Blinken’dan Rusya'ya İran üzerindeki nüfuzunu kullanma çağrısı

Ulyanov dün Malley ile Viyana'da bir araya geldi. (Ulyanov’un Twitter hesabı)
Ulyanov dün Malley ile Viyana'da bir araya geldi. (Ulyanov’un Twitter hesabı)
TT

Blinken’dan Rusya'ya İran üzerindeki nüfuzunu kullanma çağrısı

Ulyanov dün Malley ile Viyana'da bir araya geldi. (Ulyanov’un Twitter hesabı)
Ulyanov dün Malley ile Viyana'da bir araya geldi. (Ulyanov’un Twitter hesabı)

ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, 2015 yılında imzalanan nükleer anlaşmayı canlandırmayı hedefleyen Viyana müzakerelerinin yeni bir uzlaşıya varmak için hızlandırılması amacıyla Rusya’ya yönelik yeni bir adım attı. Moskova’dan süreçte sonuç alınması için İran üzerindeki nüfuzunu kullanmasını talep etti.
Blinken ve Rus mevkidaşı Sergey Lavrov dün Cenevre'de yaptıkları görüşmede başta Viyana müzakerelerindeki gelişmeler olmak üzere İran meselesi ele alındı. Blinken gazetecilere verdiği demeçte, Nükleer Anlaşma’yı kurtarmayı hedefleyen müzakerelerin başarılı olması için fırsatın kısıtlı olduğunu söyledi. Reuters haber ajansına göre 2015'te imzalanan anlaşmanın ABD ile Rusya arasında “güvenlik konularında olası iş birliği için bir örnek teşkil ettiğini” belirten Blinken, yeni bir anlaşmaya varmak için hızlanılması amacıyla Rusya'ya mesaj gödererek Moskova’yı İran üzerinde kullanmaya teşvik etti.
ABD Dışişleri Bakanı, 2015 yılında imzalanan anlaşmaya geri dönmek için halen fırsat olduğunu vurguladığı açıklamasında şu ifadeleri kullandı:
“İran ile nükleer anlaşma taahhütlerine karşılıklı dönüş ile ilgili yürütülen müzakerelerde karar anına ulaştı. Önümüzdeki birkaç hafta içinde bir uzlaşıya varılmazsa İran'ın devam eden nükleer faaliyetleri anlaşmaya geri dönmeyi imkansızlaştıracak. Ancak halen müzakereleri başarıyla sonlandırmak ve tüm tarafların endişelerini sona erdirmek için kısıtlı da olsa bir şans var.”
Blinken'ın kısıtlı bir fırsat olduğuna ilişkin uyarısı, ABD Başkanı Joe Biden ve Avrupalı müttefiklerinin perşembe günü anlaşmayı kurtarmak için kalan şans olarak niteledikleri son tura dair açıklamalarının ardından geldi. Açıklmada söz konusu sürenin bitimeine birkaç hafta kaldığı vurgulandı.
Fransız bir diplomatik kaynak konuya dair, temel meselelerde ilerleme kaydedilmediğini söyleyerek “İran aynı yolda yürümeye devam ederse ve müzakereler aynı şekilde devam ederse bunu (anlaşmayı canlandırmayı) başaramayacağız” açıklamasında bulundu.
ABD Başkanı Joe Biden çarşamba günü yaptığı açıklamada “Teslim olma zamanı henüz gelmedi. Çünkü bazı ilerlemeler kaydedildi” dedi. Beyaz Saray Sözcüsü Jen Psaki’ye de perşembe günü düzenlediği basın toplantısında, Biden'ın iyimserliğinin nedenleri, İran'ın dini liderinden herhangi bir garanti alıp almadığı ve Washington'ın Tahran'ın istediği garantileri verme niyetinde olup olmadığı soruldu Psaki’nin cevabı şöyle oldu:
“Bu, İran'ın müzakere masasına ne koymak istediğine bağlı. Başkan diplomasinin öncelikli ve en iyi seçenek olduğunu düşünüyor. Ayrıca birkaç hafta önce ekibinden de bir dizi seçenek hazırlamasını istedi. Başka seçenekler de gündemde.”
Sözcü, nükleer anlaşmadan çekildiği için eski ABD Başkanı Trump’ı bir kez daha suçlamayı ihmal etmedi. Bunun İran'ı parçalanabilir (fisil) malzeme geliştirmeye daha çok yakınlaştırdığını savundu.
İran, Biden yönetiminin göreve başladığı dönemde uranyum zenginleştirme oranını yüzde 20'ye çıkarmış, ikinci tur müzakerelerin başlamasından sadece bir hafta sonra, nisan ayında da yüzde 60 saflıktata uranyum zenginleştirmişti.

Çok geçmeden
Avrupa Birliği’nden (AB) üst düzey bir yetkili, müzakere sürecinin “doğru yönde gittiğini” ve endişenin “içerikten ziyade zamanlama ile ilgili” olduğu bilgisini verdi. “Elimizde bir anlaşma olacağını düşünüyorum. Çok geçmeden bunun gerçekleşeceğini sanıyorum" ifadesini kullandı. Adının açıklanmasını istemeyen kaynak Reuters haber ajansına yaptığı açıklamada şunları söyledi:
“Bir dizi konuda  sınırlı da olsa ilerleme kaydedildi. Nihai bir anlaşmaya varmak için doğru yolda olduğumuzu düşünüyorum.En büyük endişem, içerikten çok zamanlamayla ilgili. Çok yavaş gittiğimizi hissediyorum. Zamanlamadan dolayı uygun bir çözüm bulamazsak bu inanılmaz bir hata olur.”
Diğer yandan İran'ın baş müzakerecisi Ali Bakıri ve diğer tarafların heyetleri ile Coburg Sarayı'nda gerçekleştirilen ikili görüşmeler devam etti. Rusya'nın Birleşmiş Milletler (BM) Viyana Ofisi Nezdinde Daimi Temsilcisi Büyükelçi Mikhail Ulyanov müzakerelerin atmosferine ilişkin  bilgileri Twitter üzerinden paylaşmaya devam etti. Ulyanov yaptığı paylaşımında, Viyana müzakerelerinin durumunu değerlendirmek için 4+1 heyetleri ile ABD ve İran taraflarının katılmadığı bir toplantı yapıldığını belirtti.
Müzakerelerin gidişatına yönelik eleştiriler ve ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken ve Avrupalı mevkidaşlarının sözlerine verilen karşılıklar toplantının atmosferine de yansıdı. Zira Rus diplomat şunları söyledi:
“Batılı mevkidaşlar kamuoyu önünde yaptıkları gibi, müzakerelerin olabildiğince çabuk sonlandırılması gerektiğini vurguladılar. Rusya acele etme konusunda aynı görüşte ancak suni nihai tarihler verilmesine karşı çıkıyor.”
Rus diplomat, son paylaşımında ABD'nin İran Özel Temsilcisi Robert Malley ile yaptıkları ikili görüşmeye işaret ederek “Kapsamlı Ortak Eylem Planı'nın (KOEP) geri kazanılmasını ve yaptırımların kaldırılmasını sağlamak için Viyana müzakereleri bağlamında halledilmesi gereken temel konuları görüştük” ifadelerini kullandı.
Diplomat, resmi IRNA haber ajansının haberine göre Viyana'daki durumun karmaşıklığına işaret ettiği açıklamasını şöyle sürdürdü:
“İran'ın iyi niyeti, müzakerelerin doğru yola girmesini sağladı. Batılılar iyi şeyler yaptıklarını gösterirken aslında herhangi bir pratik girişim sunmuyorlar. Müzakerelerdeki ihtilaf noktalarının çözülmesi, Washington ve Avrupa ülkelerinden siyasi kararlar gelmesi gerekiyor. ABD yaptırımları faal bir şekilde kaldırmak için gerekli kararları almalı ve bir an önce anlaşmaya varılması için garantiler vermeli.”
İran Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan da daha önce Batılı ülkeleri davranışlarında ve sözlerinde “çelişki” olmakla suçlayarak müzakerelerde “pratik girişimler sunmadıklarını” söylemişti. Abdullahiyan açıklamasını şöyle sürdürmüştü:
“Sorun şu ki Batılı taraflar karşılıklı alınıp verilen belgelerde ya da arabulucular tarafından iletilen mesajlarda iyi şeylerden bahsediyorlar ancak aslında herhangi bir pratik girişim sunmuyorlar.”
IRNA haber ajansı bir diğer haberinde ABD yaptırımları sonucunda sallantıda olan İran ekonomisi konusunda "adım adım" veya "geçici anlaşma" şeklindeki herhangi bir anlaşmanın sonuçları ve "ikincil zararları" konusunda uyarıda bulunan uzmanların görüşlerine yer verdi. Söz konusu uzmanlar “müzakerelere gerçekçi bir pencereden bakma” çağrısında bulunarak önceki görüşmelerdeki “düğümün” çözülmesi için zaman gerektiğini söylediler.

Doğuya yönelim
İran Meclisi Ulusal Güvenlik ve Dış Politikalar Komisyonu üyesi milletvekili Celil Rahimi Abadi, İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin ziyaretinin "Batılılara İran'ın hedeflerine ulaşmasının tüm yollarının ABD ve Avrupa’dan ibaret olmadığı mesajını verdiğini” bildirdi.
IRNA haber ajansının dünkü haberine göre Rahimi şu ifadeleri kullandı:
“İran dış politikasında bağımsızlıkve ne Doğu ne de Batı politikasını benimsendiği kadar dengenin temeli ve doğuya yönelme olarak adlandırılan yaklaşım da yer alıyor. Denge şu demek oluyor ki İran ihtiyaçlarını karşılamak için siyasi, kültürel ve ekonomik alanlardaki ilişkilerini sadece dünyanın bir kısmına bağlı olarak yürütmüyor” dedi. Milletvekili ayrıca aşırı muhafazakar İbrahim Reisi liderliğindeki hükümetin yaklaşımının “Batı'ya bağımlılığı azaltmak” olduğunu söyledi.
İran'ın Rusya ve Çin ile yakınlaşması ve Viyana'daki müzakereler konusundaki iç çekişme, cuma hutbelerinde de kendini hissettirdi. İmamların hutbeleri, İran’ın dini lideri Ali Hamaney'in ofisinin siyasi duruşunu yansıtıyor.
Kerec’in cuma hatibi olan Muhammed Mehdi Huseyni Hamdani konuşmasında şunları söyledi:
 “ABD İran ulusunun önünde mantıklı bir karar verse iyi olacak. ABD, büyük şeytan bile olsa herhangi bir hata yapamaz. ABD’nin liderleri insani adımlar atarsa ülkemiz de Washington'la olan husumetine son verebilir.
Reisi’nin Kremlin’de namaz kılmasına da işaret eden Hamdani  “Cumhurbaşkanımızın bir gün Beyaz Saray'da namaz kılması muhtemel. Zira Kremlin'deki namazı birçok mesaj gönderdi” dedi.
Diğer yandan İsfahan’ın cuma hatibi Yusuf Tabatabai Nejad da Humeyni'nin ‘Ne Doğu ne Batı, İslam Cumhuriyeti’ şiarını hedef alanları eleştirdi. Hint Okyanusu'nun kuzeyinde İran, Rusya ve Çin’in ortaklaşa gerçekleştirdiği tatbikatlara üstü kapalı bir şekilde işaret eden imam şu ifadeleri kullandı:
“Çin ve Rusya ile istişarelerde bulunuyoruz. Savaş halinde olmadığımız sürece yabancılarla iş yapmamızı ve anlaşmalar imzalamamızı engelleyen herhangi bir delil veya kaynak olmadığını göz önünde bulundurmalıyız. Rusya ve Çin hiçbir zaman hükümranlık peşinde koşmadı. Bu yüzden kafirlerle iş yapmak sorun değil.”
Nejad ayrıca İran Cumhurbaşkanı’nın Putin ile yaptığı görüşmeler sırasında Kremlin'de namaz kılmasını da savundu.

Nükleer iş birliğinin genişletilmesi
İran Atom Enerjisi Kurumu Sözcüsü Behruz Kemalvendi, İran Radyo Televizyon Kurumu'na bağlı Press TV’ye verdiği röportajda, İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi ile Rus mevkidaşı Vladimir Putin arasında Moskova'da gerçekleşen "istişarelerin en önemli odak noktalarının arasında nükleer iş birliğini geliştirmenin”olduğunu söyledi. Sözcü açıklamasında şu ifadeleri kullandı:
“İki ülke, nükleer enerji ve teknoloji alanında ikili stratejik iş birliğinin geliştirilmesi kapsamında Buşehr Nükleer Santrali’nde yeni bölümlerin kurulması konusunda müzakerelerde bulunuyor.”



Maskat görüşmeleri sona erdi… Devamı diğer başkentlerde yapılacak istişarelere bağlı

ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
TT

Maskat görüşmeleri sona erdi… Devamı diğer başkentlerde yapılacak istişarelere bağlı

ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi

Umman Sultanlığı'nda bugün gerçekleştirilen İran ve ABD arasındaki görüşmeler sona erdi. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, iki tarafın bugünkü görüşmelerde dile getirilen mesajlar konusunda her iki ülkenin başkentleriyle istişarede bulunduktan sonra görüşmelere devam etme konusunda anlaştığını açıkladı.

İran ve Amerikan heyetleri, Umman arabulucusu Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi aracılığıyla mesaj alışverişinde bulundular. El-Busaidi, bugünkü görüşmelerin "çok ciddi" olduğunu ve her iki tarafın pozisyonlarını netleştirmeye ve ilerleme kaydedilebilecek olası alanları belirlemeye yardımcı olduğunu söyledi.

Arakçi, görüşmelerin atmosferinin "iyi" olduğunu ve bir sonraki oturumun tarih ve yerinin birkaç gün içinde belirleneceğini ifade etti.

Washington, Tahran ile yapacağı görüşmelerde İran'ın nükleer programını, balistik füzelerini, bölgedeki silahlı gruplara verdiği desteği ve kendi halkına yönelik muamelesini de ele almak istiyor. Ancak İran, yalnızca nükleer konuları görüşmek istiyor.


Haritalarla değil, anlaşmalarla şekillenen jeopolitik sınırlar

Sarah Gironi Carnaville/Dergi
Sarah Gironi Carnaville/Dergi
TT

Haritalarla değil, anlaşmalarla şekillenen jeopolitik sınırlar

Sarah Gironi Carnaville/Dergi
Sarah Gironi Carnaville/Dergi

Steve Hewitt

“Asla satılık olmayan yerler vardır.” Bu sözlerle Kanada Başbakanı Mark Carney, Mayıs 2025'te Oval Ofis'te ABD Başkanı Donald Trum’a karşı durdu; bu sahne sembolik bir anlam taşıyordu.

Bu sözler Davos'ta söylenmedi, Grönland ile ilgili olarak Danimarka Başbakanı'na yöneltilmedi. Aksine, Carney'nin Trump'ın Kanada'ya yönelik bölgesel emellerini dizginlemeye çalıştığı bir anda Washington'da söylendi; bu emeller, Başkan’ın ikinci dönem için Beyaz Saray'a dönüşünden bu yana iki ülke arasındaki ilişkileri yeniden etkilemeye başladı. Trump'ın bu söze karşılığı ise kısa ve net bir işaret taşıyordu: “Asla deme.”

Toprak satışları ile ilgili sözlü atışmanın ardında, büyük ölçüde fark edilmeyen tarihi bir ironi yatıyordu. Trump ve Carney, modern sınırları büyük ölçüde başkalarından ister satın alma yoluyla isterse zorla, elde edilen topraklarla şekillenen iki ülkeyi yönetiyorlar.

Kanada örneğinde, bu durum tek bir devasa anlaşmayla cisim buldu. 1670 yılında kürk ticareti şirketi olarak kurulan ve 2025 yılında tasfiye edilen Hudson Bay Şirketi, 1870 yılında 3,8 milyon kilometrekarelik bir alanı kapsayan Rupert's Land olarak bilinen bölgeyi Kanada hükümetine sattı. Bu anlaşma, Kuzey Amerika tarihindeki en büyük toprak satın alımı sayılıyor. Günümüz Kanada'sının üçte birini temsil ediyor ve değerinin bugünkü dolar karşılığı yaklaşık 35 milyon Kanada dolarıdır. Ancak, bu topraklarda yaşayan yerli halkın görüşleri dikkate alınmamıştı ve bu durum, yeni yönetim düzenlemelerine karşı 1870 ve 1885 yıllarında iki ayaklanmaya yol açtı.

Kanada bu büyük anlaşmayı yaptığında, Amerikan toprak genişleme modeli zaten yerleşmişti. Orijinal on üç koloni, günümüz Amerika Birleşik Devletleri'nin yalnızca yaklaşık yüzde 12'sini temsil ediyordu. Bunu takiben kademeli bir ilhak, savaş ve satın alma süreci yaşandı. İlhak, Hawaii ve Teksas da dahil olmak üzere birçok bölgeyi kapsıyordu. Savaş yoluyla genişleme, 1846-1848 yılları arasında gerçekleşen Meksika-Amerika Savaşı’yla yaşandı ve bu savaş, Washington'un yaklaşık 1,3 milyon kilometrekarelik bir alanı (bugün Kaliforniya, Nevada ve Utah da dahil olmak üzere birçok eyaleti kapsayan bölgeyi) ele geçirmesiyle sonuçlandı. Ardından, ABD'yi bugün bile kontrolü altında olan Pasifik ve Karayipler'deki topraklarıyla kıtalararası bir emperyal güç konumuna getiren 1898 İspanya-Amerika Savaşı yaşandı.

Fetih ve ilhakın yanı sıra, toprak satın alımları da Amerikan devletinin inşasında sağlam şekilde yerleşmiş bir araç olmayı sürdürdü. Bu tarihi miras, Donald Trump'ın toprak edinme yaklaşımıyla doğrudan bağlantılı ve Grönland hakkındaki açıklamalarını, haritaların antlaşmalar ve savaşlarla değiştirildiği ve toprakların, halkları için bir vatan haline gelmeden önce uluslar arasında müzakere konusu olduğu eski bir siyasi geleneğin bağlamına yerleştiriyor.

En etkili emsaller 19. yüzyıla kadar uzanıyor ve Trump'ın 21. yüzyılda Grönland hakkındaki açıklamalarında dayandığı tarihsel bir arka plan sunuyor

Trump'ın Grönland ile ilgili girişimleri, 19. yüzyılda ABD'de yaygın olan bir siyasi modele dönüşü yansıtıyor. O zamanlar ülke bugünkünden daha küçüktü, ancak kıtasal ağırlık kazandıran ve emperyal bir güç olarak konumunu sağlamlaştıran hızlı bir genişleme sürecine girmişti.

Ne var ki ABD bağımsız bir oluşum olarak var olmadan önce bile, efsanevi hayal gücünde bir toprak satın alma anlaşmasıyla bağlantılıydı. 1626'da bir Hollandalı yerleşimci, Manhattan Adası'nı neredeyse hiçbir değeri olmayan mallar karşılığında satın almıştı. Popüler anlatı bunu, topraklarının gaspını haklı çıkarmak için saf Yerli Amerikalıların kandırılması olarak tasvir etse de gerçek çok daha karmaşıktı ve toprak mülkiyetinin ne anlama geldiğine dair kökten farklı ve birbirinden uzak anlayışları içeriyordu.

En etkili emsaller 19. yüzyıla kadar uzanıyor ve Trump'ın 21. yüzyılda Grönland hakkındaki açıklamalarında dayandığı tarihsel bir arka plan sunuyor. Gerçek şu ki, Başkan da geçmişi günümüzle ilişkilendirmekten çekinmiyor. Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'nun tutuklanmasıyla ilgili olarak, Avrupalı güçleri Batı Yarımküre'ye müdahale etmemeleri konusunda uyaran 1823 tarihli Monroe Doktrini'ne atıfta bulundu; Washington bu bölgeyi kendi etki alanı içinde görüyordu. Trump kendi versiyonuna “Donroe Doktrini” adını verdi. Ayrıca, en sevdiği Amerikan başkanının, ABD'nin İspanya ile savaşı sırasında kıta sınırlarının ötesine genişlediği bir dönem olan 1897-1901 yılları arasında görev yapan Başkan William McKinley olduğunu da açıkladı.

ABD Başkanı Donald Trump, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nun yıllık toplantısında konuşma yapıyor (AFP)ABD Başkanı Donald Trump, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nun yıllık toplantısında konuşma yapıyor (AFP)

19. yüzyıl, yeni kurulan Amerika Birleşik Devletleri'nin üçüncü başkanı Thomas Jefferson dönemindeki ilk büyük toprak satın alımına tanık oldu. 1803'te, Napolyon yönetimindeki Fransa, Kuzey Amerika'nın kalbinde, daha önce İspanya kontrolünde olan 2,14 milyon kilometrekarelik geniş bir bölgeyi kendisine sattı. Anlaşmanın değeri 15 milyon dolardı; bu da günümüzde yaklaşık 350 milyon dolara denk geliyor. Bu alan, orijinal on üç koloninin yüzölçümünü iki katından fazla artırdı ve daha sonra kurulan on beş Amerikan eyaletinin temeli oldu.

Ardından, İspanya'nın bölge sakinlerinin İspanyol hükümetine sunduğu mali talepleri Washington'un karşılaması karşılığında 1819 tarihli Adams-Onís Antlaşması ile devrettiği Florida bölgesi ABD topraklarına katıldı. Amerika Birleşik Devletleri, Madrid'e bu topraklardan vazgeçmesi için sürekli baskı uyguluyordu ve İspanya mali krizi sırasında nihayet bunu kabul etmeden önce Washington bölgenin batı kesimi üzerinde zaten kontrol kurmuştu.

Colón'daki Panama Kanalı'nın havadan görünümü, 1 Şubat 2025 (Reuters)Colón'daki Panama Kanalı'nın havadan görünümü, 1 Şubat 2025 (Reuters)

1854'te ise Meksika'daki ABD elçisi James Gadsden'in adını taşıyan Gadsden Anlaşması imzalandı. Bu anlaşma kapsamında Meksika, günümüzde güney Arizona ve New Mexico'yu oluşturan yaklaşık 77 bin kilometrekarelik topraklarını sattı. Washington, Güneybatı'yı Pasifik Okyanusu'na bağlayan bir demiryolu inşaatını kolaylaştırmak için bu toprakları satın almaya çalışıyordu.

Bir diğer büyük toprak satın alımı yine 19. yüzyılda gerçekleşti. 1867'de Amerika Birleşik Devletleri Alaska'yı Rusya'dan satın aldı. Bölge 1,5 milyon kilometrekareden fazla bir alanı kapsıyordu ve bugünkü değeriyle 132 milyon dolara mal olmuştu. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre anlaşmayı ABD Dışişleri Bakanı William Seward müzakere etmişti ve o dönemde satın alınan toprakları işe yaramaz, donmuş bir bölge olarak gören muhaliflerden gelen eleştiri dalgasıyla karşı karşıya kalmıştı. Ancak Alaska daha sonra 49. eyalet ve yüzölçümü bakımından ülkenin en büyük eyaleti oldu.

1916'da Washington, Panama Kanalı'na yakınlığı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'nın burayı denizaltı üssü olarak kullanabileceği korkusuyla Danimarka’ya ait Batı Hint Adaları'na el koymaya çalıştı

1916'da Washington, Panama Kanalı'na yakınlığı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'nın burayı denizaltı üssü olarak kullanabileceği korkusu nedeniyle Danimarka’ya ait Batı Hint Adaları'na el koymaya çalıştı. Washington ve Kopenhag arasında bir anlaşma imzalandı ve ardından Danimarkalılar tarafından ulusal bir referandumla onaylandı. Anlaşmaya göre, adalar 25 milyon dolara (bugünkü değeriyle yaklaşık 633 milyon dolar) ABD egemenliğine devredildi ve Amerikan Virgin Adaları olarak yeniden adlandırıldı.

ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Grönland'daki ABD Ordusu’na ait Pituffik Uzay Üssü’nde, 28 Mart 2025 (AFP)ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Grönland'daki ABD Ordusu’na ait Pituffik Uzay Üssü’nde, 28 Mart 2025 (AFP)

O dönemdeki anlaşma, Danimarka'nın Grönland üzerindeki egemenliğini tanıyan bir madde içeriyordu. Ancak bu tanıma, Washington'un İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra adayı satın alma girişimini engellemedi ve bu fikir, Trump'ın ABD'nin nüfuzunu genişletme vizyonunun bir parçası olarak son yıllarda yeniden gündeme geldi.

Bu bağlamda, Trump tarafından sunulan ABD'nin toprak satın alımları yoluyla genişlemesi, ülkenin siyasi tarihinde uzun süredir devam eden bir geleneğin uzantısı gibi görünüyor. Aynı şekilde Washington'un, satmakta tereddüt eden taraflarla başa çıkarken siyasi ve ekonomik baskı taktiklerine başvurmasının, Kopenhag, Nuuk, Ottawa veya Panama City’de (sonuncusu, Trump'ın 1977 anlaşmasıyla Panama'ya devredildikten sonra yeniden Amerikan kontrolüne geri dönmesini istediğini söylediği Panama Kanalı ile bağlantılı) çok sayıda örneği bulunmaktadır. Başkanın, ülkesinin topraklarını genişletme çabalarında- ki bunu ABD’nin bağımsızlığının 250. yıldönümüyle ilişkilendirmiş de olabilir- kesin bir “hayır” cevabıyla karşılaşıp karşılaşmayacağı sorusu hâlâ ortada duruyor.


Woody Allen’ın kızı, üniversiteye Epstein’in torpiliyle girmiş

Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
TT

Woody Allen’ın kızı, üniversiteye Epstein’in torpiliyle girmiş

Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)

Jeffrey Epstein, Woody Allen'ın kızının ABD'deki bir üniversiteye girmesini sağlamış.

ABD Adalet Bakanlığı'nın geçen hafta yayımladığı dava belgelerinde, Allen'ın eşi Soon-Yi Previn'in Epstein'le yazışmaları ortaya çıktı. 

2017 tarihli yazışmada Previn, evlatlık kızları Bechet Allen'ın New York'taki Bard College'a kabul sürecine katkısı nedeniyle Epstein'e teşekkür ediyor. 

E-postalara göre Epstein, üniversitenin rektörü Leon Botstein'la kişisel bağlantısı sayesinde Allen'ın kızının okula kabul edilmesini sağlamış.

Previn'in mesajında şu ifadeler yer alıyor: 

Bechet'ın biraz zorlanmasının ve önceden okula kabul aldığını bilmemesinin en iyisi olduğunu düşünüyorum. Böylece Bard'a girene dek biraz ter dökmüş ve bunu gerçekten istemiş olur. Bizim adımıza bu işi hallettiğin teşekkür ederim. Bunun benim için ne kadar önemli olduğunu anlatamam.

Botstein'ın sözcüsü David Wade, New York Times'a gönderdiği açıklamada, Mayıs 2021'de mezun olan Bechet'ın okula kendi başarısı sayesinde kabul edildiğini savunarak iddiaları yalanladı. 

Wade, Botstein'ın onlarca yıldır başvuru sürecindeki ailelerle görüştüğünü, kampüs ziyaretleri ve kabul görüşmeleri konusunda çok sayıda talebe yanıt verdiğini belirterek, "Buradaki tek fark, Epstein'in kendi etkisinin önemli olduğuna aileyi inandırmaya çalışması" dedi.

Sözcü, Epstein hakkında "Her gün güneşin doğuşunu bile kendine mal eden seri bir yalancıydı" ifadelerini kullandı. 

Haberde, Bard College'ın başvuruların yaklaşık yüzde 40'ını kabul ettiği de vurgulanıyor.

Timothée Chalamet'ye sert sözler

Previn'in 2018'de Epstein'e gönderdiği e-postada oyuncu Timothée Chalamet hakkında sarf ettiği ifadeler de dikkat çekti. 

Allen'ın eşi, mesajında "O şerefsiz Chalamet'nin filminin iyi eleştiri almamasına sevindim" diyor. 

Yazışmada bahsedilen filmin, Chalamet'nin başrolde oynadığı 2018 yapımı Sıcak Bir Yaz Gecesi (Hot Summer Night) olduğu düşünülüyor.

Diğer yandan Chalamet, Woody Allen'ın çekimlerini 2018'de tamamladığı New York'ta Yağmurlu Bir Gün'ün (A Rainy Day in New York) kadrosunda da yer alıyordu. 

Amazon, #MeToo hareketinin yükselişi ve Allen'a yönelik geçmiş cinsel istismar suçlamalarının yeniden gündeme gelmesi nedeniyle filmi rafa kaldırılmıştı. Yapım daha sonra farklı şirketler tarafından 2020'de ABD'de vizyona sokulmuştu. Chalamet de filmden kazandığı parayı hayır kurumlarına bağışlamıştı.

Independent Türkçe, New York Times, Variety, NME