Rusya, Avrupa Birliği'ne yönelik taleplerde bulunur mu?

Avrupalılar, askeri zaaflarını Çin’in ekonomik bağımlılığı üzerinden telafi edebilir.

Polonya’daki 82. Hava İndirme Tümeni’ne bağlı ABD askerleri. (EPA)
Polonya’daki 82. Hava İndirme Tümeni’ne bağlı ABD askerleri. (EPA)
TT

Rusya, Avrupa Birliği'ne yönelik taleplerde bulunur mu?

Polonya’daki 82. Hava İndirme Tümeni’ne bağlı ABD askerleri. (EPA)
Polonya’daki 82. Hava İndirme Tümeni’ne bağlı ABD askerleri. (EPA)

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Pekin Kış Olimpiyatları'nın açılışından bir gün önce Çin lideri Şi Cinping ile bir araya geldiğinde ‘Ukrayna planı’ istediği gibi yürümediği için Çin’in desteğine şiddetle ihtiyaç duyuyordu.
Putin, Ukrayna sınırına 100 bin asker yığarak krizi tırmandırmasının gerekçesi olarak, NATO’nun doğuya doğru genişlemesini ve Ukrayna’nın üye olarak seçilmesi ihtimalini öne sürüyordu. Putin’e göre krizin çözümü; Kuzey Atlantik İttifakı’nın Doğu Avrupa ülkelerindeki yayılmacılığını sonlandırması ve 1997’deki sınırlarına çekilmesiydi. 
Ancak Rusya Devlet Başkanı, Çinli mevkidaşından sadece tek bir cümlelik destek alabildi. Ortak bildiride: ‘Her iki ülke de NATO'nun genişlemeye devam etmesine karşı çıkıyor ve Soğuk Savaş ideolojisini terk etmesi gerektiğine inanıyor’.’ denildi.  Bu zayıf cümlenin Putin’in beklentilerini karşılamadığı açıktı. Üstelik ‘ortak bildiride’ Ukrayna kelimesi yalnızca tek bir yerde geçiyordu.
Analizlerin çoğu, Rus lider Vladimir Putin'in ABD Başkanı Joe Biden'ın Afganistan'daki ‘başarısız politikası’ ve ABD yönetiminin, enerjisini Çin’le olan mücadelesine odaklamak amacıyla, Ortadoğu sorunlarından ve savaşlardan kaçınma eğiliminden cesaret alarak Ukrayna’yı tehdit etmeye yeltendiğine işaret ediyor. 
Putin ayrıca ittifakın rolü ve geleceği hakkındaki tartışmalar sürerken NATO üyeleri arasındaki ihtilaf ve bölünmelere de güveniyordu. ABD ittifak üyelerini, mali yükümlülüklerini yerine getirme hususunda ağır davranmakla itham ediyordu. Avrupa ülkeleri de ‘75 yıllık barış dönemini sonlandıracak’ yeni bir savaşa girme hususunda çekingen davranıyordu. Putin tüm bu gelişmeleri fırsat bilip isteklerini dayatma yoluna gitti.
Ancak ABD’nin Avrupa’nın taleplerine yönelik sert tepkisi, Kremlin’in efendisini şoka uğrattı. Tüm göstergeler Putin’in kendisini bir çıkmazın içine sürüklediğini ve kurtulmak için zor seçimler yapmak zorunda kalacağına işaret ediyor. NATO’ya yeni üye alınmamasını talep etmek, sadece Kuzey Atlantik İttifakı’nın tüzüğünün değil, Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın ve Rusya’nın da imzaladığı Avrupa Güvenlik Antlaşması’nın da ihlali anlamına geliyor. Nitekim Paris Zirvesi’nde 1990’da varılan anlaşmada, "Hiçbir ülke Avrupa Kıtası’nın herhangi bir bölümünü etki alanı olarak kabul edemez" deniliyor. Putin, Rusya’nın kuşatılmaması yönünde güvence talep ederken tam olarak da bu maddeyi ihlal ediyordu.
Yine bazı analizler, Rusya’nın NATO’nun genişlemesine dair Avrupa ülkeleri arasındaki görüş ayrılıklarından cesaret aldığını gösteriyor. Nitekim Avrupalı bazı liderlerin açıklamalarında, Ukrayna ve Gürcistan’ın yakın vadede NATO’ya katılmayacağı için bu meselenin gündemden çıkarılarak Rusya’nın ikna edilmesine dair işaretler bulunuyor. Bazı yetkililer de NATO’nun daha fazla genişlemeye ihtiyacı olmadığını, dolayısıyla yeni üye alımına son verilmesi gerektiğini savunurken şunu soruyorlar: NATO’nun Rusya sınırına yaklaşması ihtilafın ana kaynağıyken Rus saldırısından sakınmak için Putin’e bu tavizi niçin vermeyelim?

Rusya'nın sınır takıntısı 
Suçu sınır ihlali yapan NATO’ya atan bu argümanları benimsemenin Putin için bir ödül anlamına geleceği açık. Vladimir Putin’in Rusya’nın başına geçtiğinden bu yana en büyük endişesi, başta Ukrayna başta olmak üzere sınırları yakınındaki ülkelerde başarılı demokratik rejimlerin inşa edilmesiydi. Üstelik Rusya, Ukrayna’yı Rus ulusunun bir parçası olarak görüyor. Putin’in konuşmalarında da sıklıkla bu hususa vurgu yaptığı biliniyor. Rusya buradan hareketle 2008’de demokratik hükümeti alaşağı etmek için Gürcistan’ı işgal etti. 2014’te Ukrayna’ya saldırarak Kırım Yarımadası’nı ilhak etti. NATO'nun doğu sınırları içindeki Rus yerleşim bölgesi Kaliningrad'da nükleer başlık takılabilen İskender Füzeleri’ni konuşlandırdı. Dikkat edilirse o zamanlar Ukrayna’da herhangi bir ABD ya da NATO füzesi konuşlanmış değildi. Ancak, Rusya'nın ‘saldırgan intikamcı tutumu’ komşularının destek talebiyle Batı'ya yönelmesine neden oldu.
ABD’li yetkililer ve uzmanlar, Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO’ya alınmaması kararlaştırılsa dahi Putin’in tehditlerinden vazgeçmeyeceğini öngörüyorlar. Tam aksine, bu yöndeki taleplerinin kabul edilmesinin taviz ve zayıflık göstergesi olarak yorumlanacağını belirtiyorlar. Durum belki de Avrupa Birliği ülkelerinin ittifak üyeliğini sorgulamaya kadar gidecektir. Ukrayna ve Gürcistan’ın Putin’le olan sorunları, NATO’ya üyelik ihtimallerinden ziyade Avrupa Birliği ile yakın ilişki geliştirmelerinden kaynaklanıyordu. Putin, Rusya’nın Avrupa’da etkin bir oyuncu olarak geri dönmesinin önündeki en büyük engelin ABD olduğunun farkında. Dolayısıyla stratejik olarak ABD’nin çatışma halinde olduğu Çin’e yakınlaşarak, yaşlı Kıta’ya şartlarını dayatmak istiyor. Kim bilir; belki de zamanı geri almada başarılı olacaktır. 
Putin, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'la görüşmesinde ve ortak basın toplantısında, protokol kurallarını ihlal ederek Fransız lideri aşağıladı. Kremlin Sözcüsü de ABD’yi işaret ederek Ukrayna krizinde gerilimi azaltmak için bir yol haritası üzerinde anlaşmanın ancak ‘gerçek taraflar’ ile yapılabileceğini söyledi. Rusya'nın bu tutumu,  Avrupalıların güvenlik bağımsızlığını inşa etmedeki yapısal zayıflığını ve İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana Amerikan korumasına olan ihtiyaçlarını göz önüne seriyor. Rusya’dan çekinen ülkelerin NATO’ya üye olma arzusu, Kuzey Atlantik İttifakı’nın etkinliğini kanıtlar nitelikte. Diğer yandan NATO’ya üye olan küçük Avrupa ülkelerinin ittifaka mali ve askeri katkıları da tartışılmaya devam ediliyor. 

Avrupa'nın güvenlik zaafı 
İkinci Dünya Savaşı'nda 36 milyondan fazla kayıp vererek ağır bir bedel ödeyen Avrupa, on yıllardır askeri harcamalarında temkinli davranıyordu. Avrupalılar bugün Rus baskısının artmasıyla birlikte Kıta’yı etkileyecek herhangi bir büyük kriz karşısında ABD gücüne bağımlı olduklarına dair acı bir gerçeklikle yüzleşti. Müzakere masasında caydırıcı kozlardan yoksun oldukları için Rusya onları kolaylıkla görmezden gelebilir.  Avrupalı liderler bu durumun farkında olduğu için, Putin’in karşısında en güvenilir ses halen ABD Başkanı Biden’dan çıkıyor. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgilere göre AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell açıklamasında "Etkili olmak için kolektif yeteneklerimize ciddi şekilde yatırım yapmamız gerekir. Aksi takdirde dış politikada karar verici değil hedef oluruz” ifadesini kullandı.
Almanya ve Fransa, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra savaşın etkilerini ortadan kaldıracak bir ekonomik kalkınma hamlesi başlattı. Avrupa Birliği büyümesine ve küresel bir ekonomik güce dönüşmesine rağmen, güvenlik ve savunma alanlarında denge sağlayıcı bir gelişim kaydedemedi. Buna karşılık Amerika Birleşik Devletleri savaşın kesin galibi olarak silah sanayisini geliştirmeyi sürdürdü ve Sovyetler Birliği'ne karşı koymak için nükleer cephaneliğini ve askeri harcamalarını artırdı. 1949’da kurulan NATO’daki en etkin ülke ABD olurken Avrupa bu ittifakın şemsiyesi altında, içteki kalkınmasına odaklandı. Josep Borrel bununla ilgili şu ilginç cümleyi kurdu:
“İnsanlar genellikle Avrupa Birliği'ni ekonomik bir dev, siyasi bir cüce ve askeri bir solucan olarak tanımlıyorlar. Bu ifadenin ağır bir klişe olduğunu biliyorum ama pek çok klişe gibi içinde gerçeklik unsurları barındırıyor.”
Balkan Savaşları, Avrupa'nın ortak savunma harcamalarını artırma ve hatta silah sistemlerini entegre etme çabalarının başarısızlığını gözler önüne serdi. Savaşa müdahalede gecikilmesi ve müdahale esnasındaki aksaklıklar, Avrupa Birliği içinde karar almanın zorluklarını da kanıtladı. AB’nin genişlemesiyle birlikte yeni üye olanlar dahi dış ve savunma politikalarında veto hakkına sahip oldu. Putin, doğalgaz temini umuduyla Moskova ile ilişkilerini güçlendirmekle ilgilenen aşırı sağcı Macaristan Başbakanı Viktor Orban’ı ağırlarken bu konuyu istismar etmeyi hedefliyordu. 
Avrupa Birliği’nin gelirleri ABD’nin gelirlerinden daha fazla. Buna rağmen Washington’ın NATO’ya yaptığı harcamaların yarısından azını harcıyorlar. ABD başkanları on yıllardır Avrupalılara harcamalarını artırmaları ve ABD ordusuna bağımlılıklarını azaltmaları için baskı yapıyor. Eski ABD Başkanı Donald Trump, NATO'yu defalarca ‘modası geçmiş’ bir ittifak olarak nitelendirerek, ya dağıtılması ya da rolünün yeniden gözden geçirilmesi çağrısında bulundu. Bazılarına göre müttefiklerine ‘güven telkin etmeye’ çalışan şu anki Başkan Joe Biden da benzer kanaatleri taşıyor. Ancak Rusya tehlikesine karşı korumaya aldığı Avrupa Birliği’nin, Çin-ABD çatışmasında ülkesinin yanında yer almasını garanti altına almaya çalışıyor. Bununla birlikte Hint-Pasifik bölgesinden artan gerginlikle ilgili NATO’nun muhtemel rolüne dair henüz bir açıklama yapılmış değil. 
Washington'ın ittifaka olan taahhütlerini azaltması gerektiğini savunan Chicago Üniversitesi'nden siyaset bilimi profesörü John Mearsheimer, American Enterprise Enstitüsü’nde verdiği seminerde şunları söyledi: 
“Dünyada, Amerika Birleşik Devletleri için stratejik olarak önemli üç bölge bulunuyor: Avrupa, Körfez bölgesi ve Doğu Asya. Soğuk Savaş sırasında güçlerimizin Avrupa'da olmasının nedenlerinden biri, Sovyet tehdidinin bölgede yoğunlaşmış olmasıydı. Bugün Körfez'de bölgesel bir egemen olmadığı gibi Avrupa'yı tehdit edebilecek bir baskın güç de yok. Ancak Asya'da gerçekten baskın bir bölgesel güç var. O da Çin. Dolayısıyla ABD'nin tüm askeri gücünü Doğu Asya'da yoğunlaştırması gerekir.” 

Çin, Avrupa’yla ortaklığını riske atmayacaktır
Washington, NATO’ya düşük desteklerinin bir nevi tazminatı olarak, Avrupa ülkelerinden Çin’e siyasi ve ekonomik baskı uygulamalarını talep edebilir. Diğer yandan Putin, Batı yaptırımlarına maruz kalma olasılığı nedeniyle ekonomik destek almak için Çin’in kapısını çaldı. Demokrasileri Savunma Vakfı tarafından hazırlanan rapora göre Rusya Devlet Başkanı bu hususta somut bir başarı sağlayamadı. Çin ekonomik durgunluk endişesi yaşadığı bu süreçte, Avrupa ile zaten gergin olan ilişkilerine daha fazla zarar verme riskini almayacaktır. Nitekim Çin'in Avrupa Birliği ve İngiltere'ye ihracatı, Rusya'ya yapılan ihracatın 10 katı.  Çin'den sağlanan tedarik zincirlerine olan bağımlılığı azaltmaya yönelik güçlü çağrıların yanı sıra Çin lideri Şi’nin isteyeceği son şey, Ukrayna işgalini açıkça destek vererek olası yaptırımlarla karşı karşıya kalmaktır. 
Çin'in enerji ihtiyacına rağmen Rusya, karşılıklı denklemde Pekin’e çok daha fazla bağımlı durumda. 
Moskova, yaptırımlar uygulanırsa petrol ve doğalgaz ihraç etmek için umutsuzca yeni müşterilere ihtiyaç duyacaktır. 
Çinli yorumcular, Avrupa ile ticaretin Çin'in kalkınması için önemli bir rolü olduğu için AB’nin gücendirilmemesini savunuyorlar. Ayrıca Rusya'nın Ukrayna'ya yönelik herhangi bir saldırısı ve Batı'nın yaptırımlarla vereceği tepkisi, enerji ve diğer emtia piyasalarını şok edebilir ve Çin’in ihracatını olumsuz etkileyebilir. Çin Komünist Partisi, ekonomik istikrarın bu yıl için birinci öncelikleri olmaya devam ettiğini vurgulamıştı.  
Bu nedenle bazı kesimler, Çin'in Avrupa'daki ekonomik çıkarlarını hedef almakla tehdit etmenin, Çin-Rus ilişkisinin yıpratılması açısından önemli bir fırsat olduğu görüşündeler. Putin, Batı ile ilişkilerinde daha agresif hale gelirken Çin kendini Avrupa'ya artan ekonomik bağımlılığı ve Rusya ile yakın ilişkilerinden kaynaklanan bir çelişki içinde buluyor. Rusya ve Çin'in çıkarları arasındaki bu farklılık üzerinde oynamak ve Pekin’i Moskova’nın Avrupa'daki saldırganlığına desteği konusunda açıkça uyarmak, özellikle Çin ile ekonomik iş birliğini yeniden değerlendirme tehdidinde bulunan Avrupalılara önemli bir pozisyon sağlayabilir. Pekin, Putin'e olan desteğini geri çekmediği sürece Bir Kuşak Bir Yol Girişimi'nin akıbeti de tehlikeye girebilir. 



Trump, Grönland üzerinde kalıcı kontrol deklare etti: ABD ne elde etti?

ABD Başkanı Donald Trump (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump (Reuters)
TT

Trump, Grönland üzerinde kalıcı kontrol deklare etti: ABD ne elde etti?

ABD Başkanı Donald Trump (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump (Reuters)

İnci Mecdi

ABD Başkanının defalarca Amerikan kontrolünde olması gerektiğinden bahsettiği Grönland Adası meselesindeki göreceli bir sakinlik döneminden sonra, Donald Trump, Danimarka ve Grönland ile ülkesine adanın güvenliği üzerinde “kalıcı kontrol” sağlayan bir anlaşmaya varıldığını duyurarak dünyayı şaşırttı. Grönland, Danimarka toprakları içinde özerk bir bölge sayılıyor.

Sürpriz bir duyuru yapan Trump, cuma günü Truth Social platformundan şu paylaşımda bulundu: “Amerika Birleşik Devletleri, Danimarka Krallığı ve Grönland ile Amerika Birleşik Devletleri'ne Grönland'daki güvenlik ve diğer tüm ihtiyaçlar üzerinde kalıcı kontrol sağlayan, ülkemizin endişelerinin tamamını gideren bir anlaşma imzaladı. Söz konusu anlaşmanın Amerika Birleşik Devletleri’ne hiçbir maliyeti de yok!” Düzenlemeyi “süresiz bir anlaşma” olarak nitelendiren Trump, böylece Arktik bölgesindeki Amerikan nüfuzunu genişletme konusundaki uzun süredir devam eden çabasında bir zafer elde etti.

Anlaşma, Trump'ın yaklaşık 56 bin nüfuslu bölgeyle ilgili dile getirdiği güvenlik endişelerine çözüm arayışı ile ABD, Grönland ve Danimarka yetkilileri arasında aylar süren perde arkası görüşmelerin ardından geldi.

Geçtiğimiz yıl boyunca ve bu yılın ilk aylarında, Trump'ın açıklamaları Danimarka'da öfkeye neden olmuş ve ABD’nin NATO’daki müttefiklerinin güçlü muhalefeti ile karşılaşmıştı. Sonra konuya olan ilgi azaldı ve Washington'un bir dizi krizle, özellikle de İran rejimiyle devam eden çatışmayla meşgul olmasıyla birlikte, son haftalarda ABD Başkanının açıklamalarında ve paylaşımlarında yer bulmaz oldu.

Trump, Grönland üzerinde “kalıcı kontrol” mü elde etti?

Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen'in “iyi bir anlaşma” olarak nitelendirdiği anlaşmanın resmi metni henüz yayınlanmadı. Grönland liderliğiyle yapılan ortak açıklamada, anlaşmanın “Arktik ve Kuzey Atlantik'teki ortak güvenliğimizi güçlendirdiği ve bu nedenle NATO ve Avrupa için de faydalı olduğu” belirtildi. Aynı zamanda, anlaşmanın Danimarka Krallığı’nın egemenliği ile toprak bütünlüğünü ve Grönland halkının kendi kaderini tayin etme hakkını eş zamanlı olarak tanıyan bir anlaşma olduğu da ifade edildi.

Trump'ın paylaşımında sunulanlara göre anlaşmanın ana hatları, kasım ayında yapılacak ara seçimlerden önce kendisine övünebileceği bir zafer sunan bir orta yol gibi görünüyor. Aynı zamanda, Frederiksen'in açıklamasından, anlaşma, ABD'nin adayı resmen ilhak etme çabasıyla ilgili olarak Danimarka ve Grönland'ın korkularını yatıştırıyor gibi görünüyor.

csgbhnj
Grönland bayrağı, başkent Nuuk’un kıyılarında dalgalanıyor (AFP)

Trump, paylaşımında anlaşmayla övünerek, “Bundan böyle hiçbir ABD düşmanı, bizim açık yazılı onayımız olmadan asla Grönland’da üs kuramaz, Grönland’da askeri varlık gösteremez veya Grönland’da hassas yatırımlar yapamaz” dedi. Bu gelişme, Trump'ın dış çatışmalardan kaçınma vaadini temelden sarsan, İran ile altı aydır süren çatışmanın seçim yarışını yeniden şekillendirdiği ve Kongre'de az farkla çoğunluğu elinde tutan Cumhuriyetçiler için bir meydan okuma oluşturduğu bir dönemde yaşandı.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun açıkladığına göre, anlaşma Washington'un adaya ilişkin ulusal güvenlik endişelerini “kalıcı bir şekilde ve tamamen” gideriyor. Rubio, “Grönland, sonsuza dek Kuzey Amerika Stratejik Savunma Alanı'nın bir parçası olarak kalacak ve çevresindeki bölge gibi herhangi bir düşmandan korunacaktır” diye ekledi.

1951 Antlaşması

Grönland, Kanada'nın kuzeydoğu kıyısının karşı yakasında yer alıyor ve topraklarının üçte ikisinden fazlası Kuzey Kutup Dairesi içinde. Bu konum, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana Kuzey Amerika'nın savunmasında kendisine hayati bir önem kazandırıyor; bu nedenle ABD, Nazi Almanyası'nın eline geçmesini önlemek ve Kuzey Atlantik'teki hayati önemdeki nakliye yollarını korumak için savaş döneminde adayı işgal etmişti.

Trump'ın Grönland konusunda Danimarka'ya sürekli yönelttiği sert açıklamalara rağmen, Danimarkalı yetkililer, adadaki Amerikan askeri varlığını genişletmek ve Amerikan ticari çıkarlarını artırmak için Amerika Birleşik Devletleri ile iş birliği yapmaya istekli olduklarını defalarca dile getirdiler.

Bu anlaşmanın, ABD ve Danimarka arasında 1951’de imzalanan ve adada ciddi bir ABD askeri varlığına izin veren anlaşmadan ne farkı olduğu halen belirsiz. Amerika Birleşik Devletleri, Grönland Savunma Anlaşması'nın imzalanmasından bu yana Grönland'ın kuzeybatısındaki Pituffik Uzay Üssü’nü işletiyor. Bu askeri üs, Amerika Birleşik Devletleri ve NATO için füze erken uyarı, füze savunma ve uzay gözetleme operasyonlarını destekliyor.

Şarku’l Avsat’ın CNN'den aktardığı habere göre bir ABD’li yetkili, anlaşmanın Amerika Birleşik Devletleri'ne adada “kalıcı erişim, askeri üs kurma ve ada üzerinde uçuş yapma hakkı” verdiğini belirtti. “Bundan önce var olan statükoya göre, düşman ülkeler de dahil olmak üzere herhangi bir ülkenin Grönland'da askeri üs kurmasına veya asker göndermesine izin verilebilirdi” diye açıklamada bulunan yetkili, anlaşmanın “hassas sektörlere yatırım yapılmasını önleme mekanizmaları” içerdiğini de sözlerine ekledi.

Ayrılık durumunda kontrolün güvence altına alınması

Varılan anlaşma, yalnızca NATO üyesi devletlerin Grönland'da askeri üs kurabileceğini ve yalnızca NATO ve AB üyesi devletlerin hassas yatırımlar yapabileceğini öngörüyor. Washington Post'a konuşan ve görüşmeler hakkında bilgili kaynaklara göre, anlaşma Grönland'ın Danimarka'dan ayrılması durumunda bile yürürlükte kalacak şekilde tasarlandı, ancak Trump'ın öne sürdüğünün aksine, ABD'ye Grönland'ın kararları üzerinde veto yetkisi vermeyecek.

Bu kaynaklar, anlaşmanın ABD Başkanının zafer deklare etmesine olanak sağlarken aynı zamanda hem Danimarka hem de Grönland'ın toprak üzerindeki egemenliklerini koruma konusundaki endişelerini de giderecek şekilde formüle edildiğini açıkladı.

 Grönland'ın bağımsızlığı olasılığı, Trump'ın herhangi bir anlaşmanın kalıcılığını sağlamaya odaklanmasının nedenlerinden biriydi. Ancak Danimarkalı ve Grönlandlı yetkililer, bir ülkenin diğerinin topraklarındaki güvenlik meseleleri ile askeri üsleri kapsayan ve kendisinden çekilme imkanı olmayan herhangi bir anlaşmanın egemenlik konusunda da soru işaretleri doğurduğuna dikkat çekti. Grönland Başbakanı Jens Frederik Nielsen, “Anlaşma, Grönland'ın çıkarlarını ve uluslararası iş birliği çerçevesindeki konumumuzu dikkate alıyor; çünkü herkesin çıkarına” dedi.

ABD Savunma Bakanlığı'nda Grönland ile ilgili konularda Atlantik Konseyi'nde çalışan eski müsteşar Imran Bayoumi, gazeteye yaptığı açıklamada anlaşmanın Grönland'da halk tarafından kabul görme şansına dair şüphelerini dile getirerek, “Grönlandlıların tepkisi ne olacak?” diye sordu. “Washington iyi bir izlenim bırakmadı ve Grönlandlılara söz hakkı vermeden ABD varlığını genişleten bu anlaşmanın, ABD medyasında şimdiye kadar yansıtıldığı gibi, kamuoyu tarafından iyi karşılanması olası görünmüyor” diye de ekledi.

NATO memnuniyetle karşıladı

ABD Başkanının Grönland'ı Amerikan kontrolüne alma talepleri, özellikle kolektif güvenlik ilkesi üzerine kurulmuş ittifakın bir üyesi olan Danimarka başta olmak üzere NATO müttefiklerinin güçlü muhalefet ile karşılaşmıştı. Ancak Trump, adayı savunma ve mineral kaynaklar açısından hayati öneme sahip bir yer olarak göstererek bu endişeleri küçümsemişti.

Trump'ın ocak ayında ABD'nin adayı ele geçirmesini hızlandırmayı amaçlayan açıklamaları, Avrupa'da ABD'nin adayı zorla ele geçirmeye çalışabileceği korkusunu uyandırdı. Bu, NATO'nun en güçlü üyesinin aynı ittifakın başka bir üyesinin topraklarını işgal etmesi anlamına geleceği için eşi benzeri görülmemiş bir hareket olurdu. İngiltere, Danimarka, Fransa, Finlandiya, Almanya, Hollanda, Norveç ve İsveç, örtük bir önleyici caydırıcılık sağlamaya yönelik bir çabayla, bölgeye askeri tatbikatlar için güç konuşlandırdı. Endişeli Avrupalı ​​diplomatlar, ABD ile savaşın eşiğine geldikleri için korkarak Washington'da hızla temaslarda bulundular.

NATO Sözcüsü cumartesi günü yaptığı açıklamada, ittifakın ABD, Danimarka ve Grönland arasındaki anlaşmayı memnuniyetle karşıladığını ve bunun “bu hayati bölgede güvenliği, istikrarı ve iş birliğini artırmaya yardımcı olacağını” belirtti.

Grönland'ın maden zenginliği

Soğuk Savaş'tan sonra, Arktik bölgesi büyük ölçüde bir uluslararası iş birliği alanıydı. Rusya, on yıllardır Arktik'teki askeri varlığını genişletmeye çalışırken, Çin de oradaki varlığını güçlendirdi. Ancak iklim değişikliği bölgedeki buzları inceltiyor, uluslararası ticaret için bir “Kuzeybatı Koridoru”nun açılmasına zemin hazırlıyor ve bölgenin zengin maden kaynaklarına erişim için Rusya, Çin ve diğer ülkelerle rekabeti yeniden alevlendiriyor.

Dolayısıyla Trump'ın Grönland'a olan ilgisi askeri güvenlikle sınırlı değil. Ada, önümüzdeki on yıllarda küresel ekonomiyi yönlendirmesi beklenen cep telefonları, bilgisayarlar, bataryalar ve diğer yüksek teknoloji cihazlarda kullanılan temel bileşenler olan nadir toprak mineralleri açısından zengin bir bölge. Bu durum, Çin'in bu hayati mineraller pazarındaki hakimiyetini sınırlamaya çalışan Amerika Birleşik Devletleri ve diğer Batılı güçlerin dikkatini çekiyor.

İngiliz düşünce kuruluşu Chatham House'a göre, Grönland, ileri teknoloji endüstrileri için hayati önem taşıyan zirkonyum ve niyobyum açısından dünyanın ikinci büyük yataklarına sahip.

ABD Dışişleri Bakanlığı'nın bölgesel sözcüsü, daha önce Independent Arabia'ya yaptığı açıklamalarda, ABD Başkanının dış politika girişimleri ile yönetiminin maden stratejisi arasındaki bağlantıya da değinmişti: “Son on yıldır Grönland ile kritik mineraller konusunda iş birliği yapıyoruz ve bu iş birliğini güçlendirmeyi umuyoruz. Geçtiğimiz yıl boyunca Trump yönetimi anlaşmalar imzaladı ve çok sayıda ortak girişim başlattı. Tüm ekonomilerimizin gelişebilmesi için kritik mineral kaynaklarının çeşitlendirilmesini ve dünya çapında güvenli, dayanıklı tedarik zincirlerinin sağlanmasını istiyoruz.”

Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, ortak ülkelere bu anlaşmaların karşılıklı yarar sağladığı ve sömürücü nitelikte olmadığı konusunda verilen güvenceler ile ilgili soruya verdiği yanıtında, uluslararası kritik mineraller pazarının şu anda ciddi şekilde kusurlu olduğuna işaret etti. “Yerel pazarlar yaratmakta veya işgücü için onurlu işler sağlamakta başarısız oluyor ve uluslarımızın güvenliğini garanti altına alamıyor” dedi. “Bu nedenle, Trump yönetimi bu sorunların ele alınması gerektiğine inanıyor ve bunları birlikte ele almak istiyoruz. Kritik minerallerde küresel arzı çeşitlendirmeyi ve bu ortak çabaya katkıda bulunan ülkelerle ortaklıklarımızı güçlendirmeyi amaçlıyoruz. Amacımız güvenli ve istikrarlı bir küresel pazar oluşturmaktır. Herkese, her ülkeye makul fiyatlarla erişilebilir sürdürülebilir bir küresel arz istiyoruz. Bu, Trump yönetimi için en önemli önceliklerden biridir” diye ekledi.

Washington Post, Trump'ın sık sık Grönland'ı ele geçirmeye çalıştığını, Çin ve Rusya'nın oradaki emellerinden endişe duyduğunu ve bölgenin maden kaynaklarını kontrol etme arzusunu dile getirdiğini bildiriyor. Bu fikrin kökenleri, New York'tan bir arkadaşı olan Ronald Lauder’ın, ona Grönland'ın büyük bir kısmı buz tabakalarının altında yatan ve işletilmesi zor muazzam maden zenginliğinden bahsettiği ilk başkanlık dönemine dayanıyor.


Trump tatilini yarıda keserek Beyaz Saray’a döndü... İran’dan çatışmaların yeniden başlayacağı uyarısı

Tahran'daki meydanda "İntikam kaçınılmaz" yazılı pano hazırlanmıştı (AFP)
Tahran'daki meydanda "İntikam kaçınılmaz" yazılı pano hazırlanmıştı (AFP)
TT

Trump tatilini yarıda keserek Beyaz Saray’a döndü... İran’dan çatışmaların yeniden başlayacağı uyarısı

Tahran'daki meydanda "İntikam kaçınılmaz" yazılı pano hazırlanmıştı (AFP)
Tahran'daki meydanda "İntikam kaçınılmaz" yazılı pano hazırlanmıştı (AFP)

İran Silahlı Kuvvetleri Ortak Muharebe Komutanlığı, pazar günü yaptığı açıklamada, Tahran’ın ABD’nin askeri operasyonları yeniden başlatmaya hazırlandığı yönünde bilgiler aldığını bildirdi. Açıklama, ABD Başkanı Donald Trump’ın Camp David’deki tatilini yarıda keserek Beyaz Saray’a dönmesinin ardından geldi.

İran Silahlı Kuvvetleri Ortak Muharebe Komutanlığı yaptığı açıklamada, ABD’nin düzenleyeceği herhangi bir saldırının ardından bölgedeki ABD üsleri ve çıkarlarına yönelik aralıksız saldırılar düzenleneceğini belirtti. Açıklamada ayrıca ABD’nin İran’a yönelik saldırısını destekleyen bölge ülkeleri, çatışmanın tarafı sayılacakları konusunda uyarıldı.

İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf da pazar günü yaptığı açıklamada, İran’ın kendi şartları karşılanıp ABD’nin taahhütleri yerine getirilene kadar Hürmüz Boğazı’nı açmayacağını söyledi.

İran Devrim Muhafızları’na bağlı Fars Haber Ajansı’nın aktardığına göre Kalibaf, İran’ın aynı anda hem savaşması hem de müzakere yürütmesi gerektiğini belirtti. Kalibaf, Tahran’ın düşmanlarını caydırmak için askeri gücünü kullanacağını, uygun zaman geldiğinde ise savaş alanındaki kazanımlarını pekiştirmek amacıyla diplomasiden yararlanacağını ifade etti.

Öte yandan ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM), İran limanlarına yönelik ABD ablukası sürerken son iki ay içinde Hürmüz Boğazı’ndan yaklaşık 1 milyar varil petrolün çıkışını desteklediğini açıkladı.


İran ordusu: ABD yeniden askeri operasyonlara hazırlanıyor

Hürmüz Boğazı yakınlarındaki gemiler, Umman'ın Musandam vilayetinden görüntülendi (Arşiv - Reuters)
Hürmüz Boğazı yakınlarındaki gemiler, Umman'ın Musandam vilayetinden görüntülendi (Arşiv - Reuters)
TT

İran ordusu: ABD yeniden askeri operasyonlara hazırlanıyor

Hürmüz Boğazı yakınlarındaki gemiler, Umman'ın Musandam vilayetinden görüntülendi (Arşiv - Reuters)
Hürmüz Boğazı yakınlarındaki gemiler, Umman'ın Musandam vilayetinden görüntülendi (Arşiv - Reuters)

İran Silahlı Kuvvetleri Müşterek Muharebe Komutanlığı, bugün (pazar) yaptığı açıklamada, ABD'nin bazı bölge ülkelerinin desteğiyle askeri operasyonlara yeniden başlamaya hazırlandığı yönünde bilgi aldıklarını bildirdi.

Komutanlık açıklamasında, ABD'nin düzenleyeceği herhangi bir saldırının ardından bölgedeki Amerikan üslerine ve çıkarlarına yönelik kesintisiz saldırılar düzenleneceği belirtildi. Açıklamada ayrıca ABD'nin İran'a yönelik saldırısına destek veren bölge ülkeleri, çatışmanın tarafı olarak kabul edilecekleri konusunda uyarıldı.Şarku’l Avsat’ın  Reuters'tan aktardığı hbaere göre açıklamada, söz konusu ülkelere yönelik doğrudan bir uyarı da yer aldı.

İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ise bugün yaptığı açıklamada, Tahran'ın şartları karşılanıp ABD'nin verdiği taahhütler yerine getirilene kadar Hürmüz Boğazı'nı açmayacağını söyledi.

Devrim Muhafızları'na bağlı Fars Haber Ajansı'nın Kalibaf'tan aktardığına göre İran'ın “aynı anda hem savaşması hem de müzakere etmesi” gerekiyor. Kalibaf, Tahran'ın düşmanlarını caydırmak için askeri gücünü kullanacağını, uygun zaman geldiğinde ise savaş alanında elde ettiği kazanımları pekiştirmek amacıyla diplomasiye başvuracağını belirtti.

Bu arada İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai, cumartesi günü yaptığı açıklamada, ABD ile savaşı sona erdirmeyi amaçlayan müzakerelerin yeniden başlatılması için gerekli şartları arabuluculara ilettiklerini söyledi.

Rızai, medya kuruluşlarına yaptığı açıklamalarda söz konusu şartların tüm cephelerde savaşın sona erdirilmesini, İran'ın dondurulmuş varlıklarının üzerindeki blokajın kaldırılmasını ve deniz ablukasının sona erdirilmesini içerdiğini belirtti. Rızai, Katar ve Pakistanlı arabulucularla görüşmelerin sürdüğünü ve Tahran'ın ABD Başkanı Donald Trump'tan yanıt beklediğini ifade etti.

Trump da Camp David'de geçirmesi planlanan hafta sonu tatilini yarıda keserek cumartesi akşamı Washington'a döndü.

ABD Dışişleri Bakanlığı ise Orta Doğu'da bulunan vatandaşlarını “beklenmedik bir tırmanma ihtimali” konusunda uyardı. Bakanlık ayrıca Orta Doğu dışında bulunan Amerikalılara, bölgeye veya bölge üzerinden seyahat etme planlarını “ciddi şekilde yeniden değerlendirmeleri” çağrısında bulundu.