BM Suriye Özel Temsilcisi Geir Pedersen, Şarku’l Avsat’a konuştu: ‘ABD ve Rusya arasında Suriye konusunda stratejik bir anlaşmazlık yok’

BM Temsilcisi Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda, askeri operasyon aşamasının sona erdiğini söyledi.

Birleşmiş Milletler (BM) Suriye Özel Temsilcisi Geir Pedersen. (EPA)
Birleşmiş Milletler (BM) Suriye Özel Temsilcisi Geir Pedersen. (EPA)
TT

BM Suriye Özel Temsilcisi Geir Pedersen, Şarku’l Avsat’a konuştu: ‘ABD ve Rusya arasında Suriye konusunda stratejik bir anlaşmazlık yok’

Birleşmiş Milletler (BM) Suriye Özel Temsilcisi Geir Pedersen. (EPA)
Birleşmiş Milletler (BM) Suriye Özel Temsilcisi Geir Pedersen. (EPA)

Birleşmiş Milletler (BM) Suriye Özel Temsilcisi Geir Pedersen, Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda, Suriye’de ABD ile Rusya arasında ‘stratejik anlaşmazlıklar’ olmadığını söyledi. İlgili taraflar arasında yeni ‘adıma karşılık adım’ yaklaşımıyla ilerleyerek, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nden (BMGK) sağlam bir destek alındığını vurguladı. Pedersen ayrıca 2254 sayılı uluslararası kararın uygulanması yolunda Suriye kriziyle ilgilenen taraflar arasında ‘paralel olarak uygulanacak kademeli, karşılıklı, gerçekçi, kesin olarak tanımlanmış ve doğrulanabilir adımların belirlenmesinin’ amaçlandığını ifade etti.
Rusya ve ABD temsilcilerinin kendisine ‘bu yaklaşıma girişmeye hazır oldukları’ bilgisi verdiğini de söyleyen Pedersen, Suriye’deki çizgiler değişmediği için yaklaşık iki yıl süren bir stratejik çıkmaz olduğuna dikkat çekti. “Ana taraflar, bana askeri operasyonlar aşamasının sona erdiğini ve hiçbir tarafın sonucu tekelinde tutamayacağını söylediler. Yeni bir durumu test etme zorunluluğu hissi var” dedi. Pedersen ayrıca ABD’nin ‘rejim değişikliği’ politikasını terk ettiğini ve ‘rejimin davranışını değiştirmeye’ çalıştığını vurguladı.
Pedersen, Suriye Dışişleri Bakanı Faysal Mikdad’ın yeni yaklaşımı kabul etmediği açıklamasına ilişkin soruya şu yanıtı verdi:
“Muhalif müzakere heyetiyle de uygun bir şekilde etkileşime geçileceği umuduyla ‘adıma adım’ girişimini Şam’a daha ayrıntılı olarak açıklamaktan memnuniyet duyarım.”
BM Temsilcisi, ABD liderliğindeki Uluslararası Koalisyon’un desteğiyle Suriye’nin üçte birini ve servetinin çoğunluğunu kontrol eden Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) siyasi kanadı olan Suriye Demokratik Konseyi’nin (SDK), Cenevre sürecinin bir parçası olmadığını belirtti. “Çünkü bu süreç, belirli muhalif grupları içeren 2254 sayılı karara göre yürütülüyor. Ancak SDK ve SDG, artık bunun bir parçası değil” dedi.
Pedersen, gelecek ay yeni bir anayasa komitesi toplantıları gerçekleştirmek ve ardından her ay oturumlar düzenlemek için Şam ve ‘müzakere heyeti’ ile görüşmelerde bulunduğunu belirtti. BM yetkilisi ayrıca anayasal süreçteki herhangi bir ilerlemenin de ‘adıma adım’ planına olumlu yansıyacağını ve ilgili taraflar arasındaki güvensizliği ortadan kaldıracağını ifade etti.
BM Suriye Özel Temsilcisi Geir Pedersen, New York’tan telefon aracılığıyla Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda Suriye’deki durumdan uluslararası arenada yaşanan son gelişmelere kadar birçok merak edilen soruyu cevapladı:

-‘Adıma adım’ önerinizi sunmak için bir bölge ziyareti düzenlediniz, ardından da Brüksel ve New York turu yaptınız. Yeni yaklaşımınız için BMGK’dan destek aldınız mı?
‘Adıma adım’ yaklaşımıma güçlü bir destek olduğuna inanıyorum. Bildiğiniz gibi Cenevre’de başta Ruslar olmak üzere, BMGK’daki diğer ülkelerin temsilcileriyle istişareler yapıldı. BMGK’nın bakış açısından bakıldığında, girişimime diğer Arap ve Avrupalı ana oyunculardan da destek verildiğini söylemek doğru olur. Pazartesi günü Brüksel’de AB dışişleri bakanlarıyla bir araya geldim. Yaklaşımımı destekleyen bir oybirliği mevcut. Bu yaklaşımı ileriye taşımak için zamanlamam doğru. Halen fikir üzerinde beyin fırtınası yapılması aşamasındayım. Ek istişare turları yapacağım.”

-11 yıldır acı çeken Suriyelilere siyasi süreci nasıl açıklarsınız?
BMGK’ya Suriye’deki zor koşulları, ‘hava saldırıları, karşılıklı bombardımanlar, güvensizlik, mayınlar ve Lazkiye’ye yönelik İsrail saldırılarını’ net bir şekilde açıkladım. Haseke Hapishanesi ve DEAŞ’a bağlı unsurların saldırısı meselesi de gündemde. Ayrıca ekonomik kriz de derinleşiyor. 14 milyon sivil, insani yardıma muhtaç. Yerinden edilen 12 milyon kişinin yarısı ülke dışında yaşıyor. Tüm bunların yanı sıra yaklaşık 2 yıldır devam eden ve çizgileri değişmeyen stratejik bir çıkmaz var. Ana muhataplar bana askeri operasyonlar aşamasının sona erdiğini ve hiçbir tarafın sonucu tekelinde tutamayacağını söylediler. Yeni bir şey denemeye yönelik bir zorunluluk hissi var.
Bu konuyu Şam’a, muhalefete, bölgeye ve başlıca uluslararası muhataplara uzun uzun anlattım. Artık ‘adıma adım’ yaklaşımını test etmenin zamanının geldiğini hissediyorum.

- İçeriğini açıklamanız mümkün mü?
Bu paralel olarak uygulanan, kademeli, karşılıklı, gerçekçi, iyi tanımlanmış ve doğrulanabilir adımlar belirlenerek başlanıyor. Daha da önemlisi bunu yaptığımızda, BM’nin 2254 sayılı kararı uyarınca anayasal süreç ve ardından seçimlerle ilerlemek için tarafsız ve sakin bir ortama ulaşabilmemiz mümkün.

- Başlanabilecek alanlar nelerdir?
Halen beyin fırtınası aşamasındayım. Ancak bu durum tutukluları, kaçırılanları ve kayıpları, insani yardım, erken tedavi ve 2585 sayılı BMGK kararının kabul edilmesi yoluyla kaydedilen ilerleme üzerine inşayı, 10 yıldan fazla süren savaş ve çatışma, yolsuzluk, kötü yönetim, Lübnan’daki mali kriz ve Kovid-19 pandemisinin ardından çöken toplumsal ve ekonomik koşulların iyileştirilmesini ve Suriye genelinde sükunetin ve istikrarın sağlanmasını sağlayabilir. Bu kesinlikle gereklidir. Aynı zamanda terörle mücadelede iş birliği ve bunu takiben sözde diplomatik meseleler de mevcut. Haseke Hapishanesi konusu da teröre karşı bir operasyon düzenlenmesinin gerekliliğini hatırlatıyor. Birçok konu var. İçlerine girersek Suriyelilerin hayatlarına yansıyacaktır. Umarım, 2254 sayılı kararın uygulanmasına yönelik çalışmak için biraz güven inşa edebiliriz.

- Cenevre’de Ruslar ve ABD’liler ile görüştünüz. Hngi açıklamalarda bulundular ve gerçekten de ‘adıma adım’ girişiminizi destekliyorlar mı?
Bunun da ötesinde bazı adımlarda ortak ve paralel eylem için bazı fikirlerin sağlanıp sağlanamayacağını belirlemek amacıyla dahil olmaya, test etmeye ve tartışmaya istekliler.

-Bu nasıl gerçekleşecek?
Bu noktada açık bir şekilde konuşmak şu an için hata olur. Çünkü halen beyin fırtınası aşamasındayız. Ek istişare turları düzenleyeceğim. Şam ve muhalefetteki müzakere heyeti ile görüşmeleri takip edeceğim.

-Rusya ve ABD, girişime dahil olmaya hazırlar mı?
Evet. Buna gerçekten de hazırlar.

-Brüksel’de Avrupalı bakanlarla görüştünüz. Kendileri üç koşul (yeniden yapılanmaya katkıda bulunmaya hayır, yaptırımların kaldırılmasına hayır ve siyasi ilerleme olmadan normalleşmeye hayır) çatısı altında çalışmaya hazır olduklarını söylediler. Bu şartlar altında sizin yaklaşımınızla nasıl ilişki kurabilirler?
‘Adıma adım’ yaklaşımının arkasındaki fikri özetledim. Bu aşamada aktörler arasında, yani Suriye tarafları arasında derin bir güvensizlik var. Ama yalnızca yavaş hareket ederek atılabilecek adımları tespit ettik ve bana bahsettiğiniz sorunları ele aldık. Tüm meseleler bir noktada ele alınmalıdır. Durumu devam ettirmenin bir seçenek olmadığını ve bunun sürdürülemeyeceğini vurgulamak gerekiyor.

-Ukrayna’daki büyük kriz göz ardı edilemez. Bir yanda Ruslar diğer yanda ABD’liler ve Avrupalılar arasında gerginlik var. Ukrayna çevresinde oluşan bu gergin atmosferden Suriye’deki yaklaşımınız etkilenmeyecek mi?
Kolaylaştırmaya yönelik görevime devam edeceğim. Söyledikleriniz doğru. Avrupa’daki kriz diplomatik olarak çözülmezse sadece Suriye meselesinde değil, diğer meselelerde de öyle ya da böyle bir etki bırakacaktır. Durumun, üzerinde çalıştığım şeyleri karmaşıklaştıracağına inanıyorum. Ama aynı zamanda şunu da eklememe izin verin. Suriye konusunda ABD ve Rusya arasında herhangi bir stratejik anlaşmazlık olmadığını kendimize hatırlatmalıyız. Terörle mücadelede ve istikrarın sağlanmasında ortak çıkarlar bulunuyor. İstikrarı sağlamak için bir barış sürecine ihtiyacımız var. Umuyorum ki Avrupa’daki krize diplomatik bir çözüm buluruz. Böylece bu, Suriye’de de olumlu bir etkiye neden olur.”

- Suriye Dışişleri Bakanı Faysal el-Mikdad, kamuoyuna Suriye hükümetinin ‘adıma adım’ yaklaşımına karşı olduğunu söyledi. Konuya dair yapılan başka açıklamalar oldu mu?
Suriye hükümetiyle birkaç tur görüşme yaptım ve bu konuyu kendileriyle tartışmaya da devam edeceğim. Muhalefetteki müzakere heyetinin de yeni yaklaşımla ilgili soruları olduğunu biliyorum. Şam’a ‘adıma adımın’ gerçek arka planını ayrıntılı olarak açıklamaktan mutluluk duyacağım. Umuyoruz ki biz de müzakere heyetiyle uygun bir şekilde temasa geçeriz.

-Bazı analistler ve gözlemciler, ‘adıma adım’ yaklaşımının 2254 sayılı kararını uygulama görevinizin bir parçası olmadığı ve meseleleri yetkilerinizin dışında gündeme getirdiğiniz görüşündeler. Sizin bu konudaki değerlendirmeniz ne?
Bu ciddi bir yanlış anlama. Ortaya çıkan konular, 2254 sayılı kararın önemli bir parçasıdır. Ayrıca ileriye dönük güven inşa etmek de oldukça önemlidir. Bu nedenle 2254 sayılı kararı onaylayan BMGK’dan sağlam bir destek aldığımız için oldukça mutluyum. Bu yaklaşım ile 2254 sayılı karar arasında çelişki gören yok. Aksine bu karar uygulama misyonumuzu ilerletmeme yardımcı olacak.

-Yerlerinden edilen Suriyeliler, mülteciler ve acı çeken yoksullar hakkındaki görüşünüz ne? Birçoğu, siyasi sürece ilişkin umudunu veya inancını yitirdi. Kendilerine bu yeni girişimin 11 yıl boyunca Cenevre’de tanık olunandan farklı olduğunu nasıl açıklarınız?
BMGK’ya söylediğim gibi, şunu belirtmeme izin verin. İnsanların acısı o kadar derin ki anlamak bile oldukça zor. Karlar arasında çadırlarda ve çok zor koşullarda yaşayan Suriyeliler var. Bu durum yürek parçalıyor. 10 yıldan fazla bir süre sonra barış süreci ve Suriye halkına somut bir şeyler sunma konusunda birçok şüphe olmasını anlıyorum. Söyleyebileceğim şey, Suriye halkının durumunu iyileştirmek için sağlam ve ciddi bir şekilde ilerlediğimize dair inancım ve kararlılığımdır.

-Peki ya kayıplar, mahkumlar ve kaçırılanlar meselesi?
Bu, görevimi devraldığım ilk günden itibaren önceliklerimden biri. Ne yazık ki bu konuda da derin ilerlemeler görmedik. Nur-Sultan’da Astana sürecinin taraflarıyla görüştük. Masada bazı fikirler var ve birçok Suriyeli aileyi ilgilendiren konu ile ilgili harekete geçmeyi umuyoruz. Çocukların, kadınların, küçüklerin ve yaşlıların serbest bırakılmasını talep ettim. Kayıp aileleri adına harekete geçmek için çabalarımı sürdüreceğim.

- Peki, Anayasa Komitesi? Yeni bir tur düzenlemek için koşullar mevcut mu?
Şam ile diyalog halindeyiz ve bazı fikirler ortaya koyduk. Müzakere heyetinin ortak başkanı ile de temasımı sürdüreceğim. Umuyorum ki önümüzdeki iki hafta içinde, şubat ayında bir anayasa turumuz olacağı konusunda ortak bir anlayışa sahip olacağız. Ardından bu doğrultuda ilerleme sağlamak için ilerleyen dönemde, mart, nisan, mayıs ve haziran aylarında başka toplantılar da yapılacaktır.

-Bunlar önceki turlardan farklı mı olacak?
Umarım sundukları metinleri gözden geçirmeye ve karşı taraftan duyduklarına cevap vermeye hazırlanmaları için ciddi bir görüş alışverişine tanık oluruz. Heyetler sadece anayasa metinlerini sunmakla kalmıyor, aynı zamanda tartışmalar ışığında onları değiştirmeye, ortak bir zemin bulmaya veya en azından anlaşmazlıklar alanını daraltmaya istekliler. Komite’nin görevine uygun olarak verimli bir taslak hazırlama sürecine ihtiyacımız var. BMGK’dak açıklamamda komitenin, iç kuralların temel unsurlarını ve ölçütlerini belirlediği gibi ‘sonuçlara ulaşmak ve sürekli ilerlemek için süratle ve sürekli olarak’ çalışması gerektiğini belirttim.

-SDG’nin siyasi kanadı olduğu söylenen SDK, Suriye topraklarının üçte birini ve zenginliğinin çoğunluğunu kontrol ediyor. DEAŞ’a karşı ABD liderliğindeki Uluslararası Koalisyon tarafından da destekleniyor. Ancak Cenevre sürecinin bir parçası değiller mi? Onlar hakkındaki görüşleriniz neler?
Bu, belirli muhalif grupları dahil etme görevimi tehdit eden 2254 sayılı BMGK kararında tartışılan ve kararlaştırılan bir süreçtir. Ancak SDK ve SDG, artık bunun bir parçası değil.

-Bazı analistler, Anayasa Komitesi’nde ilerleme kaydedilememişken büyük ve karmaşık konuları kapsayan ‘adıma adım’ girişiminde sonucun nasıl kolay şekilde alınabileceğin sorguluyor…
‘Adıma adımın’ karmaşık olduğuna inanmıyorum. Doğru, zorluklar olacak. Ama asıl zorluk, güven kaybı. Sanırım güven kaybı üzerine ilerleyeceğiz. Buna dayanarak yavaşça ilerleyebiliriz. Daha sonra Anayasa Komitesi’nin çalışmalarında bir miktar ilerleme olacağını umut ediyorum. Bunun ‘adıma adım’ girişimine olumlu bir etkisi olacaktır. Açık konuşalım; ilerlemek için Suriyelilerin ve uluslararası tarafların çok çaba sarf etmesi gerekiyor. Söyleyebileceğim şu ki istişarelerimden sonra bu mümkün ve ulaşılabilir bir şey olacak.



Suriye’deki yabancı askeri üslere ne olacak?

Suriye'deki Türk askeri varlığı, Şam'ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara'nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiriyor (AFP)
Suriye'deki Türk askeri varlığı, Şam'ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara'nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiriyor (AFP)
TT

Suriye’deki yabancı askeri üslere ne olacak?

Suriye'deki Türk askeri varlığı, Şam'ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara'nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiriyor (AFP)
Suriye'deki Türk askeri varlığı, Şam'ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara'nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiriyor (AFP)

İsmail Derviş

Suriye toprakları, Beşşar Esed rejiminin devrilmesinden önceki yıllarda bölgedeki muhtelif orduların cirit attığı bir alana dönüşmüştü. Bu süreçte sahada dört ana güç konuşlanmıştı. Bunlar, Uluslararası Koalisyon Güçleri çatısı altında ABD, düşen rejime destek vermek için gelen Rusya, yine rejimi desteklemek amacıyla on binlerce unsurunu gönderen İran ve muhalefeti desteklemek, rejimin sınır bölgelerini istila etmesini engellemek ile milli güvenliğini korumak üzere Suriye'nin kuzeyine yerleşen Türkiye’ydi.

Ancak 8 Aralık 2024 tarihi Suriye tarihinin seyrini değiştirdi. Esed rejiminin düşmesinin hemen ardından İranlı milisler Suriye topraklarından kayboldu. Binlercesi kaçarken geride kalanlar ise ülkeden ayrılmak için fırsat kollayarak gözlerden uzaklaştı. Bundan aylar sonra, Şam ile Washington arasındaki ilişkilerin güçlenmesine paralel olarak Amerikan askerlerinin kademeli çekilme süreci başladı. Nitekim Suriye, ABD'ye düşman ülkeler arasında sınıflandırılırken, Ortadoğu'daki müttefiklerinden biri haline geldi.

Rusya'ya gelince; Şam ile siyasi ilişkilerini güçlendirmesiyle eş zamanlı olarak Suriye sahilindeki iki askeri üssünü muhafaza etti. Türkiye'nin nüfuzu ise çok daha büyük bir oranda arttı. Öyle ki ABD Başkanı Donald Trump, bunu birçok kez farklı mecralarda “Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suriye'de kazandı” diyerek ilan etti.

Rusya’nın Suriye’deki askeri üsleri ve akıbetlerinin netleşmesi

Bugün, eski rejimin devrilmesinin üzerinden bir buçuk yılı aşkın bir süre geçmişken, Suriye'de İran'ın veya ABD'nin herhangi bir askeri varlığı kalmamış bulunuyor.Şarku’l Avsat’ın  Şam, Suriye'nin resmi haber ajansı SANA'dan aktardığı habere göre Moskova ile Rusya’nın ülkenin kıyı kesimlerindeki varlığının yeniden düzenlenmesi sürecini başlatacak bir mutabakat zaptına ulaştı. Suriye Dışişleri Bakanlığı'ndan aktarılan bilgilere göre başta Hmeymim Hava Üssü ve Tartus Limanı'ndaki dördüncü ticari rıhtım olmak üzere sivil nitelikteki tesislerin yönetimi Suriye devleti tarafından üstlenilecek ve böylece bu tesisler kademeli olarak sivil yönetim sistemine dahil edilecek.

Dışişleri Bakanlığı, “Askeri nitelikteki üsler ve tesislere gelince, Suriye ve Rus tarafları mutabakat uyarınca bunların işlevinin yeniden tanımlanması hususunda anlaştı. Buna göre söz konusu noktalar, karşılıklı çıkarları koruyan yeni düzenlemeler çerçevesinde askeri üs olmaktan çıkarak ortak eğitim ve rehabilitasyon merkezlerine dönüştürülüyor” ifadelerini kullandı. Mutabakat zaptı, dönüşüm sürecinin tamamlanması için üç ayı geçmeyen bir zaman sınırı belirliyor. Ardından bu yeni düzenlemeler yürürlüğe giriyor. Yaklaşık 18 ay önce başlayan müzakerelerden bu yana en göze çarpan adım sayılan bu hamle, Suriye-Rusya ilişkilerinde farklı bir dönemin kapısını aralıyor. Bu mutabakat, söz konusu ilişkileri dönemin şartlarına uygun şekilde Rusya’nın Suriye’deki varlığının niteliğini yeniden düzenleyen ve iki ülke arasındaki münasebetleri karşılıklı çıkarlar temelinde sürdüren yeni bir aşamaya taşıyor. Bu anlaşmayla birlikte Rusya’nın Suriye'deki varlığı resmi olarak düzen altına alınırken Şam’ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara’nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiren Türk askeri varlığı ise varlığını sürdürüyor.

Türkiye’nin Suriye'deki askeri varlığının sebebi

Askeri analist Nevvar Şaban, yaptığı değerlendirmede “Suriye'deki Türk üslerinin geleceğiyle ilgili olarak öncelikle bu üslerin kurulduğu bağlama bakmak gerekir. Söz konusu üsler, o dönemde Fırat Kalkanı Harekat Operasyon Odası ile iş birliği ve koordinasyon halinde, Türk milli güvenliğine yönelik tehditlerle mücadele etmeyi hedefleyen bir güvenlik harekatı kapsamında kuruldu. Daha sonra bu üslerin konuşlanması genişleyerek bölgenin istikrarı, ister hücre yapılanmaları ister başka şekillerde olsun bölgeden kaynaklanabilecek her türlü güvenlik tehdidinin önlenmesi ve kurtarma süreciyle eş zamanlı olarak Suriye tarafından Türkiye tarafına doğru sınırın denetim altına alınmasıyla bağdaşır hale geldi” ifadelerini kullandı.

Şaban sözlerine şöyle devam etti:

“Şu an sorulması gereken soru şu: Bu bölgeler üzerindeki tehdit ortadan kalktı mı? Bölge halen kırılganlığını koruyor. Suriye'deki güvenlik tehditleri ise çok boyutlu ve karmaşık. Nitekim sınır ötesi terör hücreleri var. Suriye Demokratik Güçleri (SDG) içerisinde anlaşmayı halen reddeden ve tehlike oluşturabilecek bir kesim bulunuyor, ayrıca uyuşturucu ticareti de mevcut. Dolayısıyla bölge halen güvenlik odaklı bir nitelik taşıyor. Bu bakımdan, Ankara'nın perspektifinden bakıldığında bölgede askeri üsler şeklinde varlık göstermek halen bir dereceye kadar gereklilik arz ediyor ve Suriye'nin bu bölgelerindeki istikrarın korunmasında fayda sağlıyor."

Güvenlik ortamı Türk çekilmesine izin veriyor mu?

Şaban açıklamalarını şöyle sürdürdü:

“Güvenlik ortamının henüz bir çekilme için elverişli hale gelmediğini düşünüyorum. Ancak güvenlik ortamı istikrara kavuşur, Türkiye'nin perspektifindeki koşullar ve kaygılar ortadan kalkar ve Suriye'nin güvenlik kapasitesi güçlenirse; işte o zaman bu askeri varlığa gerek kalmayacaktır. Zira bu varlık maliyetlidir ve dolayısıyla bir çekilme gerçekleşebilir. Şu an için, güvenlik durumunun çoğu unsurunda belirgin bir iyileşme olmasına rağmen, Türk tarafını bu askeri varlığı çekmeye sevk edecek ideal bir güvenlik ortamının oluştuğunu görmüyorum. Türk tarafının önümüzdeki aşamalarda bu varlığı azaltılabilir, ancak bu durum, Türk tarafının Suriye hükümetiyle koordinasyon sağladıktan sonra tamamen çekilmesine imkan tanıyacak eksiksiz bir güvenlik durumuna ve istikrarlı bir güvenlik ortamına ulaşılmasına bağlı kalmayı sürdürmektedir."

Adana Anlaşması ve Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığının hukuki zemini

Siyaset araştırmacısı Yaser el-İyade ise konuya ilişkin değerlendirmesinde, “Suriye hükümeti mevcut durumda; Suriye'de henüz tam bir istikrarın sağlanamamış olması nedeniyle ülkede yaşanan istikrarsızlıktan ötürü bu tür üslerin kaldırılmasını Türk tarafıyla konuşmak veya müzakere etmek için henüz erken olduğu görüşünü taşıyor. Zira her iki ülke de kendilerini halen gizlice faaliyet gösteren ve Suriye ya da Türk topraklarında her an terör eylemleriyle ortaya çıkabilecek terör örgütlerinin hedefinde görüyor. Aynı şekilde, projeleri Suriye, Türkiye ve diğer bazı ülkelerin topraklarını kapsayan ayrılıkçı örgütler şeklindeki ortak bir düşmanla karşı karşıya bulunuyorlar. Dolayısıyla iki tarafın da bu tür üslerin -en azından orta vadede- varlığını sürdürmesi gerektiği hususunda hemfikir olduğu söylenebilir. Bu noktada, Türk güvenlik varlığının Suriye topraklarındaki hukuki zeminini, iki taraf arasında 1998 yılında -yani 2011 Suriye Devrimi'nden ve ardından gelen güvenlik boşluğu ile Türkiye'ye komşu Suriye topraklarında muhtelif akımlardan askeri güçlerin belirmesinden önce- imzalanan Adana Anlaşması’nın oluşturduğunu belirtmek gerekir. Yaşanan bu süreç, Esad rejiminin çöküşünün ardından Türkiye'yi kendi milli güvenliğini ve gelecekteki çıkarlarını korumak adına üsler kurmaya mecbur bırakmıştır. Ankara da Suriye topraklarını kendi topraklarındaki güvenliğin anahtarı olan bir arka bahçe olarak değerlendiriyor.”

İyade, değerlendirmesinde şu ifadeleri kullandı:

“Ayrıca bu tür üslerin varlığının, bölgesel güvenlik ve istikrar durumuna bağlı olduğu gerçeğini de belirtmek gerekir. İsrail kaynaklı tehlikeler her iki ülkenin de ana gündem maddesini oluşturuyor. Özellikle Binyamin Netanyahu liderliğindeki mevcut İsrail hükümetinin uygulamaları, Suriye'nin güneyine yönelik günlük ve tekrarlanan saldırıları ve askeri birliklerinin 1974 tarihli Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması uyarınca belirlenen ayrışma hatlarını ihlal etmesi, iki tarafın da bölgesel dengenin sütunu olarak görülen bu üslerin muhafaza edilmesi gerekliliği hususunda mutabık kalmasını sağlıyor. Netanyahu kampına yakın çevrelerden gelen ve 'İran'dan sonraki hedefin Türkiye olduğunu' iddia eden bazı açıklamalar ise durumu daha da karmaşıklaştırıyor. Bu durum, Türk tarafının olası bir çatışma anında İsrail ile mücadelesinin ön cephesi olarak değerlendirdiği bu üslere daha da sıkı sarılmasına yol açıyor.”


Hartum ve Sudan’ın kuzeyindeki iki şehre İHA saldırısı düzenlendi

Sudan ordusundan bir asker, Hartum’da savaş nedeniyle hasar görmüş evlerin arasından geçiyor. (Arşiv – Reuters)
Sudan ordusundan bir asker, Hartum’da savaş nedeniyle hasar görmüş evlerin arasından geçiyor. (Arşiv – Reuters)
TT

Hartum ve Sudan’ın kuzeyindeki iki şehre İHA saldırısı düzenlendi

Sudan ordusundan bir asker, Hartum’da savaş nedeniyle hasar görmüş evlerin arasından geçiyor. (Arşiv – Reuters)
Sudan ordusundan bir asker, Hartum’da savaş nedeniyle hasar görmüş evlerin arasından geçiyor. (Arşiv – Reuters)

Şarku’l Avsat’ın AFP muhabiri ve görgü tanıklarından aktardığına göre, Sudan’ın başkenti Hartum ve ülkenin kuzeyindeki iki kente bugün sabaha karşı insansız hava araçlarıyla (İHA) koordineli olduğu değerlendirilen bir saldırı düzenlendi. Saldırının, başkentte aylardır süren sakinliğin ardından gerçekleştiği bildirildi.

Hartum’u yerel saatle 05.00 sularında hedef alan İHA saldırısının ardından, Omdurman’ın kuzeyindeki bir askeri üsten uçaksavar atışlarının yapıldığı duyuldu. Görgü tanıkları, ordunun kontrolünde bulunan Atbara ve ed-Damir kentlerinde de İHA’ların görüldüğünü ve patlama seslerinin işitildiğini aktardı.


Hakan Fidan ile Abdulhamid ed-Dibeybe arasında Trablus’taki görüşmede Libya’daki resmi kurumların birleştirilmesi meselesi öne çıktı

UBH Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan dün, Libya'nın başkenti Tarablus'ta bir araya geldiler (Dubeybe'nin ofisi)
UBH Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan dün, Libya'nın başkenti Tarablus'ta bir araya geldiler (Dubeybe'nin ofisi)
TT

Hakan Fidan ile Abdulhamid ed-Dibeybe arasında Trablus’taki görüşmede Libya’daki resmi kurumların birleştirilmesi meselesi öne çıktı

UBH Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan dün, Libya'nın başkenti Tarablus'ta bir araya geldiler (Dubeybe'nin ofisi)
UBH Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan dün, Libya'nın başkenti Tarablus'ta bir araya geldiler (Dubeybe'nin ofisi)

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın Bingazi'yi de kapsayan iki günlük ziyareti çerçevesinde, Libya'nın batısındaki geçici Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe'nin dün Libya'nın başkenti Tarablus'ta Fidan ile gerçekleştirdiği görüşmede, ülkenin resmi kurumlarının birleştirilmesi dosyası öne çıktı. Bu görüşmeler, ülkenin yıllardır süregelen siyasi ve askeri bölünme durumunu sona erdirmeye yönelik hızlanan siyasi ve diplomatik hareketliliğe tanık olduğu bir dönemde gerçekleşti.

UBH, ziyareti ‘iki ülke arasında ortak ilgi alanına giren bir dizi dosya üzerinde sürekli istişare ve koordinasyon’ çerçevesinde değerlendirdi. Görüşmeler, Libya krizine ilişkin, başında krizi çözmek için ortaya atılan Amerikan girişiminin geldiği hızlanan uluslararası ve bölgesel hareketlilik gölgesinde gerçekleşti.

Dibeybe-Fidan görüşmesi, bölgedeki durumdaki gelişmeleri ve bunların bölgesel güvenlik ile istikrar üzerindeki yansımaları üzerinde yoğunlaştı. Bunun yanı sıra Libya siyasi sürecindeki son gelişmeler ile ulusal kurumları birleştirme ve istikrarı güçlendirme çabalarını destekleme yolları da ele alındı.

UBH’nin açıklamasına göre görüşmede ayrıca, Libya ile Türkiye arasındaki iş birliği dosyaları ve bunları her iki ülkenin çıkarlarına hizmet edecek şekilde birçok alanda geliştirme yolları da ele alındı; ancak bu dosyaların niteliği veya görüşmelerin sonuçlarına ilişkin ek ayrıntı paylaşılmadı.

Fidan'ın ziyareti hem Tarablus'u hem de Bingazi'yi kapsaması nedeniyle özel bir önem taşıyor. Bu durum, Ankara'nın Libya’daki taraflarla temaslarının kapsamının genişlediğini yansıtıyor. Bu ziyaret, Ankara'nın ülkedeki siyasi ve kurumsal tabloyu yeniden düzenlemeye yönelik ortaya atılan girişimleri yakından takip ettiği bir dönemde gerçekleşti.

DERBTBH
Dibeybe ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Ankara'da daha önce gerçekleştirdiği bir görüşmeden (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Fidan’ın Bingazi'de, Türkiye’nin Libya'nın doğusundaki farklı güç merkezleriyle iletişimi güçlendirmeye yönelik çabaları çerçevesinde, bazı yetkililer ve askeri liderle görüşmeler gerçekleştirmesi bekleniyor.

Türk Anadolu Ajansı'nın bir Türk diplomatik kaynağa dayandırdığı haberde, Fidan’ın gündeminin, Libya siyasi sürecindeki mevcut gelişmelere ve ülkedeki istikrarın önemine ilişkin görüş alışverişinde bulunmaya, bunun yanı sıra ABD’nin girişimlerini ve Birleşmiş Milletlerin (BM) siyasi sürecini takip etmeye odaklandığı belirtildi.

G
Massad Boulos (AFP)

Türkiye’nin hamleleri, Libya sahnesi açısından hassas bir dönemde gerçekleşiyor. ABD Başkanı Donald Trump’ın Afrika'dan Sorumlu Kıdemli Danışmanı Massad Boulos'un öncülük ettiği ve sızdırılan bilgilere göre ülkedeki yürütme organının yeniden düzenlenmesini, Libya Ulusal Ordusu (LUO) Genel Komutan Yardımcısı Orgeneral Saddam Hafter'in Başkanlık Konseyi başkanlığını üstlenmesini, Dibeybe’nin ise başbakan olarak kalmaya devam etmesini öngören ABD girişimine ilişkin temaslar sürüyor.

Ankara, yıllardır Libya'daki farklı güç merkezleriyle, özellikle ülkenin doğusuyla ilişkiler kurma konusunda giderek artan bir açılıma imza atıyor. Bu durum, Trablus Savaşı (2019-2020) sırasındaki desteğinin Libya'nın batısındaki eski Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ile yakın ilişkiler kurmasının ardından yaşanıyor.

Türkiye’nin temaslarının Trablus'tan Bingazi'ye kayması, Libya dosyasında hareket alanını genişletme ve ilişkileri tek bir tarafla sınırlamama yönünde bir eğilimi yansıtıyor. Özellikle siyasi ve askeri tablonun karmaşıklaşması ve ülkenin doğusu ile batısındaki etkin güçleri sürece dahil etmeden bir çözüme ulaşmanın zorlaşması bu eğilimi güçlendiriyor.

FD B
Saddam Hafter (AFP)

Anadolu Ajansı'nın (AA) haberine göre bir diplomatik kaynak, Ankara’nın Libyalı yetkililerle diyaloğu ‘ülkenin batısı, doğusu ve güneyi arasında ayrım gözetmeden’ güçlendirmeye çalıştığını söyledi. Kaynağa göre iki ülkenin Doğu Akdeniz'deki hak ve ortak çıkarlarının ‘kazan-kazan’ ilkesi temelinde korunmasının önemi vurgulanıyor.

Türkiye'nin tutumu ayrıca, BM’nin Libya'da ‘adil, güvenilir ve şeffaf’ seçimler yapılmasını amaçlayan çabalarına verilen desteği de kapsıyor. Libyalı çeşitli taraflarla ve uluslararası toplumla iş birliği yaparak siyasi süreci ileriye taşıma vurgusu yapılıyor.

Öte yandan ekonomi dosyası, Türkiye’nin hamlelerinin başlıca boyutlarından birini oluşturuyor. Ankara, Libya ile enerji sektöründe karşılıklı fayda temelinde sürdürdüğü iş birliğini geliştirmek, yeni projeler uygulamak, bunun yanı sıra Türk şirketlerinin Libya'daki faaliyetlerinin güvenli ve sürdürülebilir bir şekilde sürmesini garanti altına almak istiyor.

Müteahhitlik sektörü, özellikle Libya'da Türk şirketlerinin dikkat çekici bir varlığına sahne oluyor. Ankara, Doğu Akdeniz bölgesinde stratejik bir konuma sahip olan Libya’da siyasi ve güvenlik varlığını pekiştirmesiyle eş zamanlı olarak ekonomik çıkarlarını korumaya ve genişletmeye çalışıyor.

Son haftalarda Türkiye'nin, her iki kampa mensup Libyalı siyasi, güvenlik ve askeri liderlerle temaslarının temposu arttı. Bu durum, Ankara'nın Libya dosyasına yaklaşımında dikkat çekici bir dönüşümü yansıtıyor ve önümüzdeki dönemde bu açılımın sınırlarına ve hedeflerine ilişkin sorular gündeme getiriyor.

Diğer taraftan UBH Savunma Bakanlığı Müsteşarı Abdusselam ez-Zubi ve Ulusal Güvenlik Danışmanı İbrahim ed-Dibeybe, İstihbarat Teşkilatı Başkanı İbrahim Kalın ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın temsil ettiği Türk tarafıyla görüşmeler gerçekleştirdi.

Bu temaslar, Saddam Hafter'in Türkiye'ye gerçekleştirdiği ziyaretin üzerinden iki haftadan kısa bir süre sonra gerçekleşti. Hafter bu ziyarette Fidan ile bir araya gelerek, Libya'daki son gelişmeler ile bölgesel ve uluslararası meseleleri görüştü, iki ülke arasındaki stratejik ortaklığı güçlendirecek koordinasyonun sürdürülmesinin önemini vurguladı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 18 Nisan'da Antalya Diplomasi Forumu kapsamında Dibeybe'yi kabul etmişti. Bu görüşme, iki taraf arasında gerçekleştirilen en son üst düzey görüşme niteliği taşıyordu.

Türkiye’nin Trablus ile Bingazi arasında eş zamanlı hareketliliği, ikili temasların ötesinde anlamlar taşıyor. Bu hareketlilik, uluslararası ve bölgesel güçlerin Libya'daki siyasi ve askeri düzenlemelerin geleceğine ilişkin hesaplarını yeniden yaptığı bir dönemde gerçekleşiyor. Bu sırada Ankara, nüfuzunu ve çıkarlarını korumaya, olası gelecekteki herhangi bir çözümde etkin farklı taraflarla iletişim kanalları açmaya çalışıyor.