Batı Afrika'da neler oluyor?

Fransa’nın bölgedeki başarısızlığı, bölgesel ve uluslararası düzeyde rekabet eden güçlerin Kıta’ya uygun bir şekilde girmelerine zemin hazırlıyor gibi görünüyor.

Batı Afrika birçok bölgesel ve uluslararası değişikliklerden rahatsız (AFP)
Batı Afrika birçok bölgesel ve uluslararası değişikliklerden rahatsız (AFP)
TT

Batı Afrika'da neler oluyor?

Batı Afrika birçok bölgesel ve uluslararası değişikliklerden rahatsız (AFP)
Batı Afrika birçok bölgesel ve uluslararası değişikliklerden rahatsız (AFP)

Emani et-Tavil
Batı Afrika ya da diğer adıyla Sahel ülkeleri, bazıları uluslararası olaylarla yani uluslararası sistem düzeyindeki güç dengeleriyle ilişkili olmak üzere istikrarlarını ve güvenliklerini tehdit eden çeşitli düzeylerdeki bölgesel değişikliklere tanık oluyor.
Değişikliklerin yaşandığı bu bölgesel ortamın başta petrol ve madenler olmak üzere doğal kaynakların bolluğuna rağmen ekonomilerinin zayıflığının Batı Afrika ülkeleri arasında büyük ve kapsamlı bir ikilemi temsil ettiği söylemek yanlış olmaz. Belki de bu ikilemin, özellikle Batı ülkelerine ait uluslararası şirketlerin çıkarlarıyla bağlantılı seçkinler arasında sosyal adaletten yoksun politikaların bir sonucu olarak devlet kurumlarındaki kırılgan yapının ortaya çıkmasında da önemli bir faktör olduğu söylenebilir. Sahel ülkelerinin çoğunluğu yoksulluk, eğitimsizlik ve hastalık gibi sorunlarla boğuşuyor. Bu ortam da iki durumun ortaya çıkmasında başrol oynuyor. Bunlardan ilki, Mali'de iki askeri darbenin gerçekleşmesi ile bölgenin her geçen gün artan genç nüfusunun aşırılık yanlısı örgütlerin kucağına itilmesi. Yine bölge ülkelerinden Gine, Burkina Faso ve son olarak Gine-Bissau'daki başarısız askeri darbe girişimleri oldu. Tüm bu darbe girişimleri Batı Afrika’yı darbelerin merkezi haline getirirken siyasi istikrarsızlığı da körükledi.
Afrika’nın tüm taraflar için stratejik öneminin uluslararası kuruluşlardaki, özellikle Birleşmiş Milletler'deki (BM) oy ağırlığı da dahil olmak üzere bir çok meselede öneminin arttığı bir dönemde uluslararası toplum, Batı Afrika ülkeleriyle etkileşim konusunda yoğun bir rekabet içinde. Afrika ülkeleri, bir bütün olarak 193 uluslu BM üyeliğinin dörtte birinden fazlasını oluşturduğundan hassas meselelerin ele alınışında belirleyici bir rol üstleniyorlar. Burada Afrika’nın bu oy ağırlığının, örneğin Arap-İsrail çatışması sırasında İsrail'in ırkçı bir devlet olarak sınıflandırılması ve ardından 1979 yılında Camp David Anlaşması’nın imzalanmasından sonra Tel Aviv'in Afrika Kıtası’ndaki ülkelerle ilişkileri yeniden kurma becerisiyle bu sınıflandırmadan çıkarılmasında önemli bir rol oynadığın belirtmekte fayda var. 

Zenginlik ve yoksulluk dengeleri
Afrika şu an 300 milyon varil olarak tahmin edilen, küresel düzeyde petrol rezervlerinin yüzde 9'una ve yüzde 70'ini ürettiği altın rezervlerinin yüzde 40'ına sahip. Bu büyük doğal kaynaklar, uluslararası toplumda Afrika rekabeti için bir başka neden olarak ön plana çıkıyor.
Bu çerçevede küresel düzeyde yayınlanan ekonomik raporlara göre Kıta’nın birçok bölgesinde jeolojik araştırmalar modern tekniklerle yapılmadığından bu oranların daha fazla olması muhtemel. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia kaynaklı analiz haberine göre söz konusu raporlar, kristalin ve bileşimlerinde yüksek oranlarda çeşitli mineraller içeren kayalar olan metamorfik minerallerin (başkalaşım kayaçları) jeolojik bir bileşimini içerdiğini belirtilen Afrika Sahel bölgesiyle ilgili yapılan bilimsel araştırmalara dayanıyor. Buna göre Afrika, altyapı yatırım planlarını karşılamak için yıllık yaklaşık 100 milyar dolara sahip olması şartıyla, gelecekte dünya sanayisi için ana kaynak olacaktır. Aynı zamanda 2013-2063 Afrika Birliği Planı’nda Afrika Kıtası, umut verici bir gelişme elde etmek için hedeflenen on ana alandan biri.
Bu bağlamda Fransa’nın Batı Afrika yaklaşımları, büyük ülkelerin kaynak ve nüfuz arayışındaki stratejileri arasında gerginlik yaratırken, Batı Afrika bölgesindeki mevcut etkileşimler, istikrar ve büyüme arayışındaki Afrika’nın yerel hırslarını körüklüyor. Başta Fransa olmak üzere büyük ülkeler kendilerini terörle mücadele ve ülkelerin istikrarını korumak için Batı Afrika ülkelerinin destekleyicisi olarak sunuyorlar. Ancak Fransa’nın onlarca yıldır süregelen bu yaklaşımları başarısız olmuş gibi görünüyor.
Eski sömürgeciler, Kızıldeniz’de Cibuti'den başlayıp Atlantik Okyanusu'ndan Moritanya'ya kadar uzanan bir kuşakla Kıta’nın kuzeyindeki ülkelerle eski kolonileri olan Batı Afrika ülkeleri için daha fazla kırılganlık ve zayıflık üretti. Paris, bu doğrultuda iki mekanizma benimsedi. Bunlardan ilki Batı Afrika'daki bazı ülkelerle askeri ittifaklar kurarak doğrudan askeri müdahalede bulunmaktı. Fransa, ilk önce 2013 yılında Kırmızı Kelebek Operasyonu ve aynı yıl Mali'de Barkhane Operasyonu’nu başlatarak Orta Afrika'ya askeri olarak müdahil oldu. Ancak 2021 yılındaki saha başarısızlığının yanı sıra yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınının genel olarak Batı ekonomileri üzerindeki olumsuz etkisinin ardından askeri faaliyetlerin maliyetleri baskı yarattı. Bu baskılar, bölgedeki silahlı örgütler tarafından esir alınan Fransa vatandaşlarının serbest bırakılması için terör örgütlerine fidye ödemeyi kabul etme noktasına geldi ve iki operasyonu da sona erdirmek zorunda kaldı.
Askeri ittifaklara gelince; G5 Sahel ülkeleri (Çad, Nijerya, Nijer, Burkina Faso, Moritanya ve Mali) ile kurulan ittifak, Körfez’in kısmi finansman desteği ile yaklaşık 5 bin silahlı unsurdan oluşan bir askeri güçle kurulmuştu.
Batı Afrika'daki yüksek düzeyde güvenlik tehditlerini göz önünde bulundurursak, Paris’in yaklaşımları doğrudan istikrar düzeyini yükseltmek açısından bir başarısızlıkla sonuçlandı.
Fransa’nın Batı Afrika'da başarısız olmasının üç nedeni olduğunu düşünüyorum. Birincisi, özellikle nüfusun büyük bir yüzdesinin Müslüman olduğu ülkelerde, bir yabancıya karşı direniş kavramlarının güçlenmesini ve desteklenmesini körükleyen doğrudan askeri müdahale seçeneğine gitmesiydi. Askeri müdahale, aşırılık yanlısı örgütleri harekete geçiren provakatif bir uyarı oldu ve askeri olarak bir araya gelme güdüsünü harekete geçirdi. Bu da bize Nijerya'dan başlayarak G5 Sahel ülkelerine yayılan Boko Haram gibi aşırılık yanlısı başlıca örgütlerin sahip olduğu üst düzey imkanları ve DEAŞ ve El Kaide'nin Batı Afrika ülkelerinde kendilerine yeniden yer bulmalarının nedenini açıklıyor.
İkinci neden ise, Batı Afrika ülkelerinden teröre karşı birlikte hareket ettiği müttefiklerine karşı samimiyetsiz olması ve bazı durumlardan kaçınmasıdır. Bu, G5 mekanizmasının insan faktörü açısından bir takım sınırlamalar getirmesinin yanı sıra, Batı Afrika ülkelerinin ordularından ayrı kuvvetler olacak şekilde tasarlanmasından kaynaklandı. Bu durum, Batı Afrika ülkelerinin ordularının terörizm karşısında finansman, silahlanma ve askeri-teknik yetenekler açısından zayıflamasına neden oldu. Belki de Fransa, terörizm karşısında Batı Afrika ülkelerinin ordularını gerçekten desteklemenin bu ülkeler için Fransa kaynaklı istenmeyen bir güç yaratabileceğinden ve bunun da devlet kurumlarının Fransa’nın o ülkenin doğal kaynaklarıyla ilgili arzularına karşı koyma yeteneği elde etmesini sağlamasından çekiniyordu.
Üçüncü nedene gelirsek; eski sömürgeciden, özellikle de eski sömürgecinin ülkelerinin zenginliklerini sömürme huyundan vazgeçmesi gerektiğini düşünen genç Afrikalı seçkinlerin yeni eğilimlerinde gözlemlenebilir. Bu belki de G5 Sahel ülkelerinin 2019 yılında, Afrika’nın zenginliğini sömürmek için bir mekanizma ve sömürgeci ülkelerin buradaki nüfuzunun devam etmesi için bir adres olarak kullanılan Fransız bankacılık sisteminden çekilmesini açıklıyordur.
Paris'in demokratik değerleri korumadaki güvenilirliği ise Mali'deki askeri darbeyi reddederken ve ona karşı baskı uygularken bir süre önce uğradığı suikast sonucu hayatını kaybeden Çad'ın eski Cumhurbaşkanı İdris Debi'nin oğlu Muhammed İdris Debi İtno’nun Çad'da iktidarı ele geçirmek için uyguladığı anayasal darbeyi kabul etmesinden sonra ciddi şekilde şüpheye neden oldu. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un Afrika'da demokrasiyi desteklemek için bir fon kurma ya da sonuncusu Sivil Toplum Örgütleri Konferansı da olmak üzere Paris'in 2021 yazında Batı Afrika ülkelerinden gençlerle bir araya gelinen konferanslara ev sahipliği yapma gibi çabaları, Fransa’nın Batı Afrika'daki nüfuzunu sürdürmek için son çırpınışları olarak görülüyor.
Batı Afrika’da hakim bir güç olan Fransa ile bölge ülkeleri arasındaki etkileşim başarı getirmezken üstüne bir de terör örgütlerinin sayısında ve imkanlarında bir artışla sonuçlandığını gösteriyor. Bunun sonucunda çok sayıda insanın yaşamını yitirdiği veya zarar gördüğü terör eylemleri de arttı. Polislerin ve askerlerin hedef alındığı terör eylemlerinde artış oldu. Örneğin Mali’de Mart 2020’de gerçekleşen terör eyleminde 157 kişi öldü. Saldırının sorumluluğunu, Dana Ambassago adlı terör örgütü üstlendi.
Aynı yıl Kamerun’da gerçekleştirilen ve Boko Haram'ın üstlendiği saldırıda 101 kişi yaşamını yitirdi. Burkina Faso’da 2015 yılında yaşanan şiddet olaylarında artış yaşandı. Kasım 2021'de bir hafta içinde düzenlenen iki terör saldırısında 53 polis öldü. Geçtiğimiz ocak ayındaki askeri darbenin nedenlerinden biri olarak güvenlik güçlerinin verdiği kayıpların sayısının fazla olması gösterildi.

Uluslararası dengelerdeki değişiklikler
Fransa’nın bölgedeki başarısızlığı, bölgesel ve uluslararası düzeyde rekabet eden güçlerin Kıta’ya uygun bir şekilde girmelerine zemin hazırlıyor gibi görünüyor. Örneğin Batı Afrika ülkelerinin askeri yeteneklerine yönelik doğrudan güvenlik desteğinin olmaması, Rusya'nın Wagner şirketi ile Mali'ye girmesine katkıda bulundu. Oysa bu, Fransa’nın Batı Afrika'daki varlığının en önemli dayanak noktasıydı.
Türkiye’nin 2005'i “Afrika yılı” ilan etmesi, Ankara’nın bölgeye nüfuzu için uygun bir zemin hazırladı. Ayrıca Afrika Birliği (AfB), 2008 yılında Türkiye'yi stratejik ortak ilan etti. Aynı yıl 49 Afrika ülkesinin katılımıyla Türkiye ile Afrika arasındaki ilk iş birliği zirvesi İstanbul'da yapılırken, son ortaklık zirvesi de geçtiğimiz aralık ayında Batı Afrika ülkelerinin çoğunluğunun katılımıyla yine İstanbul'da gerçekleşti.
Türkiye Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) ile Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu (ECOWAS) arasındaki iş birliği anlaşması imzalandı. Ayrıca Doğu Afrika Topluluğu (EAC) ile de bir iş birliği anlaşması imzalanırken, 2008 yılında Ankara'nın Afrika Kalkınma Bankası (AfDB) ve Afrika Kalkınma Fonu'na (AfDB) üyelik başvuruları da onaylandı.
Bu yüzden Mali, Batı ülkelerinin genel olarak Batı Afrika ülkeleri üzerindeki nüfuzlarının simgesi ve lideri olarak görülen Fransa'nın geleneksel nüfuzuna karşı öncü bir devlet olabilir. Fransa’nın Bamako Büyükelçisi’nin geçtiğimiz ocak ayının sonlarında Mali'den sınır dışı edilmesinin ardından Afrika kamuoyunun söylemlerinin, gelecekteki güç dengesinin doğasına ilişkin birçok sembolik boyuta sahip olduğu da unutulmamalı.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrildi.



Trump, Grönland üzerinde kalıcı kontrol deklare etti: ABD ne elde etti?

ABD Başkanı Donald Trump (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump (Reuters)
TT

Trump, Grönland üzerinde kalıcı kontrol deklare etti: ABD ne elde etti?

ABD Başkanı Donald Trump (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump (Reuters)

İnci Mecdi

ABD Başkanının defalarca Amerikan kontrolünde olması gerektiğinden bahsettiği Grönland Adası meselesindeki göreceli bir sakinlik döneminden sonra, Donald Trump, Danimarka ve Grönland ile ülkesine adanın güvenliği üzerinde “kalıcı kontrol” sağlayan bir anlaşmaya varıldığını duyurarak dünyayı şaşırttı. Grönland, Danimarka toprakları içinde özerk bir bölge sayılıyor.

Sürpriz bir duyuru yapan Trump, cuma günü Truth Social platformundan şu paylaşımda bulundu: “Amerika Birleşik Devletleri, Danimarka Krallığı ve Grönland ile Amerika Birleşik Devletleri'ne Grönland'daki güvenlik ve diğer tüm ihtiyaçlar üzerinde kalıcı kontrol sağlayan, ülkemizin endişelerinin tamamını gideren bir anlaşma imzaladı. Söz konusu anlaşmanın Amerika Birleşik Devletleri’ne hiçbir maliyeti de yok!” Düzenlemeyi “süresiz bir anlaşma” olarak nitelendiren Trump, böylece Arktik bölgesindeki Amerikan nüfuzunu genişletme konusundaki uzun süredir devam eden çabasında bir zafer elde etti.

Anlaşma, Trump'ın yaklaşık 56 bin nüfuslu bölgeyle ilgili dile getirdiği güvenlik endişelerine çözüm arayışı ile ABD, Grönland ve Danimarka yetkilileri arasında aylar süren perde arkası görüşmelerin ardından geldi.

Geçtiğimiz yıl boyunca ve bu yılın ilk aylarında, Trump'ın açıklamaları Danimarka'da öfkeye neden olmuş ve ABD’nin NATO’daki müttefiklerinin güçlü muhalefeti ile karşılaşmıştı. Sonra konuya olan ilgi azaldı ve Washington'un bir dizi krizle, özellikle de İran rejimiyle devam eden çatışmayla meşgul olmasıyla birlikte, son haftalarda ABD Başkanının açıklamalarında ve paylaşımlarında yer bulmaz oldu.

Trump, Grönland üzerinde “kalıcı kontrol” mü elde etti?

Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen'in “iyi bir anlaşma” olarak nitelendirdiği anlaşmanın resmi metni henüz yayınlanmadı. Grönland liderliğiyle yapılan ortak açıklamada, anlaşmanın “Arktik ve Kuzey Atlantik'teki ortak güvenliğimizi güçlendirdiği ve bu nedenle NATO ve Avrupa için de faydalı olduğu” belirtildi. Aynı zamanda, anlaşmanın Danimarka Krallığı’nın egemenliği ile toprak bütünlüğünü ve Grönland halkının kendi kaderini tayin etme hakkını eş zamanlı olarak tanıyan bir anlaşma olduğu da ifade edildi.

Trump'ın paylaşımında sunulanlara göre anlaşmanın ana hatları, kasım ayında yapılacak ara seçimlerden önce kendisine övünebileceği bir zafer sunan bir orta yol gibi görünüyor. Aynı zamanda, Frederiksen'in açıklamasından, anlaşma, ABD'nin adayı resmen ilhak etme çabasıyla ilgili olarak Danimarka ve Grönland'ın korkularını yatıştırıyor gibi görünüyor.

csgbhnj
Grönland bayrağı, başkent Nuuk’un kıyılarında dalgalanıyor (AFP)

Trump, paylaşımında anlaşmayla övünerek, “Bundan böyle hiçbir ABD düşmanı, bizim açık yazılı onayımız olmadan asla Grönland’da üs kuramaz, Grönland’da askeri varlık gösteremez veya Grönland’da hassas yatırımlar yapamaz” dedi. Bu gelişme, Trump'ın dış çatışmalardan kaçınma vaadini temelden sarsan, İran ile altı aydır süren çatışmanın seçim yarışını yeniden şekillendirdiği ve Kongre'de az farkla çoğunluğu elinde tutan Cumhuriyetçiler için bir meydan okuma oluşturduğu bir dönemde yaşandı.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun açıkladığına göre, anlaşma Washington'un adaya ilişkin ulusal güvenlik endişelerini “kalıcı bir şekilde ve tamamen” gideriyor. Rubio, “Grönland, sonsuza dek Kuzey Amerika Stratejik Savunma Alanı'nın bir parçası olarak kalacak ve çevresindeki bölge gibi herhangi bir düşmandan korunacaktır” diye ekledi.

1951 Antlaşması

Grönland, Kanada'nın kuzeydoğu kıyısının karşı yakasında yer alıyor ve topraklarının üçte ikisinden fazlası Kuzey Kutup Dairesi içinde. Bu konum, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana Kuzey Amerika'nın savunmasında kendisine hayati bir önem kazandırıyor; bu nedenle ABD, Nazi Almanyası'nın eline geçmesini önlemek ve Kuzey Atlantik'teki hayati önemdeki nakliye yollarını korumak için savaş döneminde adayı işgal etmişti.

Trump'ın Grönland konusunda Danimarka'ya sürekli yönelttiği sert açıklamalara rağmen, Danimarkalı yetkililer, adadaki Amerikan askeri varlığını genişletmek ve Amerikan ticari çıkarlarını artırmak için Amerika Birleşik Devletleri ile iş birliği yapmaya istekli olduklarını defalarca dile getirdiler.

Bu anlaşmanın, ABD ve Danimarka arasında 1951’de imzalanan ve adada ciddi bir ABD askeri varlığına izin veren anlaşmadan ne farkı olduğu halen belirsiz. Amerika Birleşik Devletleri, Grönland Savunma Anlaşması'nın imzalanmasından bu yana Grönland'ın kuzeybatısındaki Pituffik Uzay Üssü’nü işletiyor. Bu askeri üs, Amerika Birleşik Devletleri ve NATO için füze erken uyarı, füze savunma ve uzay gözetleme operasyonlarını destekliyor.

Şarku’l Avsat’ın CNN'den aktardığı habere göre bir ABD’li yetkili, anlaşmanın Amerika Birleşik Devletleri'ne adada “kalıcı erişim, askeri üs kurma ve ada üzerinde uçuş yapma hakkı” verdiğini belirtti. “Bundan önce var olan statükoya göre, düşman ülkeler de dahil olmak üzere herhangi bir ülkenin Grönland'da askeri üs kurmasına veya asker göndermesine izin verilebilirdi” diye açıklamada bulunan yetkili, anlaşmanın “hassas sektörlere yatırım yapılmasını önleme mekanizmaları” içerdiğini de sözlerine ekledi.

Ayrılık durumunda kontrolün güvence altına alınması

Varılan anlaşma, yalnızca NATO üyesi devletlerin Grönland'da askeri üs kurabileceğini ve yalnızca NATO ve AB üyesi devletlerin hassas yatırımlar yapabileceğini öngörüyor. Washington Post'a konuşan ve görüşmeler hakkında bilgili kaynaklara göre, anlaşma Grönland'ın Danimarka'dan ayrılması durumunda bile yürürlükte kalacak şekilde tasarlandı, ancak Trump'ın öne sürdüğünün aksine, ABD'ye Grönland'ın kararları üzerinde veto yetkisi vermeyecek.

Bu kaynaklar, anlaşmanın ABD Başkanının zafer deklare etmesine olanak sağlarken aynı zamanda hem Danimarka hem de Grönland'ın toprak üzerindeki egemenliklerini koruma konusundaki endişelerini de giderecek şekilde formüle edildiğini açıkladı.

 Grönland'ın bağımsızlığı olasılığı, Trump'ın herhangi bir anlaşmanın kalıcılığını sağlamaya odaklanmasının nedenlerinden biriydi. Ancak Danimarkalı ve Grönlandlı yetkililer, bir ülkenin diğerinin topraklarındaki güvenlik meseleleri ile askeri üsleri kapsayan ve kendisinden çekilme imkanı olmayan herhangi bir anlaşmanın egemenlik konusunda da soru işaretleri doğurduğuna dikkat çekti. Grönland Başbakanı Jens Frederik Nielsen, “Anlaşma, Grönland'ın çıkarlarını ve uluslararası iş birliği çerçevesindeki konumumuzu dikkate alıyor; çünkü herkesin çıkarına” dedi.

ABD Savunma Bakanlığı'nda Grönland ile ilgili konularda Atlantik Konseyi'nde çalışan eski müsteşar Imran Bayoumi, gazeteye yaptığı açıklamada anlaşmanın Grönland'da halk tarafından kabul görme şansına dair şüphelerini dile getirerek, “Grönlandlıların tepkisi ne olacak?” diye sordu. “Washington iyi bir izlenim bırakmadı ve Grönlandlılara söz hakkı vermeden ABD varlığını genişleten bu anlaşmanın, ABD medyasında şimdiye kadar yansıtıldığı gibi, kamuoyu tarafından iyi karşılanması olası görünmüyor” diye de ekledi.

NATO memnuniyetle karşıladı

ABD Başkanının Grönland'ı Amerikan kontrolüne alma talepleri, özellikle kolektif güvenlik ilkesi üzerine kurulmuş ittifakın bir üyesi olan Danimarka başta olmak üzere NATO müttefiklerinin güçlü muhalefet ile karşılaşmıştı. Ancak Trump, adayı savunma ve mineral kaynaklar açısından hayati öneme sahip bir yer olarak göstererek bu endişeleri küçümsemişti.

Trump'ın ocak ayında ABD'nin adayı ele geçirmesini hızlandırmayı amaçlayan açıklamaları, Avrupa'da ABD'nin adayı zorla ele geçirmeye çalışabileceği korkusunu uyandırdı. Bu, NATO'nun en güçlü üyesinin aynı ittifakın başka bir üyesinin topraklarını işgal etmesi anlamına geleceği için eşi benzeri görülmemiş bir hareket olurdu. İngiltere, Danimarka, Fransa, Finlandiya, Almanya, Hollanda, Norveç ve İsveç, örtük bir önleyici caydırıcılık sağlamaya yönelik bir çabayla, bölgeye askeri tatbikatlar için güç konuşlandırdı. Endişeli Avrupalı ​​diplomatlar, ABD ile savaşın eşiğine geldikleri için korkarak Washington'da hızla temaslarda bulundular.

NATO Sözcüsü cumartesi günü yaptığı açıklamada, ittifakın ABD, Danimarka ve Grönland arasındaki anlaşmayı memnuniyetle karşıladığını ve bunun “bu hayati bölgede güvenliği, istikrarı ve iş birliğini artırmaya yardımcı olacağını” belirtti.

Grönland'ın maden zenginliği

Soğuk Savaş'tan sonra, Arktik bölgesi büyük ölçüde bir uluslararası iş birliği alanıydı. Rusya, on yıllardır Arktik'teki askeri varlığını genişletmeye çalışırken, Çin de oradaki varlığını güçlendirdi. Ancak iklim değişikliği bölgedeki buzları inceltiyor, uluslararası ticaret için bir “Kuzeybatı Koridoru”nun açılmasına zemin hazırlıyor ve bölgenin zengin maden kaynaklarına erişim için Rusya, Çin ve diğer ülkelerle rekabeti yeniden alevlendiriyor.

Dolayısıyla Trump'ın Grönland'a olan ilgisi askeri güvenlikle sınırlı değil. Ada, önümüzdeki on yıllarda küresel ekonomiyi yönlendirmesi beklenen cep telefonları, bilgisayarlar, bataryalar ve diğer yüksek teknoloji cihazlarda kullanılan temel bileşenler olan nadir toprak mineralleri açısından zengin bir bölge. Bu durum, Çin'in bu hayati mineraller pazarındaki hakimiyetini sınırlamaya çalışan Amerika Birleşik Devletleri ve diğer Batılı güçlerin dikkatini çekiyor.

İngiliz düşünce kuruluşu Chatham House'a göre, Grönland, ileri teknoloji endüstrileri için hayati önem taşıyan zirkonyum ve niyobyum açısından dünyanın ikinci büyük yataklarına sahip.

ABD Dışişleri Bakanlığı'nın bölgesel sözcüsü, daha önce Independent Arabia'ya yaptığı açıklamalarda, ABD Başkanının dış politika girişimleri ile yönetiminin maden stratejisi arasındaki bağlantıya da değinmişti: “Son on yıldır Grönland ile kritik mineraller konusunda iş birliği yapıyoruz ve bu iş birliğini güçlendirmeyi umuyoruz. Geçtiğimiz yıl boyunca Trump yönetimi anlaşmalar imzaladı ve çok sayıda ortak girişim başlattı. Tüm ekonomilerimizin gelişebilmesi için kritik mineral kaynaklarının çeşitlendirilmesini ve dünya çapında güvenli, dayanıklı tedarik zincirlerinin sağlanmasını istiyoruz.”

Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, ortak ülkelere bu anlaşmaların karşılıklı yarar sağladığı ve sömürücü nitelikte olmadığı konusunda verilen güvenceler ile ilgili soruya verdiği yanıtında, uluslararası kritik mineraller pazarının şu anda ciddi şekilde kusurlu olduğuna işaret etti. “Yerel pazarlar yaratmakta veya işgücü için onurlu işler sağlamakta başarısız oluyor ve uluslarımızın güvenliğini garanti altına alamıyor” dedi. “Bu nedenle, Trump yönetimi bu sorunların ele alınması gerektiğine inanıyor ve bunları birlikte ele almak istiyoruz. Kritik minerallerde küresel arzı çeşitlendirmeyi ve bu ortak çabaya katkıda bulunan ülkelerle ortaklıklarımızı güçlendirmeyi amaçlıyoruz. Amacımız güvenli ve istikrarlı bir küresel pazar oluşturmaktır. Herkese, her ülkeye makul fiyatlarla erişilebilir sürdürülebilir bir küresel arz istiyoruz. Bu, Trump yönetimi için en önemli önceliklerden biridir” diye ekledi.

Washington Post, Trump'ın sık sık Grönland'ı ele geçirmeye çalıştığını, Çin ve Rusya'nın oradaki emellerinden endişe duyduğunu ve bölgenin maden kaynaklarını kontrol etme arzusunu dile getirdiğini bildiriyor. Bu fikrin kökenleri, New York'tan bir arkadaşı olan Ronald Lauder’ın, ona Grönland'ın büyük bir kısmı buz tabakalarının altında yatan ve işletilmesi zor muazzam maden zenginliğinden bahsettiği ilk başkanlık dönemine dayanıyor.


Trump tatilini yarıda keserek Beyaz Saray’a döndü... İran’dan çatışmaların yeniden başlayacağı uyarısı

Tahran'daki meydanda "İntikam kaçınılmaz" yazılı pano hazırlanmıştı (AFP)
Tahran'daki meydanda "İntikam kaçınılmaz" yazılı pano hazırlanmıştı (AFP)
TT

Trump tatilini yarıda keserek Beyaz Saray’a döndü... İran’dan çatışmaların yeniden başlayacağı uyarısı

Tahran'daki meydanda "İntikam kaçınılmaz" yazılı pano hazırlanmıştı (AFP)
Tahran'daki meydanda "İntikam kaçınılmaz" yazılı pano hazırlanmıştı (AFP)

İran Silahlı Kuvvetleri Ortak Muharebe Komutanlığı, pazar günü yaptığı açıklamada, Tahran’ın ABD’nin askeri operasyonları yeniden başlatmaya hazırlandığı yönünde bilgiler aldığını bildirdi. Açıklama, ABD Başkanı Donald Trump’ın Camp David’deki tatilini yarıda keserek Beyaz Saray’a dönmesinin ardından geldi.

İran Silahlı Kuvvetleri Ortak Muharebe Komutanlığı yaptığı açıklamada, ABD’nin düzenleyeceği herhangi bir saldırının ardından bölgedeki ABD üsleri ve çıkarlarına yönelik aralıksız saldırılar düzenleneceğini belirtti. Açıklamada ayrıca ABD’nin İran’a yönelik saldırısını destekleyen bölge ülkeleri, çatışmanın tarafı sayılacakları konusunda uyarıldı.

İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf da pazar günü yaptığı açıklamada, İran’ın kendi şartları karşılanıp ABD’nin taahhütleri yerine getirilene kadar Hürmüz Boğazı’nı açmayacağını söyledi.

İran Devrim Muhafızları’na bağlı Fars Haber Ajansı’nın aktardığına göre Kalibaf, İran’ın aynı anda hem savaşması hem de müzakere yürütmesi gerektiğini belirtti. Kalibaf, Tahran’ın düşmanlarını caydırmak için askeri gücünü kullanacağını, uygun zaman geldiğinde ise savaş alanındaki kazanımlarını pekiştirmek amacıyla diplomasiden yararlanacağını ifade etti.

Öte yandan ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM), İran limanlarına yönelik ABD ablukası sürerken son iki ay içinde Hürmüz Boğazı’ndan yaklaşık 1 milyar varil petrolün çıkışını desteklediğini açıkladı.


İran ordusu: ABD yeniden askeri operasyonlara hazırlanıyor

Hürmüz Boğazı yakınlarındaki gemiler, Umman'ın Musandam vilayetinden görüntülendi (Arşiv - Reuters)
Hürmüz Boğazı yakınlarındaki gemiler, Umman'ın Musandam vilayetinden görüntülendi (Arşiv - Reuters)
TT

İran ordusu: ABD yeniden askeri operasyonlara hazırlanıyor

Hürmüz Boğazı yakınlarındaki gemiler, Umman'ın Musandam vilayetinden görüntülendi (Arşiv - Reuters)
Hürmüz Boğazı yakınlarındaki gemiler, Umman'ın Musandam vilayetinden görüntülendi (Arşiv - Reuters)

İran Silahlı Kuvvetleri Müşterek Muharebe Komutanlığı, bugün (pazar) yaptığı açıklamada, ABD'nin bazı bölge ülkelerinin desteğiyle askeri operasyonlara yeniden başlamaya hazırlandığı yönünde bilgi aldıklarını bildirdi.

Komutanlık açıklamasında, ABD'nin düzenleyeceği herhangi bir saldırının ardından bölgedeki Amerikan üslerine ve çıkarlarına yönelik kesintisiz saldırılar düzenleneceği belirtildi. Açıklamada ayrıca ABD'nin İran'a yönelik saldırısına destek veren bölge ülkeleri, çatışmanın tarafı olarak kabul edilecekleri konusunda uyarıldı.Şarku’l Avsat’ın  Reuters'tan aktardığı hbaere göre açıklamada, söz konusu ülkelere yönelik doğrudan bir uyarı da yer aldı.

İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ise bugün yaptığı açıklamada, Tahran'ın şartları karşılanıp ABD'nin verdiği taahhütler yerine getirilene kadar Hürmüz Boğazı'nı açmayacağını söyledi.

Devrim Muhafızları'na bağlı Fars Haber Ajansı'nın Kalibaf'tan aktardığına göre İran'ın “aynı anda hem savaşması hem de müzakere etmesi” gerekiyor. Kalibaf, Tahran'ın düşmanlarını caydırmak için askeri gücünü kullanacağını, uygun zaman geldiğinde ise savaş alanında elde ettiği kazanımları pekiştirmek amacıyla diplomasiye başvuracağını belirtti.

Bu arada İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai, cumartesi günü yaptığı açıklamada, ABD ile savaşı sona erdirmeyi amaçlayan müzakerelerin yeniden başlatılması için gerekli şartları arabuluculara ilettiklerini söyledi.

Rızai, medya kuruluşlarına yaptığı açıklamalarda söz konusu şartların tüm cephelerde savaşın sona erdirilmesini, İran'ın dondurulmuş varlıklarının üzerindeki blokajın kaldırılmasını ve deniz ablukasının sona erdirilmesini içerdiğini belirtti. Rızai, Katar ve Pakistanlı arabulucularla görüşmelerin sürdüğünü ve Tahran'ın ABD Başkanı Donald Trump'tan yanıt beklediğini ifade etti.

Trump da Camp David'de geçirmesi planlanan hafta sonu tatilini yarıda keserek cumartesi akşamı Washington'a döndü.

ABD Dışişleri Bakanlığı ise Orta Doğu'da bulunan vatandaşlarını “beklenmedik bir tırmanma ihtimali” konusunda uyardı. Bakanlık ayrıca Orta Doğu dışında bulunan Amerikalılara, bölgeye veya bölge üzerinden seyahat etme planlarını “ciddi şekilde yeniden değerlendirmeleri” çağrısında bulundu.