ABD'nin ilk kadın Dışişleri Bakanı Albright’ın savaşları: Gali’nin azli, Irak bombardımanı ve NATO genişlemesi

Kaçak bir mülteciden şöhret, para ve güç dünyasına giren milyoner bir bakana doğru Madeleine Albright

Eski ABD Başkanı Barack Obama, 29 Mayıs 2012'de Beyaz Saray'da kendisine Özgürlük Madalyası takdim etti (Reuters)
Eski ABD Başkanı Barack Obama, 29 Mayıs 2012'de Beyaz Saray'da kendisine Özgürlük Madalyası takdim etti (Reuters)
TT

ABD'nin ilk kadın Dışişleri Bakanı Albright’ın savaşları: Gali’nin azli, Irak bombardımanı ve NATO genişlemesi

Eski ABD Başkanı Barack Obama, 29 Mayıs 2012'de Beyaz Saray'da kendisine Özgürlük Madalyası takdim etti (Reuters)
Eski ABD Başkanı Barack Obama, 29 Mayıs 2012'de Beyaz Saray'da kendisine Özgürlük Madalyası takdim etti (Reuters)

Tarık eş-Şami
İkinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında Nazilerden ve Komünistlerden kaçan bir Çek mülteci olarak ailesiyle birlikte Amerika'ya göç eden Madeleine Albright, burada güç, şöhret ve para buldu. Amerika Birleşik Devletleri tarihindeki ilk kadın Dışişleri Bakanı oldu. Ama 23 Mart Çarşamba günü ölümüyle sona eren uzun ve etkili yolculuğu, kendisi hakkında övgülerle birlikte eleştirilerin yapılmasına yol açtı. Bu övgü ve eleştiriler, özellikle eski Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Butros Gali ile çatışması, Irak’ın bombalanmasındaki rolü ve Ukrayna’daki savaşın nedenlerinden biri olan NATO’nun doğuya doğru genişlemesine verdiği destek konusunda ortaya koyuldu. Peki, bu rollerin doğası nedir? Madeleine Albright’ın adı, başarılarına ve başarısızlıklarına bakılmaksızın neden tarihte kayıtlı kalacak?
ABD tarihinin ilk Dışişleri Bakanı olan Madeleine Albright, 84 yıllık etkili kamusal yaşamından sonra kızının baçıklamasına göre, 23 Mart Çarşamba günü ABD’nin başkenti Washington’da kanserden hayatını kaybetti.
Albright, Dışişleri Bakanı ve Birleşmiş Milletler (BM) temsilcisi olarak eski Başkan Bill Clinton’ın politikalarının ateşli bir savunucusu olarak çalışmadan önce, uluslararası ilişkiler konusunda parlak bir analist olarak ortaya çıktı. Çocukluğunda korku ve umuttan, yetişkinlikte meydan okuma ve diplomasiye kadar değişken bir hayat yaşadı. ABD dış politikasına damgasını vuran şiddetli siyasi çatışmalara girdi.

Yahudi mi Katolik mi?
Gerçek adı Marie Jana Korpilova olup 15 Mayıs 1937 tarihinde Çekoslovakya’nın başkenti Prag’da Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Ancak Yahudilerin, Avrupa’nın her yerinde zulüm görmesi ve ölmesiyle birlikte, İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi ve Hitler’in tanklarının Çekoslovakya’ya girmesinin ardından ailesi Nazilerin korkusu ile geçici olarak Londra’ya taşındı. Katolikliğe geçti ve daha sonra annesi tarafından çocukluk takma adı ‘Madelinka’dan gelen Madeleine adı altında yeniden vaftiz edildi. Ama Washington Post, 1997’de onun Yahudi geçmişiyle ilgili bir haber yayınladığında Albright, ailesinin kendisine ailenin Yahudiliğinden hiç bahsetmediğini söyledi. Ancak eleştirmenler, Çek tarihine susamış seçkin bir üniversite profesörü ve araştırmacısının, ailesinin mirasından bu kadar uzun süre nasıl bu kadar habersiz olabildiğini sorguladılar.
Savaş sonrasında Albright’ın Çek diplomat olan babası, ülkesinin Yugoslavya büyükelçisi olmak için ülkesine geri döndü. Ancak komünizm konusunda endişeliydi ve 1968’de Prag’da katı Stalinistler tarafından bir darbe yapıldığında aile tekrar kaçtı. Ancak bu kez ABD’ye gittiler.

Yükselen yol
Wellesley Koleji’nde siyaset bilimi okuduktan sonra zengin bir gazete mirasçısı ile evlendi ve bir aile kurdu. Başkentteki elitlerle olan temasının bir sonucu olarak Albright, Washington’ın Georgetown banliyösünde etkili bir salon lideri oldu. 1976’da Columbia Üniversitesi’nden hukuk doktorasını alırken, Doğu Avrupa’dan bir mülteci olan Zbigniew Brzezinski’nin yanında çalıştı. Bu durum, Brzezinski’nin 1976’da Jimmy Carter’ın başkan seçilmesinden sonra ulusal güvenlik danışmanı olmasıyla siyaset dünyasına adım atmasının bir kapısıydı. Brzezinski, Albright’ı iktidara yakınlığından keyif aldığı kongre irtibat görevlisi olarak Beyaz Saray’a getirdi.
Belki de Albright’ın en büyük sıçrayışı 1982’de meydana geldi. Eşi, onu başka bir kadın için terk ettiğinde, ilk başta kırılmış olmasına rağmen boşanma anlaşması, onu bir milyoner ve geleceğin savaşlarında çarpışmaya daha hazır hale getirdi. Dış politika kuruluşundaki yükselişi, 1950’lerde ve 1960’larda kadınların geleneksel rollerini yansıtıyordu ve hırsı, kadınları profesyonel bir kariyer yapmaya teşvik eden doğmakta olan bir feminist hareketten etkilendi.
Bu nedenle halkla ilişkiler üzerine birçok kitap ve makale yazdı. Demokrat Parti’de, Başkan Jimmy Carter’ın danışmanı ve üç başkan adayının (1984’te eski Senatör Walter Mondale, 1988’de Vali Michael Dukakis ve 1992’de eski Başkan Bill Clinton) dış politika danışmanı olarak başarının zirvesine yükseldi. Aynı zamanda Başkan Yardımcılığına aday olan ilk kadın olan Geraldine Ferraro’nun kampanya dış politika danışmanıydı.

Butros Gali’nin azli
Başkan Bill Clinton döneminde eşi Hillary, dostu Albright’ın ABD yönetiminin BM temsilcisi (1993- 1997) ve ardından Dışişleri Bakanı (1997-2001) olmasına katkıda bulundu. O dönemde ABD tarihinde bir kadının sahip olduğu en yüksek pozisyon buydu. Ancak Albright ve Clinton, Somali, Ruanda ve Bosna iç savaşlarındaki barışı koruma operasyonları konusunda BM Genel Sekreteri Butros Butros- Gali ile defalarca çatışma yaşadı. ABD kuvvetleri, 1992’de iç savaştan dolayı açlıktan ölmek üzere olan kurbanlara gıda ve malzeme yardımı sağlamak için Somali’ye girdiğinde Albright ve Clinton, insani çabaları ve barışı koruma operasyonlarını sıcak bir şekilde desteklediler. Ancak 1993’te Somalili bir savaş ağasına bağlı güçler, 18 ABD askerini öldürdüğünde ve Amerikalılar, televizyonda ölen bir Black Hawk pilotunun ve iki Somalilinin cesetlerinin Mogadişu sokaklarında sürüklendiğini gösteren fotoğrafa tanık olduğunda Clinton, BM’nin siyasi olarak tehlikeli misyonlarından çekildi. Bu nedenle ABD, Ruanda'da 1994’te bir milyona yakın insanın öldürüldüğü, soykırıma ve gaspa sürüklendiğinde  BM barış gücüne yardım sağlamaktan kaçındı. Albright daha sonra Butros Gali’yi suçlayarak, üzerine düşeni yapmadığını belirtti. Ancak Butros Gali, destek için Başkan Clinton ile görüşme girişiminin reddedildiğini söyledi.
Birkaç sene sonra Clinton, ABD’nin Ruanda’daki eylemsizliği için özür diledi. Bu çerçevede Albright, 2003 yılında anılarında, ‘eski Başkanın kendisine bir mektup aracılığıyla, ABD ve uluslararası toplumun Ruanda’daki suçları durdurmak için acilen harekete geçmemesinden duyduğu derin üzüntüyü dile getirdiğinden’ bahsetti.
Ancak Albright’ın Butros Gali ile olan anlaşmazlığı Ruanda ile sınırlı değildi. Gali, Clinton yönetiminin bir temsilcisi olarak Albright’ın ‘Güvenlik Konseyi (BMGK) kararları ve 1992- 1995 yılları arasında Bosna- Hersek’te yaşanan iç savaş sırasında sahadaki uygulamaları desteklemeyi reddetme’ hususlarında oy verme modelinden dolayı hayal kırıklığına uğradı. Bosna savaşı, etnik ve dini anlaşmazlıkları ateşlediği, Müslümanlara ve diğer azınlıklara karşı yüzlerce ve binlerce katliam, tecavüz ve etnik temizlik kampanyasının yanı sıra, yüz binlerce kişinin yerinden edilmesine yol açan kanlı bir çatışma olarak biliniyor.
BMGK, işlenen ihlalleri ve vahşeti kınarken, barışı koruma güçleri ise savaşı durduramadı. Clinton yönetimi sonunda çatışmaya bir son vermesine rağmen, bazı sınırlı hava saldırıları dışında ABD kayda değer bir müdahalede bulunmadı.
ABD’nin Gali’nin tavrı konusundaki tedirginliği karşısında Albright, Butros Gali’nin ikinci dönemde seçilmesini engellemek üzere, 1996’da veto hakkını kullandı. BMGK’nın ezici çoğunluğu, Gali’nin görev süresinin yenilenmesi yönünde oy kullanmıştı. Durum, eski Genel Sekreter’in dürüstlüğüne bir saldırı olarak nitelendirildi. Butros Gali, bir seçim yılında Clinton’a siyasi kazanç sağlamak amacıyla azledildiğini savundu.

Irak’ta test
Clinton, ikinci döneminde kendisini 1997 yılında Dışişleri Bakanı olarak seçtiğinde Albright, ABD tarihinde bu üst düzey pozisyonu üstlenen ilk kadın olarak, dokuz ülkeyi kapsayan bir dünya turuna çıktı. Tur çerçevesinde küresel meseleleri anladığını göstermeyi, dil becerilerini ve Başkan Clinton'ın dış politika yapıcısı ve sözcüsü olarak merkezi konumunu sergilemeyi amaçlamıştı.
Ancak 1997’nin sonlarında ve 1998’in başlarında büyük bir kriz baş gösterdi. Eski Kriz, 1991 Körfez Savaşı’nın sonunda yayınlanan bir BMGK kararını ihlal ederek, Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in BM müfettişlerinin Irak’ın kimyasal ve biyolojik kitle imha silahlarını sakladığına inanılan bölgelere girmesini engellemesinin ardından yaşandı. Bölgede aylarca süren uyarılar ve ABD askeri takviyelerinin ardından Albright ve Başkan Clinton, alanlar teftiş için yeniden açılmadıkça Irak’a yıkıcı hava saldırıları tehdidinde bulundular. Albright, Saddam Hüseyin’e yönelik açık uyarısında, Irak’ın ‘gidişatı tersine çevirmek veya sonuçlarla yüzleşmek’ olmak üzere basit bir seçenekle karşı karşıya olduğunu söyledi.
Daha sonra BM Genel Sekreteri Kofi Annan, Albright tarafından belirlenmiş son şartları taşıyarak Bağdat’a uçtu ve Irak liderinin, BM silah denetçileri ve diplomatik refakatçileri tarafından bölgelere sınırsız erişimine izin verme anlaşması sağladı. Bununla birlikte Aralık 1998’de ABD ve İngiltere, Irak’ın kitle imha silahları üretme kabiliyetini yok etmek için onlarca Irak askeri hedefini ve araştırma tesisini bombaladı.

Madeleine’in savaşı
ABD’nin en yüksek rütbeli kadın diplomatı olarak kısa sürede Kosova krizinde yönetimin şahin lideri oldu. Yugoslav lideri Slobodan Miloseviç, çoğunluğu Arnavut olan eyalete karşı kanlı bir kampanya emri verdi. Albright, babası Çek Cumhuriyeti büyükelçisiyken Belgrad’da yaşıyordu. Yıllarca Miloseviç’i insan hakları ihlalleri nedeniyle eleştirdi ve bu, kendisini Miloseviç ile yüz yüze bir görüşmeye sevk etti. Ülkesini yeterince tanımadığı suçlamasına bu ülkede yaşadığını söyleyerek yanıt verdi.
‘Time’ dergisi bu duruma ‘Madeleine’in Savaşı’ adını verdi. 1999’daki NATO hava saldırıları, Yugoslav kuvvetlerinin geri çekilmesine ve binlerce Arnavut mültecinin geri dönmesine yol açtı.

NATO genişlemesi
Soğuk Savaş’ın bitişini izleyen ideolojik kargaşa ortasında bazı eleştirmenler, Albright’ı stratejik  planlayıcıdan çok bir ‘kaleci’ olarak nitelendirdi. Ancak Albright, istikrarlı bir Avrupa’nın ABD’nin çıkarları için temel olduğu düşüncesi dolayısıyla, bu iddianın kendisini rahatsız etmediğini söyledi. Eski ‘Varşova Paktı’ ülkelerinin, ittifakın dağılmasından sonra Berlin Duvarı’nın yıkılmasından bu yana elde edilen demokratik kazanımları güçlendirmek için Batı ile hizaya girmesi gerektiğine inanıyordu. Altı yıllık transatlantik diplomasiden sonra Albright, Rusya'yı ve şüpheci ABD Senatosunu ‘Polonya, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti’nin NATO’ya katılmasına izin vermeye’ ikna etmeye çalıştı. Bu durum, belki de onun en büyük diplomatik başarısı oldu.

Başarılar ve başarısızlıklar
Albright, iklim değişikliğine ilişkin ‘Kyoto Protokolü’nün onaylanmasını teşvik etmek gibi birçok başarıya imza attı. Afrika’daki ABD’li diplomatlar, Albright’ın 1998 yılında Nairobi ve Darüsselam’da kamyonlarla yapılan saldırılarla ilgili uyarıları dikkate almadığını söylediler. Saldırılar, Kenya’nın başkenti Nairobi ve Tanzanya’nın Darüsselam şehrinde ABD büyükelçiliklerinde 224 kişinin ölümüne neden olmuştu.
Albright, görev süresi boyunca nükleer silahların ‘haydut devletlere’ yayılmasına karşı çıktı. Ancak 2000 yılında eski Kuzey Kore lideri Kim Jong-İl’i ziyareti sırasında, Clinton görevden ayrılmadan önce balistik füze programını sınırlamak için bir anlaşma sağlayamadı.
Birçok gözlemci, Albright’ın Asya pahasına Avrupa’ya çok fazla odaklandığına dikkat çekiyor. ABD Hazine Bakanlığı, 1990’ların sonlarında ve Çin’in küresel bir ekonomik güç olarak ortaya çıkmasıyla birlikte bölgedeki ekonomik krizle mücadelede başı çekti.

‘Beyaz çocuklar’
Albright’a yakın isimlere göre kendisi, en yüksek pozisyonları isteyen erkek yardımcılarının çoğuna tam olarak güvenmiyordu. Zira sırtından gizlice vurdukları kanaatindeydi. Bu sebeple de onlara ‘beyaz çocuklar’ dedi. Bununla birlikte girişimleri genellikle riskten kaçınan Beyaz Saray tarafından engellendi. Clinton’ın ulusal güvenlik danışmanlarının Albright’tan daha fazla etkisi vardı.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı habere göre Albright, 2001 yılında Dışişleri Bakanı olarak görevinden istifa ettikten sonra, Çek Cumhuriyeti’nde siyasi bir kariyer yapabileceğine dair spekülasyonlar gündeme geldi. 1993’ten 2003’e kadar Çek Cumhuriyeti'nin ilk devlet başkanı olan yazar ve eski ayrılıkçı Vaclav Havel, Albright’ın kendi yerini alabileceğini öne sürdü. Albright ise, bu açıklamadan dolayı gurur duyduğunu, ancak bununla ilgilenmediğini dile getirdi. 2018’de yayınlanan son kitabında eski Başkan Donald Trump’ı eleştirirken, “Demokrasi sorunlarının üstesinden gelinebilir, ancak tarihten dersler çıkarırsak ve demokrasiyi hafife almazsak” değerlendirmesinde bulundu.



Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
TT

Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)

Kemal Allam

Financial Times, yıllık yıl sonu değerlendirme serisi kapsamında, 2026 yılının İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana en büyük belirsizlikle başladığını ve orta güçlerin önümüzdeki dönemde küresel düzeni ya pekiştirmede ya da zayıflatmada belirleyici faktör olabileceğini yazdı. Habere  göre, şaşırtıcı bir şekilde, Pakistan’ın adı, Amerikan hegemonyasını öngören “Donroe Doktrini”nde şimdiye kadarki en büyük kazanan olarak anılıyor. Pakistan, Beyaz Saray ziyaretlerinden Gazze barış planına kadar Donald Trump'ın çevresinde önemli bir yer edinmeyi açıkça başardı.

Ancak, Ortadoğu'ya askeri ve güvenlik tedarikçisi olarak geleneksel rolünün yanı sıra, Pakistan, İran gibi karmaşık çatışmalarda köprü görevi görmesi ve Çin ile ABD gibi daha büyük güçler arasında daha yakın bağlar kurması gereken bir orta güç olarak yeniden öne çıktı. Pakistan, daha önce, Nixon döneminde de ABD ve Çin arasındaki ilk diplomatik görüşmeye arabuluculuk yapmıştı. Bugün, on yıllık diplomatik boşluğun ardından, Pakistan, İran ile gizli görüşmeler yürütebilen ve Çin ile ortaklığı aracılığıyla bölgedeki askeri dengeyi yeniden ayarlayabilen bir güç olarak yeniden öne çıktı.

Trump'ın İran sorununu çözmek için Pakistan'a güvenmesi

Trump'ın ikinci başkanlığının başlangıcında, geçmiş dönemde Hindistan ile yakın ilişkisi ve Hindistan'ı Çin'e karşı tercih edilen stratejik ortak olarak görmesi nedeniyle Pakistan'da önemli bir belirsizlik hakim oldu. Ancak, görevdeki ilk yılından sonra Pakistan, sadece bölgede değil, küresel ölçekte de Trump'ın favorilerinden biri olarak görülmeye başladı. İsrail ve İran arasında yazın yaşanan 12 günlük savaş sırasında, Mareşal Asım Münir'in başkent Washington ve Langley'in koridorlarında neredeyse bir hafta boyunca bulunması tesadüf değildi. Dönemin Merkez Kuvvetler Komutanı Orgeneral Michael Eric Kurilla'nın Pakistan'ı terörizm ile mücadelede bir ortak olarak savunması da pek çok kişiyi şaşırttı. Zira bu açıklama, Kongre'nin önde gelen üyelerinin, Senato'nun ve generallerin Pakistan'ı sürekli olarak terörizmi destekleyen bir devlet olarak nitelendirdiği on yıllık bir dönemle çelişiyordu. Peki ne değişti?

Birincisi, Kurilla, Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi, Washington'un istenmeyen saydığı ve ABD'nin doğrudan, en azından kamuoyu önünde, ilişki kuramadığı rejimlerle Pakistan'ın ilişki kurma yeteneğine yeniden güvenmeye başladı. İsrail-İran çatışması sırasında, ABD İran nükleer tesislerini vurduktan sonra, Pakistan gerilimin daha fazla yükselmesinin sonuçlarını hafifletmede sessiz, perde arkası bir rol oynadı. Pakistan, Tahran ve Washington arasında mesajları taşımakla kalmadı, aynı zamanda Trump'a İran’a nasıl davranması gerektiği konusunda doğrudan tavsiyelerde de bulundu. Nitekim Trump, Asım Münir ile yaptığı ve ABD'nin İran'a yönelik saldırılarının yankılarını kontrol altına alma stratejisinin ele alındığı görüşmenin ardından, “Pakistan İran'ı çoğu ülkeden daha iyi tanıyor” açıklamasını yaptı. Bu, Trump'ın ilk döneminde Irak'ta Kasım Süleymani'nin öldürülmesiyle sonuçlanan önceki hamlesinden sonra yaşananları hatırlattı. O zaman, 2020'de de suikasttan sonra ilk olarak dönemin Pakistan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kamar Cavid Bacva ile telefonla görüşmüştü.

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor, ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor

Bunu anlamanın kilit noktası, Pakistan'ın, İsviçre, Katar, Umman ve İran görüşmelerindeki diğer bazı arabuluculardan farklı olarak, İran ile uzun bir sınıra sahip olması ve İran ile sürekli gerilimler yaşamasıdır. İranlılar, tam ölçekli bir çatışma durumunda Pakistan'ın kendileri için gerçek bir tehdit oluşturduğunun ve tüm Körfez ülkelerinin Pakistan'ın arkasında duracağının farkındalar. Daha önce yine el-Mecelle’de, İran ve Pakistan'ın, açık ve tam ölçekli bir çatışmayı önlemesi gereken dini, kültürel ve dilsel bağlara rağmen, açıkça duyurulmamış bir istihbarat ve vekalet savaşı içinde olduklarını yazmıştım. Süleymani sık sık Pakistan ile açık savaş tehdidinde bulunmuştu ve İsrail ile Amerika Birleşik Devletleri'nin yanı sıra, İran'a hava saldırıları düzenleyen tek ülke Pakistan'dır. Bu durum, Pakistan'ı İran’a karşı havuç-sopa yaklaşımını uygulamak için önemli bir arka kapı haline getiriyor.

Mevcut Maskat görüşmelerinin nereye varacağını, Trump'ın İran'a saldırıp saldırmayacağını veya gerilimi azaltıp azaltmayacağını bilmesek de, Pakistan'ın rolü önemli olmaya devam ediyor. ABD, çatışma tırmandığında Beluç sınırının tarihi ve Pakistanlı Şiilerin devlete karşı kullanılması nedeniyle İran’ın Pakistan ile de ters düşebileceğinin farkında olarak kendisine mesajlar gönderebilir. İran, geçtiğimiz yaz yaşanan 12 günlük savaş sırasında ve protestoların başlamasından bu yana yaşanan son gerilimlerde Pakistan'ın gerilimi azaltmadaki rolü için de kamuoyu önünde kendisine teşekkür etti.

dvbfrg
Çin'in doğusundaki Shandong eyaletinin Qingdao kentinde Şanghay İşbirliği Örgütü üye devletlerinin savunma bakanlarının çektirdiği toplu fotoğraf, 26 Haziran 2025 (AFP)

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor. Ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor. Bu da onu aradaki uçurumu kapatmada önemli bir oyuncu haline getiriyor. Pakistan’ın kendisi de nükleer güç olma yolunda benzer bir süreçten geçti ve nükleer meselede nasıl başarılı bir şekilde müzakere edeceğini biliyor. Askeri kapasiteye dayanma gücü olmadığında müzakerelerin ne kadar sınırlı olabileceğini biliyor. Pakistan ayrıca, Çin’in dünyadaki en yakın diplomatik ve askeri müttefiki olma avantajına da sahip.

Çin ve etkiyi kullanma sanatı

Eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ve Başkan Richard Nixon'ın Pakistan aracılığıyla Çin ile yaptıkları görüşmeler ve gerçekleştirdikleri ziyaretler, İslamabad’ın eski Amerikan ulusal güvenlik uzmanlarının uzun zamandır minnettar olduğu önemli bir köprü olmasına olanak tanıdı. Pervez Müşerref dönemine kadar Pakistan, Çin ve ABD'nin kendi nüfuz alanlarındaki dengeleyici rolünde denklik konumunu korudu. Yine Müşerref dönemine kadar Pakistan ordusu, F-16 savaş uçaklarından Bell AH-1 Cobra saldırı helikopterlerine kadar neredeyse tamamen Amerikan kaynaklı ekipmanlara güveniyordu.

Çin'in etkisi, İslamabad'ı bir dönem Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi

Ancak bu değişim daha sonra gerçekleşti ve Pakistan, Çin'in en yeni savaş uçakları ve füze teknolojilerini paylaştığı dünyadaki tek ordu haline geldi; bu da geçen yılki kısa savaşta Hindistan'a karşı üstün gelmesine yardımcı oldu. Böylece Çin, en yeni ekipmanlarını test etmek için Pakistan’ı kullanmaya başladı ve bunları Hint güçlerine karşı ve Pakistan'ın İran ile olan birkaç sınır çatışmasında test etti. Bu durum Pakistan'ı, Çin'in nasıl düşündüğünü ve gelecekteki savaşlara nasıl hazırlandığını anlamada ABD için bir kez daha vazgeçilmez bir ortak haline getiriyor. Dünyada hiçbir ordu, Pakistan ordusu gibi bir yandan Trump ile doğrudan ve hızlı iletişim kurma yeteneğine, diğer yandan da Çin ile en yakın askeri ittifaka sahip değil. Pakistan ayrıca tarihsel olarak Çin'in hem Türkiye hem de Suudi Arabistan ile olan ilişkisinde de bağlantı noktası görevi

Türkiye'nin önde gelen askeri stratejistlerinden ve Erdoğan'a yakın isimlerden sayılan Türk Amiral Cihat Yaycı, Pakistan'ın Soğuk Savaş sırasında Çin'in yükselişinde çok önemli bir rol oynadığını ve 1980'lerde ABD, Türkiye ve Suudi Arabistan ile olan ilişkilerini kullanarak bu tarafları Çin'e yaklaştırdığını düşünüyor. Yaycı ayrıca, kıdemli bir Türk subayı olarak, Çin'in kendisini Pakistan'ın en yakın müttefiki olarak nasıl gösterdiğine ve bunun Ankara'yı Uygur sorunu nedeniyle aralarında gerilim tırmandığında Pekin ile açılıma nasıl ittiğine bizzat şahit olduğunu belirtiyor. Bu Çin etkisi, İslamabad'ı bir zamanlar Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi. Hudson Enstitüsü de yakın zamanda aynı konuyu, yani Çin'in Pakistan'ı Batı ve Avrasya arasındaki güç dengesini yeniden şekillendirmek için nasıl kullandığını gündeme getirdi.

Elbette Pakistan'ın gücünün de sınırları var; kırılgan ekonomisi Suudi Arabistan, Çin, BAE ve ABD dahil olmak üzere bir dizi uluslararası hamisine dayanıyor. Bu geniş bağışçı havuzu, Pakistan’ı çıkarlarını dengeleyebilen ve herhangi bir tarafla ittifak kurma tuzağına düşmeden aralarında manevra yapabilen bir köprü görevi görmesini sağlıyor. Avrupa Birliği ve Latin Amerika'daki birçok ülke, Trump taraf seçmeleri için baskı yaptığında ABD-Çin çatışmasında bir denge kurmakta zorlanırken, Pakistan bir anlamda tam tersi bir yaklaşım benimsedi. Sıfır toplamlı bir oyun tuzağına düşmek yerine, başkaları tarafından kullanılan bir köprü haline geldi. Bu da onu hem İran hem de Çin ile konuşmak için uygun bir muhatap yapıyor.


İran'da Ayetullah’ın sonu mu geliyor?

Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
TT

İran'da Ayetullah’ın sonu mu geliyor?

Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)

John Bolton

Cenevre'de devam eden müzakerelerde hiçbir ilerleme kaydedilemediği için dünya, ABD'nin İran'daki Ayetullah rejimi konusunda ne yapacağını bekliyor. İran’daki son protesto gösterileri sırasında ABD Başkanı Donald Trump, Ayetullahlar ve Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) karşı kırmızı çizgi çekti. Trump, İran muhalefetine hitaben yaptığı konuşmada, “İranlı vatanseverler, protestolara devam edin, kurumlarınızın kontrolünü ele geçirin, yardım yolda, İran'ı yeniden büyük yapalım” dedi.

Trump, geçtiğimiz yıl haziran ayında da Tahran'da rejim değişikliğini desteklediğini açıkça ilan etti ve bu tutumunu birkaç gün önce de yineledi. ABD Başkanı, kırmızı çizgisini korumak ve güvenilirliğini sürdürmek istiyorsa, şimdi İran'a karşı güç kullanmak zorunda. Aksi takdirde, Suriye'de kimyasal silah kullanımına karşı harekete geçmekle tehdit eden, ardından geri adım atan ve Beşşar Esed rejimine karşı koyamayan diplomatik yolu seçen eski ABD Başkanı Barack Obama'nın yeni versiyonu gibi görünecekti.

Donald Trump böylece, biri ‘hızlı ve kararlı’ bir saldırı emri vermek olmak üzere iki farklı seçenekle karşı karşıya. Trump, sıklıkla bu seçeneği tercih ediyor. Ardından, haklı olsun ya da olmasın, zaferini ilan edip yaklaşımının doğru olduğunu savunuyor.

İkinci seçenek ise İran'daki Ayetullahların ve DMO'nun iktidarını devirmek amacıyla askeri bir operasyon başlatmak. Bu seçenek, ABD Kara Kuvvetleri’nin bölgeye konuşlandırılmasını gerektirmese de İran'daki iktidar kurumlarını hedef alan bir hava harekâtını desteklemek için özel harekat yetenekleri kullanılabilir. Böylece Besic milisleri ve diğer dış genişleme ve iç baskı araçları da dahil olmak üzere DMO'yu kararlı bir şekilde zayıflatarak, Tahran rejimi çökebilir ve muhaliflerinin iktidara gelmesinin önü açılabilir. Aşağıda, ABD başkanı ikinci seçeneğe başvurursa Beyaz Saray'ın üstlenebileceği görevlerin kısmi de olsa kısa bir listesi yer alıyor.

Eylemsel değil, stratejik düşünüp hareket etmek

Bu, haftalar hatta aylar sürebilecek uzun bir süreç olabilir. Bu yüzden mevcut sonuçsuz müzakereleri sona erdiren ve İran'a bir son tarih belirleyen sistematik bir yaklaşım sergilenmesi gerekiyor. Bu, belki eski Başkan George H. W. Bush'un 1991 yılının ocak ayında dönemin Dışişleri Bakanı James Baker'ı Cenevre'ye gönderdiği gibi, mevcut Dışişleri Bakanı Marco Rubio'yu Cenevre'ye göndererek İran'a bu durumu bildirmek olabilir. Ardından İran'ın hava savunma sistemleri, DMO karargahları ve üsleri, Besic milisleri, Tahran'ın nükleer ve balistik füze programları, deniz kuvvetleri ve bölgedeki ABD güçleri ve müttefikleri için tehdit oluşturan diğer her şey hedef olarak belirlenmeli ve ortadan kaldırılmalı.

Sonra İsrail'in kampanyaya katılıp katılmaması sorusu var. Bu sorunun yanıtı açıkça ‘evet’. Çünkü İsrail'in İran'daki askeri ve istihbarat kapasitesi en üst düzeyde kullanılmalı. Bu operasyona katılmak isteyen Arap ülkeleri olup olmadığını araştırılabilir. Bu gerçekleşmeyebilir, ancak onlara bu seçeneğin sunulması önemli. Her halükârda, onların desteği sağlanmalı ve İran'ın herhangi birini hedef alması durumunda uygun bir yanıt verileceğine dair onlara açık garantiler verilmeli. Özellikle, Tahran'ın Hürmüz Boğazı'nı Körfez ülkelerine kapatmasına izin verilemez.

Askeri planın yanı sıra siyasi bir plan da olmalı

Ayetullahların iktidarını devirmek ve çöküş sonrası dönemin başarısını sağlamak açısından İran muhalefet güçleriyle yakın iş birliği çok önemlidir. Rejim hiç bu kadar popüler olmamıştı ve halk her zamankinden daha fazla harekete geçmeye hazır. İran içinde reddetme ve direniş yaygınlaşıyor, ancak bu hareket hala yeterli örgütlenmeye sahip değil. Bu duruma, örneğin devam eden gösteriler sırasında 6 bin adet ‘Starlink’ cihazı sağlanacağına dair açıklanan karar gibi önlemlerle yardımcı olunabilir. İran muhalefet güçleriyle iş birliği yaparak rejim içindeki ayrılmaları teşvik etmek gibi çok daha fazlası da yapılabilir.

Öte yandan, İran'ın gelecekteki liderlerinin isimlerine takılmamalıyız, çünkü bu konu daha sonra tartışılabilir. Bu aşamada odak noktası, Ayetullahların ve DMO'nun iktidarını ortadan kaldırmak olan birincil hedef olmalı. Ayrıca, diplomatik beceri göstererek ABD'nin Avrupalı müttefiklerinden İran'a karşı askeri harekâta katılmalarını istemek de gerekir. Onlar mutlaka yanıt vermeyebilirler, ancak İran'da başarı elde edilmesi, onların dikkatini ABD'nin Grönland'a yönelik son askeri tehditlerinden başka yöne çeker.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Çin ve Rusya, İran'ın kendileri için yasak bölge haline geldiği ve Tahran'a askeri veya başka türlü hiçbir destek sağlamamaları gerektiği bildirilerek ekonomik ve diplomatik olarak marjinalleştirilmeli. Rejim devrilene kadar, askeri veya başka türlü hiçbir destek sağlamamaları gerektiği bildirilmelidir. Tahran'ın nükleer veya balistik füze programlarına yardım eden tüm personelini geri çekmeli ve mevcut rejimden yeni petrol alımlarını durdurmalı.

Bu, Pekin ve Moskova'nın hoşuna gitmeyebilir, ancak ABD'nin düşmanlarına karşı güç kullanmasının ardındaki nedenleri anlayacaklardır, çünkü başka bir otoriter rejimin, özellikle de Pekin ve Moskova arasında büyüyen eksenle bağlantılı bir rejimin devrilmesi, onlar için caydırıcı bir etki yaratacak ve bu da ek bir avantaj olacak.

Sabırlı olmak gerekir

Bu süreç biraz zaman alabilir, bu nedenle ABD’nin askeri harekatını durdurup müzakerelere başlama baskısına kapılmamalı veya bu konuda endişelenmemeliyiz. Ayetullahlara fırsat verildi, ancak onlar da başka hiçbir taraf da yeni fikirler ortaya koymadı. Bu çabalar sırasında başarısızlıklar ve hatalar olabilir, ancak kısa vadeli aksilikler, odak noktasından uzaklaşmamıza veya uygulama sürecini aksatmamıza sebep olmamalı.

İran rejiminin düşüşüyle birlikte, sonraki gelişmelerin öngörülmesi gerekir. Hizbullah, Hamas, Husiler, Irak'taki Şii milisler ve diğerleri gibi Tahran'la bağlantılı terörist gruplar, Ayetullah rejiminin devrilmesinden sonra en büyük kaybedenler arasında yer alacak ve finansal destekçilerinin ortadan kalkmasıyla bu gruplar daha da zayıflayacak. ABD İsrail, Lübnan, Irak ve diğer ülkelerle iş birliği yaparak bu tehditleri ortadan kaldırmaya yardımcı olmak için eşi görülmemiş bir fırsata sahip olacak. Bizler de o an için hazırlıklı olmalıyız.

Bu sadece bir başlangıç olsa da Tahran'daki liderlere karşı kararlı bir eylem otomatik olarak gerçekleşmez, ama bazılarının riske değer gördüğü bir siyasi miras oluşturabilir.


İranlı yetkili: Mart ayı başında yapılacak yeni nükleer görüşmeler geçici bir anlaşmaya yol açabilir

İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
TT

İranlı yetkili: Mart ayı başında yapılacak yeni nükleer görüşmeler geçici bir anlaşmaya yol açabilir

İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)

İranlı üst düzey bir yetkili bugün Reuters’a yaptığı açıklamada, Tahran ile Washington arasında ülkesine yönelik yaptırımların kaldırılmasının kapsamı ve mekanizması konusunda görüş ayrılıkları bulunduğunu belirtti.

Yetkili, nükleer programla ilgili yeni görüşmelerin mart ayı başında yapılmasının planlandığını söyledi.

Yetkili, İran’ın yüksek zenginleştirilmiş uranyum stokunun bir kısmını ihraç etme, saflığını düşürme ve uranyum zenginleştirme konusunda bölgesel bir birlik oluşturma seçeneğini ciddi şekilde değerlendirebileceğini ifade etti. Karşılığında ise İran’a barışçıl amaçlarla uranyum zenginleştirme hakkının tanınması gerektiğini vurguladı.

“Görüşmeler sürecek ve geçici bir anlaşmaya varma imkânı mevcut” diyen yetkili, sürecin devam edeceğini kaydetti.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, geçen hafta ABD ile yapılan nükleer görüşmelerin ardından birkaç gün içinde karşı öneri taslağı hazırlanmasını beklediğini açıklamıştı. Öte yandan Başkan Donald Trump, İran’a sınırlı askeri saldırılar düzenlemeyi değerlendirdiğini belirtmişti.

Yetkili, İran’ın petrol ve maden kaynaklarının kontrolünü Washington’a teslim etmeyeceğini, ancak Amerikan şirketlerinin İran’daki petrol ve gaz sahalarında her zaman faaliyet gösterebileceğini de ifade etti.