Rusya, Avrupa Birliği'ne yönelik taleplerde bulunur mu?

Avrupalılar, askeri zaaflarını Çin’in ekonomik bağımlılığı üzerinden telafi edebilir.

Polonya’daki 82. Hava İndirme Tümeni’ne bağlı ABD askerleri. (EPA)
Polonya’daki 82. Hava İndirme Tümeni’ne bağlı ABD askerleri. (EPA)
TT

Rusya, Avrupa Birliği'ne yönelik taleplerde bulunur mu?

Polonya’daki 82. Hava İndirme Tümeni’ne bağlı ABD askerleri. (EPA)
Polonya’daki 82. Hava İndirme Tümeni’ne bağlı ABD askerleri. (EPA)

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Pekin Kış Olimpiyatları'nın açılışından bir gün önce Çin lideri Şi Cinping ile bir araya geldiğinde ‘Ukrayna planı’ istediği gibi yürümediği için Çin’in desteğine şiddetle ihtiyaç duyuyordu.
Putin, Ukrayna sınırına 100 bin asker yığarak krizi tırmandırmasının gerekçesi olarak, NATO’nun doğuya doğru genişlemesini ve Ukrayna’nın üye olarak seçilmesi ihtimalini öne sürüyordu. Putin’e göre krizin çözümü; Kuzey Atlantik İttifakı’nın Doğu Avrupa ülkelerindeki yayılmacılığını sonlandırması ve 1997’deki sınırlarına çekilmesiydi. 
Ancak Rusya Devlet Başkanı, Çinli mevkidaşından sadece tek bir cümlelik destek alabildi. Ortak bildiride: ‘Her iki ülke de NATO'nun genişlemeye devam etmesine karşı çıkıyor ve Soğuk Savaş ideolojisini terk etmesi gerektiğine inanıyor’.’ denildi.  Bu zayıf cümlenin Putin’in beklentilerini karşılamadığı açıktı. Üstelik ‘ortak bildiride’ Ukrayna kelimesi yalnızca tek bir yerde geçiyordu.
Analizlerin çoğu, Rus lider Vladimir Putin'in ABD Başkanı Joe Biden'ın Afganistan'daki ‘başarısız politikası’ ve ABD yönetiminin, enerjisini Çin’le olan mücadelesine odaklamak amacıyla, Ortadoğu sorunlarından ve savaşlardan kaçınma eğiliminden cesaret alarak Ukrayna’yı tehdit etmeye yeltendiğine işaret ediyor. 
Putin ayrıca ittifakın rolü ve geleceği hakkındaki tartışmalar sürerken NATO üyeleri arasındaki ihtilaf ve bölünmelere de güveniyordu. ABD ittifak üyelerini, mali yükümlülüklerini yerine getirme hususunda ağır davranmakla itham ediyordu. Avrupa ülkeleri de ‘75 yıllık barış dönemini sonlandıracak’ yeni bir savaşa girme hususunda çekingen davranıyordu. Putin tüm bu gelişmeleri fırsat bilip isteklerini dayatma yoluna gitti.
Ancak ABD’nin Avrupa’nın taleplerine yönelik sert tepkisi, Kremlin’in efendisini şoka uğrattı. Tüm göstergeler Putin’in kendisini bir çıkmazın içine sürüklediğini ve kurtulmak için zor seçimler yapmak zorunda kalacağına işaret ediyor. NATO’ya yeni üye alınmamasını talep etmek, sadece Kuzey Atlantik İttifakı’nın tüzüğünün değil, Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın ve Rusya’nın da imzaladığı Avrupa Güvenlik Antlaşması’nın da ihlali anlamına geliyor. Nitekim Paris Zirvesi’nde 1990’da varılan anlaşmada, "Hiçbir ülke Avrupa Kıtası’nın herhangi bir bölümünü etki alanı olarak kabul edemez" deniliyor. Putin, Rusya’nın kuşatılmaması yönünde güvence talep ederken tam olarak da bu maddeyi ihlal ediyordu.
Yine bazı analizler, Rusya’nın NATO’nun genişlemesine dair Avrupa ülkeleri arasındaki görüş ayrılıklarından cesaret aldığını gösteriyor. Nitekim Avrupalı bazı liderlerin açıklamalarında, Ukrayna ve Gürcistan’ın yakın vadede NATO’ya katılmayacağı için bu meselenin gündemden çıkarılarak Rusya’nın ikna edilmesine dair işaretler bulunuyor. Bazı yetkililer de NATO’nun daha fazla genişlemeye ihtiyacı olmadığını, dolayısıyla yeni üye alımına son verilmesi gerektiğini savunurken şunu soruyorlar: NATO’nun Rusya sınırına yaklaşması ihtilafın ana kaynağıyken Rus saldırısından sakınmak için Putin’e bu tavizi niçin vermeyelim?

Rusya'nın sınır takıntısı 
Suçu sınır ihlali yapan NATO’ya atan bu argümanları benimsemenin Putin için bir ödül anlamına geleceği açık. Vladimir Putin’in Rusya’nın başına geçtiğinden bu yana en büyük endişesi, başta Ukrayna başta olmak üzere sınırları yakınındaki ülkelerde başarılı demokratik rejimlerin inşa edilmesiydi. Üstelik Rusya, Ukrayna’yı Rus ulusunun bir parçası olarak görüyor. Putin’in konuşmalarında da sıklıkla bu hususa vurgu yaptığı biliniyor. Rusya buradan hareketle 2008’de demokratik hükümeti alaşağı etmek için Gürcistan’ı işgal etti. 2014’te Ukrayna’ya saldırarak Kırım Yarımadası’nı ilhak etti. NATO'nun doğu sınırları içindeki Rus yerleşim bölgesi Kaliningrad'da nükleer başlık takılabilen İskender Füzeleri’ni konuşlandırdı. Dikkat edilirse o zamanlar Ukrayna’da herhangi bir ABD ya da NATO füzesi konuşlanmış değildi. Ancak, Rusya'nın ‘saldırgan intikamcı tutumu’ komşularının destek talebiyle Batı'ya yönelmesine neden oldu.
ABD’li yetkililer ve uzmanlar, Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO’ya alınmaması kararlaştırılsa dahi Putin’in tehditlerinden vazgeçmeyeceğini öngörüyorlar. Tam aksine, bu yöndeki taleplerinin kabul edilmesinin taviz ve zayıflık göstergesi olarak yorumlanacağını belirtiyorlar. Durum belki de Avrupa Birliği ülkelerinin ittifak üyeliğini sorgulamaya kadar gidecektir. Ukrayna ve Gürcistan’ın Putin’le olan sorunları, NATO’ya üyelik ihtimallerinden ziyade Avrupa Birliği ile yakın ilişki geliştirmelerinden kaynaklanıyordu. Putin, Rusya’nın Avrupa’da etkin bir oyuncu olarak geri dönmesinin önündeki en büyük engelin ABD olduğunun farkında. Dolayısıyla stratejik olarak ABD’nin çatışma halinde olduğu Çin’e yakınlaşarak, yaşlı Kıta’ya şartlarını dayatmak istiyor. Kim bilir; belki de zamanı geri almada başarılı olacaktır. 
Putin, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'la görüşmesinde ve ortak basın toplantısında, protokol kurallarını ihlal ederek Fransız lideri aşağıladı. Kremlin Sözcüsü de ABD’yi işaret ederek Ukrayna krizinde gerilimi azaltmak için bir yol haritası üzerinde anlaşmanın ancak ‘gerçek taraflar’ ile yapılabileceğini söyledi. Rusya'nın bu tutumu,  Avrupalıların güvenlik bağımsızlığını inşa etmedeki yapısal zayıflığını ve İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana Amerikan korumasına olan ihtiyaçlarını göz önüne seriyor. Rusya’dan çekinen ülkelerin NATO’ya üye olma arzusu, Kuzey Atlantik İttifakı’nın etkinliğini kanıtlar nitelikte. Diğer yandan NATO’ya üye olan küçük Avrupa ülkelerinin ittifaka mali ve askeri katkıları da tartışılmaya devam ediliyor. 

Avrupa'nın güvenlik zaafı 
İkinci Dünya Savaşı'nda 36 milyondan fazla kayıp vererek ağır bir bedel ödeyen Avrupa, on yıllardır askeri harcamalarında temkinli davranıyordu. Avrupalılar bugün Rus baskısının artmasıyla birlikte Kıta’yı etkileyecek herhangi bir büyük kriz karşısında ABD gücüne bağımlı olduklarına dair acı bir gerçeklikle yüzleşti. Müzakere masasında caydırıcı kozlardan yoksun oldukları için Rusya onları kolaylıkla görmezden gelebilir.  Avrupalı liderler bu durumun farkında olduğu için, Putin’in karşısında en güvenilir ses halen ABD Başkanı Biden’dan çıkıyor. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgilere göre AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell açıklamasında "Etkili olmak için kolektif yeteneklerimize ciddi şekilde yatırım yapmamız gerekir. Aksi takdirde dış politikada karar verici değil hedef oluruz” ifadesini kullandı.
Almanya ve Fransa, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra savaşın etkilerini ortadan kaldıracak bir ekonomik kalkınma hamlesi başlattı. Avrupa Birliği büyümesine ve küresel bir ekonomik güce dönüşmesine rağmen, güvenlik ve savunma alanlarında denge sağlayıcı bir gelişim kaydedemedi. Buna karşılık Amerika Birleşik Devletleri savaşın kesin galibi olarak silah sanayisini geliştirmeyi sürdürdü ve Sovyetler Birliği'ne karşı koymak için nükleer cephaneliğini ve askeri harcamalarını artırdı. 1949’da kurulan NATO’daki en etkin ülke ABD olurken Avrupa bu ittifakın şemsiyesi altında, içteki kalkınmasına odaklandı. Josep Borrel bununla ilgili şu ilginç cümleyi kurdu:
“İnsanlar genellikle Avrupa Birliği'ni ekonomik bir dev, siyasi bir cüce ve askeri bir solucan olarak tanımlıyorlar. Bu ifadenin ağır bir klişe olduğunu biliyorum ama pek çok klişe gibi içinde gerçeklik unsurları barındırıyor.”
Balkan Savaşları, Avrupa'nın ortak savunma harcamalarını artırma ve hatta silah sistemlerini entegre etme çabalarının başarısızlığını gözler önüne serdi. Savaşa müdahalede gecikilmesi ve müdahale esnasındaki aksaklıklar, Avrupa Birliği içinde karar almanın zorluklarını da kanıtladı. AB’nin genişlemesiyle birlikte yeni üye olanlar dahi dış ve savunma politikalarında veto hakkına sahip oldu. Putin, doğalgaz temini umuduyla Moskova ile ilişkilerini güçlendirmekle ilgilenen aşırı sağcı Macaristan Başbakanı Viktor Orban’ı ağırlarken bu konuyu istismar etmeyi hedefliyordu. 
Avrupa Birliği’nin gelirleri ABD’nin gelirlerinden daha fazla. Buna rağmen Washington’ın NATO’ya yaptığı harcamaların yarısından azını harcıyorlar. ABD başkanları on yıllardır Avrupalılara harcamalarını artırmaları ve ABD ordusuna bağımlılıklarını azaltmaları için baskı yapıyor. Eski ABD Başkanı Donald Trump, NATO'yu defalarca ‘modası geçmiş’ bir ittifak olarak nitelendirerek, ya dağıtılması ya da rolünün yeniden gözden geçirilmesi çağrısında bulundu. Bazılarına göre müttefiklerine ‘güven telkin etmeye’ çalışan şu anki Başkan Joe Biden da benzer kanaatleri taşıyor. Ancak Rusya tehlikesine karşı korumaya aldığı Avrupa Birliği’nin, Çin-ABD çatışmasında ülkesinin yanında yer almasını garanti altına almaya çalışıyor. Bununla birlikte Hint-Pasifik bölgesinden artan gerginlikle ilgili NATO’nun muhtemel rolüne dair henüz bir açıklama yapılmış değil. 
Washington'ın ittifaka olan taahhütlerini azaltması gerektiğini savunan Chicago Üniversitesi'nden siyaset bilimi profesörü John Mearsheimer, American Enterprise Enstitüsü’nde verdiği seminerde şunları söyledi: 
“Dünyada, Amerika Birleşik Devletleri için stratejik olarak önemli üç bölge bulunuyor: Avrupa, Körfez bölgesi ve Doğu Asya. Soğuk Savaş sırasında güçlerimizin Avrupa'da olmasının nedenlerinden biri, Sovyet tehdidinin bölgede yoğunlaşmış olmasıydı. Bugün Körfez'de bölgesel bir egemen olmadığı gibi Avrupa'yı tehdit edebilecek bir baskın güç de yok. Ancak Asya'da gerçekten baskın bir bölgesel güç var. O da Çin. Dolayısıyla ABD'nin tüm askeri gücünü Doğu Asya'da yoğunlaştırması gerekir.” 

Çin, Avrupa’yla ortaklığını riske atmayacaktır
Washington, NATO’ya düşük desteklerinin bir nevi tazminatı olarak, Avrupa ülkelerinden Çin’e siyasi ve ekonomik baskı uygulamalarını talep edebilir. Diğer yandan Putin, Batı yaptırımlarına maruz kalma olasılığı nedeniyle ekonomik destek almak için Çin’in kapısını çaldı. Demokrasileri Savunma Vakfı tarafından hazırlanan rapora göre Rusya Devlet Başkanı bu hususta somut bir başarı sağlayamadı. Çin ekonomik durgunluk endişesi yaşadığı bu süreçte, Avrupa ile zaten gergin olan ilişkilerine daha fazla zarar verme riskini almayacaktır. Nitekim Çin'in Avrupa Birliği ve İngiltere'ye ihracatı, Rusya'ya yapılan ihracatın 10 katı.  Çin'den sağlanan tedarik zincirlerine olan bağımlılığı azaltmaya yönelik güçlü çağrıların yanı sıra Çin lideri Şi’nin isteyeceği son şey, Ukrayna işgalini açıkça destek vererek olası yaptırımlarla karşı karşıya kalmaktır. 
Çin'in enerji ihtiyacına rağmen Rusya, karşılıklı denklemde Pekin’e çok daha fazla bağımlı durumda. 
Moskova, yaptırımlar uygulanırsa petrol ve doğalgaz ihraç etmek için umutsuzca yeni müşterilere ihtiyaç duyacaktır. 
Çinli yorumcular, Avrupa ile ticaretin Çin'in kalkınması için önemli bir rolü olduğu için AB’nin gücendirilmemesini savunuyorlar. Ayrıca Rusya'nın Ukrayna'ya yönelik herhangi bir saldırısı ve Batı'nın yaptırımlarla vereceği tepkisi, enerji ve diğer emtia piyasalarını şok edebilir ve Çin’in ihracatını olumsuz etkileyebilir. Çin Komünist Partisi, ekonomik istikrarın bu yıl için birinci öncelikleri olmaya devam ettiğini vurgulamıştı.  
Bu nedenle bazı kesimler, Çin'in Avrupa'daki ekonomik çıkarlarını hedef almakla tehdit etmenin, Çin-Rus ilişkisinin yıpratılması açısından önemli bir fırsat olduğu görüşündeler. Putin, Batı ile ilişkilerinde daha agresif hale gelirken Çin kendini Avrupa'ya artan ekonomik bağımlılığı ve Rusya ile yakın ilişkilerinden kaynaklanan bir çelişki içinde buluyor. Rusya ve Çin'in çıkarları arasındaki bu farklılık üzerinde oynamak ve Pekin’i Moskova’nın Avrupa'daki saldırganlığına desteği konusunda açıkça uyarmak, özellikle Çin ile ekonomik iş birliğini yeniden değerlendirme tehdidinde bulunan Avrupalılara önemli bir pozisyon sağlayabilir. Pekin, Putin'e olan desteğini geri çekmediği sürece Bir Kuşak Bir Yol Girişimi'nin akıbeti de tehlikeye girebilir. 



Trump'ın gözü İran'ın zenginliklerinde: Barış karşılığında petrol mü?

Fotoğraf: Majalla/Reuters
Fotoğraf: Majalla/Reuters
TT

Trump'ın gözü İran'ın zenginliklerinde: Barış karşılığında petrol mü?

Fotoğraf: Majalla/Reuters
Fotoğraf: Majalla/Reuters

Süreyya Şahin

İki taraf arasında devam eden müzakereler göz önüne alındığında, İran meselesine dair Amerikan yaklaşımında ekonomik boyutlar siyasi ve güvenlik boyutlarından ayrılamaz. Amerikalıların enerji kaynaklarını güvence altına alma odağı, müzakerelerin siyasi seyrinin hemen arkasında duruyor.

İki heyet arasındaki ikinci tur görüşmelerin başlamasından günler önce, İran Dışişleri Bakan Yardımcısı (Ekonomik İşlerden Sorumlu) Hamid Kanbari'nin Tahran'ın her iki taraf için de ekonomik faydalar sağlayacak bir nükleer anlaşmaya varmayı hedeflediğini açıklaması dikkat çekiciydi. Cenevre müzakerelerinin arifesinde yapılan ve önemli bir değişime işaret eden bu açıklamasında, anlaşmanın sürdürülebilirliğini sağlamak için ABD'nin de yüksek ve hızlı ekonomik getiriler sağlayan alanlarda fayda elde etmesinin şart olduğunu belirtti.

Dolayısıyla, müzakereler artık petrol ve doğalgaz sahalarındaki ortak çıkarları, madencilik yatırımlarını ve hatta uçak alımlarını da içeriyor. Bu ekonomik yaklaşım, İran'da benimsenen siyasi ve güvenlik yaklaşım ile birlikte sessizce incelendi. Peki ekonomik çıkarların buluşması siyasi engelleri kaldırabilir ve bunlarla başa çıkmak için umut vadeden bir giriş noktası sunabilir mi?

Jeopolitik bir kaldıraç olarak İran'ın zenginlikleri

İran'ın coğrafi konumunun stratejik olduğu şüphesizdir. Batı Asya'nın kalbinde yer alan ülke, doğuda Afganistan ve Pakistan'ı, batıda ise Irak ve Türkiye'yi birbirine bağlıyor. Kuzeyde Azerbaycan, Ermenistan ve Türkmenistan arasında yer alıyor. Güneyinde ise Arap Körfezi ve Hint Okyanusu'na açılan kapı olan Umman Denizi bulunuyor. Başka bir deyişle, İran, Ortadoğu, Orta Asya ve Kafkasya arasında bir bağlantı noktasıdır. Dahası, İran coğrafi olarak Hürmüz Boğazı'nın kuzey kıyısını kontrol ediyor ve bu boğazdan küresel petrol ticaretinin yaklaşık yüzde 20'sini temsil eden günlük yaklaşık 20 milyon varil ham petrol ve doğal gaz kondensatı geçiyor.

Nükleer mesele artık müzakerelerin tek önceliği değil; ekonomi ve petrol, müzakerelerin, nüfuz denkleminin ve uluslararası çatışmanın temel bileşenleri haline geldi

ABD yönetimi tüm bunların tamamen farkında. İran ekonomisine olan Amerikan ilgisi, en başından itibaren devam eden müzakerelerin biçiminde, heyette Amerikan nükleer uzmanlarının bulunmaması, buna karşılık Steve Witkoff ve Jared Kushner gibi danışmanların bulunmasıyla açıkça görülüyordu. İran Maden ve Maden Sanayileri Geliştirme ve Yenileme Örgütü'ne göre, İran, 60 milyar ton olarak tahmin edilen maden rezervleri açısından dünyada 15’inci sırada yer alıyor. Ülke, on binden fazla aktif madene ve demir cevheri, bakır, çinko ve diğer nadir elementler de dahil olmak üzere 68'den fazla maden türüne sahip.

İran Jeoloji ve Maden Araştırmaları Kurumu Başkanı Daryuş İsmaili, İran'ın doğal kaynaklar ve maden rezervleri açısından dünyada beşinci sırada yer aldığını, ancak bu potansiyelinin yalnızca yaklaşık yüzde 2'sini keşfetmiş olduğunu belirtti. Ülkenin doğal kaynakları ile maden rezervlerinin değerinin yaklaşık 27,3 trilyon dolar olarak tahmin edildiğini, bunun yaklaşık 1,4 trilyon dolarının madencilik sektörüne ait olduğunu, fiilen keşfedilen rezervlerin değerinin ise 29 milyar doları aşmadığını açıkladı.

cdfv cf
İran petrolü nükleer müzakerelerin temel taşı (Reuters)

ABD Jeolojik Araştırma Kurumu tahminlerine göre İran, dünya rezervlerinin yüzde 1,9'una denk gelen 3,8 milyar metrik ton demir cevherine sahip. İran Maden Örgütü'ne göre İran, dünya bakır rezervlerinin yüzde 5'ine denk gelen 2,6 milyar metrik ton bakıra sahip. İran ayrıca, yaklaşık 15 milyon ton olarak tahmin edilen önemli çinko rezervlerine sahip olup, küresel çinko pazarında önemli bir oyuncu. Ülkenin en büyük madenindeki boksit rezervlerinin ise 10,6 milyon metrik ton olduğu tahmin ediliyor.

Altına gelince, 24 madende yaklaşık 340 milyon ton kanıtlanmış altın yatağı bulunuyor. İran, son olarak Horasan’da ülkenin en büyük madenlerinden biri olan Şadan madeninde altın yatakları keşfetti. Son yıllarda İran, 125 milyon ton potansiyel yatak ve 85 milyon ton kanıtlanmış kaynak tespit etti; bunların bazılarında lantan ve seryum gibi nadir toprak elementleri bulunabilir. İran'ın kurşun rezervlerinin de milyonlarca ton olduğu tahmin ediliyor.

Gaz İhraç Eden Ülkeler Forumu'na (GECF) göre, 2023 yılında doğal gaz rezervleri 33,9 milyar metreküptü. Doğal gaz ihracatının ise 16 milyar metreküp olduğu tahmin ediliyor.

Yaptırımlar hiçbir zaman kendi başlarına bir amaç olmamış, aksine İran'ı boyun eğdirmek ve kaynaklarını devrimini ihraç etmek için kullanmasını engellemek için bir araç olmuştur

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre İran, Hamedan şehrinde ilk lityum rezervlerinin (yaklaşık 8,5 milyon ton lityum cevheri) keşfedildiğini duyurdu. Zencan ve Kerman bölgelerinde kobalt ve nikelin varlığı doğrulandı. Bu madenler, uçak, silah, elektronik çipler, otomobil aküleri, inşaat ve tıp endüstrileri gibi teknolojik ve askeri endüstrilerde kullanılıyor. Madenler arasında ayrıca kömür, metalik madenler, Horasan'daki kum, çakıl, metalik olmayan madenler ve tuzun yanı sıra, bir kısmını yüzde 60'ın üzerinde zenginleştirmiş olduğu uranyum da bulunuyor; bu seviye, teknik olarak nükleer silah üretimi için gerekli olan yaklaşık yüzde 90'lık zenginleştirme seviyesine yakın.

Petrol zenginliği açısından İran, Suudi Arabistan ve Irak'tan sonra OPEC içindeki üçüncü büyük petrol üreticisi. OPEC'in son raporuna göre, İran'ın petrol üretimi Aralık 2025'te günlük yaklaşık 19,3 milyon varil seviyesine ulaştı. OPEC istatistiklerine göre İran, 208,6 milyar varil kanıtlanmış petrol rezervine sahip.

Enerji güvenliği ve nüfuz mücadelesi arasında İran’ın zenginlikleri

ABD'nin İran'ın doğal kaynaklarına olan ilgisi iki faktörle bağlantılı. Birinci faktör; Amerikan çıkarlarının dünyadaki üç stratejik dayanak ile bağlantısıdır. Bunlar, küresel enerji güvenliğini korumak, özellikle Körfez ülkeleri ve İsrail olmak üzere Amerikan müttefiklerini korumak, Çin ile Rusya'nın İran'ın geniş petrol, doğal gaz ve maden rezervlerini kullanarak nüfuzlarını genişletmelerini önlemek. Bunlar, İran'a karşı devam eden yaptırım sisteminin yanı sıra, jeopolitik amaçlarla kullanılan askeri ve siyasi baskı araçları aracılığıyla kendini göstermektedir. Bu kaynaklar önemli olmasaydı, İran, Amerikan ve Avrupa yaptırımlarına ve BM Güvenlik Konseyi kararlarıyla uygulanan yaptırımlara maruz kalmazdı. Devam eden müzakerelerde ekonominin önemine dair ilk gösterge, İranlı yetkililerin ülkelerine uygulanan ekonomik yaptırımların kaldırılmasını talep etmeleridir.

c vcv
Tahran'ın merkezinde Amerikan karşıtı sloganlar yazılı bir reklam panosu, 17 Şubat 2026 (AFP)

İkinci faktör; Washington'un İran'ın zenginliklerini kontrol etme planından açıkça bahsetmemesidir. Buna karşılık, Amerikalı uzmanlar Washington'un yaptırımlar yoluyla baskı uyguladığını, İran'ın kapasitesine daha iyi yatırım yapılmasını engellediğini ve onu boğduğunu söylüyor. Nükleer anlaşma etrafındaki görüşmelere paralel olarak, İran, büyük güçler arasındaki daha geniş bir çatışmanın parçası haline gelen zenginlikleri nedeniyle de görüşmelerde ekonomiyi ele alacaktır. Rusya, İran'ı Batı'ya karşı taktiksel bir ortak olarak görüyor, ancak tamamen açık bir ekonomik ortak olarak görmüyor.

İran enerji denkleminde Çin merkezde

Çin şu anda İran'da bulunan ve ihraç edebileceği enerji kaynaklarından en büyük faydalanıcı konumunda. Çin dosyası, Amerikan yönetimi içinde İran meselesini ele alma konusunda ciddi bir baskı uyguluyor. Trump geçen hafta, “Nisan ayında Çin'e gideceğim ve İran ile bir anlaşmaya varmak istiyoruz. İran ile anlaşma başarısız olursa, başka bir seçeneği değerlendireceğiz” dedi. Bir yıl önce, 5 Şubat 2025'te TruthSocial'da yaptığı bir paylaşımda ise Trump, “İran'ın büyük ve başarılı bir ülke olmasını istiyorum, ancak nükleer silaha sahip olamaz” imasında bulunmuştu. Bu paylaşım, göreve geldiğinden beri uyguladığı İran'a yönelik “azami baskı” politikasını yeniden yürürlüğe koyan bir kararname imzalamasının ardından gelmişti. “Zorlayıcı diplomasi” olarak bilinen bu politikayı, askeri harekâta başvurmadan önce son çare olarak İran'ı müzakere masasına zorlamak için modern ve ağır silahlarla dolu çeşitli savaş gemilerini İran'ın yakınlarına konuşlandırarak sürdürüyor. Trump, “nükleer barış anlaşması sayesinde İran'ın barışçıl bir şekilde büyüyüp gelişebileceğine” inanıyor.

ABD Başkanı Donald Trump, tıpkı Grönland, Venezuela, Kanada ve diğer ülkeler gibi, ister düşman isterse müttefik olsun, İran'ın kaynaklarına göz dikmiş durumda Lübnan’ın eski İran Büyükelçisi Zeyn el-Musevi

ABD'nin İran'ın kaynaklarını ele geçirmesi, ülkeye ilişkin siyasi hedefleriyle karşılaştırılabilir. Zira İran, doğalgaz, petrol ve demir üretimini büyük miktarlarda Çin'e ihraç ediyor. Ancak Lübnan’ın eski İran Büyükelçisi Zeyn el-Musevi'ye göre, “ABD, Çin almadan önce İran'ın doğalgazını, petrolünü ve stratejik madenlerini istiyor.” El-Mecelle'ye verdiği röportajda Musevi, “ABD Başkanı Donald Trump, tıpkı Grönland, Venezuela, Kanada ve diğer ülkeler gibi, ister düşman isterse müttefik olsun, İran'ın kaynaklarına göz dikmiş durumda” dedi.

“Bu konuda yaşananlar uluslararası diplomasi tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir durum. İran, sadece ABD için değil, tüm dünya için stratejik kaynaklara sahip bir ülkedir. İran da bu stratejik ekonomik varlığının önemini anlıyor ve bu nedenle onu kolayca teslim etmeyecektir, kaldı ki halkı da böyle bir şeyi kabul etmeyecektir. Ancak, Washington ve Tahran arasında yapılacak herhangi bir siyasi-güvenlik anlaşması kapsamında yaptırımlar kaldırılacaktır. İki taraf arasındaki değişim sürecinin nasıl gelişeceği şu anda belirsiz” diye de açıkladı.

cdfgt
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve beraberindeki heyet görüşmeler öncesinde Maskat'a vardı, 6 Şubat 2026 (AFP)

Musevi, “Trump, Çin dünyayı kontrol etmeden önce onu domine etmek istediğini dile getirdi. Eğer stratejik madenleri kontrol etmezse, Çin kontrol edecektir. Bu nedenle, dünyanın enerji kaynakları ABD için son derece önemli ve ABD, bunu yapmasına izin verecek siyasi koşulları oluşturmaya çalışıyor. Washington buna önem veriyor çünkü başta Çin olmak üzere rakiplerini kontrol etmek istiyor. Siyasi anlaşmadan sonra İran alanını, Çin-İran ilişkileri göz önüne alındığında, bu hedefe ulaşmanın kesin bir yolu olarak görüyor” dedi.

Tahran, Washington'un kâr mantığına bahis oynuyor

Kuzey Carolina Eyalet Üniversitesi'nde siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler profesörü olan Profesör Khodr Zaarour, Mecelle'ye verdiği demeçte, İran'ın “Cumhuriyetçi Parti'nin tüm önde gelen, özellikle de şu anda iktidarda olan yüzlerinin, dünyanın her yerinde yatırım ve kâr peşinde olduğunu anladığını” söyledi.

Şunu da ekledi: “Bu açıdan bakıldığında, İranlılar Amerikan Başkanı’nın duymak istediği müzakere mantığından bahsettiler. İran, bu yolla kendisine karşı bir savaş olasılığını azaltmanın veya en kötü ihtimalle herhangi bir saldırının zararlarını hafifletmenin yollarından birini sunduğuna inanıyor.” İran, ekonomi ve yatırım müzakereleri önererek, Amerikalıları ekonomi ve yatırım konusunda karşılıklı uzlaşı yoluyla kâr elde edebileceklerine ve savaşın bunu başarmanın yolu olmadığına ikna etmeye çalışıyor. Trump, ekonomik görüşmelerin müzakerelerin vitrinine yerleşmesini kabul edebilir, ancak yalnızca İran’ın nükleer programını durdurması ve bölgedeki vekil güçleri ile müttefiklerinden uzaklaşması karşılığında. İran için en önemli olansa, Trump'ın kendisiyle ticaret yapma ve yatırım arzusunu kullanarak bir saldırıyı önleyip rejimini korumaktır. Zaarour'a göre, bu durumda bir anlaşmaya varılırsa, İran füzelerini kullanmayacaktır.

Büyük güç rekabetinde İran artık sadece siyasi bir mesele değil; stratejik bir petrol, doğal gaz, madenler ve doğal zenginlikler deposudur

Zaarour, “İran, Trump'ın görev süresinin geri kalanını atlatıp sistemini yeniden inşa etmeye geri dönmek istiyor. Burada Trump için de bir yarış söz konusu; Trump, gelecek kasım ayındaki ara seçimlerden önce İran ile bir anlaşma yapmak istiyor” diye açıkladı. Yine Zaarour, “İran'ın Avrupa yerine ABD ile ticarete odaklanmasının Trump'ın hoşuna gidebileceğine, bu durumda kendi çıkarlarını İsrail'in çıkarlarının önüne koyacağına” inanıyor.

Yaptırımların kaldırılması, Amerikan şirketlerinin geri dönüşü için bir kapıdır

Beyrut Amerikan Üniversitesi’nde Ekonomi Profesörü Dr. Basem Bavvab, Mecelle'ye verdiği röportajda İran ekonomisinin son yıllarda biriken uluslararası yaptırımlar nedeniyle önemli ölçüde gerilediğini ve acil bir kalkınmaya ihtiyaç duyduğunu vurguladı. Bu bağlamda, ABD'nin ağır ekipman, otomotiv ve uçak imalatı sektörleri ile yapay zeka gibi büyük sektörlerde veya nadir toprak madenciliği ve enerji alanlarında yatırım arenasına güçlü bir şekilde girebileceğine inanıyor. İran'da üretim maliyetlerinin, ham petrol ve madenlerin bolluğu, düşük işçilik maliyetleri ve kalabalık bir nüfustan kaynaklanan büyük tüketici pazarı göz önüne alındığında, diğer ülkelere kıyasla düşük olduğunun altını çizdi. Daha önce Avrupalı şirketlerin İran pazarına hakim olduğunu belirtti.

sd
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Genel Direktörü Rafael Grossi, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile tokalaşıyor, İsviçre'nin Cenevre şehri, 16 Şubat 2026 (Reuters)

Bavvab, eğer ABD yaptırım kararından vazgeçerse bu durumun Amerikan şirketlerinin de bu pazardan faydalanmasının önünü açabileceğini, uluslararası çatışmaların temel itici gücünün siyaset ve ekonomi olduğunu, bunların aynı madalyonun iki yüzü olduğunu belirtti. Özünde ise doğal kaynakları ve zenginlikleri kontrol etme çabası ve böylece hızla artan nüfusa sahip bir dünyada ekonomik güvenliği güvence altına almak yatmaktadır.

Bavvab, ABD ve İran arasındaki ekonomik ve yatırım görüşmelerinin henüz başlangıç ​​aşamasında olduğunu, ancak daha uzun bir sürece giriş ​​noktası oluşturduğunu ifade etti. Ona göre, Washington stratejik ekonomik çıkarlarına dayanarak hareket ediyor; bunların başında da Çin'i kontrol altına alma ve hızlı ekonomik genişlemesini dizginleme çabası geliyor. Bu açıdan bakıldığında, ABD, özellikle Çin'in petrolünün yaklaşık yüzde 80'ini İran'dan ithal etmesi nedeniyle, İran'ı Çin ve Rusya'dan ayırmaya çalışıyor. Ancak temel soru, bu çözümün askeri bir saldırıdan sonra mı yoksa saldırıdan kaçınarak mı sağlanacağıdır. Savaşlardan sonraki çözümlerin maliyetinin, savaşsız çözümlerin maliyetinden her zaman çok daha yüksek olduğunu da dikkat çekti.


Ramazan bugün mü yoksa yarın mı başlıyor tartışması Fransız Müslümanlar arasında kafa karışıklığı neden oldu

Paris'teki Büyük Cami'de Müslümanlar bir araya geldi (AFP- Arşiv)
Paris'teki Büyük Cami'de Müslümanlar bir araya geldi (AFP- Arşiv)
TT

Ramazan bugün mü yoksa yarın mı başlıyor tartışması Fransız Müslümanlar arasında kafa karışıklığı neden oldu

Paris'teki Büyük Cami'de Müslümanlar bir araya geldi (AFP- Arşiv)
Paris'teki Büyük Cami'de Müslümanlar bir araya geldi (AFP- Arşiv)

Fransa'da Ramazan'ın başlangıç ​​tarihiyle ilgili iki çelişkili açıklama, Müslümanlar arasında kafa karışıklığına neden oldu. Fransız Müslümanlar Konseyi (CFCM), hilalin 18 Şubat akşamına kadar görünmeyeceğini gösteren bilimsel verilere dayanarak, 1447 Hicri yılı için Ramazan'ın ilk gününün 19 Şubat 2026 Perşembe (yarın) olacağını duyurdu. Öte yandan, Paris Ulu Camii, Ramazan'ın ilk günü olarak 18 Şubat Çarşamba (bugün) olarak ilan etti.

CFCM açıklamasında, bazı İslam ülkelerinin kararlarının Fransız Müslümanları için bağlayıcı olmadığını vurgulayarak, ayın başlangıcının ülkede kullanılan astronomik hesaplamalara göre belirlendiğini belirtti. Ayrıca, 20 Mart 2026 Cuma gününü Ramazan Bayramı olarak ilan etti.

Fransa Müslüman İslam Konseyi (CFCM), Fransa'daki Müslümanları temsil eden resmi kuruluştur ve yaklaşık 2 bin 500 cami ve ibadethaneyi temsil etmektedir. Başkanı açık seçimlerle atanır ve konsey, uzmanlaşmış dini ve akademik komitelerin uzmanlığından yararlanır.

Bunun aksine, Paris Ulu Camii'nin dini komitesi, astronomik hesaplamalar ve yasal veriler arasındaki ortak çalışmanın sonuçlarını esas alarak, 18 Şubat Çarşamba gününün Ramazan'ın ilk günü olduğunu açıkladı.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre Paris Camii'nin durumu, resmi konseyden farklıdır; zira başkanı seçilmez, doğrudan Cezayir'den atanır ve Fransa'daki yalnızca bir camiyi temsil eder, kararını vermeden önce genellikle diğer ülkelerden gelecek açıklamaları bekler.

Buna göre, gözlemciler Fransa'daki Müslümanlar için resmi referans noktasının Fransa İslam Dini Konseyi olduğunu ve bu nedenle de Konseyin kararlarına uyulmasının ülke içinde benimsenen yasal ve dini çerçeve olmaya devam ettiğini vurguluyor.


Trump, Japonya'nın Amerika Birleşik Devletleri'ne yapacağı ilk yatırım paketini açıkladı

Trump ve Takaichi, Tokyo'da nadir toprak minerallerinin "tedarikini güvence altına almak" amacıyla bir anlaşma imzaladıktan sonra (Arşiv- Reuters)
Trump ve Takaichi, Tokyo'da nadir toprak minerallerinin "tedarikini güvence altına almak" amacıyla bir anlaşma imzaladıktan sonra (Arşiv- Reuters)
TT

Trump, Japonya'nın Amerika Birleşik Devletleri'ne yapacağı ilk yatırım paketini açıkladı

Trump ve Takaichi, Tokyo'da nadir toprak minerallerinin "tedarikini güvence altına almak" amacıyla bir anlaşma imzaladıktan sonra (Arşiv- Reuters)
Trump ve Takaichi, Tokyo'da nadir toprak minerallerinin "tedarikini güvence altına almak" amacıyla bir anlaşma imzaladıktan sonra (Arşiv- Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump, dün Japonya'nın enerji ve temel madenler projelerine yaptığı ilk yatırımları duyurdu. Bu açıklama, Başbakan Sanae Takaichi'nin ABD ziyaretinden önce iki ülke arasında ticaret anlaşmasının ilerletilmesi kapsamında yapıldı.

Trump, Truth Social platformundaki paylaşımında, "Japonya, Amerika Birleşik Devletleri'ne yatırım yapma taahhüdü olan 550 milyar dolarlık yatırımların ilk aşamasına resmi ve mali olarak adım atıyor" dedi. Bu yatırımların üç projeyi kapsadığını açıkladı: biri Teksas'ta petrol ve doğalgaz, diğeri Ohio'da elektrik üretimi ve üçüncüsü Georgia'da nadir toprak mineralleriyle ilgili.

12 Şubat'ta Japon basını, toplamda yaklaşık 40 milyar dolarlık bir yatırım için üç proje hakkında ileri düzeyde görüşmeler yapıldığını bildirmişti.

Trump, projelerin gümrük vergileri olmadan hayata geçmeyeceğini savundu. "Bu, Amerika Birleşik Devletleri ve Japonya için çok heyecan verici ve tarihi bir dönem" ifadesini kullandı.

İki ülke, temmuz ayı sonunda, ABD'nin ithal Japon mallarına %15 gümrük vergisi uygulayacağı ve karşılığında Japon şirketlerinin toplam 550 milyar dolarlık yatırım yapacağı bir ticaret anlaşması imzaladıklarını duyurmuştu.

Protokol, Japonya'nın Amerika Birleşik Devletleri'ndeki yatırımlarının nereye yönlendirileceğine ilişkin kararın Washington'a ait olduğunu öngörüyor. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre ortak bir Japon-Amerikan komitesi önerilen projeleri inceleyecek, ancak nihai karar Trump'a ait olacak.

Projeler seçildikten sonra, Tokyo'dan 45 gün içinde gerekli fonu sağlaması istenecek. Protokole göre, Japonya yatırımının değerini geri kazanana kadar, Japonlar ve Amerikalılar her projenin karını eşit olarak paylaşacaklar.