Yemen'de sahne barış için mi hazırlanıyor?

İkinci Riyad Konferansı’nın çıktıları, devleti restore etme ve savaşı sona erdirme sürecinde bir dönüm noktası oluşturuyor.

İkinci Riyad Konferansı (AFP)
İkinci Riyad Konferansı (AFP)
TT

Yemen'de sahne barış için mi hazırlanıyor?

İkinci Riyad Konferansı (AFP)
İkinci Riyad Konferansı (AFP)

Halid el-Yemani*
Yemenliler, Körfez İşbirliği Konseyi'nin (KİK) değerli himayesinde geçen hafta gerçekleştirilen İkinci Riyad Konferansı'nda Yemen devletinin mustarip olduğu zayıflık, kararlı bir liderlik vizyonunun yokluğu ve yolsuzluğun yaygınlaşmasına karşı devletin yeniden yapılandırılması hususunda hemfikirler.   
Geçen haftaki yazımda, İkinci Riyad Konferansı’nda gerçekleşeceklerin niyetlerin samimiyetine, iradelerin birleşmesine, Arap ittifakındaki kardeşlerin üzerinde artan bir yüke dönüşmemek dahil herkesin hizipsel, bölgesel ve bireysel dar çıkarları aşmasına bağlı olacağını belirtmiştim. Riyad’da toplananların karşılığı da Yemen ihtilafında karanlık tünelin sonunu görmeyi dört gözle bekleyen kardeşlerimizin ve dostlarımızın bizden beklediği yönde oldu.
Bu, eski Cumhurbaşkanı Abdurabbu Mansur Hadi'nin perşembe günü cumhurbaşkanlığı yetkilerini Başkanlık Konseyi'ne devretme yönünde aldığı tarihi karar sayesinde oldu. Zira bu karar işleri rayına soktu. Husi projesine karşı çıkan tüm güçleri birleştirmek, Suudi Arabistan liderliğindeki koalisyon için her zaman ciddi bir endişe kaynağı oldu. İşaretleri ufukta beliren Yemen barışının yararlarını ele almak için gerekli bir giriş noktası sayıldı.
Bir sonraki aşamanın çehresi, Başkanlık Konseyi Başkanı Sayın Dr. Reşad el-Uleymi'nin ilk konuşmasında belirdi. İkinci Riyad Konferansı sonuçlarının devleti restore etme, savaşı sona erdirme ve sürdürülebilir barışı tesis etme sürecinde bir dönüm noktası oluşturduğunu vurgulayan Uleymi, Başkanlık Konseyi’nin kendisine uzanan bir el bulursa barış için elini uzatacağını, ancak aynı zamanda bir savunma ve güç konseyi olduğunu kaydetti.
Koalisyon lideri Suudi Arabistan'ın Yemen devletini restore etmeye yönelik çabaları kapsamında olup bitenleri dikkatle okuduğumuzda, Yemen'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan stratejik vizyonunun birbirini tamamlayan iki rotada ilerlediğini ve hepimizin gerçekleştirmeye çalıştığı asil hedefe ulaşmak için bunu kuvvetle desteklediğini görüyoruz.
Birinci rota, şimdi devleti restore etme projesine bağlı tüm güçlerin yeniden düzenlenmesi ve birleştirilmesi yoluyla gerçekleştiriliyor. Önceki yazılarımda ve röportajlarımda, İkinci Riyad Konferansı'nın İran'ın Yemen projesine karşı çıkan tüm güçleri birleştirmesinin ve bilhassa hükümet ile Güney Geçiş Konseyi arasında Suudi Arabistan himayesinde Kasım 2019'da varılan Riyad Anlaşması'nın tamamlanmasının, Cumhuriyet Muhafızları Siyasi Bürosu ile temsil edilmeyen Selefi güçlerin kapsanmasının önemine değinmiştim.
İkinci Riyad Konferansı’nda gerçekleşen ve dikkate değer bir gücü ortaya çıkaran birleşme süreci, hala birçok zorlukla karşı karşıya bulunuyor.
Bunlardan biri de, devleti restore etme projesindeki dağınık çabaları bir araya getirmek, çatışma ve parçalanmayı reddetmek için tüm bileşenlerinin bir ekip gibi çalışmasıdır.
Bugün, tüm bu güçler tek bir potada kaynaşmış, savaşı sona erdirme ve barışı sağlama hedefine ulaşmak için koalisyon liderliğinin arkasında aynı bayrak altında toplanmış durumda.
Suudi Arabistan liderliğindeki KİK ülkelerinden kardeşlerin samimi ve kardeşçe himayesi altında Riyad'da bir araya gelen muhatapların kolektif bir biçimde düşünmeleri, dün bölünmüş olan tarafları bir araya getirdi.
Rakiplerin çekişmeleri ve birbirlerini zayıflatmaları sebebiyle parçalanan tarafları birleştirdi.
Düne kadar bölünmüş olan tarafların anlaşmazlıklarını bir kenara bırakmalarının, saflarını birleştirmelerinin, ortak düşmanlarına karşı birlikte hareket etmelerinin imkansızlığına işaret eden rahatsız edici görüşler var. Bu nedenle dün ayrı, bugün yoldaş olan taraflar, geçmiş deneyimlerden ders almalı ve bunları bir an önce aşmalılar. Anlaşmazlıkları bir kenara bırakıp Başkanlık Konseyi öncülüğünde yenilenen meşruiyetin arkasında durmalılar.

Başkanlık Konseyi: Anavatanın emaneti
Son 7 yılın başarısızlıkları bugün herkesin gözü önünde. Önceki aşamalarda onurlu ulusal güçler, sorunları çözmeyi amaçlayan samimi bir çabayla her zaman bunlarla mücadele ettiler. Bugün Başkanlık Konseyi'nin karşı karşıya olduğu zorluklar, tahminlerin ötesinde. Ancak, bu hassas aşamada bize önderlik eden vatansever şahsiyetler, sorunların büyüklüğünün farkında ve kardeşlerimizin samimi desteğiyle herkesin onlara karşı koymaya katılmasını umuyor.
Yapılması gerekenlerin başında, içeriye dönme, vatandaşların devlet otoritelerine olan güvenini yeniden tesis etme, askeri, güvenlik ve sivil kurumları aktifleştirme ve birleştirme, Yemen diplomasisini ve yurtdışındaki misyonlarını yeniden yapılandırma, hükümet performansını reforme etme ve ülke içindeki kötü yaşam koşullarını iyileştirme meseleleri geliyor.
Geçmiş yıllarda üstlendiğim çeşitli görevlerden edindiğim tecrübeye dayanarak, siyaset sahnesini karıştırmak, Başkanlık Konseyi tecrübesinin başarılı olma olasılığı hakkında şüphelere yol açmak, Suudi Arabistan’daki kardeşlerin samimi kardeşlik niyetlerini kötülemek için gece gündüz çalışan aktif güçlere karşı uyarmadan edemiyorum. Bu güçler, savaş ağalarının ve vurguncularının tarafındadırlar, dolayısıyla milli eylemlerden dışlanmalı ve yalıtılmalıdırlar.
Başkanlık Konseyi'nin önündeki en büyük zorluk, barış mücadelesini yürütmek ve sonuçlarını hazırlamaktır. Buna paralel olarak, iç birliği güçlendirmek ve yalnızca güçlülerin barışı sağlayabileceğini temel alarak çeşitli cephelerde yiğit kuvvetlerimizi desteklemektir. Bu durumda, rakibi kontrol altına alma, Husi milislerine lojistik malzeme temin etmek için kaçakçılık yaparak Yemen halkının kanıyla zenginleşen savaş ağalarının kökünü kazıma, en büyük öncelik ve şiddetin kontrol altına alınmasının ana faktörlerinden biri olmaya devam ediyor.

Olaylara gebe günler
Fakat vatan ve kader ortaklarımız Husilerin samimi katılımı olmadan barışa nasıl ulaşılabilir? Bu sorunun cevabı, Suudi Arabistan’ın bölgedeki ve dünyadaki liderlik rolüne dayanan stratejik vizyonunun öncülük ettiği çabanın ikinci rotası ile bağlantılıdır.
İkinci Riyad Konferansı’nın çıktıları ve etrafında oluşan Körfez mutabakatı, barış söyleminin kristalleşmesinde yeni bir aşamaya girildiğini gösteriyor. Askeri seçeneğin başarısız olduğunun altını çizen ifadeler, Husiler dahil olmak üzere herkesi barış seçeneğine ve siyasi çözüme davet etme eğilimini içeren sonuç bildirgesi, bilhassa BM Özel Elçisi gözetiminde yürütülen ateşkesin yürürlüğe girmesinden birkaç gün sonra yayınlandığı için, satırları arasında pek çok işaret taşıyordu. Ateşkes ihlallere rağmen halen yürürlükte ve milyonlarca Yemenli ateşkesin bozulmaması, savaş sayfasını kapatma ve tam bir barış sürecine girme adımlarına zemin oluşturması için bu mübarek günlerde Cenab-ı Hakk'a dua ediyor.
Ortak Yemenimiz ile ilgili vizyonları ve ülke içindeki çıkarları kapsamında Husiler, Riyad'da yaşananların ve yaşanmakta olanların ne Yemen ne de çıkarlarıyla hiçbir ilgisi olmadığı, barışla bir bağı olmadığı, dolayısıyla Riyad’da olup bitenlerin onları ilgilendirmediği konusunda ısrar ediyorlar. Ancak buna rağmen tüm Yemenliler, Suudi Arabistan'daki kardeşlerin himayesinde, Yemen mutabakatına kapılarını açık tutan Körfez evi çatısı altında yeniden bir araya gelmeyi ve bölünme sayfasını kapatmayı içtenlikle umuyorlar.
Sana'dan gelen ve talep çıtaları günlük olarak değişen açıklamalarda duyduklarımıza rağmen gözlemciler, Husi liderliğinin ateşkes belgesine bağlı kalacağına oldukça fazla güveniyorlar. Zira bu, içerdiği taahhütler ile uluslararası hukuktaki temellerin ötesine geçen bir ateşkes belgesi. Bu taahhütlere bağlı olarak BM’nin gözetiminde atılacak ardışık adımlar; Sana Havaalanı’nın ve Taiz'deki geçiş noktalarının açılması, Hudeyde'de kolaylıklar sağlanmasıdır.  Bunlar, sonunda savaşı sona erdirecek sonraki adımlarla ilgili önerileri tartışmak üzere masaya oturulmasını temin edecek karşılıklı güven artırıcı eylemlerin bir parçasıdır.
Suudi Arabistan pozisyonunu belirledi, memleketlerine barışı ve bir arada yaşamı geri döndürme, çatışma sayfasının kapatma amacıyla en iyi formülleri müzakere etmeleri için Yemenlileri müzakere masasına oturtacak nesnel ve öznel koşulları hazırladı. Yemenlilerin ulaşacakları sonuçları siyasi, ekonomik ve kalkınma başta olmak üzere çeşitli alanlarda cömertçe destekleme sözü verdi. Peki, bu mübarek ayda önümüzdeki günler bizlere müjdeler taşıyacak mı?
Devleti restore etme güçlerinin saflarını birleştirmelerinden ve meşruiyeti yenilemelerinden, Yemen'deki krizin askeri bir çözümü olmadığını ve barış projesine açık olduklarını tekrarlamalarından sonra, bugün İkinci Riyad Konferansı’nın akabinde 30 milyon Yemenli ile birlikte kritik bir yol ayrımında duruyoruz. Peki, Husi grubu hepimizi içine alan bu vatan projesine katılacak mı?
Yoksa vatanın tek projesi olduğu konusundaki ısrarını sürdürecek mi?
Bugün barışa her zamankinden daha yakınız. Bugün, bu sonuçsuz çekişmenin 8’inci yılında, Yemenliler, barış bayraklarının yükselmesi umuduyla zorlu bir yol ayrımında duruyor ve ellerini uzatıyorlar.
Peki, Husiler bu yolu birlikte tamamlamak için uzanan bu eli mi tutacaklar yoksa bizi şiddetli bir şekilde ek savaş ve yıkım yıllarına mı sürükleyecekler?
Eninde sonunda savaş davulları susacak ve savaşanlar barış masasına oturacaklar, o halde neden bugünden oturmayalım?
* Şarku’l Avsat okurları için Independent Arabia’dan tercüme edilmiştir



Yemen ordusu Taiz çevresinde direnişini sürdürüyor, Cevf'te ilerleme kaydediyor

Husilerin kuşatması altındaki Taiz kentinin batı cephesinde Yemen ordusuna bağlı savaşçılar (AFP)
Husilerin kuşatması altındaki Taiz kentinin batı cephesinde Yemen ordusuna bağlı savaşçılar (AFP)
TT

Yemen ordusu Taiz çevresinde direnişini sürdürüyor, Cevf'te ilerleme kaydediyor

Husilerin kuşatması altındaki Taiz kentinin batı cephesinde Yemen ordusuna bağlı savaşçılar (AFP)
Husilerin kuşatması altındaki Taiz kentinin batı cephesinde Yemen ordusuna bağlı savaşçılar (AFP)

Yemen hükümet güçleri, kuşatma altındaki Taiz kentinin cephe hatlarındaki mevzilerini korurken, Halk Direniş Güçleri'nin desteğiyle kentin güneydoğusundaki Akruz cephesinde Husilerin şiddetli saldırısını püskürttü. Eş zamanlı olarak Cevf vilayetinin merkezi Hazm kentinin doğusunda bazı askeri mevziler ve stratejik tepeler yeniden ele geçirildi. Bu gelişmenin, kente doğru ilerleme hedefi doğrultusunda sahadaki dengeleri değiştirmesi amaçlanıyor.

Taiz'deki direniş ve Cevf'teki ilerlemeye karşılık Husiler, Lahic vilayetinin kuzeyindeki Mukatira ilçesine yönelik askeri hareketliliğini genişletti. Hava saldırılarına ve verdikleri kayıplara rağmen Husiler, tarihi Mukatira Kalesi'ni ele geçirerek Tünel bölgesi ve Hice el-Abd Geçidi'ne hâkim bazı noktalar da dahil olmak üzere önemli bölgelere ve yüksek kesimlere ilerledi. Bu gelişmeler, hükümet güçleriyle yaşanan şiddetli çatışmaların ardından geldi.

bgn
Taiz kentinin cephe hatları, Husilerin yaklaşık dört haftadır sürdürdüğü kuşatma ve saldırılara karşı direnişini sürdürüyor (AFP)

Yerel kaynaklara göre hükümet güçleri, Amâlika Kuvvetleri ve Vatan Kalkanı güçlerinin desteğiyle ilçenin geniş bir bölümünü kontrol altında tutmaya devam ediyor. Hükümet güçleri, geçidin alt kesimlerinde ve Suk er-Rubû bölgesindeki vadide Husilerin saldırılarını püskürterek takviye birliklerini taşıyan konvoylarını imha etti. Husilerin ele geçirdiği noktaları geri almak amacıyla karşı saldırılarını sürdüren hükümet güçleri, bölgeye takviye birlikler ve aşiret savaşçıları sevk ederek Husilerin ilerleyişini durdurmaya çalışıyor.

Taiz kentinin güney ve güneydoğusunda çatışmalar Akruz ve Kehlan cepheleri ile kentin batısındaki Dabâb bölgesinde yoğunlaşıyor. Silahlı kuvvetler, Halk Direniş Güçleri'nin desteğiyle Akruz cephesinde Husilerin şiddetli saldırısını püskürtmeyi başardı. Bu cephelerde çatışmalar ve Husilerin toplanma noktalarını hedef alan hava saldırıları devam ediyor.

Pazar günü düzenlenen hava saldırıları Zimar ve Hudeyde vilayetlerindeki bazı bölgelere, Baçil ilçesi de dahil olmak üzere, uzandı. Saldırılarda ayrıca Taiz'in güneybatısındaki Hice el-Abd ve Tarik es-Sıhâ bölgelerinde bulunan Husilere ait mevziler hedef alındı. Hava operasyonları, kara çatışmalarına eşlik eden askeri faaliyetler kapsamında gerçekleştirildi.

Buna karşılık Husilerin saldırıları, Lahic'in kuzeyindeki Mukatira ilçesinde yoğunlaştı. Grup, tarihi Mukatira Kalesi'ni ele geçirirken Tünel bölgesine ve Hice el-Abd Geçidi'ne hâkim bazı yüksek kesimlere ilerledi.

Mukatira'nın stratejik önemi

Mukatira dağlarının ve buradaki kalenin, Hice el-Abd Dağ Geçidi ile Taiz'i güney bölgelerine bağlayan önemli güzergâhlardan biri olan Kerbe yolu üzerindeki hâkim konumu, bölgedeki gelişmelere askeri açıdan önem kazandırıyor.

Kalenin kontrol altına alınması, söz konusu geçitlerin çevresindeki hareketliliğin izlenmesine ve bu güzergâhlardaki ulaşımın tehdit edilmesine imkân sağlıyor. Bu durum, Taiz'e ulaşan yollar üzerindeki askeri kısıtlamaların genişlemesi ve zaten Husilerin kuşatması altında bulunan kentin daha da izole edilmesi endişelerini artırıyor.

Yüksek kesimlerin önemi yalnızca yerel yolların güvenliğinin sağlanmasıyla sınırlı değil. Bu noktaların kontrol altına alınması, Tur el-Baha ilçesi yönünde ilerleme imkânı sunarken Lahic vilayetindeki Anad Askeri Üssü'nü coğrafi açıdan gözetim altında tutma olanağı da sağlıyor.

cdghyukj
Fotoğrafta, Lahic vilayetinin kuzeyinde bulunan tarihi Mukatira Kalesi görülüyor (Yerel medya)

Dağlık konumu nedeniyle Mukatira, batı kıyısı ve Babülmendep'e uzanan güzergâhlar açısından stratejik bir derinlik oluşturuyor. Bölgedeki yüksek kesimlerin kontrolü, ilerleme hatlarının güvence altına alınmasına ve askeri kuşatma girişimlerinin önlenmesine imkân tanıyor. Ayrıca Babülmendep Boğazı'nın güneyindeki Ras el-Ara yönüne uzanan bölgede birliklerin ve askeri ikmal hatlarının hareketliliğini de etkiliyor.

Cevf'te sahada ilerleme

Öte yandan Yemen Silahlı Kuvvetleri, Birinci Acil Müdahale Tümeni tarafından yürütülen operasyon kapsamında Hazm kentinin doğusunda bazı askeri mevzileri ve stratejik yüksek kesimleri yeniden ele geçirdiğini duyurdu. Şiddetli çatışmaların ardından Husilere bağlı unsurların Duhayda dağları çevresindeki mevzilerinden kaçtığı bildirildi.

ghjk
Yemen ordusu, Cevf vilayetinin merkezi Hazm kentinin doğusunda ilerleme kaydetti (Askeri medya)

Silahlı kuvvetler, Husilerin geride bıraktığı silah ve mühimmat depolarının kontrol altına alındığını, askeri araç ve zırhlı muharebe araçlarının imha edildiğini açıkladı. Çatışmalarda onlarca Husinin öldürüldüğü veya yaralandığı, bazı unsurların ise esir alındığı belirtildi.

İdari ve askeri alanda ise Başkanlık Liderlik Konseyi, pazar günü yayımladığı iki cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle Tümgeneral Hüseyin el-Aci Ali el-Avadi'yi Beyda vilayeti valiliğine, Tümgeneral Emin Ali el-Akimi'yi ise Cevf vilayeti valiliğine atadı. El-Akimi'nin aynı zamanda Cevf Askeri Bölge Komutanlığı görevini de üstleneceği bildirildi.


Korku cumhuriyetinden görüntüler

Beşar Esed'in bir portresi, Halk Sarayı olarak bilinen başkanlık sarayının bir odasında hediyelik eşyaların arasında yerde (Reuters)
Beşar Esed'in bir portresi, Halk Sarayı olarak bilinen başkanlık sarayının bir odasında hediyelik eşyaların arasında yerde (Reuters)
TT

Korku cumhuriyetinden görüntüler

Beşar Esed'in bir portresi, Halk Sarayı olarak bilinen başkanlık sarayının bir odasında hediyelik eşyaların arasında yerde (Reuters)
Beşar Esed'in bir portresi, Halk Sarayı olarak bilinen başkanlık sarayının bir odasında hediyelik eşyaların arasında yerde (Reuters)

İbrahim Hamidi

Evlerde, herhangi bir eleştirinin kendine has bir ritüeli vardı; söze başlamadan önce mutlaka bir hava yaratılırdı. Spikerin veya dizinin sesi açılır, ardından konuşan kişi ağzını misafirinin kulağına yaklaştırırdı. Hatta iktidar sahibi olanlar bile korku duvarlarından çekinirdi. Kimi dinleme cihazlarının nasıl yerleştirildiğini çok iyi biliyor, kimi bizzat bu cihazları yerleştiriyor, kimileri ise meslektaşlarının kendilerinden önce davranmış olmasından korkuyordu.

Suriye rejiminin devrilmesinin üzerinden yaklaşık iki yıl geçmesine rağmen hikâyelerin arkası kesilmiyor. İnsanların konuşabilmesi için televizyonun konuşması gerekirdi. Karşısında oturanlar bir eleştiri veya iç çekişi araya sıkıştırmaya çalışırken, oradan ‘Sayın Başkan’ övgüleri yükselebilirdi. Ancak telefon her zaman böyle bir tedbire izin vermezdi; telefonun kendine göre planları vardı. Anlatıcılara göre Cemil Hasan ile Ali Memlük’ün hikâyesi de milyonlarca hikâyeden sadece biriydi. Birincisi Hava Kuvvetleri İstihbarat Başkanlığı’ndaki görevini kaybetmiş, diğeri ise Ulusal Güvenlik Bürosu Başkanlığı’ndaki koltuğunu korumuştu. Sonra sıra ona da geldi. Beşşar Esed tarafından görevden alındığı gün Hasan onu aramış ve uzaklaştırma kararını sorgulamaya başlamıştı. Belki de görevi kaybetmenin, iki subaya daha önce imkânsız olan bir sohbet ortamı sağladığını düşünmüştü. Ne var ki tuzaklar ustası Memlük, lafı uzatmadan hemen araya girmişti: “Sesini yükselt, seni duyamıyorum... Telefon hışırtı yapıyor” diyerek telefonu kapatmıştı. Aslında yaptığı, telefon görüşmelerini kaydetmekle görevli bir memurun yazacağı rapordan kendi adını sildirmeye çalışmaktı.

İkisi de görevlerinden ayrıldılar ve şu an Moskova’da, hesap gününü bekledikleri bir ‘buzdolabında’ tutuluyorlar; fakat makam hırsı onlardan uzaklaşmış değil. Eski alışkanlıkları ve kelimelerin, işaretlerin nereye varabileceğine dair o eski refleksleri hâlâ üzerlerinde. Hasan, yoldaşı ve aynı zamanda rakibi olan kişiyi sarsan kararı sorgularken; Memlük ise yoldaşı ve rakibinin, söylenenleri duyup da itiraz etmediği veya sessiz kaldığına dair bir kayda geçmesinden korkuyordu. İktidarın kesintiye uğraması, sesin geri gelmesi için yeterli olmamıştı. Başkalarının ne söylediğini çözmekle geçen yılların ardından Memlük, sanki kendisine söylenenlerden kurtulmaya çalışır gibi bir haldeydi.

O telefon görüşmesinin bir diğer yüzü daha var. Hasan, rejimin çöküş gecesi olan 2024 sonlarında kaçarken, ofisinde Beşşar ve Mahir Esed’e düzülen övgü şiirleriyle dolu ‘altın bir sicil’ bırakmıştı. Bu dalkavuklukların anlatılacak başka bir hikâyesi var; övgülerin bile kifayetsiz kaldığı cümleler bunlar... Rejim adına büyük zulümlere imza atan, geniş nüfuz sahibi bir subay, tüm gücünü bu sadakat ritüellerine yatırıyordu. Suriyelilere kan kusturan o el, aynı zamanda boyun eğme ifade eden cümleleri kaleme alıyordu. Kendi kudretinin nereden geldiğini ve bunu kimin geri alabileceğini çok iyi biliyordu. Sahip olduğu makam ona insanlar ve zindanlardaki mahkûmlar üzerinde geniş bir yetki alanı sağlarken, aynı zamanda kendisinden üsttekilerin rızasına muhtaç kılıyordu. Aşırı övgüler, aslında ahdini tazelemek, o son telefon görüşmesini ve eve kapatılacağı anı olabildiğince ertelemek demekti.

Bir tanığa göre, iki subay arasında başka bir hikâye daha yaşanmıştı. Günün birinde Hasan, Baas Partisi’nin kuruluş yıl dönümünde Memlük’e bir demet çiçek göndermişti. Çiçekler parti bayrağının renklerini taşıyordu; ancak Memlük bu durumdan rahatsız olmuştu çünkü bir numaralı yapı taşlarından biri olduğu rejimin iktidardaki Baas Partisi’nden nefret ediyordu. Bu küçük çiçek demeti, rejimin vitrini ile gerçeği arasındaki devasa mesafeyi gözler önüne seriyordu. Güvenlik teşkilatının tepesindeki bir adam, ‘devlete ve topluma liderlik ettiği’ varsayılan partiden nefret ediyordu. Sadakati doğrudan ‘sahibine’ olduğu sürece bu nefreti, rejimin kalbinde yer almasına mâni olmuyordu.

Kuzey Kore, Sovyetler Birliği veya başka bir totaliter rejimde, bu ağırlıkta bir güvenlik sorumlusunun iktidar partisinin simgesini reddettiğini ve ondan nefret ettiğini hayal etmek mümkün müdür? Bu kıyaslama, Suriye’de partinin işlevi üzerine önemli bir soru doğuruyor: Acaba geriye ne kadarlık bir ideoloji kalmıştı, yoksa parti başka ilişkilerle yönetilen bir iktidarın perdesinden mi ibaretti? Baas’tan nefret edip Esed’e hizmet etmek mümkündü. Sokaklar parti sloganlarıyla dolup taşarken, makamlar ise ‘Sayın Başkana’ yakınlık derecesine göre belirleniyordu. İdeoloji halk içindi; kapalı kapıların ardına girebilenler içinse esas olan kişisel güvendi. Oradaki ‘yoldaşlar’, parti kartının, bir işaretin veya ‘talimatın’ açtığı kapıları asla açamayacağını çok iyi bilirlerdi. Nitekim Ali Duba, o işaretin ne anlama geldiğini gayet iyi biliyordu.

Başka bir tanığın anlattığına göre, Hafız Esed döneminde Ulusal Güvenlik Bürosu’nun düzenli toplantıları Abdurrauf el-Kasım’ın başkanlığında yapılır; bu toplantılara istihbarat, parti ve hükümet yetkilileri katılırdı. Ali Duba ise askerî istihbarat başkanıydı. Hazır bulunanlar arasında unvan olarak en kıdemli kişi olmasa da, aldığı talimatlar ve bağlantıları dolayısıyla en güçlüsüydü. İşte bu yüzden toplantı, o gelmeden asla başlamazdı. O gecikir, herkes onu beklerdi. Toplantının başkanı ve üyeleri sandalyelerinde otururken, Duba onların zamanına el koyardı. Ağırlık merkezinin nerede olduğunu herkesin anlaması için masanın başköşesine oturmasına bile gerek yoktu.

Günün birinde Duba yine geç kalmış, ancak geldiğinde toplantının çoktan başlamış olduğunu görmüştü. Bir şeylerin değiştiğini hemen fark etmişti. Salonda hiç kimse, bu bekleme ayrıcalığına tek başına son verme yetkisine sahip olamazdı. O içeri girmeden önce yaşananlar ona verilmiş bir mesajdı; diğerlerinin onun yokluğunda fark ettiği şey ise, yeni gücünün sınırlarını anlamaları için onlara verilmiş birer izindi. O an unvanı değişmemişti; değişen tek şey, onunla lider arasındaki mesafeydi. Artık bu mesafeyi, başkalarının o yokken konuştukları dakikalarla ölçebiliyordu. Gelip yerine oturdu ve yeni konumuyla toplantıyı takip etmeye devam etti.

Görüşme saatleri, içeri girme sırası, selamın tonu, uzatılan ya da iptal edilen bekleyişler... Bunlar, makam sahiplerinin okumayı öğrendiği detaylardı. Çünkü korku cumhuriyetinin sözlüğünde, bu tür detaylarda yazmayanlar, karar ve bildirilerde yer alanlardan çok daha önemli olabilirdi. Ne var ki Duba, tüm o gücüne rağmen gözetim çemberinin dışında değildi. Kendisi rakipleri hakkında raporlar hazırlamakla görevliydi; ancak aygıt içerisindeki yoldaşları da onun hareketleri, seyahatleri ve ülkedeki ya da yurt dışındaki kumar maceraları hakkında Esed’e raporlar yazmakla görevlendirilmişti.

Raporlar farklı kurumlar arasında çeşitlilik gösterir ancak sonunda Saray’da kesişirdi. Herkes meslektaşı hakkında bir şeyler bilirdi ama hiçbiri, meslektaşının kendisi hakkında ne bildiğini tam olarak bilemezdi. Lider, şüpheleri yorumlamadaki merci ve bu şüphelerden korunma kaynağı olarak kalmaya devam ederdi. Aralarındaki uçurum ne kadar derinleşirse, ona olan ihtiyaçları da o kadar artardı.

İşte bu yüzden korkunun hatlarını ve sadakatin sınırlarını çizmek zordur. Zücaciye misali hücreden başlar, ofisten geçer, iktidar sahiplerinin evlerine sızar, iletişim damarlarında yayılır ve duvarlarda pas tutardı. Makamlar ve bedeller değişiklik gösterirdi; ancak huzur bulabilme yeteneği, başkalarının huzuruna el koyan ve insanların göğsüne korku ekenler için bile hep ulaşılmaz bir lüks olarak kalırdı.

Şam’daki bir huzurevinde, hayatını rejime adamış emekli bir subay yapayalnız yaşıyordu; inanılmamasından korktuğu için sadakatini aşırı bir şekilde dile getiriyordu. Ömür geçti, makamlar yok oldu ama sadakat sınavı bir türlü bitmedi. Her zaman fazladan bir cümleye, daha yüksek bir coşkuya ve hâlâ olması gerektiği gibi olduğuna dair yeni bir kanıta ihtiyaç duyuyordu. Ömrünün sonuna kadar yanında, kendi sesini sürekli denetleyen bir gözetmen taşıdı. Başkalarının göğsüne ektiği o korku, sonunda kendi göğsüne yerleşmişti. Kimsenin kendisinden daha fazlasını istemesine gerek kalmıyordu; o, bunu bizzat kendisinden istiyor ve sunduklarının gerekenin altında kalmasından korkuyordu. Kendininkinden bile korkuyordu. Bir ziyaretçisine şöyle demişti: “Bana inanmayacaklarından korkuyorum...”

George Orwell’ın Hayvan Çiftliği’nde yöneticilerin ayrıcalıklarına uyum sağlamak için emirlerin nasıl değiştirildiğini görürüz. Suriye’de ise pek çok kelime yerinde sabit kalırken, hayat bu kelimelerin altında tamamen değişti. Verasetle devredilen bir cumhuriyet; kendi iktidarının en büyük muhafızlarından bazılarının nefret ettiği bir parti; üyelerinin toplantıyı yönetmeyen bir adamı beklediği kurumlar ve kaynakları ile aygıtları aile işlerinden ayrı düşünülmesi imkânsız bir devlet...

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Esed korkuyu icat etmedi; ancak onu ülkenin toprağına derinden ekti ve halkın göğsünde geniş bir aağ kurdu. Adamlarına nüfuz bahşetti ama anahtarları hep kendi ellerinde tuttu. Onlardan biri binlerce Suriyelinin zindan kapılarını açabilir ya da hayatına son verebilirdi; fakat kendi ofis kapısının açık kalmasını garantilemekten acizdi.

Bir subayın makamını kaybetme endişesiyle bir tutuklunun hayatı için duyduğu korku asla aynı kefeye konamaz; telefonun yüzüne kapatılmasıyla hayat soluğunun kesilmesi, yoldaşların duvarlarından duyulan korkuyla masum birinin zindana atılması bir değildir. Zalimin yaşadığı kaygının gün yüzüne çıkması, onu sorumluluktan aklamaya yetmez; aksine, vahşeti ve boyun eğmişliğiyle bu rejim tarifesinin sürdürülmesine, kafatası yığınlarının birikmesine ve ıstırap nehirlerinin kazılmasına nasıl katkıda bulunduğunu gözler önüne serer.


Tebbun: Cezayir ordusunun Nijer'e gönderilmesi, hayati çıkarlarımızı koruma konusundaki kararlılığımızı yansıtıyor

Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun (DPA)
Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun (DPA)
TT

Tebbun: Cezayir ordusunun Nijer'e gönderilmesi, hayati çıkarlarımızı koruma konusundaki kararlılığımızı yansıtıyor

Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun (DPA)
Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun (DPA)

Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun dün yaptığı açıklamada, Nijer'e askerî birlik gönderilmesi kararının “hayati çıkarlarımızı koruma konusundaki kararlılığımızı ve önleyici yaklaşımımızı” yansıttığını söyledi.

Tebbun, Kurtuluş Devrimi'nin 72'nci yıl dönümü dolayısıyla yayımladığı mesajda, “Bu yıl dönümü, ülkenin yüksek çıkarlarının gerektirdiği konularda farkındalığı artırmak için yenilenen bir fırsattır. Bu çerçevede, kardeş ve komşu bir ülkeyle iş birliği kapsamında anayasal yetkilendirme ve kurumsal uzlaşı devreye girmiştir” ifadelerini kullandı.

Nijer'e Cezayir ordusuna bağlı birliklerin gönderilmesi kararına işaret eden Tebbun, bu adımın “hayati çıkarlarımızı koruma konusundaki kararlılığımızı ve mevcut bölgesel koşullar karşısında ulusal güvenlik stratejimizin temel belirleyicilerinden biri olan önleyici yaklaşımı yansıttığını” belirtti.

Tebbun, kararın aynı zamanda istikrarın korunması gereklilikleriyle örtüştüğünü vurgulayarak, “Yeni Cezayir, siyasi egemenlik anlayışı ve Kasım Devrimi'nin ruhunu yansıtan bağımsız kararları doğrultusunda kaynaklarını ve imkânlarını istikrar ortamında değerlendirmektedir” dedi.

Cezayir Cumhurbaşkanı, geçtiğimiz pazartesi günü Nijer'e askerî birlik gönderilmesi kararını almıştı. Cezayir Parlamentosu da daha önce cumhurbaşkanının askerî birlik gönderilmesine ilişkin talebini oylayarak kabul etmişti. Tebbun, bu ayın başlarında yaptığı açıklamada, Nijer'in kendi ifadesiyle Sahel bölgesi dışındaki bir ülke tarafından finanse edilen silahlı bir grubun tehdidiyle karşı karşıya olduğunu söylemişti.

Oylama, parlamentonun iki kanadında ayrı ayrı gerçekleştirilen kapalı oturumlarda yapıldı. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre görüşmeler sırasında yoğun gizlilik önlemleri uygulanırken, basın mensuplarının oturumları takip etmesine izin verilmedi. İktidar yanlısı partiler kararı desteklerken, muhalefet partileri konuya ilişkin sessiz kalmayı tercih etti.