Ukrayna: Semptomlarla değil hastalıkla mücadele

Ukrayna krizinin askeri yönü zamanla gerileyecek ve Kiev'in tarafsızlığı ile NATO'ya üye olmaması dahil uzlaşı yönündeki çabalar hız kazanacak.

Başkent Kiev’in doğusunda konuşlu bir Ukrayna askeri. (Reuters)
Başkent Kiev’in doğusunda konuşlu bir Ukrayna askeri. (Reuters)
TT

Ukrayna: Semptomlarla değil hastalıkla mücadele

Başkent Kiev’in doğusunda konuşlu bir Ukrayna askeri. (Reuters)
Başkent Kiev’in doğusunda konuşlu bir Ukrayna askeri. (Reuters)

Nebil Fehmi
Ukrayna’da Rusya'nın Donetsk ve Lugansk bölgelerini tanıması ve ardından Rus güçlerinin Ukrayna topraklarına geçmesiyle artan gerilimlerle birlikte çatışmayı Batı’nın mı Doğu’nun mu başlattığına dair geniş çaplı bir tartışma da alevlendi. Bir takım şartlarını ve taleplerini açıklayan ve bunlarla Batı'yı çıkmaza sokan Rusya’nın hedefleri, karşılıklı baskı araçları, tüm taraflar üzerindeki ekonomik yansımaları ve son olarak durumun nasıl sakinleştirileceği ya da çözüme ulaştırılacağı üzerinde tartışmalar yaşanıyor.  
Tüm bu olanlar ve ortaya çıkan soru işaretleriyle ilgili birçok makale, tartışma ve açıklama okudum ve takip ettim. Birçoğuna bizzat da katıldım. Mantıklı ve şaşırtıcı olmayan öncelikli ve acil konulara odaklandım. Esasen olaylarla ilgili tartışmaların, bu olayların Avrupa'da veya diğer yerlerde tekrarlanmaması için tedavi edilmesi gereken hastalığın kendisiyle değil de semptomlarıyla ilgili olduklarını düşünüyorum.
ABD, Batı ile birlikte, tüm ülkelerin kendi siyasi sistemlerini belirleme konusunda egemen ve bağımsız bir hakka sahip olduğu konusunda ısrar etti. Bunda da haklıydı. Ancak diğer ülkelerin siyasi sistemlerine en fazla müdahalede bulunanların ABD ve Batı ülkeleri olduğu da herkesin malumu. Avrupa ülkeleri kötü bir sömürge geçmişine sahipler. ABD'nin de özellikle Latin Amerika’da, kendisine biat etmeyen ülkelerin liderlerini değiştirme konusunda uzun bir geçmişi var. Bu da birçok ülkenin bir yandan Batılı siyasi sistemleri bir yönetim biçimi olarak benimserken diğer yandan Rusya'nın adımlarını kınamak için öne sürdükleri argümanlar arasında tam bir çelişki oluşturuyor.
Diğer yandan Rusya son müdahalesini, Ukrayna içindeki bazı tarafların ve Batı'ya yakın olanların, Rusya'nın güvenliğini tehdit eden Batı güvenlik eğilimleri çerçevesinde hareket ettiklerini söyleyerek savundu ve bunda da haklıydı. Böylece Rusya, yabancı bir ülkeye askeri müdahalede bulundu. Bunu yaparken de Batı ülkeleri gibi çelişkili tutumlar sergiledi. Burada bir oldu-bitti elde etmek ve rejimleri değiştirmek için askeri güç kullanılmasının çok tehlikeli bir mesele olduğunu da eklemek isterim. Askeri müdahale ister Batı'dan isterse Doğu'dan gelsin kesinlikle reddedilmelidir.
Batı ülkelerinin çelişkili tutumları, Doğu kanadının ya da Rusya'nın çelişkili tutumlarıyla birlikte analiz edilebilir mi? Elbette hayır. Ama her iki tarafta da halihazırda çelişkili tutumlar var ve bu durum devam edecek gibi görünüyor. Bu da bizi söz konusu ülkeleri mevcut tutumlarına bağlı kalmaya, siyasi olarak hareket etmeye ve attığı adım daha geniş bir stratejik perspektife ve çerçeveye sahip olsa ve mevcut durumla ilgili olmasa bile gelecekte bunların yansımalarıyla yüzleşmekten kaçınmaya çağıran metodoloji ve siyaset felsefesi hakkında daha derin düşünmeye yöneltmeli.
Burada bir kez daha asıl sorunun, 1823 yılında Başkan James Monroe'nun kuruluşunu ilan ettiği ABD’nin, Amerika Kıtası’nın Batı yönelimiyle tutarsız olan politikalarını, ittifaklarını ve güvenlik düzenlemelerini benimsemeyi reddetmesi olduğunu söylüyorum. ABD, Latin Amerika'da kendisine biat etmeyen rejimleri değiştirmek ve Küba'ya balistik füzeler yerleştirmeye çalışan Sovyetler Birliği ile mücadele etmek için çalıştı. Balistik füzeleri taşıyan Sovyet gemileriyle askeri olarak karşı karşıya gelme tehdidinde bulundu. Dönemin Sovyetler Birliği Hükümet Başkanı Nikita Kruşçev'e bu adımı atmaktan vazgeçmesi için baskı yaptı. O dönemde Sovyetler Birliği’nin Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’nün (NATO) Türkiye'ye füze konuşlandırmaktan vazgeçmesiyle geri çekildiğini belirtmeliyim.
Batı, Ukrayna'da doğrudan askeri çatışmalardan kaçınmak konusunda akıllıca davransa da bu deneyim o zaman ve daha sonra yaşanan sorunların açık bir göstergesiydi. Yani her ikisi de Birleşmiş Milletler Antlaşması’ndaki taahhütlerine dayanarak ulusal güvenliklerini korumak istiyor. Aynı zamanda, her ikisi de diğer tarafın kabul etmediği belirli alanları tanımlama konusunda tam haklara sahip olduklarında ısrar ediyorlar. Hatta bunu, ulusal güvenliklerine tehdit oluşturduğu gerekçesiyle diğer egemen ülkeleri de kapsasa bile yapıyor.
Elbette ülkelerin ulusal güvenliklerini korumak için alanlar belirlemesi mantıklı bir davranıştır. Fakat benim karşı olduğum nokta, iki tarafın da diğer ülkelerin iç işlerine karışılmamasının önemini vurgulayıp daha sonra siyasi yönelimleri hoşlarına gitmediği takdirde siyasi, güvenlik ve ekonomik olarak yararlanabilecekleri alanları belirleme hakkını kendilerinde bulmalarıdır. Bunun nedeni büyük güçlerin, özellikle diğer süper gücün veya müttefiklerinin etkisi ile ilgili olarak sanki Soğuk Savaş döneminde ve iki kutuplu dünyadaymışız gibi nüfuz alanlarını hâlen korumalarıdır. Her birinin silahlanma yetenekleri dikkate alınıyor. Bu da belirli alanları daha geniş ve daha kapsamlı hale getiriyor.
Ukrayna meselesinin askeri boyutunun önümüzdeki haftalarda veya en geç birkaç ay içinde sakinleşmesini bekliyorum. Ukrayna'nın tarafsız kalması ve NATO'ya üye olmaması gibi bir takım düzenlemeler üzerinde anlaşmaya varılması ve yabancı ülkelerle ilişkiler de dahil olmak üzere Donetsk ve Lugansk bölgelerinin tam özerkliğinin tanınması karşılığında Rusya'nın Ukrayna'dan çekilmesi ve Kırım'ın statüsünü olduğu gibi kabul etmesine dikkat çekmek istiyorum. Avrupa Birliği'nin (AB) tıpkı Norveç'e yaptığı gibi Ukrayna'ya bir takım avantajlar sağlaması, sermayenin, hizmetlerin ve halkın tam üyelik olmaksızın serbest geçişine izin vermesi, Rus güçlerinin geri çekilmesi ve Batı’nın Rusya’ya uyguladığı yaptırımların kaldırılması için çaba gösterileceğini düşünüyorum.
Açıkçası ben bunu yeterli görmüyorum. Çünkü hastalık ya da sorun, Ukrayna sınırlarını aşıyor. Esas olarak büyük güçlerin ve onların müttefiklerinin kazanılmış haklarıyla ilgili. Dolayısıyla sorun, Batı ile Doğu arasında tekrarlanabilir ve Çin’in de uluslararası denkleme eklenmesiyle bu sorun gelişebilir ve ağırlaşabilir. Adım adım yaklaştığı için dikkate alınmalıdır.
Bu nedenle, büyük ülkeler arasındaki ilişkilerin geleceğine dair siyasi diyalog için bir yol haritası oluşturulmalıdır. Ancak ortamın sakinleşmesi biraz zaman alacaktır. Uluslararası sistemin temellerini bir kez daha, her şeyden önce ve sadece kendi çıkarlarına hizmet edecek şekilde atacak olan bu ülkelere bırakmak yanlış olur.
Mevcut sistemin kazanımlarından yararlanmak ve hatalarından kaçınmak için şimdi ve gelecekte, uluslararası sistem için yeni temellerin ve ilkelerin nasıl formüle edileceğine dair belirli fikirler ortaya koyulması amacıyla küresel ittifaklardan bağımsız sınırlı sayıda ülke arasında başka bir yol haritasının oluşturulması çağrısında bulunuyorum. Bu sınırlı sayıdaki ülke arasında her kıtadan bir veya iki ülkenin, örneğin Brezilya, Meksika, İsveç, Mısır, Güney Afrika, Hindistan ve Endonezya'nın olmasını öneriyorum. Bunun amacı, mevcut uluslararası kurumları değiştirme önerileri de dahil olmak üzere, uluslararası sistemi yöneten ilkeler ve temellere yeni ek ilkeler ve temeller getirmektir. Üçüncü olarak; iki taraf arasında diyaloglar kurulması veya fikir birliği oluşturulmalıdır. Çünkü güçler dengesi yerine çıkarlar dengesi kurmak ve herkesin güvenliği üzerine dürüstlük ve şeffaflığı inşa eden uluslararası bir sistemi benimsemek için büyük ülkeleri ya da diğerlerini hesaba katmadan ilerlemek mümkün değildir. Dördüncü adım ise bu fikirleri desteklemek ve gelecekteki ilişkilerimizde yer almaları için çok taraflı hükümet düzenlemelerini yürürlüğe koymaktır. Bunların çoğu, mevcut uluslararası örgütler, özellikle Birleşmiş Milletler (BM) ve kurumları aracılığıyla yapılabilir. Bu iddialı ve zorlu bir proje. Bu öneriler herkes tarafından ve hemen onaylanmasa bile, bu konudaki tartışmanın ve diyalogun uluslararası felsefemizi yeniden şekillendirmeye yardımcı olacağına inanıyorum.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrildi.



Trump bugün Barış Konseyi’nin ilk toplantısına başkanlık edecek

ABD Başkanı Donald Trump (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump (AFP)
TT

Trump bugün Barış Konseyi’nin ilk toplantısına başkanlık edecek

ABD Başkanı Donald Trump (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump bugün (Perşembe) kendi çağrısıyla oluşturulan Barış Konseyi’nin ilk toplantısına başkanlık edecek. Toplantıya 45’ten fazla ülkeden temsilcinin katılması beklenirken, Gazze’nin geleceğine ilişkin çözümsüz başlıkların gündeme damga vurması bekleniyor.

Hamas mensuplarının silahsızlandırılması, yeniden imar fonunun büyüklüğü ve savaş nedeniyle ağır yıkıma uğrayan Gazze halkına insani yardım akışının sağlanması gibi konuların, Konsey’in önümüzdeki haftalar ve aylardaki etkinliğinin sınanacağı temel dosyalar olması bekleniyor.

Trump’ın Washington’da kısa süre önce adını verdiği “Donald J. Trump Barış Enstitüsü” binasında katılımcılara hitap etmesi ve katılımcı ülkelerin yeniden imar fonu için 5 milyar dolar topladığını açıklaması planlanıyor. Söz konusu tutarın, ilerleyen dönemde milyarlarca dolarlık ek kaynağa ihtiyaç duyulması beklenen fon için ilk katkı niteliğinde olacağı belirtiliyor.

Trump’ın çağrısıyla kurulan Barış Konseyi geniş tartışmalara yol açtı. Konsey’de İsrail yer alırken Filistinli temsilcilerin bulunmaması dikkat çekiyor. Trump’ın Konsey’in ilerleyen aşamada Gazze’nin ötesindeki küresel meydan okumaları da ele alabileceğini önermesi, bunun Birleşmiş Milletler’in küresel diplomasi ve ihtilaf çözümündeki merkezi rolünü zayıflatabileceği yönündeki kaygıları artırdı.

Üst düzey ABD’li yetkililer, Trump’ın ayrıca bazı ülkelerin Gazze’de barışın korunmasına yardımcı olmak amacıyla kurulacak uluslararası bir istikrar gücüne binlerce asker göndermeyi planladığını açıklayacağını bildirdi.

Hamas mensuplarının silahsızlandırılması ve böylece barış gücü birliklerinin göreve başlayabilmesi konusu ise temel anlaşmazlık başlıklarından biri olmaya devam ediyor. Hamas, İsrail’in olası misilleme adımlarına ilişkin endişeler nedeniyle silah bırakmaya yanaşmıyor. Silahsızlandırma, Trump’ın iki yıl süren Gazze savaşının ardından Ekim ayında başlayan kırılgan ateşkese zemin hazırlayan planının maddeleri arasında yer alıyor.

Üst düzey bir yönetim yetkilisi, “Silahsızlanmaya ilişkin zorlukların tamamen farkındayız, ancak arabuluculardan gelen mesajlar bizi cesaretlendiriyor” dedi.

Güvenlik Konseyi üyelerinin çoğu yok

ABD’li yetkililer, etkinliğe 47 ülkeden heyetlerin ve Avrupa Birliği’nin katılımının beklendiğini belirtti. Listede İsrail’in yanı sıra Arnavutluk’tan Vietnam’a kadar geniş bir ülke yelpazesi yer alıyor.

Ancak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri olan Fransa, Birleşik Krallık, Rusya ve Çin listede bulunmuyor.

Etkinlikte Trump’ın yanı sıra ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ABD’nin özel temsilcileri Steve Witkoff ve Jared Kushner ile eski Birleşik Krallık Başbakanı Tony Blair’in konuşma yapması bekleniyor. Konsey’de önemli bir rol üstlenmesi öngörülen Blair’in yanı sıra, ABD’nin Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Mike Waltz ve Gazze Yüksek Temsilcisi Nickolay Mladenov’un da etkinlikte yer alacağı ifade ediliyor.

İsmini açıklamak istemeyen bir Konsey üyesi, Gazze planının ciddi engellerle karşı karşıya olduğunu belirtti. Yetkili, diğer alanlarda ilerleme sağlanabilmesi için Gazze’de güvenliğin tesis edilmesinin temel şart olduğunu, ancak polis güçlerinin henüz yeterince hazır ve eğitimli olmadığını kaydetti.

Açıklamaya göre henüz karara bağlanmamış temel soru, Hamas’la görüşmeleri kimin yürüteceği. Konsey temsilcilerinin, örgüt üzerinde nüfuz sahibi aktörler — özellikle Katar ve Türkiye — aracılığıyla süreci ilerletebileceği değerlendiriliyor. Ancak İsrail’in bu iki ülkeye mesafeli yaklaşımı sürecin önündeki başlıca engellerden biri olarak görülüyor.

İnsani yardımın ulaştırılması da çözüm bekleyen başlıklar arasında yer alıyor. Yetkili, mevcut durumu “katastrofik” olarak nitelendirirken, yardım akışının süratle genişletilmesi çağrısında bulundu. Buna karşın, dağıtımın sahada hangi yapı tarafından koordine edileceğinin netleşmediğini belirtti.


İsrail, ABD'nin yakında İran'a saldıracağı beklentisiyle hazırlık yapıyor

İsrail'in Demir Kubbe Savunma Sistemi Tel Aviv semalarında roketleri imha ederken (Arşiv - Reuters)
İsrail'in Demir Kubbe Savunma Sistemi Tel Aviv semalarında roketleri imha ederken (Arşiv - Reuters)
TT

İsrail, ABD'nin yakında İran'a saldıracağı beklentisiyle hazırlık yapıyor

İsrail'in Demir Kubbe Savunma Sistemi Tel Aviv semalarında roketleri imha ederken (Arşiv - Reuters)
İsrail'in Demir Kubbe Savunma Sistemi Tel Aviv semalarında roketleri imha ederken (Arşiv - Reuters)

İsrail gazetesi Yedioth Ahronoth, İsrailli yetkililerin, Tahran'ın Cenevre'de yapılan son müzakerelerde ABD'nin taleplerini karşılamaması üzerine, ABD Başkanı Donald Trump'ın ‘yakında’ İran'a karşı büyük çaplı bir askeri saldırı başlatabileceğini öngördüklerini aktardı. Gazeteye göre Trump yönetiminin yetkilileri, İranlıların zaman kazanmaya ve ABD'yi yanıltmaya çalıştığını düşünüyor.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu başkanlığında kısa bir süre önce gerçekleşen istişarelerde, İran'ın İsrail ordusu olası bir ABD saldırısına katılmasa bile İsrail'e füze saldırısı düzenleyebileceği yönünde bir değerlendirme yapıldı. Buna göre acil durum hizmetleri ve sivil savunmadan sorumlu askeri kurum olan İç Cephe Komutanlığı'ndan savaşa hazırlık yapması istendi. Çeşitli güvenlik kurumları da en yüksek savunma hazırlık seviyesine geçtiklerini açıklarken, güvenlik kurumları da yüksek alarm durumuna geçti.

Ne zaman olacağı bilinmiyor

ABD, Trump'ın ‘güzel filo’ olarak nitelendirdiği, İran ile kısa süreli bir çatışma yerine uzun süreli bir savaş yürütebilecek güçleri bölgeye çoktan konuşlandırdı. Ancak İsrailli yetkililer, ABD'nin saldırısının kesin zamanlamasının bilinmediğini ve nihai olarak Trump'ın kararına bağlı olduğunu belirtiyor. Karar verildikten sonra bile planlar değişebilir. İsrail'de karar anının yaklaştığı ve zamanın daraldığı yönünde bir izlenim hakim. Yetkililer birkaç gün önce iki haftalık bir süreden, ondan önce de yaklaşık bir aydan bahsetmişlerdi, ancak şimdi birkaç gün içinde harekete geçilebileceğine dair işaretler var.

Öte yandan saldırıyı geciktirebilecek birkaç faktör de söz konusu. Gazze Barış Kurulu, perşembe günü Washington'da toplanacak ve İtalya'daki Kış Olimpiyatları 22 Şubat'ta sona erecek. Trump'ın bu faktörlere ne kadar ağırlık vereceği belirsiz.

Her ne kadar kesin bir tarih belirlenmemiş olsa da ABD'nin İran ile uzun süreli bir çatışmaya hazırlandığına dair işaretler giderek artıyor. Geçtiğimiz yıl haziran ayında yaşanan 12 günlük savaştan bu yana yüksek seviyede olan gerginlik, İran rejiminin son zamanlarda protestoculara yönelik sert müdahalelerinin ardından daha da tırmandı. ABD'li yetkililer, büyük çaplı bir operasyonun hızlı bir saldırı olmayacağını, aksine haftalarca sürebilecek bir kampanya olacağını tahmin ediyorlar. Bu da Ortadoğu'daki askeri yığınağı açıklıyor.

Herhangi bir saldırının olası hedeflerinden biri İran'da rejim değişikliği olacak. Ancak ABD yetkilileri, bu hedefin tek bir saldırıyla değil, haftalarca sürecek bir dizi saldırıyla gerçekleştirilebileceğini kabul ediyor.

Bu da İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney'in yanı sıra, bazıları toplu katliamlardan sorumlu tutulan İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) kurumlarını da hedef alabilir. Washington ayrıca İranlıların sokaklara dökülmesini istiyor, ancak bunun için rejim muhaliflerini ABD'nin onları desteklemeye hazır olduğuna ikna etmek gerekiyor.

CNN'in haberine göre iki İsrailli yetkili, önümüzdeki günlerde ABD ve İsrail'in İran'a ortak bir saldırı düzenleyeceğine dair ‘artan işaretler’ üzerine İsrail'in askeri alarm ve hazırlık seviyesini yükselttiğini söyledi.

Haberin kaynaklarından biri olan bir askeri yetkiliye göre İsrail operasyonel ve savunma planlamasını hızlandırdı. Bir kaynak, Trump tarafından onaylanması halinde beklenen saldırının önceki 12 gün süren savaşın ötesine geçeceğini ve ABD ile İsrail arasında koordineli saldırılar içereceğini ekledi.

Diğer taraftan bugün yapılması planlanan İsrail Savaş Kabinesi toplantısı pazar gününe ertelendi. Bu ertelemenin nedeni, ABD ve İsrail'in herhangi bir karar vermeden önce İran'ın yanlış bir hesap yapıp önleyici bir saldırı düzenlemesini önlemek olabilir.

Hizbullah ve Husiler hesapların merkezinde

Son iki gün içinde, Ortadoğu'ya doğru takviye savaş uçakları, yakıt ikmal uçakları, keşif ve istihbarat uçakları ile komuta ve kontrol uçaklarının yola çıktığı görüldü. Bu hareketlilik, bölgede uzun zamandır görülmemiş büyüklükte bir ABD askeri gücü oluşturuyor. Bu devasa bir savaş makinesi ve bölgede sadece ‘pozisyon almak’ için konuşlandırılmış olması pek olası değil. Amaç sadece müzakerelerde baskı uygulamaksa, bu olağanüstü bir baskı olur, çünkü ABD İran'a çok daha az güçle saldırabilir.

Bu büyük ölçekli tehdit ve caydırıcı etkisinin, İran'ı son dakikada ABD'nin taleplerini kabul etmeye zorlayabileceği ihtimali göz ardı edilemez. Trump daha önce tehditlerinin boş olmadığını göstermişti ve müzakereler sırasında Washington’ın Tahran'a ilettiği mesaj açıktı: “Sabrımı sınama!”

Ancak, en azından kamuoyu önünde İran bu tür sonuçlara varmış gibi görünmüyor. Hatta Hamaney, Amerikan uçak gemilerini vurmakla tehdit etti. İsrail'de bu durum, iktidar sahibine pahalıya mal olabilecek aşırı bir kibir olarak görülüyor.

Çoğu gösterge, İsrail'in bu tür bir saldırıya katılacağını ve kenara çekilmesinin istenmeyeceğini işaret ediyor. ABD’li yetkililerin İsrail'in yeteneklerine, özellikle de İsrail ordusunun uzmanlığına ihtiyaç duyduğu söyleniyor. İsrail'in başlıca hedefi, İran'ın balistik füze sistemini yok etmek ya da ona ciddi şekilde hasar vermek olacak. Aynı zamanda, İsrail ordusundan iki cephede daha mücadele etmesi istenebilir. Bunlar Lübnan'daki Hizbullah ve Yemen'deki Husiler.

Husilerin hemen savaşa katılıp İsrail'e füze ve insansız hava araçları (İHA) ile saldıracağı tahmin ediliyor. Ayrıca, daha önce 12 gün süren savaşta olduğu gibi Hizbullah'ın bu kez tarafsız kalmayıp savaşa katılma ihtimali de var. Bu durumda İsrail, bunu hesaplaşmak için bir fırsat olarak görebilir.


İsrail muhalefet partileri kafa karışıklığı ve bölünmüşlük içinde… Netanyahu’yu devirme fırsatı kaçabilir

İsrail muhalefet lideri Yair Lapid ile Netanyahu’nun 2022’de gerçekleşen görüşmesinden (DPA)
İsrail muhalefet lideri Yair Lapid ile Netanyahu’nun 2022’de gerçekleşen görüşmesinden (DPA)
TT

İsrail muhalefet partileri kafa karışıklığı ve bölünmüşlük içinde… Netanyahu’yu devirme fırsatı kaçabilir

İsrail muhalefet lideri Yair Lapid ile Netanyahu’nun 2022’de gerçekleşen görüşmesinden (DPA)
İsrail muhalefet lideri Yair Lapid ile Netanyahu’nun 2022’de gerçekleşen görüşmesinden (DPA)

İsrail’de yaklaşan seçimler öncesinde kamuoyunda muhalefet partilerinin Binyamin Netanyahu hükümetini devirmeye yönelik mücadelede yeterince profesyonel davranmadığı ve seçim kazanma fırsatını heba edebileceği yönündeki görüşler güç kazanırken, sol eğilimli Demokratlar Partisi lideri Yair Golan, üç partinin birleşmesini önerdi. Golan, kendi liderliğini yaptığı Demokratlar Partisi’nin yanı sıra, Yair Lapid liderliğindeki Yesh Atid Partisi ve Gadi Eisenkot’un başında bulunduğu Yashar Partisi’nin tek çatı altında toplanmasını teklif etti. Golan, söz konusu ittifakın başına Eisenkot’un getirilmesi konusunda uzlaşmaya varılmasını önererek, “Çünkü anketler onun hem benden hem de Lapid’den daha fazla beğeni topladığını gösteriyor” ifadesini kullandı.

sdvfgt
İsrail muhalefet lideri Yair Lapid (Reuters)

Golan dün yaptığı basın açıklamasında, önerdiği üçlü ittifakın mevcut anketlere göre şimdiden 31-33 sandalye kazanabileceğini ve böylece en büyük parti konumuna yükselebileceğini söyledi. Golan, söz konusu bloğun kurulması ve Netanyahu’yu kendi seçmeni nezdinde de zorlayacak mücadeleci bir seçim kampanyası yürütmesi halinde, desteğini daha da artırabileceğini ve bir sonraki hükümeti kurabilecek güce ulaşabileceğini ifade etti.

Ancak Lapid teklifi kabul etmedi. Lapid, bu girişimin kendisini solcu bir parti lideri gibi göstermeyi amaçladığını savunurken, kendisini sağ liberal olarak tanımladığını belirtti. Golan’a saatler içinde yanıt veren Lapid, birlik önerisinin Golan’ın kendi popülaritesini artırma amacı taşıdığını öne sürdü. Lapid ayrıca Golan’ı ve ‘şu dönemde birlik adı altında safları dağıtmaya çalışan tüm muhalefet liderlerini’ sert sözlerle eleştirdi.

Lapid, “Kamuoyu blokların birleşmesini istemiyor; bizi olduğumuz gibi görmek istiyor. Her parti kendi ilkeleri temelinde mücadele etmeli. Seçimden sonra bloklar arasında bir birleşme yolu bulunabilir” dedi. Muhalefet liderlerini son dönemde ‘zırhlı aracın içinde ateş açmakla’ suçlayan Lapid, bunun ‘Netanyahu’nun iktidarını sonsuza dek sürdürmesine yol açabilecek bir intihar eylemi’ olduğunu söyledi.

Lapid, seçim hazırlıklarında kendisiyle çalışan uzmanların hükümetin düşmesinin ‘teorik olarak artık kesinleştiği’ görüşünde olduğunu belirterek, muhalefet partilerinin bu gerçeği pekiştirmeye odaklanması gerektiğini kaydetti. Lapid’e göre Netanyahu, yenilginin eşiğinde olduğunu biliyor ve iki hedefe yöneliyor: Araplar ile liberal kesim arasındaki katılım oranını düşürmek ve seçimlere hile karıştırmak. Bu çerçevede önceliğin, Yahudiler arasında yüzde 70, Araplar arasında ise yüzde 48 seviyesinde olan oy verme oranını artırmak ve özellikle kırsal bölgelerde seçim hilesini önlemek amacıyla sıkı denetim mekanizmaları oluşturmak olduğunu ifade etti.

juıo9
Tel Aviv’de düzenlenen Netanyahu karşıtı gösteriden (Arşiv – AFP)

Lapid iki gün önce yaptığı açıklamada, ‘liberal kamp içindeki tüm partilerin, Netanyahu’nun yer alacağı herhangi bir koalisyona katılmama taahhüdünde bulunmasını’ şart koştu. Lapid’in bu sözlerle, birlikte önceki hükümeti kurduğu müttefiki Naftali Bennett’e gönderme yaptığı değerlendirildi. Bennett, Netanyahu ile bir hükümet kurmayacağına dair açık bir taahhütte bulunmayı reddediyordu. Bennett’e yakın kaynaklar ise bu tutumun Likud’dan oy çekme amacı taşıdığını savundu. Nitekim Likudlu Bakan Idit Silman, Bennett’in açıklamalarını sert sözlerle eleştirerek sağ seçmene seslendi ve “Bennett sizi, geçmişte sağ seçmeni kandırdığı gibi kandırıyor; sol ve Araplarla hükümet kuruyor” ifadesini kullandı. Silman daha önce Lapid hükümetinde yer almış, ancak 2022 yılında koalisyondan çekilerek hükümetin düşmesine yol açmıştı.

Lapid’in bir yandan, sağ kanadın ise diğer yandan baskısı altında kalan Bennett, Netanyahu liderliğinde kurulacak bir hükümete katılmayacağını açıkladı. Ancak Likud ile Netanyahu’suz bir senaryoda iş birliğine açık olup olmadığı konusunda net bir ifade kullanmadı.

Öte yandan, Avigdor Lieberman liderliğindeki Yisrael Beiteinu Partisi de muhalefet cephesindeki yön arayışını yansıtan açıklamalarda bulundu. Lieberman, muhalefet partilerinin seçmenlere, Netanyahu ile ya da Arap partileriyle hükümet kurmayacaklarına dair açık ve samimi bir taahhüt vermeleri gerektiğini söyledi.

dfgthy
Netanyahu ve Bennett (İsrail medyası)

İsrail’de yayımlanan son Maariv gazetesi anketine göre, seçimlerin bugün yapılması halinde Arap partileri hesaba katılmaksızın muhalefet partileri 60 sandalye kazanıyor. Aynı ankette, Binyamin Netanyahu liderliğindeki koalisyonun sandalye sayısının 68’den 50’ye gerilediği belirtiliyor. Bu tablo karşısında Netanyahu’nun, özellikle Arap seçmenler arasında katılım oranını düşürmeye yönelik bir plan üzerinde çalıştığı öne sürülüyor. İddiaya göre bu plan, korku siyaseti yürütmeyi ve Arap listeleri ile adayları seçim sürecinden diskalifiye etmeyi içeriyor. Muhalefet ise Netanyahu’yu ve müttefiklerini ‘geniş çaplı bir seçim sahtekârlığı kampanyasına hazırlanmakla’ suçluyor.