Drone’lar nasıl geleceğin silahına dönüştü?

İranlı askeri yetkililer yerli üretim drone’ları inceliyor. (AFP)
İranlı askeri yetkililer yerli üretim drone’ları inceliyor. (AFP)
TT

Drone’lar nasıl geleceğin silahına dönüştü?

İranlı askeri yetkililer yerli üretim drone’ları inceliyor. (AFP)
İranlı askeri yetkililer yerli üretim drone’ları inceliyor. (AFP)

Tarık eş-Şami 
Husilerin, Birleşik Arap Emirlikleri'nin başkenti Abu Dabi'ye yönelik düzenlediği son saldırı, drone’ların ulusal güvenliği tehdit eden bir unsur olarak öne çıkmasını sağladı. Daha önce ABD gibi gelişmiş teknolojiye sahip ülkeler, drone’ları terörist gruplara yönelik operasyonlarda kullanıyordu. Son saldırılarla birlikte, devlet dışı aktörlerin, milis grupları ve terör örgütlerinin de bu teknolojiye etkin erişim sağlayabildiği görüldü. İnsansız Hava Araçları (İHA) ve drone’lar küresel güvenlik için önemli bir tehdit haline gelmiştir. İran’ın Ortadoğu’daki milislerine bu teknolojileri temin etmesi bölgesel anlamda ciddi güvenlik açıklarına neden oluyor. Türkiye’nin ürettiği daha da gelişmiş İHA ve SİHA’ları, Kafkasya, Ukrayna, Libya ve Etiyopya'daki çatışma bölgelerine ihraç etmesi de dengeleri değiştiriyor. Gelecekteki savaşlarda, drone/İHA’ların savaş sahasını nasıl şekillendireceği merak konusu. ABD, NATO ülkeleri ve diğerleri, drone’ların doğuracağı tehlikelere karşı ne tür önlemler alacak?  

Geleceğin silahı   
Gelecekteki savaşlarda yapay zekâ ve ağ merkezli harp konseptlerinin rolü, NATO içindeki tartışmalarda baskın bir konu olarak ortaya çıkıyor.  NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in ifadesiyle, gelecekteki savaşlar, sadece mühimmat, savaş gemileri ve konvansiyonel silahlarla değil, Big Data (Büyük Veri) tarafından desteklenen yeni elektronik harp konseptleriyle şekillenecek.  
Drone olarak bilinen insansız hava araçlarının, yalnızca devletler için değil, milis grupları ve terör örgütleri gibi devlet dışı aktörler tarafından da tercih edilen silahlar haline gelmesi, Stoltenberg'in açıklamasını doğrular nitelikte.
Terör örgütlerinin ‘silaha dönüştürülmüş’ drone’lara kolay ulaşımı tüm ülkeleri endişelendiriyor. İHA/drone’ların nispeten ucuza mal edilmeleri, saldırı ve savunma harekatlarında etkili olduklarının kanıtlanmış olmaları göz önüne alındığında, hızla gelişen bir sektör olarak öne çıkıyor. Öte yandan ‘drone’ saldırılarına karşı savunma yapmak oldukça zor ve yüksek maliyetli.  2021’de yaklaşık 11,3 milyar dolar olan askeri ve sivil ‘drone’ pazarının, 2028’e kadar 26 milyar dolar seviyesinin üstüne çıkacağı tahmin ediliyor. Pazarın bu denli büyümesinin başlıca nedenlerinden biri olarak, bu araçların teknolojilerinde kullanılan yapay zekâ ve veri yönetimi alanlarındaki hızlı gelişmeler gösteriliyor. Ayrıca ‘drone’ların, istihbarat toplama, sınır yönetimi, terörle mücadele gibi çok geniş bir yelpazede kullanımının mümkün olması, küresel talebi arttırıyor.  

Sürekli tehdit 
The Economist gazetesinde yer alan bir haberde, İran'ın sadece Irak'ta değil, Yemen, Suriye, Lübnan ve Gazze Şeridi'ndeki vekilleri için de istikrarlı bir "drone" tedarikçisi haline geldiği belirtildi. Drone’lar, İran’ın asimetrik savaşta tercih ettiği başlıca silah haline dönüştü. Şahlık rejiminin 1979’da devrilmesinden bu yana, hava kuvvetlerinde modernizasyonu sağlayamayan İran, gelişmiş uçak gücü yokluğunda İHA/drone’ların geliştirilmesine odaklandı. İran rejimi son otuz yılda, balistik ve seyir füzeleri ile insansız hava araçlarına ciddi yatırımlar yaptı. Philadelphia merkezli Dış Politika Araştırma Enstitüsü'nün uzmanlarına göre, İran, genellikle ticari olarak temin edilebilen bileşenleri geliştirerek kendi drone’larını yaptı. Öte yandan Tahran, RQ-170 Thunderbolt insansız hava aracı benzeri, hassas güdümlü füze taşıyan İHA’lar yapmayı da başardı. 
İran, İHA’ları ya da malzeme ve teknolojilerini Ortadoğu'daki müttefiklerine dağıtarak bölgede güvenlik gerilimi yaratıyor. Akdeniz'den Hint Okyanusu ve Basra Körfezi'ne kadar olan hedefleri tehdit ediyor. İran bölgedeki vekillerine İHA’ları parçalanmış olarak temin ediyor, daha sonra bu parçalar monte edilerek kullanılıyor. Böylelikle İran kendisinin dahli olmadığını iddia edebiliyor. Geçen yaz Suriye’nin kuzeydoğusunda el-Tenef'teki Amerikan askeri noktası, GPS (küresel konumlama sistemi) tarafından yönlendirilen 5 adet İHA tarafından saldırıya uğradı. Saldırı başarısız olsa da ABD yönetimi İran’ı suçladı ve İHA programıyla bağlantılı kişi ve şirketlere yaptırımlar uyguladı. 
ABD'nin 5. Filosu ve Çok Uluslu Birleşik Deniz Kuvvetleri'nin Komutanı Brad Cooper, İran’ın, ABD filosu ile güvenli olmayan deniz çatışmalarında İHA/drone kullanımını hem yetenekleri hem de faaliyet yoğunluğu açısından önemli ölçüde artırdığını açıkladı. Amerikan Deniz Kuvvetleri Enstitüsü, İsrail’e ait petrol tankeri Mercer Street’in geçen temmuz ayında saldırıya uğramasının ardından konuya olan ilgisini arttırdı. Petrol tankerine, İran yapımı bir kamikaze insansız hava aracıyla saldırı yapılmıştı.  

İsrail ile mücadele  
İsrail, İHA/drone’lara karşı 2004 yılından bu yana kendi güvenlik mekanizmalarını geliştiriyor. 2004’te İran yapımı bir insansız hava aracı İsrail hava sahasında bir engelleme olmaksızın saatlerce uçmuştu. Hizbullah İsrail’e ait önemli merkezlerin İHA ile çekilmiş fotoğraflarını yayınladı. O tarihten itibaren İsrail, hava sahasına giren 12 insansız hava aracını ele geçirdi. 2012'de bu İHA’lardan birinin, Dimona'daki İsrail nükleer reaktörünü hedef aldığı açıklanmıştı. İsrail, 2018'de Suriye'de İran uçaklarına ve yerdeki kontrol sistemlerine karşı hava saldırıları düzenlemişti. 
Amerika Birleşik Devletleri'nin İran'a uyguladığı yaptırımların, İHA üretme çabaları üzerinde hiçbir etkisi olmadı. Çünkü bu silahları üretmek için gereken bileşenlerin çoğu, çevrimiçi olarak kolayca satın alınabiliyor. İsrail’deki Alma Araştırma Merkezi'nin iddialarına göre, İHA’ların kritik parçaları Batı ülkelerinde yaşayan ticari vekiller tarafından, Tahran'ın diplomatik posta sistemi aracılığıyla İran’a gönderiliyor. İran’ın şu an sahip olduğu İHA/drone sayısının 2 bin civarında olduğu tahmin ediliyor. Bu çok çeşitli filo, istihbarat toplamak, kara ve hava hedeflerini vurmak veya ‘intihar-kamikaze- saldırıları gerçekleştirmek için tasarlanmış araçlardan müteşekkil.  

Daha geniş tehlike alanı  
Ancak İran’ın oluşturduğu bu tehdit sadece Ortadoğu ile sınırlı değil, çünkü İran’ın insansız hava araçları birçok Afrika ülkesinde ve Venezüella’da Florida Eyaleti’nin 2 bin km ötesinde faaliyet gösteriyor. Belki de bu sebeple, ABD Hazine Bakanlığı, İHA ve ‘askeri drone’ların’ artmasını, barışa yönelik bir tehdit ve uluslararası toplumu istikrarsızlaştıran bir unsur olarak nitelendirdi. İran’ın İHA’ları genelde ABD’nin İHA’ları gibi hassas güdümlü mühimmat taşımıyor, daha çok İHA/drone’ın kendisi bir silah olarak ‘kamikaze’ saldırılarında değerlendiriliyor. Batı’daki uydu olanaklarına sahip olmayan İran daha çok GPS sistemlerini kullanıyor. İran, 1984’te ürettiği ilk drone’nın ardından bu alanda önemli ilerlemeler kaydetti. ABD ve İsrail’e ait İHA’ları düşürerek bunları inceleme fırsatı bulan İran, benzerlerini yapsa da kendi bağımsız çalışmalarıyla da İHA’lar üretebildi.   
Geçen Kasım ayında ABD Breaking Defense internet sitesi, ABD ve İsrail’in, İran’ın artan İHA kullanımına yanıt olarak, İran İHA sektörüne yönelik operasyonlarını yoğunlaştırdığını duyurdu. ABD’nin 5. Filo Komutanı Brad Cooper, 5. Filo’nun, deniz drone’larını, insansız yüzey gemilerini ve insansız sualtı araçlarını kullanmayı arttırdığını duyurdu. Ayrıca bu araçların teknoloji entegrasyonunu hızlandırmak için Eylül 2021'de Task Force 59'u kurduklarını açıkladı.  
Görünen o ki ABD, İsrail ve diğer ülkelerin karşı karşıya olduğu en önemli sorun, İran’ın İHA/drone’larına karşı kolay bir savunma yönteminin olmamasıdır. Washington yönetimi, teröristlere yönelik operasyonlarda İHA’ların etkin teknolojisiyle donatılması için uzun zaman harcadı, ancak benzer araçlara karşı gerekli savunma mekanizmaları geliştiremedi.  

Türkiye sorunu 
Öte yandan, Türkiye, Suriye ve Libya'dan Güney Kafkasya, Etiyopya ve Ukrayna'ya kadar uzanan çatışma alanlarında, yerli olarak ürettiği İHA/drone’ların gelişmiş performansından yararlanıyor.   Türkiye her geçen yıl İHA’ların ihracatında artışa gidiyor. Ancak bu başarının bir bedeli var. Türkiye bu alandaki ilerlemeleri nedeniyle uluslararası toplumun dikkatini çekmiş durumda. Bazıları, Türkiye’nin kontrolsüz İHA ihraç politikasına yönelik eleştiride bulunuyor. Bunun son örneği, ABD’nin, 
Aralık 2021'de Etiyopya'da Türk İHA’larının, sivillere yönelik saldırılarda kullanılmasıyla ilgili ‘insani kaygılarını’ dile getirmesiydi.  Keza Bayraktar TB2 İHA’ları Ukrayna'ya ihraç edildi ve Kiev tarafından güçlerini hedef alan obüsleri bombalamak için kullanıldı. Bu durum Minsk Anlaşması’nın ihlal edildiğini ileri süren Rusya’yı öfkelendirdi. Ancak garip olan, Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu'nun eleştirileri reddederek, İHA’ların Ukrayna’ya ait olduğunu söylemesiydi. Oysa İHA’ların üretim yeri Türkiye olduğundan bu tür bir durumda sorumluluk duyması beklenirdi. İHA’lar Ukrayna’ya ait olsa ve kullanım yetkisi Kiev yönetiminde olsa da tedarikçinin tedarik sonrasında hiçbir sorumluluğu olmadığı yönündeki bir yargı tartışmaya açıktır. Nitekim Türkiye, kendisi ile çatışmakta olan terör örgütü PKK’ya silah desteği yapılmasını şiddetle eleştirmektedir.  
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analizde görüşlerini belirten Carnegie Uluslararası Barış Vakfı araştırmacılarından Alper Coşkun’a göre, Türkiye'nin, spekülasyonları önlemek için, İHA ve SİHA’ların ihracatı ile ilgili şeffaf davranması ve sorumlu bir kaynak olduğunu göstermesi gerekiyor.  



Macron, Hürmüz'de 6 aylık ateşkes formülü arıyor

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Élysée Sarayı'nda düzenlediği basın toplantısından bir kare (Reuters)
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Élysée Sarayı'nda düzenlediği basın toplantısından bir kare (Reuters)
TT

Macron, Hürmüz'de 6 aylık ateşkes formülü arıyor

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Élysée Sarayı'nda düzenlediği basın toplantısından bir kare (Reuters)
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Élysée Sarayı'nda düzenlediği basın toplantısından bir kare (Reuters)

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun eylül ayının son haftasında düzenlenen geleneksel “Liderler Haftası”na son kez katılmak üzere New York'a giderken gündeminde çok sayıda dosya taşıyor. Fransa ayrıca bu ay Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi dönem başkanlığını yürütüyor.

Macron'un New York'ta çok sayıda mevkidaşıyla görüşmesi planlanıyor. Ancak bunlar arasında enerji krizi ve bunun yol açtığı sonuçlarla bağlantılı olması nedeniyle üç görüşme öne çıkıyor. Macron'un ABD Başkanı Donald Trump, İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve New York'a gelecek bazı Körfez ülkeleri liderleriyle bir araya gelmesi bekleniyor.

Macron, Batılı liderler arasında Pezeşkiyan'la görüşecek belki de tek isim olacak. Fransa ile İran arasındaki ilişkilerde gerilim hakim olsa da iki taraf arasındaki telefon görüşmeleri ve temaslar kesilmiş değil.

Macron'un girişiminin içeriği

Macron, New York'a belirli bir öneriyle gidiyor. Ancak Hürmüz Boğazı'ndaki durum ve genel olarak bölgedeki savaş konusunda tarafların, yani ABD ve İran'ın tutumları dikkate alındığında bu girişimin başarıya ulaşacağına şimdiden dair herhangi bir öngörüde bulunmak mümkün değil.

FGRTHY
Umman Sultanlığı'ndaki Musandam Valiliği'nden Hürmüz Boğazı yakınlarındaki gemiler (Arşiv - Reuters)

Paris, Husilerin Babülmendep Boğazı, Yemen'in Kızıldeniz'e bakan kıyıları ve Kızıldeniz'deki bazı önemli adalar üzerindeki kontrolünü göz ardı etmiyor. Ancak Fransız kaynaklarına göre Paris, Hürmüz dosyasına odaklanmak ve bir anlamda bu konuyu İran dosyasındaki diğer anlaşmazlıklardan ayırmak istiyor.

Başka bir ifadeyle Paris, Hürmüz Boğazı'ndan geçişin güvenli şekilde sürdürülmesi meselesinin İran'ın nükleer programı, füze ve balistik kapasitesi ya da bölgesel müdahaleleri gibi diğer başlıklardan bağımsız olarak ele alınmasını istiyor.

Paris'e göre bugün acil mesele enerji dosyası ve petrol ile doğal gaz tedarikinin dünya piyasalarına ulaştırılması. Bu konu, ABD dahil tüm tarafları doğrudan ilgilendiriyor. Dolayısıyla enerji meselesinin diğer sorunlarla ilişkilendirilmesinin mevcut durumu daha da ağırlaştıracağı değerlendiriliyor.

Bu açıdan bakıldığında Macron'un BM Genel Kurulu çalışmaları kapsamında gerçekleştireceği belirtilen üç görüşmenin önemi daha iyi anlaşılıyor.

6 aylık geçiş dönemi

Paris, ilgili tarafları Hürmüz Boğazı'nda güvenli deniz ulaşımının 6 aylık “geçici bir geçiş dönemi” boyunca serbest bırakılmasını kabul etmeye ikna etmek istiyor.

Paris'e göre böyle bir hedefe ancak iki paralel koşulun yerine getirilmesiyle ulaşılabilir. Bunlardan ilki, ABD'nin İran limanlarına uyguladığı ve ablukayı aşmaya çalışan İran gemilerinin hedef alınmasını da içeren sıkı deniz ablukasını hafifletmesi. İkinci koşul ise İran'ın boğazdan geçen tankerlere herhangi bir askeri yöntemle saldırmayacağına dair açık bir taahhütte bulunması.

Başka bir ifadeyle Fransa, Washington ile Tahran arasında şu anda askeri ve ekonomik olmak üzere çok yönlü biçimde devam eden ve bedelini dünyanın çok sayıda ülkesinin ödediği savaşın “dondurulmasını” öneriyor.

Buna paralel olarak Paris, bu yıl Fransa'nın başkanlığını yürüttüğü G7'nin önümüzdeki haftalarda enerji dosyasına odaklanacak bir toplantı düzenlemesi için çalışıyor.

GTHYJU
Fransa'da elektrik üretiminde en büyük paya sahip nükleer santral (Reuters)

Macron geçen cuma günü düzenlediği basın toplantısında amaçlarının “işbirliğini güçlendirmek, grup ülkeleri ile başlıca ortaklarımız arasında gereksiz gerilimlerden kaçınmak ve birkaç ay önce yaptığımız gibi stratejik rezervlerin olası kullanımına ya da kısıtlamaların kaldırılmasına yönelik seçenekleri ele almak” olduğunu söyledi.

Fransa'da enerji endişesi büyüyor

Enerji krizinin dünya ekonomilerinin büyük bölümünü olumsuz etkilemesinin yanı sıra krizin derinleşmesi Fransa'da da ciddi endişelere yol açıyor. Özellikle 2018 ve 2019 yıllarında enerji fiyatlarındaki artış nedeniyle başlayan ve geniş çaplı protestolara dönüşen “Sarı Yelekliler” gösterileri sırasında yaşanan çatışma ve yangın görüntüleri yeniden hatırlanıyor.

Bugün enerji fiyatları rekor seviyelere ulaşırken benzinin litre fiyatının 3 avroya kadar çıkabileceğini öngörenler bulunuyor.

Fransız hükümeti de mali açıdan zor bir dönemden geçiyor. Devletin borcu 3,5 trilyon avroyu aşarken hükümet 2027 bütçesini hazırlamakta zorlanıyor ve harcamalarda 54 milyar avroluk tasarruf sağlamaya çalışıyor.

Bütün bunlar hükümetin fiyatların vatandaşlar üzerindeki yükünü hafifletmek için güçlü biçimde müdahale etme kapasitesini sınırlıyor. Bu nedenle Macron cumartesi günü siyasi parti liderleri ve yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimlerinin adaylarını olağanüstü bir toplantıya çağırdı. Macron toplantıda ülkenin içinde bulunduğu durumun gerçek boyutlarını anlatırken derinleşen krizi kontrol altına alma çabaları hakkında da bilgi verdi.

İran ve ABD'nin karşılıklı şartları

Paris, girişimin başarılı olup olmayacağı konusunda bir değerlendirme yapmıyor. Bu nedenle girişimin akıbetini görmek için New York'taki temasların gerçekleşmesini beklemek gerekiyor. Ancak iki tarafın mevcut tutumlarına bakıldığında iyimserlik için fazla alan bulunmuyor.

İran tarafı, Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması için gerekli şartları arabulucular aracılığıyla Washington'a ilettiğini belirtiyor. İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreteri Muhsin Rızai'ye göre bu şartlar arasında tüm cephelerde savaşın sona erdirilmesi, İran'ın yurt dışındaki dondurulmuş varlıklarının serbest bırakılması, İran'a uygulanan deniz ablukasının kaldırılması ve İran halkının meşru haklarının tanınması bulunuyor.

Şarku’l Avsat’ın İran resmi haber ajansı IRNA'dan aktardığı habere göre Meclis Başkanı ve baş müzakereci Muhammed Bakır Kalibaf, Hürmüz Boğazı, Washington’un Tahran'ın tüm şartlarını yerine getirmeden yeniden açılamayacağını ifade etti.

Kalibaf, “Mesajlar iletildi ve şartlarımız arabulucular aracılığıyla karşı tarafa açıkça aktarıldı” dedi.

Başka bir ifadeyle Tahran, Washington'ın geçen haziranda Pakistan ve Katar'ın arabuluculuğunda iki taraf arasında varılan ve daha sonra Trump'ın çekildiği mutabakata yeniden bağlı kalmasını ve bu mutabakatı uygulamasını istiyor.

İran'ın taleplerine karşılık Washington'ın bunları kabul etmeye hazır olduğuna dair bir işaret bulunmuyor. Başkan Trump'ın açıklamaları bir günden diğerine değişebilse de Trump son olarak İran'ı ortadan kaldırmakla tehdit etti.

Axios'a yaptığı açıklamada İran konusunda bir “karar” vermesi gerektiğini söyleyen Trump “Onları ortadan kaldırmalı mıyım, kaldırmamalı mıyım? Bu kritik bir karar ve benimle her şey mümkün” dedi.

SAXDFRGT
ABD Hazine Bakanı Scott Bisent, 24 Ağustos'ta İran'a yönelik yaptırımların sıkılaştırılmasını duyurduğu basın toplantısından bir kare (Reuters)

Trump son dönemde savaşın gelecek kasım ayında yapılması planlanan ara seçimlerin ardından sona ereceğini vurguluyor. Çok sayıda analist ise seçimlere kadar “yoğun” savaşa dönülmeyeceği görüşünde. Bu analistlere göre savaşın yeniden yoğunlaşması ABD'de enerji fiyatlarını daha da yükseltecek ve Cumhuriyetçi adayların seçimlerde başarı şansını azaltacak.

Bugün itibarıyla Tahran ile Washington arasındaki durumun “çıkmaz” olarak nitelendirilebileceği görülüyor. Ancak arabuluculuk girişimleri sürüyor. Bunlardan biri Pakistan İçişleri Bakanı Muhsin Nakvi'nin İran'ın başkentine gerçekleştirdiği ziyaret oldu.

New York'ta da üst düzey diplomatik temasların yoğunlaşması bekleniyor. Bu temaslar, kapalı görünen diplomatik süreçte dar da olsa yeni bir fırsat penceresi açabilir.


İranlı casuslardan muhaliflere yeni tuzak: Sahte MR sonuçları kullandılar

Cheltenham'deki GCHQ binası (AFP)
Cheltenham'deki GCHQ binası (AFP)
TT

İranlı casuslardan muhaliflere yeni tuzak: Sahte MR sonuçları kullandılar

Cheltenham'deki GCHQ binası (AFP)
Cheltenham'deki GCHQ binası (AFP)

Britanya istihbaratı, İranlı casusların muhalifleri hareketlerinin izlenmesine imkan tanıyan bir casus yazılımla hedef aldığını tespit ettikten sonra uyarı yayımladı.

GCHQ bünyesindeki Birleşik Krallık (BK) Ulusal Siber Güvenlik Merkezi (NCSC), devlet bağlantılı aktörlerin mesajlaşma uygulamalarında tanıdıkları kişilerin kimliğine bürünerek muhalifleri, aktivistleri ve gazetecileri Chosen Brick adlı casus yazılımı indirmeleri için kandırdığı uyarısında bulundu.

Kötü amaçlı yazılım, kişinin rehberine, e-postalarına ve sosyal medya mesajlarının yanı sıra cihazın mikrofonuna ve ekrandaki içeriğe de erişim sağladı.

ABD ve Hollanda'daki müttefikleriyle birlikte BK, hem Britanyalı muhalifleri hem de çeşitli ülkelerden diğer kişileri hedef alan bu komployu ortaya çıkardı. Kaç kişinin kötü amaçlı yazılımdan etkilendiği belirsizliğini korurken FBI, siber aktörlerin yazılımı 2023 sonbaharından beri kullandığını öne sürdü.

İranlı ajanlar, büründükleri sahte kimlikleri hedeflerinin ilgi alanlarına ve önem verdiği konulara göre uyarlamak için sosyal mühendislik yöntemlerinden yararlandı. Bir vakada sahte MR sonuçları, kurbanın tuzağa düşmesini sağladı.

Windows işletim sistemlerini hedef alan kötü amaçlı yazılım, cihaz yeniden başlatıldığında bile etkinliğini sürdürüyor. NCSC, çalınan bazı kişisel bilgilerin İran yanlısı sızıntı sitelerinde yayımlandığını belirtti.

NCSC Operasyon Direktörü Paul Chichester, bu siber kampanyanın İran'ın muhalifleri hedef almak için dijital gözetimi acımasızca kullandığını gösterdiğini söyledi.

Chichester, "Bu siber kampanyanın ayrıntıları, İran'ın rejimi eleştirenleri bastırmak amacıyla e-postaları ve mesajları çalarak ve cihazlara erişerek dijital gözetimi ne kadar acımasızca kullandığını ortaya koyuyor" dedi.

Uluslararası ortaklarımızla birlikte, risk altındaki bireyleri, uyarıda açıklanan sosyal mühendislik tekniklerini öğrenmeye ve risk azaltma tavsiyelerine uymaya şiddetle çağırıyoruz. İran devleti tarafından yürütülen kötü niyetli siber faaliyetleri ifşa etmeyi sürdüreceğiz ve topluluklara çevrimiçi kişisel güvenliklerini güçlendirmeleri için pratik tavsiyelerde bulunarak destek vereceğiz.

FBI da kendi uyarısını yayımlayarak İran hükümetinin İstihbarat ve Güvenlik Bakanlığı'nın (VAJA) bu kötü amaçlı yazılımı "istihbarat toplamak, veri sızdırmak ve hedefledikleri kişilerde itibar kaybına yol açmak" amacıyla kullandığını iddia etti.

Kötü amaçlı yazılımla ilgili ayrıntılı teknik tavsiyeler ve bu yazılımların kurbanı olmamak için alınması gereken önlemler, NCSC'nin internet sitesinde yayımlandı.

NCSC Başkanı Richard Horne, Rusya, Çin ve İran gibi düşman devletlerin BK'nin kritik sistemlerini giderek daha fazla hedef aldıklarına dair yazın uyarıda bulunmuştu.

Horne, son bir yılda BK'nin kritik altyapısı kapsamındaki kuruluşları etkileyen siber saldırıların 4'te üçünün düşman devlet aktörleriyle bağlantılı olabileceğini söylemişti.

Independent Türkçe


Trump, Grönland üzerinde kalıcı kontrol deklare etti: ABD ne elde etti?

ABD Başkanı Donald Trump (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump (Reuters)
TT

Trump, Grönland üzerinde kalıcı kontrol deklare etti: ABD ne elde etti?

ABD Başkanı Donald Trump (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump (Reuters)

İnci Mecdi

ABD Başkanının defalarca Amerikan kontrolünde olması gerektiğinden bahsettiği Grönland Adası meselesindeki göreceli bir sakinlik döneminden sonra, Donald Trump, Danimarka ve Grönland ile ülkesine adanın güvenliği üzerinde “kalıcı kontrol” sağlayan bir anlaşmaya varıldığını duyurarak dünyayı şaşırttı. Grönland, Danimarka toprakları içinde özerk bir bölge sayılıyor.

Sürpriz bir duyuru yapan Trump, cuma günü Truth Social platformundan şu paylaşımda bulundu: “Amerika Birleşik Devletleri, Danimarka Krallığı ve Grönland ile Amerika Birleşik Devletleri'ne Grönland'daki güvenlik ve diğer tüm ihtiyaçlar üzerinde kalıcı kontrol sağlayan, ülkemizin endişelerinin tamamını gideren bir anlaşma imzaladı. Söz konusu anlaşmanın Amerika Birleşik Devletleri’ne hiçbir maliyeti de yok!” Düzenlemeyi “süresiz bir anlaşma” olarak nitelendiren Trump, böylece Arktik bölgesindeki Amerikan nüfuzunu genişletme konusundaki uzun süredir devam eden çabasında bir zafer elde etti.

Anlaşma, Trump'ın yaklaşık 56 bin nüfuslu bölgeyle ilgili dile getirdiği güvenlik endişelerine çözüm arayışı ile ABD, Grönland ve Danimarka yetkilileri arasında aylar süren perde arkası görüşmelerin ardından geldi.

Geçtiğimiz yıl boyunca ve bu yılın ilk aylarında, Trump'ın açıklamaları Danimarka'da öfkeye neden olmuş ve ABD’nin NATO’daki müttefiklerinin güçlü muhalefeti ile karşılaşmıştı. Sonra konuya olan ilgi azaldı ve Washington'un bir dizi krizle, özellikle de İran rejimiyle devam eden çatışmayla meşgul olmasıyla birlikte, son haftalarda ABD Başkanının açıklamalarında ve paylaşımlarında yer bulmaz oldu.

Trump, Grönland üzerinde “kalıcı kontrol” mü elde etti?

Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen'in “iyi bir anlaşma” olarak nitelendirdiği anlaşmanın resmi metni henüz yayınlanmadı. Grönland liderliğiyle yapılan ortak açıklamada, anlaşmanın “Arktik ve Kuzey Atlantik'teki ortak güvenliğimizi güçlendirdiği ve bu nedenle NATO ve Avrupa için de faydalı olduğu” belirtildi. Aynı zamanda, anlaşmanın Danimarka Krallığı’nın egemenliği ile toprak bütünlüğünü ve Grönland halkının kendi kaderini tayin etme hakkını eş zamanlı olarak tanıyan bir anlaşma olduğu da ifade edildi.

Trump'ın paylaşımında sunulanlara göre anlaşmanın ana hatları, kasım ayında yapılacak ara seçimlerden önce kendisine övünebileceği bir zafer sunan bir orta yol gibi görünüyor. Aynı zamanda, Frederiksen'in açıklamasından, anlaşma, ABD'nin adayı resmen ilhak etme çabasıyla ilgili olarak Danimarka ve Grönland'ın korkularını yatıştırıyor gibi görünüyor.

csgbhnj
Grönland bayrağı, başkent Nuuk’un kıyılarında dalgalanıyor (AFP)

Trump, paylaşımında anlaşmayla övünerek, “Bundan böyle hiçbir ABD düşmanı, bizim açık yazılı onayımız olmadan asla Grönland’da üs kuramaz, Grönland’da askeri varlık gösteremez veya Grönland’da hassas yatırımlar yapamaz” dedi. Bu gelişme, Trump'ın dış çatışmalardan kaçınma vaadini temelden sarsan, İran ile altı aydır süren çatışmanın seçim yarışını yeniden şekillendirdiği ve Kongre'de az farkla çoğunluğu elinde tutan Cumhuriyetçiler için bir meydan okuma oluşturduğu bir dönemde yaşandı.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun açıkladığına göre, anlaşma Washington'un adaya ilişkin ulusal güvenlik endişelerini “kalıcı bir şekilde ve tamamen” gideriyor. Rubio, “Grönland, sonsuza dek Kuzey Amerika Stratejik Savunma Alanı'nın bir parçası olarak kalacak ve çevresindeki bölge gibi herhangi bir düşmandan korunacaktır” diye ekledi.

1951 Antlaşması

Grönland, Kanada'nın kuzeydoğu kıyısının karşı yakasında yer alıyor ve topraklarının üçte ikisinden fazlası Kuzey Kutup Dairesi içinde. Bu konum, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana Kuzey Amerika'nın savunmasında kendisine hayati bir önem kazandırıyor; bu nedenle ABD, Nazi Almanyası'nın eline geçmesini önlemek ve Kuzey Atlantik'teki hayati önemdeki nakliye yollarını korumak için savaş döneminde adayı işgal etmişti.

Trump'ın Grönland konusunda Danimarka'ya sürekli yönelttiği sert açıklamalara rağmen, Danimarkalı yetkililer, adadaki Amerikan askeri varlığını genişletmek ve Amerikan ticari çıkarlarını artırmak için Amerika Birleşik Devletleri ile iş birliği yapmaya istekli olduklarını defalarca dile getirdiler.

Bu anlaşmanın, ABD ve Danimarka arasında 1951’de imzalanan ve adada ciddi bir ABD askeri varlığına izin veren anlaşmadan ne farkı olduğu halen belirsiz. Amerika Birleşik Devletleri, Grönland Savunma Anlaşması'nın imzalanmasından bu yana Grönland'ın kuzeybatısındaki Pituffik Uzay Üssü’nü işletiyor. Bu askeri üs, Amerika Birleşik Devletleri ve NATO için füze erken uyarı, füze savunma ve uzay gözetleme operasyonlarını destekliyor.

Şarku’l Avsat’ın CNN'den aktardığı habere göre bir ABD’li yetkili, anlaşmanın Amerika Birleşik Devletleri'ne adada “kalıcı erişim, askeri üs kurma ve ada üzerinde uçuş yapma hakkı” verdiğini belirtti. “Bundan önce var olan statükoya göre, düşman ülkeler de dahil olmak üzere herhangi bir ülkenin Grönland'da askeri üs kurmasına veya asker göndermesine izin verilebilirdi” diye açıklamada bulunan yetkili, anlaşmanın “hassas sektörlere yatırım yapılmasını önleme mekanizmaları” içerdiğini de sözlerine ekledi.

Ayrılık durumunda kontrolün güvence altına alınması

Varılan anlaşma, yalnızca NATO üyesi devletlerin Grönland'da askeri üs kurabileceğini ve yalnızca NATO ve AB üyesi devletlerin hassas yatırımlar yapabileceğini öngörüyor. Washington Post'a konuşan ve görüşmeler hakkında bilgili kaynaklara göre, anlaşma Grönland'ın Danimarka'dan ayrılması durumunda bile yürürlükte kalacak şekilde tasarlandı, ancak Trump'ın öne sürdüğünün aksine, ABD'ye Grönland'ın kararları üzerinde veto yetkisi vermeyecek.

Bu kaynaklar, anlaşmanın ABD Başkanının zafer deklare etmesine olanak sağlarken aynı zamanda hem Danimarka hem de Grönland'ın toprak üzerindeki egemenliklerini koruma konusundaki endişelerini de giderecek şekilde formüle edildiğini açıkladı.

 Grönland'ın bağımsızlığı olasılığı, Trump'ın herhangi bir anlaşmanın kalıcılığını sağlamaya odaklanmasının nedenlerinden biriydi. Ancak Danimarkalı ve Grönlandlı yetkililer, bir ülkenin diğerinin topraklarındaki güvenlik meseleleri ile askeri üsleri kapsayan ve kendisinden çekilme imkanı olmayan herhangi bir anlaşmanın egemenlik konusunda da soru işaretleri doğurduğuna dikkat çekti. Grönland Başbakanı Jens Frederik Nielsen, “Anlaşma, Grönland'ın çıkarlarını ve uluslararası iş birliği çerçevesindeki konumumuzu dikkate alıyor; çünkü herkesin çıkarına” dedi.

ABD Savunma Bakanlığı'nda Grönland ile ilgili konularda Atlantik Konseyi'nde çalışan eski müsteşar Imran Bayoumi, gazeteye yaptığı açıklamada anlaşmanın Grönland'da halk tarafından kabul görme şansına dair şüphelerini dile getirerek, “Grönlandlıların tepkisi ne olacak?” diye sordu. “Washington iyi bir izlenim bırakmadı ve Grönlandlılara söz hakkı vermeden ABD varlığını genişleten bu anlaşmanın, ABD medyasında şimdiye kadar yansıtıldığı gibi, kamuoyu tarafından iyi karşılanması olası görünmüyor” diye de ekledi.

NATO memnuniyetle karşıladı

ABD Başkanının Grönland'ı Amerikan kontrolüne alma talepleri, özellikle kolektif güvenlik ilkesi üzerine kurulmuş ittifakın bir üyesi olan Danimarka başta olmak üzere NATO müttefiklerinin güçlü muhalefet ile karşılaşmıştı. Ancak Trump, adayı savunma ve mineral kaynaklar açısından hayati öneme sahip bir yer olarak göstererek bu endişeleri küçümsemişti.

Trump'ın ocak ayında ABD'nin adayı ele geçirmesini hızlandırmayı amaçlayan açıklamaları, Avrupa'da ABD'nin adayı zorla ele geçirmeye çalışabileceği korkusunu uyandırdı. Bu, NATO'nun en güçlü üyesinin aynı ittifakın başka bir üyesinin topraklarını işgal etmesi anlamına geleceği için eşi benzeri görülmemiş bir hareket olurdu. İngiltere, Danimarka, Fransa, Finlandiya, Almanya, Hollanda, Norveç ve İsveç, örtük bir önleyici caydırıcılık sağlamaya yönelik bir çabayla, bölgeye askeri tatbikatlar için güç konuşlandırdı. Endişeli Avrupalı ​​diplomatlar, ABD ile savaşın eşiğine geldikleri için korkarak Washington'da hızla temaslarda bulundular.

NATO Sözcüsü cumartesi günü yaptığı açıklamada, ittifakın ABD, Danimarka ve Grönland arasındaki anlaşmayı memnuniyetle karşıladığını ve bunun “bu hayati bölgede güvenliği, istikrarı ve iş birliğini artırmaya yardımcı olacağını” belirtti.

Grönland'ın maden zenginliği

Soğuk Savaş'tan sonra, Arktik bölgesi büyük ölçüde bir uluslararası iş birliği alanıydı. Rusya, on yıllardır Arktik'teki askeri varlığını genişletmeye çalışırken, Çin de oradaki varlığını güçlendirdi. Ancak iklim değişikliği bölgedeki buzları inceltiyor, uluslararası ticaret için bir “Kuzeybatı Koridoru”nun açılmasına zemin hazırlıyor ve bölgenin zengin maden kaynaklarına erişim için Rusya, Çin ve diğer ülkelerle rekabeti yeniden alevlendiriyor.

Dolayısıyla Trump'ın Grönland'a olan ilgisi askeri güvenlikle sınırlı değil. Ada, önümüzdeki on yıllarda küresel ekonomiyi yönlendirmesi beklenen cep telefonları, bilgisayarlar, bataryalar ve diğer yüksek teknoloji cihazlarda kullanılan temel bileşenler olan nadir toprak mineralleri açısından zengin bir bölge. Bu durum, Çin'in bu hayati mineraller pazarındaki hakimiyetini sınırlamaya çalışan Amerika Birleşik Devletleri ve diğer Batılı güçlerin dikkatini çekiyor.

İngiliz düşünce kuruluşu Chatham House'a göre, Grönland, ileri teknoloji endüstrileri için hayati önem taşıyan zirkonyum ve niyobyum açısından dünyanın ikinci büyük yataklarına sahip.

ABD Dışişleri Bakanlığı'nın bölgesel sözcüsü, daha önce Independent Arabia'ya yaptığı açıklamalarda, ABD Başkanının dış politika girişimleri ile yönetiminin maden stratejisi arasındaki bağlantıya da değinmişti: “Son on yıldır Grönland ile kritik mineraller konusunda iş birliği yapıyoruz ve bu iş birliğini güçlendirmeyi umuyoruz. Geçtiğimiz yıl boyunca Trump yönetimi anlaşmalar imzaladı ve çok sayıda ortak girişim başlattı. Tüm ekonomilerimizin gelişebilmesi için kritik mineral kaynaklarının çeşitlendirilmesini ve dünya çapında güvenli, dayanıklı tedarik zincirlerinin sağlanmasını istiyoruz.”

Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, ortak ülkelere bu anlaşmaların karşılıklı yarar sağladığı ve sömürücü nitelikte olmadığı konusunda verilen güvenceler ile ilgili soruya verdiği yanıtında, uluslararası kritik mineraller pazarının şu anda ciddi şekilde kusurlu olduğuna işaret etti. “Yerel pazarlar yaratmakta veya işgücü için onurlu işler sağlamakta başarısız oluyor ve uluslarımızın güvenliğini garanti altına alamıyor” dedi. “Bu nedenle, Trump yönetimi bu sorunların ele alınması gerektiğine inanıyor ve bunları birlikte ele almak istiyoruz. Kritik minerallerde küresel arzı çeşitlendirmeyi ve bu ortak çabaya katkıda bulunan ülkelerle ortaklıklarımızı güçlendirmeyi amaçlıyoruz. Amacımız güvenli ve istikrarlı bir küresel pazar oluşturmaktır. Herkese, her ülkeye makul fiyatlarla erişilebilir sürdürülebilir bir küresel arz istiyoruz. Bu, Trump yönetimi için en önemli önceliklerden biridir” diye ekledi.

Washington Post, Trump'ın sık sık Grönland'ı ele geçirmeye çalıştığını, Çin ve Rusya'nın oradaki emellerinden endişe duyduğunu ve bölgenin maden kaynaklarını kontrol etme arzusunu dile getirdiğini bildiriyor. Bu fikrin kökenleri, New York'tan bir arkadaşı olan Ronald Lauder’ın, ona Grönland'ın büyük bir kısmı buz tabakalarının altında yatan ve işletilmesi zor muazzam maden zenginliğinden bahsettiği ilk başkanlık dönemine dayanıyor.