı ve güvenliği tehdit eden bir platforma dönüştürmeye çalışan ideolojisine kadar uzanıyor. Yemen, Araplığın kaynağıdır. Dolayısıyla bu operasyonun ilanı, Yemenlilere umut ve yeni bir ivme kazandırmak için önemlidir. Birkaç ay önce saflar birleşirken Arap Koalisyonu’nun operasyonlarındaki ivmesnin yeniden sağlanmasından bahsetmiştim. Olan buydu ve insanlara siyasi, ekonomik ve askeri konularda umut verdi. Cumhurbaşkanı Abdurabbu Mansur Hadi liderliğindeki hükümetin çabalarını çok geniş bir şekilde, farklı bir yöne döndürdü. Uzlaşı inşa etmeye çalışanları seçmek, bir sonraki aşamada çok şey başarılmasında esastır. Henüz yolun başındayız.

Sana’nın geri kazanılması ve her karış toprağının kurtarılması

-Şebve ve Marib operasyonlarındaki ilerleme, Yemenlilere sorunların çözülmesi konusunda büyük umut verdi. Bugün ise asıl soru şu: Bu operasyonlar Sana kurtarılana kadar devam edecek mi?
Hiç şüphe yok ki hedefimiz tüm Yemen’i bu milislerin elinden kurtarmaktır. Herkesin aynı masada oturmasına izin veren şeyin ‘Husilerin bir Yemenli olarak düşünmeye başlaması’ olduğunu söylemiştik. Ancak Sana, böyle bir milis gücünün kontrolü altında olduğu sürece, her zaman bir tehdit platformu olarak kalacaktır. Yemen halkı, başta Sana olmak üzere Husilerin kontrolündeki bölgelerde ekonomik ve toplumsal hayatın her alanında sıkıntı yaşıyor. Sana artık Arap şehirlerinin incilerinden biri olarak bildiğimiz Sana değil. Amaç, her karış toprağını kurtarmak,, Husilerin Yemenli olarak düşünmeye başlamasını sağlamak ve Devrim Muhafızları ve İran’ın üzerlerindeki etkisini ortadan kaldırmaktır. Husiler, akıllarını başlarına alırlarsa bu yaklaşmakta olan barış anlayışlarını inşa etmek için başlangıç olacaktır.

-Medya kaynakları geçtiğimiz günlerde Taiz ve Hudeyde’nin kurtarılması için yapılan hazırlıklara dikkat çektiler. Bu haberlerin doğruluk payı nedir?
Husilerin kontrolünde olan her bölge önümüzdeki günlerde kurtarma hazırlıklarına sahne olacak. Askeri açıdan önceliklerin neler olduğundan bahsetmeyeceğim. Bu konu önümüzdeki günlere bırakılacak.

-Son zamanlarda Husilerin Abu Dabi’yi hedef almasını ve milislerin İran Devrim Muhafızları’nın emirlerine bağımlılık düzeyini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Teröristlerin dün Abu Dabi’de sivilleri hedef alması, Husi milislerin İran rejimine ve onun Yemen ve bölgedeki yıkıcı projesine bağımlılığının boyutunu bir kez daha gözler önüne serdi. Durum, milislerin Yemen’in komşu ülkelerdeki ve uluslararası ticaret koridorlarındaki hayati çıkarları istikrarsızlaştırmak ve hedeflemek için bir platform olarak kullanmanın amaçlandığını da gösteriyor. Bu, tüm Yemen topraklarını barış şanslarını yok eden bu terör grubunun elinden geri almanın bir öncelik olduğunun kanıtıdır. Yönetime ve meşru hükümeti destekleyen Koalisyon’a yönelik bu suçlar, devletin restorasyonunun tamamlanması ve darbeye son verilmesi projesine devam etmemizi engelleyemez. Diğer yandan bu suçlar, uluslararası barışın ve güvenliğin korunması için başta Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) olmak üzere uluslararası toplumu Husi milislere ve destekçilerine karşı kararlı bir duruş sergilemeye çağırıyor.

- Son gelişmeler göz önüne alındığında Stockholm Anlaşması’nı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Baştan itibaren anlaşmanın uygulanmasında sorun vardı. Stockholm Anlaşması’nı uygulama metodolojisi farklı olmalıydı. Ancak bu birikimler, anlaşmanın ölümeye yakın bir hale gelmesine neden oldu. Misyonu ve sonraki tüm sonuçlarını sorgulanabilir kılan da buydu. Önemli olan model, Hudeyde şehrinin silahtan arındırmak, milislerin kontrolü dışındaki sivil ve askeri liderler etrafında tam bir anlaşma içinde olmak ve Hudeyde'nin farklı bir statüye sahip liman olarak kalmasını sağlamak üzere nasıl rehabilite edilebileceğiydi. Bunlar gerçekleşmedi. Misyonda böyle bir hedefin olmaması ve takip edilen yollar, milislerin kontrolü sağlamasına izin verdi. Bu da anlaşmanın çökmesine veya neredeyse klinik olarak ölmesine yol açtı.

-BM ve ABD temsilcilerinin çabaları hakkındaki düşünceniz nedir?
Mesele temsilcilerle ilgili değil, barış arzusu ve iradesiyle alakalıdır. Husiler herhangi bir temsilciye şans tanımadı. Dünyanın en iyi temsilcisiyle de gelseniz cevap alınamadığı sürece bir şey elde edemezsiniz. Temsilci, Aden’i ziyaret etti, Taiz ve Muha’ya gitti. Ayrıca Yemen’in farklı bölgelerine de ziyaretler gerçekleştirecek. Yurt içinde ve dışında siyasi bileşenlerle görüşecek. Mesele, barış istemeyen tarafla ilgili. Bu da gösteriyor ki barıştan yana olan tüm olumlu mesajlara rağmen buna karşı çıkan da bir taraf var. Bunu beklememeli ama kararlı ve sağlam bir dil kullanmalıyız. Bu taraf, geri adım atacaktır. Söylediğim gibi Yemenliler bir masaya oturup tüm başlıklarda detaylarıyla anlaşabilirler.

Barış çabaları ve Riyad Anlaşması

-Barış sürecindeki son gelişmeler ve Suudi Arabistan girişimi de dahil bu konuda yapılan çalışmalar nelerdir?
Hükümetin bu dönem boyunca BM sürecini ve BM Temsilcisi’nin çabalarının yanı sıra ABD Temsilcisi’nin de çabalarını destekleme konusundaki tutumu açıktır. Yemen’e yönelik uluslararası tavırda bir birlik olduğunu söyleyebiliriz ve bunun üzerine bir şeyler inşa etmemiz gerekiyor. Bu mesele, Dışişleri Bakanı tarafından takip ediliyor ve Genel Sekreter’in ne gibi çabalar sarf edeceğini göreceğiz. Sonuç olarak Husiler, tüm ateşkes çağrılarına karşı çıktı. Suudi Arabistan ve Yemen hükümeti tarafından ortaya koyulan girişimlerin çoğu da bunlar arasındaydı. Sana Havalimanı’nı 2019’da ve 2020’de açmaya çalıştık. Belki de çoğu kişi bunu bilmiyor. Buranın kapalı kalmasını istemiyoruz. Ama uzun süredir yolcuların sıkıntı yaşamasına alternatif olarak iç istasyonlar açıldı. Husi milisler, tüm bu girişimlere karşı çıktı. Ancak sonuca ulaşana kadar daha kararlı bir yol benimseme zamanı geldi. Husi milislerin yaptıklarına dair gerçekçi açıklamalara yer verilmeyen bir dilin yardımı olmayacaktır.

-Peki, Riyad Anlaşması ve kalan maddelerin uygulanmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bir vali ve güvenlik müdürü atanması, ardından Yemen devletinin bileşenleri içerisinde bir uzlaşı organı oluşturan hükümetin oluşturulması oldukça zaman aldı. Bugün hükümet, farklı yollarda ilerlemeye yardımcı olan bir uzlaşı organı sayılıyor. Ancak güvenlik, askeri ve bazı kurumlarındaki  düzenlemelerde, atamalarda ve değişikliklerde bazı unsurların halen kendilerine daha fazla dikkat etmesi gerekiyor. Ama büyük ölçüde anlaşma zor bir dönemden geçti. Farklı tarafların anlaşmanın uygulanmasını engelleme girişimlerine rağmen bu dönemleri atlatabildik. Cumhurbaşkanı Hadi’nin çabaları da birçok engelin aşılmasına katkı sağladı.

-Anlaşmanın en zor kısmının aşıldığı söylenebilir mi?
Yalnızca Aden’de değil, tüm vilayetlerde herkesin zorluk beklentisine, sürekliliğin olmamasına ve özellikle de ekonomik desteğin gecikmesi ve diğer zorlu koşullara karşı bu zorluklara dayanma kabiliyetine rağmen hükümet sahneyi yönetiyor.  Temelde birçok anlayışın kazanılması yatıyor. Riyad Anlaşması, bu anlayışları inşa etmek için hepimizin güvendiği bir çerçevedir. Bu durum, savaş nedeniyle büyük ölçüde zayıflayan Yemen’deki siyasi sahneyi restore etmek için daha fazla siyasi girişim gerektiriyor. Bunu onarmak için çaba göstermek lazım. Hükümet, bunu sürdürmek için içeriden ve dışarıdan tüm siyasi güçlerle iletişim kurmaya çalışıyor. Birçok devlet kurumunda reform yapılması esastır. Mesele insanlarla değil, mekanizmalarla ilgilidir.

-Hükümetiniz için bir öncelik olan ve en az savaş kadar önemli görülen ‘ekonomi meselesine’ geçelim. Bugünkü koşullar hakkında konuşalım...
Ekonomik durumla ilgili olarak öncelikle para birimindeki bozulmayı durdurmak önemli. Bu, bir dereceye kadar gerçekleşti. Bozulma, belirli bir dönemde oldukça büyüktü. Ulusal paraya güven kalmadı, döviz kurlarının bozulmasıyla enflasyon çok fazla yükseldi. Harcamalar kısılıp gelirler artırılmaya çalışıldı. Ama güven büyük oranda kaybolmuştu. Merkez Bankası’na yeni bir liderliğin atanması, içeride ve dışarıda bu güvenin güçlenmesine katkıda bulundu. Bu, adaylıklar ve Cumhurbaşkanı’nın kararı ile gerçekleşti. Bu konu, güvenin yeniden inşa edilmesine büyük ölçüde katkıda bulundur. Ancak sistem gelir artışı açısından daha karmaşık. Vilayetlerin yeniden birbirlerine bağlanması büyük çapta gerçekleşti. Tüm siyasi çalkantılara rağmen bu yıl gelirler önemli ölçüde arttı. Bu nedenle şu an için önemli olan mesele, istikrara ve güvene dönüştür. Herkesin merak ettiği mevduat konusuyla ilgili olarak da şunu söyleyebilirim ki Suudi Arabistan Krallığı’nda görüşmeler yürütülüyor. Bu, Suudi Arabistan’ın da katkısıyla, Körfez çerçevesinde gerçekleşecek. Ancak bu konu bir reform planının parçası olduğu için hükümet, Krallık, BAE ve bazı ülkeler arasında şu an belirli koşullar tartışılıyor. Bazı taraflar, mevduatın olmadığını veya erteleneceğini söylüyorlar. Bu tedbirler alınırsa gecikme yaşanmaz. Merkez Bankası Başkanı, görüşmeler ve ziyaretler gerçekleştiriyor. Bu konuda bildiriler sunuyor. Önümüzdeki günlerde olacaklar bunu netleştirecektir. Daha büyük ve daha kapsamlı reformlar için düzenlemeler yapılıyor. Ekonominin desteklenmesi de bunun bir parçası. Sadece mevduat değil, petrol türevlerindeki kolaylıklar da döviz kurlarının kontrol edilmesine büyük ölçüde yardımcı olacaktır.
Ekonomik sistemi yeniden canlandırmak için önümüzdeki dönemde yayınlanmak üzere bir dizi karar düzenleniyor. Konu sadece Merkez Bankası değildir. Diğer finans kurumlarında da önümüzdeki birkaç dönemde yapılacak düzenlemeler ve reformlar var.

-Söz konusu prosedürlerin tamamlanmasına ne kadar süre kaldı?
Birkaç hafta kaldı. Şu an bütçe hazırlanıyor. Siyasi durum ve gerginlikler nedeniyle geç kalmış olabiliriz. Ancak son dört ayda hükümetin istikrarını sağlarken sahne tamamen yeniden programlandı. Bu nedenle ekipler, şeffaflığın oluşturulması kapsamında, bir sonraki bütçeyi düzenlemeye çalışıyor. Ama bu durumu farklı bir yoldan düşünmek lazım. Maliye Bakanlığı, bu konuda çok çalışıyor. Bütçenin hazırlanması için teknik komitelerin düzenlenmesine başlanacak. Bunun da bir an önce tamamlanmasını umuyoruz.

-Peki, dövizin sürekli dalgalanması konusunda ne düşünüyorsunuz? Bu durumla başa çıkmaya yönelik herhangi bir plan var mı?
Bu sektörün yeniden düzenlenmesi ve yeniden yapılandırılması önemlidir. Bu bir gözetim rolüdür. Şu an ihlallerde bulunan çok sayıdaki borsa şirketleri ile sıkı bir şekilde ilgileniliyor. Spekülasyon da yaşananların bir parçasıdır. Bu bozulmanın sonuçlarını artıran şey, kontrol dışı para döngüsüdür. Dalgalanma sağlıksızdır. Spekülasyon unsurları kâr elde etmek için her yolu deniyor. Nakit bloklarını takip edebilmemiz için önümüzdeki dönemde dövizlerde açılan birçok hesabı kapatmak da dahil planlarımız var. Blokajların iade edilmesi, nakit blokajını takip edebilmemiz için önümüzdeki dönem açısından büyük önem arz ediyor. Bu yöntem yasa dışı kazanç sağlamada yaygın olarak kullanılıyor. Sonuçları önümüzdeki dönemde ortaya çıkacaktır. İşlerin artık düzelmeye başlaması da olası. Çünkü sonuçta mesele bir merkez bankası değil, daha ziyade güvenlik kıskacı, tüm mercilerin düzenlemesi, yargının ve savcılığın rolünün etkinleştirilmesi ile ilgilidir. Hepsi, ekonomik manzarayı sıfırlamanın önemli bileşenleridir.

- Yakın zamanda BAE’yi ziyaret ettiniz. Ziyaretten ne gibi sonuçlar çıktı:
Sonuçlar, birçok meselenin yeniden etkinleştirilmesi açısından mükemmeldi. Şu an özellikle ekonomik dosyada kapsamlı bir şekilde çalışan teknik ekipler bulunuyor. Suudi Arabistan ve BAE ile ortaklığımız sadece meşru hükümeti desteklemekle sınırlı değil. Enerji, ulaşım ve limanlar dahil olmak üzere belirli ekonomik sektörlerin desteklenmesi açısından da önemlidir. İş fırsatları, mallara daha iyi erişim ve daha düşük maliyetle enerji üretimi yaratmak için tüm sektörler gelecekt oluşturulacak ortaklıklara açıktır. Şu an büyük ölçüde Suudi Arabistan’dan sağlanan petrol türevleri hibesine bağımlıyız. Bu, belirli bir dönem için bir kurtarma girişimidir. Ama bu dönemde, yenilenebilir enerji ve güneş enerjisi de dahil enerji sektöründe ortak yatırımlar yapılmalıdır. BAE’deki kardeşlerimiz bu alanda büyük bir deneyime sahip. EXPO 2020’de, Yemen standını ziyareti sırasında Şeyh Muhammed bin Zayed ve Şeyh Muhammed bin Raşid ile görüştüm. Son derece motive edici, pozitif atmosfer var. Yakın zamanda safların birleştirilmesi ve Şebve’de elde edilen başarı, ivmenin yeniden kazanılmasına yardımcı oluyor. BAE ziyareti de bu ivmenin parçasıydı.

- Bir sonraki aşamayı nasıl tanımlarsınız?
Bir sonraki adım, Körfez ülkeleri, Mısır’daki kardeşlerimiz ve Arap coğrafyasıyla olan stratejik ortaklığımızı yeniden inşa etme aşamasını temsil ediyor. Yemen’in Arap çevresini restore etmesini ve Yemen meselesinin yeniden düzenlenebilirliğini yoğun şekilde konuşuyoruz. Bölgede karmaşık dosyalar var. Ama hükümeti destekleyen etkili bir düzenleme olursa nihayetinde Yemen devletinin kurumlarını inşa etmekten başka bir şey yapamayız. İnsanlar doğrudan devlet vizyonunu, onun kurumlarını ve yeniden örgütlenme yeteneğini görmek istiyor.



İsrail’den Gazze’de 37 STK’ya yasak: Faaliyetler 1 Mart’ta sona erecek

31 Aralık 2025’te Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nda yıkılmış binaların kalıntıları arkasında güneş batarken. (AFP)
31 Aralık 2025’te Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nda yıkılmış binaların kalıntıları arkasında güneş batarken. (AFP)
TT

İsrail’den Gazze’de 37 STK’ya yasak: Faaliyetler 1 Mart’ta sona erecek

31 Aralık 2025’te Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nda yıkılmış binaların kalıntıları arkasında güneş batarken. (AFP)
31 Aralık 2025’te Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nda yıkılmış binaların kalıntıları arkasında güneş batarken. (AFP)

İsrail, Gazze’de faaliyet yürüten 37 uluslararası sivil toplum kuruluşunun, belirlenen “güvenlik ve şeffaflık” kriterlerini süresi içinde yerine getirmediğini öne sürerek, bu kuruluşlara yönelik getirilen yasağın hayata geçirileceğini açıkladı.

İsrail, perşembe günü yaptığı açıklamada, söz konusu STK’ların özellikle Filistinli çalışanlarına ilişkin bilgileri açıklamadığını savundu. Birleşmiş Milletler ise kararın, savaşın yıkıma uğrattığı Filistin topraklarında zaten ağır olan insani krizi daha da derinleştireceği uyarısında bulundu.

Diaspora İşleri ve Antisemitizmle Mücadele Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Gerekli güvenlik ve şeffaflık standartlarını karşılamayan kuruluşların lisansları askıya alınacaktır” denildi. Bu kuruluşların 1 Mart’a kadar faaliyetlerini tamamen durdurmaları gerekecek.

Bazı STK’lar, getirilen şartların uluslararası insani hukuka aykırı olduğunu ya da örgütlerin bağımsızlığını tehlikeye attığını savunurken, İsrail de son tarihin yaklaşmasıyla birlikte uluslararası eleştirilerle karşı karşıya kaldı.

İsrail, yeni düzenlemenin, “terörü desteklediğini” öne sürdüğü yapıların Filistin topraklarında faaliyet göstermesini engellemeyi amaçladığını belirtiyor. Bakanlık açıklamasında, “Tespit edilen temel eksiklik, çalışanlara ilişkin tam ve doğrulanabilir bilgilerin sunulmasının reddedilmesidir. Bu gereklilik, terörist unsurların insani yapılara sızmasını önlemek için kritik önemdedir” ifadeleri kullanıldı.

İsrail, mart ayında STK’lara yeni kurallara uymaları için 10 aylık süre tanımıştı. Bu kurallar, “personel, finansman kaynakları ve operasyonel yapının tam olarak açıklanmasını” öngörüyordu. Süre çarşamba günü doldu.

Bakanlığa göre, 37 STK’ya lisanslarının 1 Ocak 2026 itibarıyla iptal edileceği resmen bildirildi ve kuruluşlardan faaliyetlerini 1 Mart 2026’ya kadar tamamen sonlandırmaları istendi.

‘Bürokrasinin silah haline getirilmesi’

Diaspora İşleri ve Antisemitizmle Mücadele Bakanı Amichai Chikli, “Mesaj nettir: İnsani yardıma izin verilmektedir; insani çerçevelerin terör amacıyla istismar edilmesine ise izin verilmeyecektir” dedi.

Bakanlığın yayımladığı listeye göre, sınır dışı bırakılacak kuruluşlar arasında Sınır Tanımayan Doktorlar (MSF), World Vision International ve Oxfam gibi önde gelen insani yardım örgütleri de yer alıyor.

İsrail, MSF özelinde iki çalışanın Filistinli gruplar İslami Cihad ve Hamas üyesi olduğunu öne sürdü. MSF ise bu hafta başında yaptığı açıklamada, personel listesinin paylaşılmasının “İsrail’in uluslararası insani hukuk kapsamındaki yükümlülüklerini ihlal edebileceğini” belirtmiş ve “askeri faaliyetlere katılan kişileri bilerek istihdam etmeyeceklerini” vurgulamıştı.

Perşembe günü İsrail merkezli 18 sol görüşlü STK da kararı kınayarak, “Yeni kayıt çerçevesi, bağımsızlık ve tarafsızlık gibi temel insani ilkeleri ihlal ediyor” açıklamasında bulundu. Ortak açıklamada, “Bürokrasinin bu şekilde silah haline getirilmesi, yardıma yönelik kurumsal engelleri kalıcı hale getiriyor ve hayati öneme sahip kuruluşları faaliyetlerini askıya almaya zorluyor” denildi.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri Volker Türk, çarşamba günü İsrail’in kararını “skandal” olarak nitelendirerek, devletlere İsrail’in tutumunu değiştirmesi için acilen baskı yapma çağrısında bulundu. Türk, “Bu tür keyfi askıya almalar, Gazze halkı için zaten tahammül edilemez olan durumu daha da kötüleştiriyor” dedi.

BM Filistinli Mülteciler Ajansı (UNRWA) Başkanı Philippe Lazzarini ise kararın “tehlikeli bir emsal” oluşturduğunu belirtti. Lazzarini, “Yardım kuruluşlarının çalışmalarını kontrol altına alma girişimlerine karşı çıkılmaması, dünya genelinde insani yardımın temelini oluşturan tarafsızlık, bağımsızlık, eşitlik ve insanlık ilkelerini daha da zayıflatacaktır” ifadelerini kullandı.

‘Felaket boyutunda’

Salı günü, Fransa ve Birleşik Krallık’ın da aralarında bulunduğu 10 ülkenin dışişleri bakanları, insani durumun “felaket boyutunda” olduğu Gazze Şeridi’nde İsrail’e “yardıma erişimi garanti etme” çağrısı yaptı.

Ekim ayından bu yana Gazze’de kırılgan bir ateşkes yürürlükte bulunuyor. Ateşkes, İsrail’in, Hamas’ın 7 Ekim 2023’te İsrail topraklarına düzenlediği ve çok sayıda kişinin hayatını kaybettiği saldırının ardından başlattığı savaş sonrasında sağlanmıştı.

BM verilerine göre, Gazze Şeridi’ndeki binaların yaklaşık yüzde 80’i savaşta yıkıldı ya da hasar gördü. Gazze’deki iki milyondan fazla nüfusun yaklaşık 1,5 milyonunun evlerini kaybettiğini, Gazze’deki Filistinli STK Ağı’nın Direktörü Amjad el-Şeva açıkladı.


Muhammed eş-Şafii’nin vefatı: Şarku’l Avsat’ta haber peşinde geçen 40 yıl

Gazeteci Muhammed eş-Şafii, askeri bir uçakla Afganistan'a giderken (Şarku’l Avsat)
Gazeteci Muhammed eş-Şafii, askeri bir uçakla Afganistan'a giderken (Şarku’l Avsat)
TT

Muhammed eş-Şafii’nin vefatı: Şarku’l Avsat’ta haber peşinde geçen 40 yıl

Gazeteci Muhammed eş-Şafii, askeri bir uçakla Afganistan'a giderken (Şarku’l Avsat)
Gazeteci Muhammed eş-Şafii, askeri bir uçakla Afganistan'a giderken (Şarku’l Avsat)

Şarku’l Avsat dün, 74 yaşında hayatını kaybeden ve kırk yılı aşkın süredir gazetecilik alanında iz bırakan değerli yazarlarından Muhammed eş-Şafii’yi son yolculuğuna uğurladı. Eş-Şafii’nin meslek hayatı, haberi takip etmekle ve en karmaşık, en hassas dosyaların ayrıntılarını araştırmakla geçti.

Eş-Şafii, terörist ve aşırıcı gruplar konularında uzman bir gazeteciydi ve Arap basınında bu alanda erken dönemde katkıda bulunan isimlerden biri olarak kabul ediliyordu. Habercilikte titizlik, analitik yaklaşım ve kaynaklara yakınlık konusunda yüksek mesleki standartlar belirlemişti. 1982 yılında Şarku’l Avsat’a katılan eş-Şafii, gazetecilik kariyerinde uzun yıllar boyunca ciddiyet, doğruluk ve etik ilkelere sıkı bağlılıkla çalıştı.

Görsel kaldırıldı.
Merhum gazeteci Muhammed eş-Şafii’nin, Şarku’l Avsat’ın ofisinde, meslektaşı Adil es-Salimi tarafından çekilmiş fotoğrafı

Muhammed eş-Şafii, 1951 yılında dünyaya geldi. Hayatı boyunca dikkat çekici bir bilgi birikimi sergiledi. 1974 yılında Kahire Üniversitesi Arkeoloji Fakültesi’nden İslam Arkeolojisi lisans diplomasıyla mezun oldu. Ardından 1977’de Londra’ya giden eş-Şafii, burada çeviri alanına yöneldi ve Westminster Üniversitesi’nden yüksek lisans diploması aldı. 1980’lerin ortasında Londra Doğu Araştırmaları Üniversitesi’nde gazetecilik çevirisi üzerine uzmanlaşmış kursları tamamladı. Bu eğitimler, onun yabancı kaynaklar, karmaşık belgeler ve yüksek güvenlik ile siyasi hassasiyete sahip metinlerle çalışma konusundaki eşsiz yeteneğinin temelini oluşturdu.

Görsel kaldırıldı.
Merhum gazeteci Muhammed eş-Şafii, Birleşik Krallık'ın eski Afganistan Büyükelçisi Mark Sedwill ile birlikte (Şarku’l Avsat)

Muhammed eş-Şafii, gazetecilik kariyerine 1980’lerin başında Londra’da başladı. O dönemde yurt dışında yayımlanan bazı Arap gazetelerinde çalıştı; bunlar arasında Suudi ‘El-Muslimun’ gazetesi ile kısa bir süre görev yaptığı Londra merkezli uluslararası ‘El-Arab’ gazetesi vardı. Daha sonra, Irak’ın Kuveyt’i işgali sırasında kurulan ‘Ez-Zuhera’ gazetesinde çalıştı. Bu süreç, eş-Şafii’nin erken dönemde bölgesel çatışmaların doğasını ve karmaşıklığını kavramasında belirleyici oldu.

1991’de resmi olarak Şarku’l Avsat gazetesine ikinci kez katıldığında, gazeteye spor bölümünden giriş yaptı. Yaklaşık on beş yıl boyunca burada yüksek bir profesyonellik ve dikkat çekici bir takip ve analiz yeteneği sergiledi. Ardından kariyerinin en öne çıkan dönemine geçti ve terörizm dosyasını üstlendi. Bu alanda Arap basınında öncü isimlerden biri haline gelen eş-Şafii, karmaşık ve hassas siyasi, güvenlik ve düşünce odaklı konuları ele alırken titiz belgeleme, derin analiz ve sansasyonel yaklaşımlardan uzak durma prensibini benimsedi.

Görsel kaldırıldı.
Muhammed eş-Şafii, Kabil'de bulunan Amerikalı askerlerden biriyle birlikte (Şarku’l Avsat)

Muhammed eş-Şafii, bu alanda Arap gazeteciliğinde en önemli deneyimlerden birini gerçekleştirdi. El-Kaide’nin üst düzey liderleriyle, özellikle Molla Muhammed Ömer başta olmak üzere, Taliban hareketinin bazı liderleriyle doğrudan röportajlar yaptı. Afganistan’a giderek bu liderlerle son derece zor ve riskli koşullarda bir araya geldi. Bu röportajlar, nadir bilgiler ve tanıklıklar içermesi nedeniyle araştırmacılar, gazeteciler ve cihatçı örgütlerle ilgilenenler için temel bir kaynak oluşturdu. Söz konusu görüşmeler, bu grupların yapısı, fikirleri ve faaliyet yolları hakkında derinlemesine bir anlayış sağladı.

El-Kaide’ye karşı yürütülen savaş sırasında eş-Şafii, Afganistan’daki Amerikan üslerine birçok saha ziyareti gerçekleştirdi. Uluslararası güçlerle çatışma bölgelerinde bulundu, savaş alanından doğrudan gazetecilik araştırmaları yaptı ve karşılaşmaların gelişimini, operasyonların niteliğini ve güvenlik ortamının karmaşıklığını aktararak, o dönemde Arap basınında nadir görülen saha ağırlıklı bir haber çalışması ortaya koydu.

Ayrıca eş-Şafii, Usame bin Ladin’in çocuklarıyla birçok röportaj yaptı ve gazetecilik açısından önemli belgeler ortaya koydu. Bu röportajlar, basının nadiren ele aldığı insani ve örgütsel yönleri ortaya çıkardı ve eş-Şafii’nin kapalı kaynaklara ulaşabilme becerisini gösterdi.

Bu eşsiz belgeleme sürecinin bir parçası olarak eş-Şafii, Arap gazeteciler arasında Guantanamo Hapishanesi’nde de röportaj yapan az sayıdaki isimden biriydi. Burada El-Kaide üyelerinin bir kısmı tutuluyordu. Yapılan görüşmeler, örgütün iç deneyimlerinden doğrudan alınan tanıklıkları içerdiği için terör dosyasına önemli ve istisnai bir katkı sağladı. Bu röportajlar, örgütün ideolojik söylemini çözümlemeye, üye kazanma mekanizmalarını ve iç yapısını anlamaya yardımcı oldu ve Arap gazeteciliğinin bu olguyu ele alış biçimini önemli ölçüde zenginleştirdi.

Görsel kaldırıldı.
Merhum gazeteci Muhammed eş-Şafii, eski Afganistan Cumhurbaşkanı Yardımcısı Abdulkerim Halili ile birlikte (Şarku’l Avsat)

Merhum gazeteci Muhammed eş-Şafii, ‘İran’daki El-Kaide Adamları… Güvenli Liman ve Şüpheli İttifak’ adlı kitabın hazırlanmasına da katkıda bulundu. Bu eser, uzun yıllara yayılan araştırma ve titiz takip çalışmalarının bir özeti olarak, alanında önemli başvuru kaynaklarından biri olarak kabul ediliyor.

Kitabın önemi, İran ile El-Kaide arasındaki ilişkinin doğasını derinlemesine ve belgelerle desteklenmiş bir şekilde ele alan ilk Arap çalışmalardan biri olmasında yatıyor. Kitap, bu ilişkinin rastlantısal olmadığını, köklü bir geçmişe sahip olduğunu ve açık çelişkilerine rağmen karşılıklı uyum ve çıkar alışverişine dayandığını ortaya koyuyor.

Çalışmada özel araştırmalar ve nadir belgeler kullanıldı; bunların başında, örgüt liderliğinin, özellikle Usame bin Ladin’in, İran’ı operasyonlardan uzak tutma kararlılığını ve ülkeyi güvenli sığınak ve geçiş yolları ile dolaylı destek sağlama açısından istisna kılmasını gösteren ‘Abbotabad Belgeleri’ geliyor. Kitap ayrıca bu bulguları, 11 Eylül saldırılarıyla bağlantılı olarak Tahran’ı sorumlu tutan ABD yargı kararlarıyla ilişkilendiriyor. Bu yönüyle eser, terörizmin devlet politikalarıyla nasıl iç içe geçtiğini anlamak açısından dünya güvenliği bağlamında en karmaşık meselelerden birine ışık tutan önemli bir kaynak niteliği taşıyor.

Muhammed eş-Şafii, 1970’lerin sonlarında Londra’ya ulaştıktan sonra Türk kökenli bir kadınla evlendi; bu evlilikten bir oğlu ve bir kızı oldu. Oğlu Mahmud eş-Şafii, babasının izinden giderek gazetecilik kariyerine çeviri alanından başladı ve yaklaşık üç yıl boyunca Şarku’l Avsat’ın çeviri bölümünde görev yaptı.

Hayatının son saatlerine kadar mesleğine bağlı kalan eş-Şafii, bu dönemde Şarku’l Avsat için birkaç yazı kaleme aldı, meslektaşlarıyla telefonla iletişim kurarak editoryal gelişmeleri takip etti ve alıştığı titiz çalışma disiplinini sürdürdü. Ardından ruhunu teslim etti.

Muhammed eş-Şafii’nin vefatıyla Arap basını, sessiz, özverili ve meslektaşları arasında disiplin ve tevazu ile tanınan bir gazetecisini kaybetti. O, haberin arkasında sessizce çalışmayı tercih eden, gösterişten uzak bir isimdi. Gazeteciliği bir görev ve sorumluluk olarak gören jenerasyonun simgesi olarak kaldı; doğruluk ve derin bilgiyle mesleğe değer kattı.

Allah Muhammed eş-Şafii’ye rahmet eylesin; ailesine, meslektaşlarına ve sevenlerine sabır ihsan etsin.


Saddam Hüseyin sonrası Irak: Diktatörlükten Frankenstein devletine

Bağdat'taki Irak Parlamentosu, 30 Temmuz 2022 (Reuters)
Bağdat'taki Irak Parlamentosu, 30 Temmuz 2022 (Reuters)
TT

Saddam Hüseyin sonrası Irak: Diktatörlükten Frankenstein devletine

Bağdat'taki Irak Parlamentosu, 30 Temmuz 2022 (Reuters)
Bağdat'taki Irak Parlamentosu, 30 Temmuz 2022 (Reuters)

İyad el-Anber

Irak'ta bizzat yaşadığım, Saddam Hüseyin rejimini devirmek için başlatılan ayaklanmanın ilk günlerini şöyle geriye dönüp düşündüğümde, duygularımız Baas Partisi yönetimi olmadan Irak'ın nasıl bir yer olabileceğine dair rasyonel düşünceleri gölgede bırakıyor. Bu tarihi anı yaşayacağımıza dair sadece umut ve hayaller vardı.

İronik olansa, diktatörlükten kurtulma arzusu, daha iyi bir gelecek umuduyla yüklüydü. Totaliter bir rejim altında yaşarken nasıl olmasın ki? Tarihçi Hannah Arendt'in tarif ettiği gibi, bu bizi gününü gün eden, kamu işlerine veya geleceğe olan ilgisini tamamen yitirmiş, reform umudunu kaybetmiş, başıboş atomlara dönüştürdü.

Ancak diktatörlük rejiminin yıkılmasından ve ‘demokratik’ bir sistemin benimsenmesinden yirmi yılı aşkın bir süre geçtikten sonra, Irak'ın geleceği hakkında aynı endişelere geri döneceğimizi beklemiyorduk. Diktatörlük rejiminin yaptığı hataları aşamayan ve silah gücü, siyasi para ve dış destekle iktidarını ve etkisini pekiştiren yönetici sınıfın yol açtığı hasarı onarmak için herhangi bir umut var mı? Tek lider ve komutanın diktatörlüğünden ‘seçim meşruiyeti’ kisvesi altında liderlerin yönetimine geçtik.

Irak'ın siyasi sisteminde 20 yıllık değişimin ardından geçen iki yılı hatırladıkça, diktatörlük döneminde idam, yerinden edilme ve Irak'ın güneyinden yoksulluk çeken bir aileden bir kadının, “Saddam rejimi hakkında ne düşünüyorsunuz?” sorusuna verdiği “Saddam çocuklarımızı öldürdü, bizi mahvetti, aç bıraktı ve yerinden etti” yanıtı ve ardından “Bugün iktidarda olanlar hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye sorulduğunda, “Allah onların yüzlerini çirkinleştirsin, çünkü Saddam'ın yüzünü ak ettiler” cevabı yıllar süren değişimin özeti niteliğindeydi.

Diktatörlük rejimini devirme konusundaki tutumum değişmemiş olsa da, 9 Nisan 2003 tarihine geri dönebilecek olsaydık ve bugünkü durumumuzu önceden bilseydik, hiç tereddüt etmeden “Ne olursa olsun, totaliter bir diktatörlük rejiminin insafına kalmayalım” derdim. Ancak, yolsuzlukları ve başarısızlıkları ile biriken hataları nedeniyle siyasi sınıfın yarattığı hayal kırıklığı ve hüsranımı ifade edecek kelimeler bulamıyorum. Bu hatalar, bize bütün bir ülkeyi kaybetmişiz gibi hissettiriyor. Mafya ve milislerin yönettiği bir ülke değil, gerçek anlamda bir ülkede yaşamak her Iraklının hayali haline geldi.

Yasal ve siyasi meşruiyeti seçimlerden gelen ‘parlamenter’ adlı bir siyasi sistemimiz var, ancak siyasi kararların bir grup oligarşi tarafından tekelleştirildiği ‘yönetim sistemi’ adlı paralel bir sistem de mevcut.

İnsanların özgürlüklerini elinden alan, insan onurunu hiçe sayan ve insanları lider ve komutanı övmekten başka bir işlevi olmayan bireylere dönüştürmek isteyen totaliter rejimlerde geçen günleri özleyen rasyonel bir tutum hayal etmek imkansız. Zira totaliter rejimlerde şakşakçılardan olmak istemeyenler idam, hapishanelerde işkence ve ülkeden sürgünle karşı karşıya kalırlar. Diktatörlükler devleti ve kurumlarını ortadan kaldırıp tek bir liderin iradesiyle değiştirmeye çalışırken, 2003 yılından sonra iktidara gelen siyasi sınıf, devleti ortadan kaldırıp siyasi karar alma sürecini domine eden siyasi liderlerin otoritesiyle değiştirmeye çalıştı. Ancak totaliter ve diktatörce davranışların ve düşünce biçimlerinin toplumun kültürüne ve davranışlarına yerleşmesi trajik bir ironiydi.

2003 yılından sonra egemen sınıf tarafından yaratılan ‘devlet’ varlığı, diktatörlüğün hatalarını düzeltmek, toplum üzerindeki etkilerini ele almak ve devlet ile toplum arasındaki ilişkiyi düzeltmek yerine, Mary Shelley'nin Frankenstein romanındaki Victor'un yaratığına benzer korkunç bir canavar ortaya çıkardı. Evet, siyasi sınıf bir canavar yarattı ve ona, kendi çıkarlarını yönetmek, rantçı ekonomiyi paylaşmak ve devletin kaynaklarını yağmalamak olan bir ‘hükümet sistemi’ adını verdi.

Paralel unvanlar

2003 yılından sonra iktidara gelen siyasi sınıf, yirmi yılı aşkın bir deneyimle, ‘devlet’ kavramıyla ilgili her şeyi yok etme konusunda son derece yetenekli olduğunu dünyaya kanıtladı. Devletle ilgili, siyasi kurumlar, anayasa, ordu ve polis gücü, ekonomik kurumlar gibi her şeye sahibiz. Ancak gerçekte bunlar, günlük yaşamın rutin işlerini yönetmekle görevli, devlet işlerini yönetmede gerçek bir etkinliği veya rolü olmayan, sadece isimden ibaret kurumlardır.

sdfergt
Irak'ın başkenti Bağdat’ta Yeşil Bölge'nin havadan görünümü, 11 Ağustos 2021 (Reuters)

Prof. Dr. Amir Hasan Feyyad bu durumu şöyle özetliyor:

"Geçiş fırsatı kaçırıldı ve her türlü çeşitliliği baskılayan ve bastıran bir devletten, çeşitli güçlerin baskısı ve baskısı altında olan bir devlete geçtik! Daha doğrusu, tek bir totaliter yönetimden, demokratlar olmadan demokrasi inşa etme sloganına sadık, anayasayı hazırlayanların yönettiği, ancak anayasayı hazırlayanların yönetmediği çoğulcu bir totaliter yönetime geçtik.”

Bir anayasamız var, ancak hükümetin oluşumunun özelliklerinden biri, iktidar sistemi tarafından belirlenen siyasi normlara dayanmasıdır. Anlaşmazlık yaşanan konular tartışılır ve uzlaşılarla çözüm aranır. Yasal ve siyasi meşruiyeti seçimlerden gelen ‘parlamenter’ adlı bir siyasi sistemimiz var, ancak siyasi karar alma sürecinin bir grup oligarşi tarafından tekelleştirildiği ‘yönetim sistemi’ adlı paralel bir sistem de mevcut.

Siyasi sınıfın bugün övündüğü demokratik sistem, seçimlere indirgenmiş kırılgan bir demokrasi modelidir.

Evet, bir parlamentomuz var, ancak siyasi aktörler koalisyonlar altında bir araya geliyor ve yasaların ve mevzuatın kabul edilmesine ilişkin kararları onlar veriyor. Parlamentonun denetim işlevi, oturumlar geçtikçe giderek zayıflıyor. Irak'ı yönetenler, siyasi sistemlerinin adı olarak demokrasiyi seçmiş gibi görünseler de kurumsal ve anayasal yönetimi ortadan kaldırmış durumdalar. Çünkü nihayetinde kaosun egemen sistem haline gelmesini istiyorlar. Irak'ta, siyasi sistem kavramını tanımlayan tüm siyasi etiketlere ve kurumlara sahip olmamıza rağmen, bunlar iktidarda olmadıkları için, şu anda kaosun egemenliği altında yaşıyoruz gibi görünüyor.

Evet, bir anayasamız var, ancak bu anayasa siyasi tartışmalarda politikacıların sadece konuştukları bir konu haline geldi. Anayasa, siyasi gruplar arasındaki protestolarda kullanılır ve hükümleri uygulanmaz, çünkü son sözü siyasi anlaşmalar ve uzlaşmalar söyler. Devletimiz, siyasi literatürde okuduğumuz gibi, organize şiddetin kullanımını tekelinde tutmuyor, çünkü varlığını haklı çıkaran paralel bir silahlı yapılanma mevcut. Bazen ‘direniş’ bayrağı altında, bazen ‘yönetim deneyimini’ savunmak için, bazen de mezhepçi veya milliyetçi bileşenin siyasi kazanımlarını korumak için var olması gerektiği savunulur. Bu paralel silahlı yapının meşrulaştırılması, devletin korunması için gerekli olduğu şeklinde hissettirilmeden pazarlanır.

d
Irak'ın başkenti Bağdat’ta, İmar ve Kalkınma Koalisyonu destekçileri tarafından yapılan kutlamalar sırasında, bir ekranda mevcut Başbakan Muhammed Şiya es-Sudani'nin seçim afişi gösterilirken, 12 Kasım 2025 (Reuters)

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Irak'ta, siyasi sınıfın davranışını çelişkili olarak tanımlamak artık şaşırtıcı değil ve belki de demokrasi konusundaki tutumları en çelişkili ve aynı zamanda en tuhaf olanıdır. Iraklı politikacılar, demokratik sistemin temelleriyle ilgili ne varsa, belki de en önemlisi hesap verebilirliği yok etmek için gece gündüz çalışıyorlar, ancak aynı zamanda demokrasinin araçlarını, özellikle de seçimleri, iktidarda kalmak ve yönetimi sürdürmek için bir araç olarak görüyorlar.

Rejimler ve hükümetler değişiyor, ancak krizlerle boğuşan devletin gerçekliği değişime dirençli ve inatçı olmaya devam ediyor. Hükümetler ve siyasi elitler, bir ulus kuran, iç çeşitliliğini rasyonel bir şekilde kontrol altına alıp barındırabilen ve kurumsal kurallara dayalı modern bir devlet kuran ulusal bir Irak projesi üretmekte başarısız oldular.

Siyasi sınıfın bugün övündüğü demokratik sistem, seçimlere indirgenmiş kırılgan bir demokrasi modelidir. Bu yüzden devletin inşası veya kurumsal yönetişimin kurulması için güvenilir bir model olmaktan ziyade devletin kontrolünü ele geçirmek isteyen maceracılara ve demagoglara kapıyı aralıyor. Bu tür  bir demokrasi, kimlik krizini çözmeyecek, aksine onu daha da derinleştirecek ve kalıcı hale getirecektir.

Bu ikilem, devleti iki farklı bakış açısıyla değerlendiren siyasi kültürümüzde de bulunuyor. Bunlardan birincisi, devleti toplumu temsil eden, çelişkilerinin üstesinden gelen, kurumsal kurallar ve yasaların etkinliği yoluyla iradesini uygulayan, hak ve özgürlüklerin garantörü olarak gören elitist bir bakış açısıdır. Devleti arayan vatandaşın zihninde yer alan kavram, devletin güvenlik bozulmasını önleme ve güç ve zorlama yoluyla otoritesini dayatma yeteneği aracılığıyla varlığını hissetmek istemesidir. Belki de vatandaşlar, hükümetlerin güvenliği sağlamada başarısız olduklarını, silahlı mafya örgütlerinin artık güvenlik ve emniyetlerini kontrol ettiğini ve devletin işlevini gasp ettiğini gördükten sonra, devleti tekelcilik ve şiddet uygulama işlevine indirgeme hakkına sahiptir.

2003 yılından sonra iktidara gelen siyasi sınıf, sadece başarısız bir devlet üretti ve en büyük trajedi, bu başarısız devleti bile belirli bir başarısızlık ve kırılganlık düzeyinde tutamamış olmaları.

Sonuç olarak, devletin elitist kavramını ya da onu tek bir işleve sınırlayan kavramı da gerçekleştiremedik, çünkü iktidar her zaman devleti domine eden, onun yeteneklerini kontrol eden ve kaynaklarını elinde tutanların elinde oldu. Devlet, uygulaması ertelenmiş bir proje olarak kalacak ve devletin sembolizmi ve unvanından geriye kalanlar, ondan geriye kalanları korumak için mücadele ediyor. Devleti hegemonya altına alma projeleri, Irak'taki siyasi güçlerin düşünce ve davranışlarını şekillendirmeye devam ediyor. Bu durum, devlet kurma projesini büyük ölçüde engelledi. Çünkü ulusal konsensüsü oluşturan ve devlet olmama durumunu sona erdiren ana sütunlar üzerinde henüz bir anlaşmaya varılamadı.

Devlet kavramı ile iktidar partileri arasındaki entelektüel ve kültürel kopukluğun hem siyasi söylem hem de siyasi pozisyonlar açısından açık ve net olduğu ve bazılarının çeşitli bahanelerle kontrolsüz silahların meşruiyetini haklı gösterdiği göz önüne alındığında, devleti ve onun ayrıntılarını ortadan kaldırmaya çalışmak belki de anlaşılabilir bir durum. İktidarda olan ve siyasi kararları kontrol eden bileşenin haklarını garanti altına almayı talep edenler, devletin, sosyal çelişkileri aşan, grupları eriten ve çeşitlendiren, toplumu koruma ve onun özlemlerini gerçekleştirme işlevini yerine getiren, ulusun varlığını ifade eden en üst kurum olarak anlamının kesinlikle farkında değil.

Kırılma noktaları

Irak'taki rejimler isimlerini, ideolojilerini ve sloganlarını değiştirdilerse de halkla aralarında güven köprüleri kurmayı başaramadılar. Çünkü yabancılaşma durumunu sürdürdüler, toplumdan uzak durdular ve toplumun siyasi yaşamdaki rolünü marjinalleştirdiler. Bu yüzden hükümetler kendi vatandaşlarına karşı katliamlar ve zulümler yapmaktan hiç çekinmedi.

cfvg
Kürdistan Demokratik Partisi lideri ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi eski Başkanı Mesud Barzani, Irak'ın Erbil kentinde Irak parlamentosu seçimleri öncesinde düzenlenen mitingde konuşurken, 7 Kasım 2025

Çatışma hatları, günlük ihtiyaçların karşılanması gibi toplumun temel talepleri ile iktidardakilerin etki alanlarını genişletme, hakimiyetlerini ve iktidarlarını sürdürme arzusu arasındaki uyuşmazlık olarak özetlenebilir. Dolayısıyla, politikacıların halklarına sundukları başarı olarak gördükleri, aslında halkın talep ettikleri değil, iktidar çevresinin istediğini verme ve iktidar yetkililerinin yakın arkadaşlarını memnun etme çabasıydı. Siyasi sınıfın gerçek başarısı, kamusal alanın her ayrıntısında kaos yaratıyor.

Siyasi sınıf sadece kaos yaratmakla yetinmeyip aynı zamanda başarısızlıklarını ve aptallıklarını haklı çıkarmak için komplo teorilerini bahane ederek bunları demagojik retorik ve ideolojik açıklamalarla halka aktardı ve Iraklılara mevcut durumu kabul etmeleri, aksi takdirde kaosla karşı karşıya kalacakları mesajı verdi. Iraklıların yaşadıklarından daha sert ve yıkıcı bir kaos bilmiyorum. 2003'ten sonra iktidara gelen siyasi sınıf, başarısız bir devletten başka bir şey üretmedi ve en büyük trajedi, bu başarısız devleti bile belirli bir başarısızlık ve kırılganlık düzeyinde tutamamış olmalarıdır. Aksine, devlet öncesi güçlerin ve grupların devletin işlevlerini ele geçirip onu ‘paralel bir devlete’ dönüştürmelerine kapı açmışlardır. Bu yüzden siyasi sistemin ana görevi, bir yandan devletten geriye kalanları yok etmek, diğer yandan da onun yıkıntıları için yas tutmak haline geldi.

Yıllar süren rejim değişikliği sürecinde siyasi sınıfın yol açtığı tüm kaoslara rağmen, iktidar partileri ve liderleri hala bu deneyimi gözden geçirip değerlendirmek konusunda bir adım atmadılar.

Saddam Hüseyin rejimi, sadece askeri güç nedeniyle değil, aynı zamanda çoğu Iraklının onun diktatörlük yönetimi altında günlük aşağılanma içinde yaşaması nedeniyle de Amerikan güçlerinin elinde düştü. Bu yüzden devletin veya vatanın düşüşü gibi bir tehdit hissetmediler, çünkü devlet veya vatan hakkında hiçbir şey bilmiyorlardı. Okulda öğrendikleri ve fırsatçılar tarafından sürekli tekrarlanansa sadece Saddam'ın devlet olduğu ve devletin Saddam olduğuydu. Bugün devleti küçümsemeye çalışanlar, yönetici ile yönetilenler arasında güven olmadan yönetimin, iktidarın ve nüfuzun sadece yıkıma yol açabileceğini ve iktidardakilerin kaderinin zorbalar ve diktatörlerden farklı olmayacağını anlamıyorlar. ABD ordusu, Iraklılar Saddam Hüseyin'i terk ettiğinde onun rejimini devirebildi. Halk, diktatörlerin elinde her gün aşağılanmayı da yolsuzluk ve kaosun yol açtığı aşağılanmayı da kabul etmez. Vatan ve vatanı savunmak gibi kavramlar, bunları dile getirenler iktidarda kalmak için yurttaşlarını köleleştirmek ve onların kanını satmak istiyorsa, boş sloganlara dönüşür.

Saddam rejiminin düşüşünden yirmi yıldan fazla bir süre sonra, Siyasi sınıfın devlet inşası sürecini engellediğini öne sürdüğü tüm gerekçeler geçersiz hale geldi.  Artık herkes Basra'nın yıkılmasından sonra Irak'ın devleti olmayan bir isim olarak kaldığını biliyor. Bunun nedeni, devleti yeniden inşa etme projesinin, iktidarın ganimetlerini paylaşmak için yapılan müzakerelerde gündeme gelmemiş olmasıdır. Terör örgütlerine karşı kazanılan zaferler bile devletin prestijini geri kazanmak için kullanılmadı, aksine devlet dışı güçlerin lehine el konuldu ve bu güçlere devleti ele geçirme meşruiyeti verildi.

En zorlu sınav, diktatörlük altında yaşarken umudu kaybetmekti, ancak görünüşe göre, başarısızlıklar, yozlaşmışlar ve bir türlü anlaşamayan liderler tarafından kaybedilen ülkeyi yeniden inşa etme umudunu kaybetme korkusu döngüsüne geri dönüyoruz. Iraklıların çoğunluğu, dünya nüfusunun geri kalanı gibi terör, yetimler, yaslı aileler ve dullar olmadan barış içinde yaşamayı ve şehitlerin ve anlamsız savaşlarda ölenlerin cenazelerini geride bırakmayı arzuluyordu. Bu arzularımıza kavuşmak imkansız değildi. Ancak kendilerini devletin üstünde görenler, bu basit hayalleri ve istekleri yok ettiler.

Yıllar süren rejim değişikliği sürecinde siyasi sınıfın yol açtığı tüm kaosa rağmen, iktidar partileri ve liderleri hala bu deneyimi gözden geçirmeyi ve değerlendirmeyi düşünmüyorlar. Siyasi söylem, on yedi yıllık iktidarın ardından ülkenin durumunu değerlendirmek için samimi çabalar yerine, erteleme ve geciktirmeyle öne çıkıyor. Halen siyasi sınıfın liderleri ve figürleri tarafından dikkate alınmayan konular hakkında özeleştiri ve tarihi inceleme yapılmıyor, zorlu ve ağır sorular sorulmuyor. Çünkü çoğunluğu inkar halinde yaşamayı ve hatta toplumun çeşitli kesimlerinin haklarını koruma sloganı altında daha fazla yıkım aramayı tercih etmiş durumda. Halkın siyasi sınıfa güveni olmadığı bir ortamda Irak'ın ikilemine gerçek çözümler bulunmasını bekleyemeyiz.