Rusya’nın komşularını işgalinin arka planındaki jeopolitik düğüm ve imparatorluk hırsı

Rus ayısı, sürekli olarak sıcak sulara inmenin yollarını ararken NATO'nun genişlemesini ulusal güvenliğine yönelik en büyük tehdit olarak görüyor

Rusya’nın komşularını işgalinin arka planındaki jeopolitik düğüm ve imparatorluk hırsı
TT

Rusya’nın komşularını işgalinin arka planındaki jeopolitik düğüm ve imparatorluk hırsı

Rusya’nın komşularını işgalinin arka planındaki jeopolitik düğüm ve imparatorluk hırsı

Bahaddin İyad
Rusya’nın, yüzölçümü bakımından dünyanın en büyük ülkesi olmasına, bol ve çeşitli kaynaklara ve kendisini ‘dünyanın kalbi’ haline getiren stratejik bir konuma sahip olmasına rağmen, komşularına yönelik işgal ve askeri müdahale konusunda uzun bir geçmişi var. Rusya’nın, Çarlık Rusyası dönemi (1547-1721), Rus İmparatorluğu (1721-1917) ve ardından Sovyetler Birliği (1922-1991) dönemi boyunca tüm tarihi, topraklarını genişletmeye yönelik attığı adımlarla doludur ve bunlara dayanmaktadır. Gözlemcilere göre Rusya, özellikle Devlet Başkanı Vladimir Putin'in 2000 yılında göreve gelişi ve ‘Putin dönemi’nin başlamasıyla birlikte gücünü geri kazanmaya çalışıyor.
Yayılmacı büyük imparatorluklar çağının modası geçmiş olsa da 1979 yılında Afganistan'ın 10 yıllık işgali, 1990'lardaki Birinci ve İkinci Çeçen Savaşları, eski Sovyet cumhuriyetlerinden Çekoslovakya'yı işgali, 1999 Kosova Krizi, 2014'te Doğu Ukrayna’ya askeri müdahale ve Kırım'ın ilhakı, 2008 yılında Gürcistan'a ve 2015 yılında da Suriye'ye yönelik askeri müdahale gibi askeri adımlar, onlarca yıldır Rusya’nın özellikle komşu ülkelere yönelik politikasının değişmez bir özelliği olmaya devam etti. Yakın geçmişte ise geçtiğimiz ay Kazakistan'daki protestoları ve kaosu bastırmak için askeri müdahalede bulunan Rusya, şu an Ukrayna’yı her an işgal etmekle tehdit ediyor. Bu da dış politika hedeflerine ulaşmak için güç kullanımına yönelik Rusya’nın bu daimi eğilimini yöneten faktörlere ilişkin sorunun sorulmasına neden oluyor.

Sıcak denizlere inme düğümü
Sıcak sulara inme düğümü, Moskova'nın dış politikasını yöneten ve Rus ayısının her zaman sıcak sulara ulaşabilme imkanını güvence altına almaya çalışmasına neden olan şaşırtıcı ilk jeopolitik gerçeği temsil ediyor. Rusya, üç okyanusa bağlı 13 denizle çevrili bir yarım ada ülkesi olmasına rağmen çoğunlukla karla kaplı soğuk bir ülkedir. Doğusunda Japonya Denizi’nde Batılı güçler ve müttefik ülkelerle deniz limanlarını paylaşıyor. Bunlardan en önemlisi Vladivostok Limanı’dır. Batıda ise Baltık Denizi'nde St. Petersburg ve Kaliningrad limanları yer alıyor. Ayrıca İstanbul Boğazı üzerinden Karadeniz’den Akdeniz'e ulaşabiliyor. Ancak bu limanların çoğu, bir numaralı düşmanı olan Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) üyeleri tarafından çevrilidir. Bu da Ukrayna ile yaşadığı mevcut krizi ve Ukrayna’nın NATO’ya katılma arayışının bir sonucu olarak onu işgal etmekle tehdit etmesini açıklarken Rusya’nın 2014 yılında Kırım'ı askeri olarak ilhak ettikten sonra liman kenti Sivastopol’u ele geçirmesinin ve 2015 yılında Şam rejimini desteklemek için Suriye’ye askeri müdahalede bulunmasının ardından Tartus Limanı’na entegre askeri bir deniz üssü inşa etmesinin önemini de ortaya koyuyor.
Rusya merkezli Realist Araştırma Merkezi Direktörü Amr ed-Deeb, The Independent Arabia’ya yaptığı değerlendirmede, Rusya’nın 2015 yılındaki askeri müdahalesinin sebepleri arasında yer alan Suriye'de bir deniz üssüne sahip olmasına rağmen, Kızıldeniz'de bir deniz üssüne sahip olma arayışı içersinde olduğunu belirterek, “Rusya, sürekli olarak sıcak sulara ulaşmanın arayışı içerisinde. Bu da Akdeniz ve Kızıldeniz ile çevrili Ortadoğu'daki varlığının neden arttığını açıklıyor. Ancak Port Sudan'daki son olaylar, Rusya'nın bu lojistik askeri deniz üssü ile ilgili nihai kararını engelledi. Rusya’nın bu bölgelerde bulunma arzusu, çıkarları olan büyük bir ülke ve büyük bir deniz filosu olduğundan meşru bir arzudur ve dolayısıyla çıkarlarını korumak için var olma hakkına sahiptir.

Arka bahçesini ve Rus dünyasını güvence altına almak
Sovyetler Birliği liderliğinde NATO'ya karşı kurulan Varşova Paktı ülkelerinin oluşturduğu orduda bulunan yaklaşık 250 bin asker, 1968 yazında, Prag Baharı'nın ‘liberalleşme’ adıyla anılan reformlarını yıkmak için eski Çekoslovakya'yı işgal etmek üzere harekete geçti. Çünkü Moskova, büyük bir kısmı işgali kınayan ve yüzlerce sivilin ölmesine ve yaralanmasına neden olan uluslararası komünist hareketin kırılmasının önemli bir nedeni olarak kabul edilen savaş hakkındaki görüş ayrılıklarına rağmen, bu değişikliklerin Sovyetler Birliği cumhuriyetlerinin stratejik derinliğinin kaybolmasına yol açabileceğini düşünüyordu.
Orta Asya meselelerinde uzman olan araştırmacı yazar Ahmed Tarabeik, başta Orta Asya ülkeleri ve eski Sovyet cumhuriyetleri olmak üzere Rusya'nın komşu ülkelerinin, jeopolitik düzeyde Moskova'nın arka bahçesi olarak ve Rus ulusunun tarihi ve sosyal derinliği açısından Rusya’nın dış ve güvenlik politikasında önceliğe sahip olduğunu söyledi. The Independent Arabia’ya özel açıklamalarda bulunan Tarabeik, Rusya’nın bu ülkelere yönelik askeri müdahalelerinin, Moskova'nın komşu ülkelerden kendisine bir güvenlik kemeri ve Batılı güçlerle arasında bir tampon bölge oluşturma arzusundan kaynaklandığını belirtti. Rusya geçmişte, Afganistan'a girerek burada monarşiyi kaldırdı. Burada Afganistan'ın stratejik konumu ve maden kaynaklarıyla ilgili stratejik ve güvenlik çıkarlarının yanı sıra ekonomik çıkarlarını korumak için Batı yanlısı olmayan bir müttefik hükümet kurdu. Rusya, Çeçenistan ise topraklarının ve egemenliğinin bir parçası olarak görüyordu. Dolayısıyla Moskova 1990'lı yıllarda patlak veren Birinci ve İkinci Çeçen Savaşı sırasında Çeçenistan’ın bağımsızlığını kazanmasını engellemek için müdahale etti. Bu durum, Rusya'nın kendisine bağlı olan, demografik yapı ve dil olarak kendisiyle örtüşen Ukrayna ve Belarus gibi ülkelerin yanı sıra Kazakistan için de geçerlidir. Zengin kaynakları ve Moskova'nın kiraladığı uzay üssü ile ilgili Rus milliyetçiliği ve ekonomik çıkarlarının bulunduğu Kazakistan, geniş alanı ve Rusya ile arasında uzun kara sınırlarıyla Rusya’nın kanatları altına girmekten kaçamayan hayati bir bölgedir.

2017 yılında yayınlanan “Geleceğe giden yol: Kazakistan” adlı kitabın yazarı olan Ahmed Tarabeik, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Rusya, söz konusu bu ülkelere, hükümeti sosyalist sistem için siyasi reformlar arayışı içerisinde olduğundan Sovyetler Birliği’nin işgaline tanık olan Çekoslovakya'da olduğu gibi Rusları korumak ve yakın çevresinde Batılı herhangi bir askeri varlığın olmasını yahut Batı yanlısı hükümetlerin yükselişini ya da Rusya'yı ideolojik olarak tehdit eden reformların benimsenmesini engellemek amacıyla etkisini ve ekonomik çıkarlarını korumak için sık sık müdahale ediyor.”
Tarabeik’e göre Rusya, son olaylara müdahalesi ile Kazakistan’ın bağımsız dış politikasına ve uluslararası düzeyde kendisini temsil etme eğilimine duyarlı olduğunu, olayları ve çekişmeleri ateşleyebildiğini ve aynı zamanda onları bastırabildiğini göstermek istedi. Kazakistan’da sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) fiyatlarına yapılan zammın ardından başlayan olayları, liderliğini yaptığı Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü (KGAÖ) güçleri aracılığıyla sona erdirmesi tüm dikkatleri Rusya'nın oynadığı role çekti.
Şarku’l Avsat’ın The Independent Arabia’dan aktardığı habere göre  gazeteye değerlendirmelerde bulunan Rus siyasi analist Andrei Antikov ise şunları söyledi:
“Rusya’nın geçmişteki askeri müdahalelerinin çoğu, Moskova'nın bölgedeki çıkarlarına veya ulusal güvenliğine yönelik bir tehdit hissetmesinin sonucunda gerçekleşti. Afganistan ve Çekoslovakya dahil tüm savaşlarda ve müdahalelerdeki ana faktör, Moskova'nın çıkarlarına başka meydan okumalarında önünü açabileceği düşünülen oralardaki Sovyet etkisinin yok olma tehdidiydi. Gürcistan'da ise Ruslara ve oradaki Rus barışı koruma güçlerine yönelik devam eden saldırılar askeri müdahalenin nedeni oldu. Çeçenistan'a yapılan müdahalenin nedenini de sadece eski Sovyetler Birliği'nin bir parçası olması değil, Rusya topraklarının ayrılmaz bir parçası olarak görüşmesi ve Moskova'daki terör saldırıları başta olmak üzere Ruslara karşı ayrılıkçı hareketler ve terör eylemleri olarak açıklayabiliriz.”
Ancak Rus analiste göre Rusya, Ukrayna'ya askeri müdahalede, muhtemelen ağır olacak insani ve ekonomik kayıplara karşısında büyük bir çıkar sağlayamayacağını düşündü.

NATO’nun doğuya genişlemesi
Rusya Devlet Başkanı Putin tarafından 2000, 2008, 2013 ve 2016 yıllarında Moskova'nın ulusal güvenliğini güçlendirmek ve güvenlik tehditlerine karşı adımlar atmak amacıyla imzalanan Rusya’nın dış politikasıyla ilgili dört kararname, kendisine yönelik düşmanca eylemlere güçlü bir şekilde yanıt verme hakkını saklı tuttuğunu gösteriyor. Putin tarafından Aralık 2014'te imzalanan yeni askeri doktrinde, Ukrayna’nın NATO üyesi olması, askeri üsler ve füze sistemleri de dahil olmak üzere NATO’nun askeri olarak Rusya sınırlarına yakın bir ülkede konuşlanması, Moskova için en büyük tehdit olarak görüldü.
ABD merkezli RAND Corporation tarafından yayınlanan “Rusya’nın ABD ve NATO'nun Bölgedeki Konumunun Güçlenmesine Yönelik Tepkilerine İlişkin Bir Değerlendirme’ başlıklı rapor, Rusya'nın NATO tehditlerine yönelik algılarının ne kadar güçlü olduğuna işaret ediyor. Rapora göre Rusya’nın seçkinleri, Moskova'nın NATO üyesi bir ülkeye karşı hayata geçirmeyi düşünebileceği bir saldırının başarı olasılığını azalmak ve böyle bir saldırının pahalıya patlayabileceğini göstermek amacıyla Baltık ülkeleri gibi Rusya'yı çevreleyen bölgelerdeki kemikleşmiş yetersizlikten rahatsız olan NATO’nun doğu kanadındaki konumunu güçlendirme çabaları arasında ABD ve NATO'nun Moskova'daki mevcut rejime uzun vadeli siyasi ve muhtemelen askeri tehditler oluşturduğu sonucuna artık daha rahat bir şekilde varıyor gibi görünüyorlar.

Realist Araştırma Merkezi Direktörü Amr ed-Deeb, konuyla ilgili olarak şunları söyledi:
“Rusya’nın ulusal güvenlik savunması coğrafi sınırlara değil, güvenlik sınırlarına dayanmaktadır. Örneğin Suriye, Rusya ile coğrafi olarak ortak bir sınıra sahip değilse de Moskova, ulusal güvenlik risklerine ilişkin algılarına göre Suriye’yi güvenlik sınırları içinde görüyor. Aynı durum, coğrafi olarak Rusya'dan uzak, ancak Rus Milletler Topluluğu veya eski Sovyet cumhuriyetlerinin sınırlarında bulunan Afganistan için de geçerli. Moskova’ya göre orada olanlar, Rusya'nın ulusal güvenliğini doğrudan etkiler. Rusya'nın son 15 yılda attığı tüm adımların, Rus dış politikasının ilkeleri ve ulusal güvenlik doktrini çerçevesinde atıldığını görüyoruz. Bu da Rusya'nın sınırlarının coğrafi değil güvenlik sınırları olduğunu ve tehditlerin proaktif olarak ele alınması gerektiğini ortaya koyuyor. Örneğin, Rusya’nın 2008 yılında Gürcistan’a yaptığı askeri müdahale, Rusça konuşan nüfusun korunması anlamına gelen ulusal güvenlik ilkesi çerçevesinde gerçekleşti. O zamanlar Gürcistan'ın savaştığı Abhazyalılar Rusça konuşan bir topluluktur. Bu durum şu an Ukrayna için de geçerli. Çünkü Ukrayna’nın doğusunda büyük bir Rus nüfusu yaşıyor. Moskova ise bir şekilde onların taleplerine yanıt vermek ve korumak zorunda. Ukrayna'nın yakın gelecekte NATO'ya katılma olasılığı da Rusya için gelecekte bir tehdidi teşkil ediyor. Çünkü Moskova Ukrayna, Gürcistan ve hatta Finlandiya ve İsveç'i Rusya sınırındaki ülkeler oldukları için NATO üyesi olmaktan alıkoyan çeşitli güvenlik garantileri talep ediyor.”

İmparatorluk geçmişi ve Putin'in hırsları
Rusya, tüm kültürel ve medeniyet alanlarında büyük bir başarı dengesine sahip olsa da bu başarıyı dünya ülkeleriyle olan ilişkilerini desteklemekte faydalı bir şekilde kullanabildiği söylenemez. Çünkü bu ilişkiler, Rusya’nın askeri gücüne ve Rusya Devlet Başkanı Putin’İn vizyonlarına ve kişisel hırslarına dayanıyor. Putin’in, ülkesini sadece Batı ile rekabet eden bir güç değil, uluslararası bir kutba dönüştürerek Rusya’nın ihtişamlı geçmişini diriltmeye çalıştığı söyleniyor.
Araştırmacı yazar Ahmed Tarabeik ise Moskova'nın bir süper güç olarak etkisini yeniden kazanmanın ve çok kutuplu uluslararası sistemi yeniden tesis etmenin yanı sıra eski Sovyet cumhuriyetleri ile ilişkileri güçlendirerek komşu ülkelerdeki hegemonyasını ve etkisini yeniden kurmaya, ekonomik yaptırımları ve Batı’nın hırslarını engellemesini kabul etmediğini göstermeye çalıştığını düşünüyor. Tarabeik’e göre Rusya’nın düşük gelirli olması ve dünyanın önüne sanki hegemonyasını kaybetmiş gibi görünmesi ‘ona ve halkına karşı bir hakaret’ anlamına geliyor. Rusya’nın geçmişinin güdüsüne ve küresel rollerine ilişkin algısına işaret eden Tarabeik, Putin'in şahsi düşüncesinin, sadece Sovyetler Birliği'nin geçmişini değil, Rus İmparatorluğu'nun ihtişamını yeniden canlandırmayı amaçladığı için önemli bir faktör olduğunu da sözlerine ekledi.
Rusya meselelerinde uzman Muhammed ed-Deyhi, tarihteki tüm Rus imparatorluklarının bıraktığı mirasın Rusların çevredeki bazı coğrafyalara genişlemesinin nedenlerini açıklayan en önemli faktörlerden biri olduğunu söyledi. Rusya haritasının, dünyadaki kapitalist ülkeler tarafından reddedilen Moskova'yı sosyalist düşünceyi yaymaya zorlayan Sovyet döneminde Rus siyasi ideolojisinin rolü gibi sürekli değiştiğine işaret eden Deyhi, ancak Rusya'yı her zaman sıcak sulara ulaşımı olan ülkelere yönelmeye iten tutumunun oynağı rolün görmezden gelinemeyeceğini buna bir de herhangi büyük bir ülkenin bölgesel bir nüfuz elde etmek ve bölgenin zenginliğini sömürmek amacıyla başka bir bölge üzerinde kontrol sağlama hırsının eklendiğini vurguladı.

Deyhi, değerlendirmesine şöyle devam etti:
“Rusya’nın askeri müdahalesi veya etkisi, her zaman bir taraf için diğer tarafın pahasına askeri destek verme şeklinde olmuştur. Rusya'nın ülkelerle ilişkilerinde yumuşak güç araçlarını nadiren kullandığı söylenebilir. Suriye örneğinde olduğu gibi, Rusya’nın desteği her ne kadar Şam rejimini destekleyerek devletin bekasını amaçlasa da bu Rusya'nın askeri varlığı için savaşı bahane eden bir destek şeklidir. Rusya'nın Ukrayna ve Orta Asya'daki hedefleri Suriye'deki hedeflerinden fazla bir farkı olduğu söylenemez. Ayrıca bu, Batılı ülkeler ve ABD’ye Rusya'nın uluslararası bir kutup haline geldiğini ve kendisine karşı ekonomik yaptırımlar uygulanmaması gerektiğini kabul ettirme girişimidir. Buna Moskova'nın Batı ve ABD arasında Rusya’nın eski nüfuz bölgelerinde veya Sovyet cumhuriyetlerinde olarak tanımlanan yerlerde genişlememelerini ön gören toplu bir askeri anlaşmaya varma girişimleri de ekleniyor. Bunlar Orta Asya'daki fazla farklılıklar göstermeyen güdülerdir. Orta Asya, bir yanda Çin ve Rusya, diğer yanda Batı arasında tarihi bir baskı ya da diğer bir deyişle nüfuz alanı olmasından ötürü, mevcut uluslararası çatışmada kazançlı olan taraf olduğu söylenebilir. Kim Orta Asya'da varlığa ve nüfuza sahip olursa, Afrika'ya ve dünyaya yayılarak diğerinin çevreleyebilen de o olur.”



Fransa-Almanya ilişkilerinin geleceği ve Avrupa liderliği mücadelesi

Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Belçika'daki Alden Biesen Kalesi'nde düzenlenen gayri resmi Avrupa zirvesinde, 12 Şubat (AFP)
Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Belçika'daki Alden Biesen Kalesi'nde düzenlenen gayri resmi Avrupa zirvesinde, 12 Şubat (AFP)
TT

Fransa-Almanya ilişkilerinin geleceği ve Avrupa liderliği mücadelesi

Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Belçika'daki Alden Biesen Kalesi'nde düzenlenen gayri resmi Avrupa zirvesinde, 12 Şubat (AFP)
Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Belçika'daki Alden Biesen Kalesi'nde düzenlenen gayri resmi Avrupa zirvesinde, 12 Şubat (AFP)

Hattar Ebu Diyab

Avrupa güvenliği ile ilgili endişeler ve transatlantik ilişkilerdeki temkinlilik, “uluslararası düzenin sarsıldığı” bir dönemde 62. Münih Güvenlik Konferansı'na damgasını vurdu. Bu forumun önemli bir yönü, Fransa ve Almanya'nın Avrupa ile ilgili vizyonlarını sunmalarıydı; bu, Berlin ve Paris'in 1960'lardan beri ortak Avrupa eyleminin ve başarılarının başlıca itici güçleri olması nedeniyle önemli.

Ancak, Şansölye Angela Merkel'in görev süresinin sona ermesinden bu yana en büyük iki Avrupa gücü arasındaki birikmiş anlaşmazlıklar, Avrupa Birliği'nin (AB) performansına ve ortak politikaların geliştirilmesine gölge düşürdü. Şüphesiz ki Avrupa liderliği ve Avrupa karar alma süreçlerindeki örtük rekabet, Fransa-Almanya iş birliğini engelliyor. Dahası, Donald Trump ve Vladimir Putin döneminde iki taraf arasındaki çelişkiler daha da karmaşık hale geliyor. Öte yandan, yaşlı kıtanın karşı karşıya olduğu meydan okumalar, Fransa-Almanya ilişkilerinin yeniden düzenlenmesini, Avrupa'nın çağdaş tarihin bu kritik anında eksik kutup haline gelmesini önlemek için ortak bir Avrupa yaklaşımının geliştirilmesini gerektiriyor. Küresel düzen artık güç dengesini koruyamıyor ve ekonomik ve teknolojik savaş yoğunlaşarak küresel nüfuzun yeni bir dağılımına zemin hazırlıyor.

Fransa-Almanya ayrılığı

“Stratejik kaos” ve uluslararası düzenin yeniden şekillenmesi bağlamında, Avrupa'nın marjinalleşmesi yeni bir hipotez gibi görünüyor; özellikle de Avrupa'nın gelişimine ilişkin vizyon konusunda iki ana itici güç olan Fransa ve Almanya arasındaki anlaşmazlık nedeniyle henüz jeopolitik bir kutbun şekillenmediği göz önüne alındığında.

Son istatistikler, Avrupa Birliği'nin 2024 yılında uluslararası mal ve hizmet ticaretinin yaklaşık yüzde 16'sını oluşturarak, dünyanın önde gelen ticaret gücü olduğunu gösteriyor. Bu, 450 milyon insanı kapsayan Ortak Pazar'ın ağırlığı ve Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterrand ile Almanya Şansölyesi Helmut Kohl'ün o dönemdeki çabaları sayesinde tek para birimine geçiş olmasaydı mümkün olmazdı. Yani o dönemde Fransız-Alman ortaklığı Avrupa için itici bir güç olmuştu; bu ortaklık, Angela Merkel ve Emmanuel Macron'un çabaları sayesinde Kovid-19 pandemisinin ardından verilen büyük kredinin onaylanması sırasında da tekrarlandı.

Élysee Sarayı, Avrupa yatırımlarını finanse etmek için borç dayanışmasını teşvik ediyor. Paris, Avrupa Merkez Bankası'nın eski başkanı Mario Draghi'nin önerdiği federal yaklaşımı savunuyor

Şu an ise tam aksi oluyor; Fransa ve Almanya arasındaki ilişkiler, özellikle ekonomi, AB reformu, savunma ve diğer ekonomik bloklarla yapılan anlaşmalar konusunda derin siyasi bölünmeler yaşıyor.

Fransa ve Almanya arasındaki uçurum, özellikle Güney Amerika (Mercosur) ülkeleriyle yapılan ticaret anlaşması ile en belirgin şekilde ekonomik cephede kendini gösterdi. Ekonomisi büyük ölçüde sanayi ihracatına dayanan Almanya için bu anlaşma, Moskova ve Washington ile yaşanan engeller ışığında yeni pazarlara açılmak için bir can simidi niteliğinde. Ancak Fransa, bunu tamamen farklı bir perspektiften değerlendiriyor; tarım sektörüne yönelik varoluşsal bir tehdit ve siyasi yansımalar olarak görüyor.

Almanya, AB'nin borç batağına saplanmış bir blok haline gelmesinden açıkça korkarken, Paris ise Berlin'in mali disiplin uygulamasının Fransa'da toplumsal huzursuzluğa yol açmasından endişe ediyor.

Avrupa borç havuzu oluşturulması konusunda anlaşmazlıklar

Avrupa ekonomisi dikkate değer bir direnç gösteriyor. 2025 yılında, euro bölgesindeki büyüme bir önceki yılki %0,9'a kıyasla %1,5'e ulaştı. Ancak, borç krizi hala önemli bir sorun olmaya devam ediyor (sadece Fransa'nın borcu yaklaşık 3,9 trilyon avro) ve Paris ile Berlin arasında bir uçurum yaratıyor. Bu nedenle, yeni bir borç havuzu (eurobond) oluşturulması konusu önemli bir anlaşmazlık noktası olmaya devam ediyor.

Elysee Sarayı, Avrupa yatırımlarını finanse etmek için borç dayanışmasını savunuyor. Paris, Avrupa Merkez Bankası eski başkanı Mario Draghi'nin önerdiği federalist yaklaşımı destekliyor. Emmanuel Macron, Avrupa'nın Çin ve ABD'ye yetişmek için güvenlik ve savunmaya, yeşil geçiş teknolojilerine ve yapay zekaya büyük yatırımlar yapması gerektiğini vurguladı.

tyhty
ABD Başkanı Donald Trump, sağında Fransız mevkidaşı Emmanuel Macron ile birlikte, Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy'yi dinliyor. Beyaz Saray'da yapılan görüşmede fotoğrafın sağında Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb da görülüyor, 25 Ağustos (AFP)

Buna karşılık Berlin para politikasında geleneksel bir yaklaşım sergiliyor. Son olarak, Almanya Dışişleri Bakanı Johannes Wadephul, Fransa'nın sınırlı savunma harcamalarını eleştirerek, Paris'ten Avrupa'da güvenlik egemenliğini destekleme çağrılarını somut yeteneklere dönüştürmek için daha fazlasını yapma çağrısında bulundu. Bu yorumlar, iki Avrupa devi arasındaki ilişkilerde artan gerilimi yansıtıyor.

Yeni olan husus, Almanya'nın ilk kez AB'ye liderlik etme arayışında Fransa'ya alternatif bulmaya çalışmasıdır. Bu bağlamda, Berlin ve Roma, “tek bir Avrupa borsası, tek bir Avrupa ikincil piyasası oluşturulmasını ve finansal istikrarı tehlikeye atmadan krediler için sermaye gereksinimlerinin gözden geçirilmesini” desteklediler. Ancak bu, Paris ve Berlin'deki bazı kişilerin İtalya Başbakanı Giorgia Meloni'nin, Donald Trump'ın Avrupa'nın gümrük tarifelerine karşı birleşik tutumunu bozmak için kullandığı bir “araç” olduğundan şüphelenmelerini engellemiyor. Zira bilindiği üzere Trump yönetiminin stratejisi Avrupa'daki sağ ve aşırı sağ kanattaki destekçilerine dayanıyor.

Avrupa'nın geleceği ve ABD ile ilişkisi

Birçok Fransız yetkilinin de belirttiği gibi, Avrupa'nın “yeni imparatorluklar” (Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Rusya) tarafından baskı altında olduğu bir dönemde, Macron ve Alman Şansölyesi Friedrich Merz, yaşlı kıtanın geleceği konusunda farklı görüşlere sahipler.

Fransa, 2017'de Fransa Cumhurbaşkanı tarafından ortaya atılan “stratejik özerklik” terimine bağlı kalarak, egemen bir Avrupa'yı sürekli olarak savunuyor. Alman Şansölyesi ise AB'nin bağımsızlığını güçlendirmeyi ABD ile tarihi bağları korumakla birleştiren bir uzlaşma çağrısında bulunuyor.

Şubat 2025 seçimlerinde Avrupa'nın kademeli olarak “ABD'den gerçek bağımsızlığını” elde etmesi çağrısında bulunan Merz, fikrini değiştirmiş gibi görünüyor. Bu, birçok Avrupa başkentinin görüşüne göre Avrupa kendi güvenliğini birkaç yıl boyunca garanti edemeyeceği için bir zayıflık itirafı anlamına geliyor. Yine bunlara göre sert jeopolitik gerçekler ve “büyük birader” veya “Amerikan koruyucu” olmadan “bağımsız bir Avrupa” inşa etmenin zorlukları nedeniyle, transatlantik ortaklığa hâlâ ihtiyaç var.

Peki, nasıl bir ortak Avrupa savunması?

Son haftalarda, Amerikan güvenlik şemsiyesinin kalıcı olmayacağı ve Ukrayna'daki savaş ve Grönland çevresindeki gerilimlerin dayattığı yeni gerçekler göz önüne alındığında, Avrupa'nın yakın gelecekte kendi savunmasından sorumlu olmasının acil bir ihtiyaç olduğu ortaya çıktı. Gerçekten de Ukrayna öngörülebilir gelecekte Avrupa güvenlik söyleminin merkezinde yer alan konu olmaya devam edecek.

Askeri sanayi konusunda, yeni nesil Avrupa savaş uçakları projesiyle ilgili olarak Fransa ve Almanya arasında bir dereceye kadar temkinlilik söz konusu. Nitekim Alman şirketleri ve konsorsiyumları, Fransız havacılık grubu Dassault'u kendi şartlarını dayatmaya çalışmakla suçluyor.

NATO'daki Amerikan rolünün gerilemesi ihtimali göz önüne alındığında, 1945 sonrası düzenin sona ermesiyle birlikte, Avrupalıların nükleer caydırıcılığa ilişkin karar konusunda ABD’yi yetkili kılamayacakları aşikar. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre bu nedenle, iki nükleer Avrupa gücü olan Fransa ve İngiltere'nin nükleer kapasitelerine dayalı “entegre bir Avrupa nükleer caydırıcılığına” değinilmeye başlandı. Macron'un konuyla ilgili bu ayın 27'sinde bir konuşma yapması bekleniyor.

Finansman konusu, Fransa ve Almanya arasındaki en önemli anlaşmazlık noktalarından biri olarak kabul ediliyor. Bu bağlamda, Berlin'in yeniden silahlanmaya ayırdığı kaynaklar, Almanya'nın kendi sanayisini tercih ederek, tek taraflı hareket edeceğinden korkan Fransa'da endişe yaratıyor.

Finansman konusu, Fransa ve Almanya arasındaki en önemli anlaşmazlık noktalarından biri olarak kabul ediliyor. Bu bağlamda, Berlin'in yeniden silahlanmaya ayırdığı kaynaklar Fransa'da endişe yaratıyor

Paris, iki ülke arasındaki tarihin ağırlığı nedeniyle aşırı temkinli davranırken, Merz “Avrupa'da büyük güç politikası Almanya için bir seçenek değil” diye vurguluyor. Ancak en önemli husus, Birlik içinde veya “istekli devletler grubu” arasında ortak bir savunma vizyonunun geliştirilmesidir. İşte Fransa, Almanya ve Belçika tarafından ortaya atılan, ancak bazı İskandinav ülkeleri ve Macaristan tarafından çekincelerle karşılanan “sağlam bir çekirdek” oluşturma önerisi burada öne çıkıyor.

dferft
Alman askerleri, 18 Ocak'ta Grönland'ın Nuuk kentinden kalkan bir uçağa biniyor (AFP)

İngiltere Başbakanı Keir Starmer'ın da Münih Güvenlik Konferansı sırasında “Avrupa NATO'su” fikrini ortaya attığını belirtmekte fayda var. Bu nedenle, İngiltere’nin AB'den ayrılmasına rağmen, ABD'den ayrışma daha belirgin hale gelirse, bazı Avrupa ülkeleri ile İngiltere arasında bir savunma ittifakı uzak ihtimal değil. Zira ABD’den ayrışma Avrupalıların bölünme lüksünden kaçınmasını gerektiriyor. Avrupa'nın ancak üye devletlerinin geçmişe göre daha yakın olarak bir arada durmasıyla hayatta kalabileceği açık ve net.

Yukarıda zikredilenlere ilave olarak, Amerikan nükleer caydırıcılığını Fransız gücüne dayalı bağımsız bir Avrupa nükleer caydırıcılığıyla değiştirmekte tereddüt eden Almanya, örtük olarak bu gücün ve Fransa'nın BM Güvenlik Konseyi'ndeki daimi koltuğunun paylaşımını talep ediyor gibi görünüyor. Dolayısıyla, Charles de Gaulle ve Konrad Adenauer arasındaki büyük uzlaşmadan bu yana ortak modern tarihlerine rağmen, bu iki Avrupa gücü arasında zorlu bir geçmişin hayaleti hâlâ varlığını koruyor.

Sonuç olarak, birikmiş anlaşmazlıklar, Fransız-Alman motorunu engelliyor ve AB içindeki karar alma süreçlerini tehdit ediyor. AB içinde karşıt blokların oluşması veya federalizmin aceleyle gündeme getirilmesi sihirli çözümler değildir. En iyi yol, tarihsel uygulamada olduğu gibi, kademeli ilerleme, aşamalı kazanımlar ve siyasi irade yoluyla uzlaşma arayışında olmaktır. Şüphesiz, 2027 cumhurbaşkanlığı seçimlerinden bir yıl önce Fransa'nın içinde bulunduğu “geçiş” durumu ve Almanya'nın Avrupa bağımsızlığı konusundaki tereddüdü, kısa vadede Avrupa'nın yeniden canlanması için elverişli faktörler değildir.

*Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


İran: ABD’nin herhangi bir saldırısı, hatta sınırlı saldırıları bile ‘saldırganlık’ olarak kabul edilecek

Tahran’da ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İran askeri (EPA)
Tahran’da ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İran askeri (EPA)
TT

İran: ABD’nin herhangi bir saldırısı, hatta sınırlı saldırıları bile ‘saldırganlık’ olarak kabul edilecek

Tahran’da ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İran askeri (EPA)
Tahran’da ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İran askeri (EPA)

İran bugün yaptığı açıklamada, ABD’den gelecek herhangi bir saldırının -sınırlı hava harekâtı dahil- ‘saldırganlık’ olarak değerlendirileceğini ve buna karşılık verileceğini duyurdu. Açıklama, ABD Başkanı Donald Trump’ın böyle bir ihtimali değerlendirdiğini söylemesinin ardından geldi.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, haftalık basın toplantısında yaptığı açıklamada, “Sınırlı bir saldırı ile ilgili soruya gelince; sınırlı saldırı diye bir şey yoktur. Her türlü saldırı, saldırganlık olarak kabul edilecektir” dedi.

Bekayi, “Her ülke, meşru müdafaa hakkına dayanarak saldırıya güçlü bir şekilde karşılık verir; biz de bunu yapacağız” ifadesini kullandı.

Bekayi’ye yöneltilen soru, Trump’ın cuma günü yaptığı ve Umman arabuluculuğunda süren müzakerelerde anlaşma sağlanamaması halinde Tahran’a sınırlı bir saldırı düzenlemeyi ‘değerlendirdiğini’ belirttiği açıklamasına atıfta bulunuyordu.

Taraflar, şubat ayı başında Umman arabuluculuğunda dolaylı görüşmelere yeniden başlamış; şimdiye kadar Maskat ve Cenevre’de iki tur müzakere gerçekleştirmişti. Umman Dışişleri Bakanı Bedr bin Hamed el-Busaidi, üçüncü turun perşembe günü Cenevre’de yapılacağını doğruladı.

İran heyetine başkanlık eden Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ise dün yaptığı açıklamada, Tahran ile Washington arasında diplomatik bir uzlaşıya varılması için ‘iyi bir fırsat’ bulunduğunu söyledi.

Arakçi, ABD merkezli CBS televizyonuna verdiği röportajda, “Hâlâ herkes için fayda sağlayacak diplomatik bir çözüme ulaşma konusunda iyi bir fırsatımız olduğunu düşünüyorum” dedi. Müzakerecilerin bu ay gerçekleştirilen iki tur görüşmenin ardından ‘anlaşmanın unsurları ve taslak metni üzerinde çalıştıklarını’ belirten Arakçi, buna karşın ülkesinin uranyum zenginleştirme hakkından vazgeçmeyeceğini vurguladı.

Washington ile temel anlaşmazlık noktalarından biri olan bu konuda Arakçi, “Egemen bir ülke olarak bu alanda kendi kararımızı verme hakkına sahibiz” diye konuştu.

Tahran ile Washington arasındaki görüşmeler, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a yönelik askeri seçenekleri gündeme getirdiği bir ortamda yeniden başlamıştı. Trump önce İran’daki protestolara yönelik kanlı müdahaleleri gerekçe göstermiş, daha sonra ise özellikle nükleer program konusunda anlaşmaya varılamaması halinde askeri adım atılabileceği uyarısında bulunmuştu.

Diplomatik sürece paralel olarak ABD, Ortadoğu’daki askeri varlığını da artırdı. Washington yönetimi bölgeye iki uçak gemisi gönderirken, savaş uçakları, askeri nakliye uçakları ve havada yakıt ikmali yapabilen tanker uçaklardan oluşan filoları da konuşlandırdı.

ffvbf
Arap Denizi’ndeki ABD uçak gemisi USS Abraham Lincoln (AFP)

ABD’nin müzakere heyetine başkanlık eden Özel Temsilci Steve Witkoff cumartesi günü yaptığı basın açıklamasında, Başkan Donald Trump’ın İran’ın ABD’nin askeri yığınağı karşısında neden ‘teslim olmadığını’ sorguladığını söyledi.

Bu açıklamaya yanıt veren Bekayi ise teslimiyetin İranlıların karakterinde olmadığını belirterek, ülkelerinin tarihi boyunca böyle bir tutum sergilemediğini ifade etti.


Kallas, İran sorununa ‘diplomatik çözüm’ çağrısında bulundu: Başka bir savaş istemiyoruz

Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, AB dışişleri bakanları toplantısı öncesinde Brüksel’de basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (AP)
Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, AB dışişleri bakanları toplantısı öncesinde Brüksel’de basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (AP)
TT

Kallas, İran sorununa ‘diplomatik çözüm’ çağrısında bulundu: Başka bir savaş istemiyoruz

Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, AB dışişleri bakanları toplantısı öncesinde Brüksel’de basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (AP)
Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, AB dışişleri bakanları toplantısı öncesinde Brüksel’de basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (AP)

Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas bugün, İran ile ABD arasında beklenen görüşmeler öncesinde, Tahran dosyası için ‘diplomatik bir çözüm’ çağrısında bulundu. Bu açıklama, ABD Başkanı Donald Trump’ın Tahran’ı askeri müdahalelerle tehdit ettiği bir döneme denk geldi.

Kallas, AB üyesi ülkelerin dışişleri bakanları toplantısı öncesinde yaptığı açıklamada, “Bu bölgede bir başka savaşa ihtiyacımız yok; zaten çok sayıda savaş var” dedi.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre Kallas, “İran şimdiye kadarki en zayıf dönemini yaşıyor. Bu zamanı diplomatik bir çözüm bulmak için değerlendirmeliyiz” ifadelerini kullandı.

Öte yandan Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi dün, ABD ile İran arasındaki yeni müzakere turunun önümüzdeki perşembe günü Cenevre’de yapılacağını duyurdu. Busaidi, müzakereler için ‘ekstra çaba göstermeye yönelik olumlu bir ivme’ olduğunu da belirtti.

ABD, İran’dan uranyum zenginleştirme stokundan vazgeçmesini, Washington’a göre nükleer bomba yapımında kullanılabilecek bu stokların imhasını, Ortadoğu’daki silahlı gruplara desteğini durdurmasını ve füze programına kısıtlamalar getirilmesini talep ediyor.

İran ise nükleer programının barışçıl olduğunu vurguluyor, ancak yaptırımların kaldırılması karşılığında bazı sınırlamaları kabul etmeye hazır olduğunu söylüyor. Tahran, nükleer konuyu füze programı veya silahlı gruplara destek gibi diğer meselelerle ilişkilendirmeyi ise reddediyor.