Birleşmiş Milletler’deki tarafsız üçüncü blok

Rusya ve Çin'in arenaya geri dönmesinin sebepleri arasında Obama yönetiminin Irak'taki terör tehdidini sona erdirmeyi başaramaması ve İran ile nükleer anlaşma imzalama peşinde koşması da yer alıyor.

Batı bloğu, Rusya'nın BM İnsan Hakları Konseyi üyeliğini dondurmak için bir karar taslağı sundu. (AFP)
Batı bloğu, Rusya'nın BM İnsan Hakları Konseyi üyeliğini dondurmak için bir karar taslağı sundu. (AFP)
TT

Birleşmiş Milletler’deki tarafsız üçüncü blok

Batı bloğu, Rusya'nın BM İnsan Hakları Konseyi üyeliğini dondurmak için bir karar taslağı sundu. (AFP)
Batı bloğu, Rusya'nın BM İnsan Hakları Konseyi üyeliğini dondurmak için bir karar taslağı sundu. (AFP)

Velid Fares
Ukrayna'da savaşın başlamasından bu yana dünya hızla değişiyor. Beraberinde İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana dünyaya egemen olan uluslararası ilişkiler de değişime uğruyor. Müttefiklerin 1945'te Mihver Devletler’e karşı zaferiyle ortaya çıkan uluslararası sistem, Birleşmiş Milletler'i ve çok geçmeden “Soğuk Savaş” adındaki olgudan onlarca yıl zarar gören yeni bir uluslararası hukuku üretti. Ancak Soğuk Savaş kapsamında çeşitli kıtalarda yaşanan yüzleşmeler, başta Güvenlik Konseyi olmak üzere BM kurumlarını aksatmamıştı. Aksine Konsey, büyük uluslararası krizlerde bir nevi hakeme dönüşmüştü.
Bu uzun dönem boyunca dünya üçe bölündü: Özgür dünya, yani Batı ve müttefikleri, Sovyetler Birliği liderliğindeki komünist blok, Bağlantısızlar (Non Aligned) bloğu tarafından yönetilen “üçüncü dünya.” Bağlantısızlar, sömürgeciliğe karşı mücadele eden ancak uluslararası eksenlerden birine dahil olmamayı tercih eden ülkeler bloğuydu. Bununla birlikte bu "üçüncü blok" hepsinde olmasa da çoğu konuda genel olarak Batı'ya karşı oy kullandı. Bağlantısızlar bloğundaki bazı ülkelerin, Camp David Anlaşması’ndan sonra Mısır gibi Sovyetler Birliği ile ittifaktan ABD ile ortaklığa veya Haile Mariam'ın komünist darbesinden sonra Etiyopya gibi İmparator Haile Selassie yönetiminde kurduğu Washington ile ittifaktan Moskova ile ittifaka geçiş yaptıklarını belirtmekte fayda var.
Bağlantısızlar bloğu heterojen rejimleri ve hükümetleri içeriyordu ve Güney Afrika veya Filistin ve diğer davaları desteklemek gibi geniş hatlara dayalı uluslararası politikalar izliyordu.

Soğuk Savaş’tan sonra bloklar
Sovyetler Birliği'nin 1991 yazında resmi olarak çökmesinin ardından uluslararası denklemler değişti. ABD rakipsiz olarak zirveye yerleşti ve tek uluslararası kutup oldu. ABD'nin Kuveyt savaşından Bosna, Kosova, Afganistan, Irak ve Libya'ya kadar 30 yıl boyunca dünyada yürüttüğü büyük askeri operasyonlar, Washington ve onunla birlikte "NATO" askeri gücünün uluslararası ölçekte hareket edebilen ve güvenlik seçeneklerini dayatan tek güç haline geldiğini gösterdi.
Amerikan stratejik sunumu küresel yeniden düzenlemeyi etkiledi. ABD liderliğindeki uluslararası topluma, Washington'ın "haydut" (Rogue States) devletler olarak nitelendirdiği Kuzey Kore, Küba, Venezuela, İran ve 2001 yılına kadar Taliban rejimi gibi bazı ülkeler dışında kimse karşı çıkmıyordu.
Diğer ülkelere gelince; onlar yakın müttefik, görünürde müttefik, ortak, koordinatör, bağımsız ve eleştirmen şeklinde farklılaştılar. Fakat çoğu ülke Washington'ın iradesine aynı ölçüde meydan okumadı. Ancak Rusya ve Çin gibi büyük ülkeler, özellikle de ABD'nin Irak'tan çekilmesinden ve sözde "Arap Baharı"nın patlak vermesinden bu yana yavaş yavaş yarış arenasına dönmeye ve ABD'ye meydan okumaya başladılar.
Barack Obama yönetiminin 2011'de Irak'taki terör tehdidine son verememesi, Libya'daki askeri harekâtı ve mali boyutlu bir nükleer anlaşma imzalamak için İran'ın arkasından koşması, arenaya geri dönüşün nedenleri arasında yer alıyor. Çin ve Rusya, Batı’nın tereddütlü ve zayıf iradeli olduğunu, mali baskılardan etkilendiğini varsaydılar. Ardından Rusya devreye girdi ve 2014'te Kırım'ı işgal etti. Çin, Tayvan'ı ilhak etmekten vazgeçmeyeceğini açıkladı. Kuzey Kore balistik füze denemeleri yapmaya başladı. İran, Ortadoğu'da Yemen'den Irak'a savaşları ateşledi. Donald Trump’ın yönetime gelmesinden önce dünya yeni bir Soğuk Savaş’ın eşiğine gelmişti. Trump, ABD'nin muhalifleriyle yeni istikrar denklemleri kurmaya çalıştı. Rusya ve Çin ile güç, Pyongyang ile de psikolojik sinematik etkileşim destekli bir diyalogun kapısını açtı. İran’ı yaptırımlarla kuşattı.
Trump'ın 2020'de başkanlığı kaybetmesiyle birlikte Obama'nın politikası Joe Biden'ın başkanlığı aracılığıyla Beyaz Saray'a geri döndü. Ancak Rusya ve Çin ile gerilim yükselmeye başlamış ve çatışma kaçınılmaz hale gelmişti. Rusya, Washington'ın NATO'yu özellikle Ukrayna üzerinden sınırlarının daha da yakınına doğru iteceğini hissetti. Çin, ABD ve Avustralya'nın Pasifik bölgesindeki yeniden konumlandırma girişimlerini yakından gözlemliyordu. NATO’nun Afganistan'dan kaotik bir şekilde çekilmesi, Rus-Çin eksenini Washington'ın artık geçmişte olduğu gibi dış savaşlara katlanamayacağına ikna etti. Buna dayanarak Rus kuvvetleri Ukrayna'yı başkentin eteklerine kadar işgal etti ve Azak kıyılarının kontrolünü ele geçirdi. Ancak uluslararası eksenler de değişti.

Yeni bloklar
Batı bloğu, Ukrayna savaşının patlak vermesinin ardından Genel Kurul'a Rus işgalini kınayan bir karar taslağı sundu ve Washington'ı destekleyen sayısal bir çoğunluk elde etti. Ancak Genel Kurul'da çok sayıda ülkenin farklı yönelimlerini yansıtan karmaşık oluşumlar da ortaya çıktı. “Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısını kınamak" için yapılan ilk oylamada çoğunluk Atlantik projesini destekledi. Çin, Belarus, Küba, Venezuela, İran ve diğerleri gibi sınırlı sayıda Rus müttefiki ise tasarıya karşı oy kullandı. Yeni olan gelişme ise azımsanmayacak sayıda ülkenin “çekimser oy” kullanmasıydı. Bunların arasında Brezilya, Hindistan, Pakistan ve bazı Arap ülkeleri gibi ABD'nin dostları da vardı. Bu da bir kez daha 3 blok ortaya çıkardı; NATO, Rusya ve çekimserler.
Çekimserlerin ayırt edici özelliği, askeri işgalleri kınamaları. Ancak Rusya'ya yönelik yaptırımlara katılmaya karşılar. Yaptırımları reddetmelerinin nedeni, ABD'den yana olmamaları değil, ulusal çıkarlarının bunu gerektirmesidir. Çekimser oy kullanan ülkelerin bazıları da “saldırıyı kınama oylamasının” münferit bir olgu olduğunu ve sona erebileceğini düşündüler. Ancak savaş devam etti, yaptırımlar arttı, Güvenlik Konseyi felç oldu, farklı bölgelerdeki hesaplar değişti ve daha karmaşık hale geldi. Sonra bir başka oylama, bu üçlü bloklaşmayı daha da pekiştirdi. 

İnsan hakları oylaması
Ukrayna içinde “katliamlar ve savaş suçları” olarak tanımlanan çeşitli olaylarda hayatını kaybeden kurbanlarla birlikte Batı bloğu, Rusya'nın BM İnsan Hakları Konseyi üyeliğini dondurmaya yönelik bir karar taslağı sundu. Taslak 93 ülke tarafından onaylandı ve çoğunluk oyuyla kabul edildi. Ancak en önemli gelişme 24 ülkenin taslağın aleyhine oy kullanmasıydı. Daha da önemlisi ise 58 ülkenin çekimser kalmasıydı. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analiz habere göre bu, Rusya'nın üyeliğinin dondurulmasını reddeden ülke sayısının 82 ve onaylayanlar ile aralarındaki farkın sadece 11 olduğu anlamına geliyor. Ancak oylamada çekimser oy kullanan ülkeler, nüfuslarının büyüklüğü ile dikkat çekiyorlar. Bu ülkelerin arasında Hindistan, Endonezya, Bangladeş, Pakistan, Meksika, Brezilya, Nijerya, Mısır gibi ülkeler var ve bu da yüz milyonlarca insandan oluşan bir demografik kitle demek. Demografik büyüklük üçüncü bloğa, çoğu Washington'ın ortağı olan bu hükümetlerin pozisyonlarını analiz etmeye gözlemcileri zorlayan büyük bir insani boyut kazandırıyor.
Rusya ile Batı arasındaki çatışmada bu ülkeleri orta bir pozisyon almaya sevk eden şey nedir? Bazıları, Biden yönetiminin Ukrayna içinde Rusya ile doğrudan çatışmaya girmeme konusundaki kararlı tutumunun, "tarafsız bloğun" ABD'nin kendisinden daha fazla çatışmaya müdahil olmaması ve ekonomik hesapları göz önünde bulundurması için yeterli bir mesaj olduğuna inanıyorlar.

Arap dünyası
Genel Kurul'daki oylamada Arap dünyasının pozisyonunu değerlendirecek olursak; Suudi Arabistan, Mısır, BAE, Katar, Irak, Sudan ve diğerleri dahil olmak üzere Arap ülkelerinin ezici çoğunluğunun çekimser kaldığını gözlemliyoruz. Cezayir ve Suriye, Rusya lehine oy kullanırken, Libya ve Komorlar Rusya’nın izolasyonu lehine oy kullandı. Lübnan ise oylama oturumuna dahi katılmadı ve BM Genel Kurulu’nda oy vermeyi bıraktı. Washington ve Brüksel'de bu sonucun verdiği mesajlar ve anlamları hakkında birçok soru işareti var. Dikkat çeken ilk nokta, Rusya’nın izolasyonu için oy kullanmaktan kaçınan tüm Arap ülkelerinin askeri, güvenlik ve siyasi açıdan Washington'ın ortağı veya müttefiki olmalarıdır. O halde bu durum nasıl açıklanabilir? Cevap nükleer anlaşmayla bağlantılı olabilir. Arapların çoğu anlaşmayı güvenlikleri için bir tehdit olarak görüyor. Dolayısıyla çekimser tutumları ABD yönetimine sanki şu mesajı veriyor; Araplar ve Washington arasındaki ittifak varlığını koruyor ve halen güçlü. Ancak ABD yönetiminin Tahran'a milyarlarca dolar aktaracağı ve Devrim Muhafızlarını terör listesinden çıkaracağı bir zamanda Rusya ile karşı karşıya gelmek, bölge ve Arap koalisyonunun ulusal güvenliğini riske atacaktır. Kısacası Arap ülkeleri sanki şöyle bir denklem kurmuş bulunuyorlar:
"Washington bizimle olduğu ölçüde biz de Washington'ın yanındayız. Rusya karşısında onun yanında yer alırız. İran karşısında bizimle birlikte durursa, ABD-Arap ortaklığı ne olursa olsun devam edecektir. Tıpkı 2003 yılında ABD-Fransız-Alman Atlantik ortaklığının, Irak'ın işgali konusundaki ihtilafa rağmen o dönemden bu yana devam etmesi gibi.”

Üçüncü blok
Batı yaptırımlarını uygulamaktan kaçınan ancak Rusya'yı da doğrudan desteklemeyen ülkeler Atlantik ile Rusya arasında üçüncü bir blok oluşturuyorlar. Güvenlik Konseyi'nin "vetolarla” felce uğramasından sonra uluslararası hakemlik görevini yerine getirmeye çalışan bir grup gibi, Ukrayna'daki iki karşıt bloğa baskı yaparak, onlara savaşı durdurma ve diplomatik yollara başvurma çağrıları yapıyorlar. Yeni denklemle ilgili soru işareti ise şu; küresel olarak bu durum daha ne kadar devam edecek? Zira, ne NATO Rusya ile doğrudan bir savaşa girmeyi, ne de Rusya ya da Çin bu aşamada, kimsenin sağ çıkamayacağı bir küresel nükleer savaşı çıkarma riskini göze almayacak.
Şu an hiç kimse bu soruya cevap veremiyor. Ancak küresel sistem bu kadar büyük bir krize uzun süre tahammül edemez.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrildi.



Trump bugün Barış Konseyi’nin ilk toplantısına başkanlık edecek

ABD Başkanı Donald Trump (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump (AFP)
TT

Trump bugün Barış Konseyi’nin ilk toplantısına başkanlık edecek

ABD Başkanı Donald Trump (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump bugün (Perşembe) kendi çağrısıyla oluşturulan Barış Konseyi’nin ilk toplantısına başkanlık edecek. Toplantıya 45’ten fazla ülkeden temsilcinin katılması beklenirken, Gazze’nin geleceğine ilişkin çözümsüz başlıkların gündeme damga vurması bekleniyor.

Hamas mensuplarının silahsızlandırılması, yeniden imar fonunun büyüklüğü ve savaş nedeniyle ağır yıkıma uğrayan Gazze halkına insani yardım akışının sağlanması gibi konuların, Konsey’in önümüzdeki haftalar ve aylardaki etkinliğinin sınanacağı temel dosyalar olması bekleniyor.

Trump’ın Washington’da kısa süre önce adını verdiği “Donald J. Trump Barış Enstitüsü” binasında katılımcılara hitap etmesi ve katılımcı ülkelerin yeniden imar fonu için 5 milyar dolar topladığını açıklaması planlanıyor. Söz konusu tutarın, ilerleyen dönemde milyarlarca dolarlık ek kaynağa ihtiyaç duyulması beklenen fon için ilk katkı niteliğinde olacağı belirtiliyor.

Trump’ın çağrısıyla kurulan Barış Konseyi geniş tartışmalara yol açtı. Konsey’de İsrail yer alırken Filistinli temsilcilerin bulunmaması dikkat çekiyor. Trump’ın Konsey’in ilerleyen aşamada Gazze’nin ötesindeki küresel meydan okumaları da ele alabileceğini önermesi, bunun Birleşmiş Milletler’in küresel diplomasi ve ihtilaf çözümündeki merkezi rolünü zayıflatabileceği yönündeki kaygıları artırdı.

Üst düzey ABD’li yetkililer, Trump’ın ayrıca bazı ülkelerin Gazze’de barışın korunmasına yardımcı olmak amacıyla kurulacak uluslararası bir istikrar gücüne binlerce asker göndermeyi planladığını açıklayacağını bildirdi.

Hamas mensuplarının silahsızlandırılması ve böylece barış gücü birliklerinin göreve başlayabilmesi konusu ise temel anlaşmazlık başlıklarından biri olmaya devam ediyor. Hamas, İsrail’in olası misilleme adımlarına ilişkin endişeler nedeniyle silah bırakmaya yanaşmıyor. Silahsızlandırma, Trump’ın iki yıl süren Gazze savaşının ardından Ekim ayında başlayan kırılgan ateşkese zemin hazırlayan planının maddeleri arasında yer alıyor.

Üst düzey bir yönetim yetkilisi, “Silahsızlanmaya ilişkin zorlukların tamamen farkındayız, ancak arabuluculardan gelen mesajlar bizi cesaretlendiriyor” dedi.

Güvenlik Konseyi üyelerinin çoğu yok

ABD’li yetkililer, etkinliğe 47 ülkeden heyetlerin ve Avrupa Birliği’nin katılımının beklendiğini belirtti. Listede İsrail’in yanı sıra Arnavutluk’tan Vietnam’a kadar geniş bir ülke yelpazesi yer alıyor.

Ancak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri olan Fransa, Birleşik Krallık, Rusya ve Çin listede bulunmuyor.

Etkinlikte Trump’ın yanı sıra ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ABD’nin özel temsilcileri Steve Witkoff ve Jared Kushner ile eski Birleşik Krallık Başbakanı Tony Blair’in konuşma yapması bekleniyor. Konsey’de önemli bir rol üstlenmesi öngörülen Blair’in yanı sıra, ABD’nin Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Mike Waltz ve Gazze Yüksek Temsilcisi Nickolay Mladenov’un da etkinlikte yer alacağı ifade ediliyor.

İsmini açıklamak istemeyen bir Konsey üyesi, Gazze planının ciddi engellerle karşı karşıya olduğunu belirtti. Yetkili, diğer alanlarda ilerleme sağlanabilmesi için Gazze’de güvenliğin tesis edilmesinin temel şart olduğunu, ancak polis güçlerinin henüz yeterince hazır ve eğitimli olmadığını kaydetti.

Açıklamaya göre henüz karara bağlanmamış temel soru, Hamas’la görüşmeleri kimin yürüteceği. Konsey temsilcilerinin, örgüt üzerinde nüfuz sahibi aktörler — özellikle Katar ve Türkiye — aracılığıyla süreci ilerletebileceği değerlendiriliyor. Ancak İsrail’in bu iki ülkeye mesafeli yaklaşımı sürecin önündeki başlıca engellerden biri olarak görülüyor.

İnsani yardımın ulaştırılması da çözüm bekleyen başlıklar arasında yer alıyor. Yetkili, mevcut durumu “katastrofik” olarak nitelendirirken, yardım akışının süratle genişletilmesi çağrısında bulundu. Buna karşın, dağıtımın sahada hangi yapı tarafından koordine edileceğinin netleşmediğini belirtti.


İsrail, ABD'nin yakında İran'a saldıracağı beklentisiyle hazırlık yapıyor

İsrail'in Demir Kubbe Savunma Sistemi Tel Aviv semalarında roketleri imha ederken (Arşiv - Reuters)
İsrail'in Demir Kubbe Savunma Sistemi Tel Aviv semalarında roketleri imha ederken (Arşiv - Reuters)
TT

İsrail, ABD'nin yakında İran'a saldıracağı beklentisiyle hazırlık yapıyor

İsrail'in Demir Kubbe Savunma Sistemi Tel Aviv semalarında roketleri imha ederken (Arşiv - Reuters)
İsrail'in Demir Kubbe Savunma Sistemi Tel Aviv semalarında roketleri imha ederken (Arşiv - Reuters)

İsrail gazetesi Yedioth Ahronoth, İsrailli yetkililerin, Tahran'ın Cenevre'de yapılan son müzakerelerde ABD'nin taleplerini karşılamaması üzerine, ABD Başkanı Donald Trump'ın ‘yakında’ İran'a karşı büyük çaplı bir askeri saldırı başlatabileceğini öngördüklerini aktardı. Gazeteye göre Trump yönetiminin yetkilileri, İranlıların zaman kazanmaya ve ABD'yi yanıltmaya çalıştığını düşünüyor.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu başkanlığında kısa bir süre önce gerçekleşen istişarelerde, İran'ın İsrail ordusu olası bir ABD saldırısına katılmasa bile İsrail'e füze saldırısı düzenleyebileceği yönünde bir değerlendirme yapıldı. Buna göre acil durum hizmetleri ve sivil savunmadan sorumlu askeri kurum olan İç Cephe Komutanlığı'ndan savaşa hazırlık yapması istendi. Çeşitli güvenlik kurumları da en yüksek savunma hazırlık seviyesine geçtiklerini açıklarken, güvenlik kurumları da yüksek alarm durumuna geçti.

Ne zaman olacağı bilinmiyor

ABD, Trump'ın ‘güzel filo’ olarak nitelendirdiği, İran ile kısa süreli bir çatışma yerine uzun süreli bir savaş yürütebilecek güçleri bölgeye çoktan konuşlandırdı. Ancak İsrailli yetkililer, ABD'nin saldırısının kesin zamanlamasının bilinmediğini ve nihai olarak Trump'ın kararına bağlı olduğunu belirtiyor. Karar verildikten sonra bile planlar değişebilir. İsrail'de karar anının yaklaştığı ve zamanın daraldığı yönünde bir izlenim hakim. Yetkililer birkaç gün önce iki haftalık bir süreden, ondan önce de yaklaşık bir aydan bahsetmişlerdi, ancak şimdi birkaç gün içinde harekete geçilebileceğine dair işaretler var.

Öte yandan saldırıyı geciktirebilecek birkaç faktör de söz konusu. Gazze Barış Kurulu, perşembe günü Washington'da toplanacak ve İtalya'daki Kış Olimpiyatları 22 Şubat'ta sona erecek. Trump'ın bu faktörlere ne kadar ağırlık vereceği belirsiz.

Her ne kadar kesin bir tarih belirlenmemiş olsa da ABD'nin İran ile uzun süreli bir çatışmaya hazırlandığına dair işaretler giderek artıyor. Geçtiğimiz yıl haziran ayında yaşanan 12 günlük savaştan bu yana yüksek seviyede olan gerginlik, İran rejiminin son zamanlarda protestoculara yönelik sert müdahalelerinin ardından daha da tırmandı. ABD'li yetkililer, büyük çaplı bir operasyonun hızlı bir saldırı olmayacağını, aksine haftalarca sürebilecek bir kampanya olacağını tahmin ediyorlar. Bu da Ortadoğu'daki askeri yığınağı açıklıyor.

Herhangi bir saldırının olası hedeflerinden biri İran'da rejim değişikliği olacak. Ancak ABD yetkilileri, bu hedefin tek bir saldırıyla değil, haftalarca sürecek bir dizi saldırıyla gerçekleştirilebileceğini kabul ediyor.

Bu da İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney'in yanı sıra, bazıları toplu katliamlardan sorumlu tutulan İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) kurumlarını da hedef alabilir. Washington ayrıca İranlıların sokaklara dökülmesini istiyor, ancak bunun için rejim muhaliflerini ABD'nin onları desteklemeye hazır olduğuna ikna etmek gerekiyor.

CNN'in haberine göre iki İsrailli yetkili, önümüzdeki günlerde ABD ve İsrail'in İran'a ortak bir saldırı düzenleyeceğine dair ‘artan işaretler’ üzerine İsrail'in askeri alarm ve hazırlık seviyesini yükselttiğini söyledi.

Haberin kaynaklarından biri olan bir askeri yetkiliye göre İsrail operasyonel ve savunma planlamasını hızlandırdı. Bir kaynak, Trump tarafından onaylanması halinde beklenen saldırının önceki 12 gün süren savaşın ötesine geçeceğini ve ABD ile İsrail arasında koordineli saldırılar içereceğini ekledi.

Diğer taraftan bugün yapılması planlanan İsrail Savaş Kabinesi toplantısı pazar gününe ertelendi. Bu ertelemenin nedeni, ABD ve İsrail'in herhangi bir karar vermeden önce İran'ın yanlış bir hesap yapıp önleyici bir saldırı düzenlemesini önlemek olabilir.

Hizbullah ve Husiler hesapların merkezinde

Son iki gün içinde, Ortadoğu'ya doğru takviye savaş uçakları, yakıt ikmal uçakları, keşif ve istihbarat uçakları ile komuta ve kontrol uçaklarının yola çıktığı görüldü. Bu hareketlilik, bölgede uzun zamandır görülmemiş büyüklükte bir ABD askeri gücü oluşturuyor. Bu devasa bir savaş makinesi ve bölgede sadece ‘pozisyon almak’ için konuşlandırılmış olması pek olası değil. Amaç sadece müzakerelerde baskı uygulamaksa, bu olağanüstü bir baskı olur, çünkü ABD İran'a çok daha az güçle saldırabilir.

Bu büyük ölçekli tehdit ve caydırıcı etkisinin, İran'ı son dakikada ABD'nin taleplerini kabul etmeye zorlayabileceği ihtimali göz ardı edilemez. Trump daha önce tehditlerinin boş olmadığını göstermişti ve müzakereler sırasında Washington’ın Tahran'a ilettiği mesaj açıktı: “Sabrımı sınama!”

Ancak, en azından kamuoyu önünde İran bu tür sonuçlara varmış gibi görünmüyor. Hatta Hamaney, Amerikan uçak gemilerini vurmakla tehdit etti. İsrail'de bu durum, iktidar sahibine pahalıya mal olabilecek aşırı bir kibir olarak görülüyor.

Çoğu gösterge, İsrail'in bu tür bir saldırıya katılacağını ve kenara çekilmesinin istenmeyeceğini işaret ediyor. ABD’li yetkililerin İsrail'in yeteneklerine, özellikle de İsrail ordusunun uzmanlığına ihtiyaç duyduğu söyleniyor. İsrail'in başlıca hedefi, İran'ın balistik füze sistemini yok etmek ya da ona ciddi şekilde hasar vermek olacak. Aynı zamanda, İsrail ordusundan iki cephede daha mücadele etmesi istenebilir. Bunlar Lübnan'daki Hizbullah ve Yemen'deki Husiler.

Husilerin hemen savaşa katılıp İsrail'e füze ve insansız hava araçları (İHA) ile saldıracağı tahmin ediliyor. Ayrıca, daha önce 12 gün süren savaşta olduğu gibi Hizbullah'ın bu kez tarafsız kalmayıp savaşa katılma ihtimali de var. Bu durumda İsrail, bunu hesaplaşmak için bir fırsat olarak görebilir.


İsrail muhalefet partileri kafa karışıklığı ve bölünmüşlük içinde… Netanyahu’yu devirme fırsatı kaçabilir

İsrail muhalefet lideri Yair Lapid ile Netanyahu’nun 2022’de gerçekleşen görüşmesinden (DPA)
İsrail muhalefet lideri Yair Lapid ile Netanyahu’nun 2022’de gerçekleşen görüşmesinden (DPA)
TT

İsrail muhalefet partileri kafa karışıklığı ve bölünmüşlük içinde… Netanyahu’yu devirme fırsatı kaçabilir

İsrail muhalefet lideri Yair Lapid ile Netanyahu’nun 2022’de gerçekleşen görüşmesinden (DPA)
İsrail muhalefet lideri Yair Lapid ile Netanyahu’nun 2022’de gerçekleşen görüşmesinden (DPA)

İsrail’de yaklaşan seçimler öncesinde kamuoyunda muhalefet partilerinin Binyamin Netanyahu hükümetini devirmeye yönelik mücadelede yeterince profesyonel davranmadığı ve seçim kazanma fırsatını heba edebileceği yönündeki görüşler güç kazanırken, sol eğilimli Demokratlar Partisi lideri Yair Golan, üç partinin birleşmesini önerdi. Golan, kendi liderliğini yaptığı Demokratlar Partisi’nin yanı sıra, Yair Lapid liderliğindeki Yesh Atid Partisi ve Gadi Eisenkot’un başında bulunduğu Yashar Partisi’nin tek çatı altında toplanmasını teklif etti. Golan, söz konusu ittifakın başına Eisenkot’un getirilmesi konusunda uzlaşmaya varılmasını önererek, “Çünkü anketler onun hem benden hem de Lapid’den daha fazla beğeni topladığını gösteriyor” ifadesini kullandı.

sdvfgt
İsrail muhalefet lideri Yair Lapid (Reuters)

Golan dün yaptığı basın açıklamasında, önerdiği üçlü ittifakın mevcut anketlere göre şimdiden 31-33 sandalye kazanabileceğini ve böylece en büyük parti konumuna yükselebileceğini söyledi. Golan, söz konusu bloğun kurulması ve Netanyahu’yu kendi seçmeni nezdinde de zorlayacak mücadeleci bir seçim kampanyası yürütmesi halinde, desteğini daha da artırabileceğini ve bir sonraki hükümeti kurabilecek güce ulaşabileceğini ifade etti.

Ancak Lapid teklifi kabul etmedi. Lapid, bu girişimin kendisini solcu bir parti lideri gibi göstermeyi amaçladığını savunurken, kendisini sağ liberal olarak tanımladığını belirtti. Golan’a saatler içinde yanıt veren Lapid, birlik önerisinin Golan’ın kendi popülaritesini artırma amacı taşıdığını öne sürdü. Lapid ayrıca Golan’ı ve ‘şu dönemde birlik adı altında safları dağıtmaya çalışan tüm muhalefet liderlerini’ sert sözlerle eleştirdi.

Lapid, “Kamuoyu blokların birleşmesini istemiyor; bizi olduğumuz gibi görmek istiyor. Her parti kendi ilkeleri temelinde mücadele etmeli. Seçimden sonra bloklar arasında bir birleşme yolu bulunabilir” dedi. Muhalefet liderlerini son dönemde ‘zırhlı aracın içinde ateş açmakla’ suçlayan Lapid, bunun ‘Netanyahu’nun iktidarını sonsuza dek sürdürmesine yol açabilecek bir intihar eylemi’ olduğunu söyledi.

Lapid, seçim hazırlıklarında kendisiyle çalışan uzmanların hükümetin düşmesinin ‘teorik olarak artık kesinleştiği’ görüşünde olduğunu belirterek, muhalefet partilerinin bu gerçeği pekiştirmeye odaklanması gerektiğini kaydetti. Lapid’e göre Netanyahu, yenilginin eşiğinde olduğunu biliyor ve iki hedefe yöneliyor: Araplar ile liberal kesim arasındaki katılım oranını düşürmek ve seçimlere hile karıştırmak. Bu çerçevede önceliğin, Yahudiler arasında yüzde 70, Araplar arasında ise yüzde 48 seviyesinde olan oy verme oranını artırmak ve özellikle kırsal bölgelerde seçim hilesini önlemek amacıyla sıkı denetim mekanizmaları oluşturmak olduğunu ifade etti.

juıo9
Tel Aviv’de düzenlenen Netanyahu karşıtı gösteriden (Arşiv – AFP)

Lapid iki gün önce yaptığı açıklamada, ‘liberal kamp içindeki tüm partilerin, Netanyahu’nun yer alacağı herhangi bir koalisyona katılmama taahhüdünde bulunmasını’ şart koştu. Lapid’in bu sözlerle, birlikte önceki hükümeti kurduğu müttefiki Naftali Bennett’e gönderme yaptığı değerlendirildi. Bennett, Netanyahu ile bir hükümet kurmayacağına dair açık bir taahhütte bulunmayı reddediyordu. Bennett’e yakın kaynaklar ise bu tutumun Likud’dan oy çekme amacı taşıdığını savundu. Nitekim Likudlu Bakan Idit Silman, Bennett’in açıklamalarını sert sözlerle eleştirerek sağ seçmene seslendi ve “Bennett sizi, geçmişte sağ seçmeni kandırdığı gibi kandırıyor; sol ve Araplarla hükümet kuruyor” ifadesini kullandı. Silman daha önce Lapid hükümetinde yer almış, ancak 2022 yılında koalisyondan çekilerek hükümetin düşmesine yol açmıştı.

Lapid’in bir yandan, sağ kanadın ise diğer yandan baskısı altında kalan Bennett, Netanyahu liderliğinde kurulacak bir hükümete katılmayacağını açıkladı. Ancak Likud ile Netanyahu’suz bir senaryoda iş birliğine açık olup olmadığı konusunda net bir ifade kullanmadı.

Öte yandan, Avigdor Lieberman liderliğindeki Yisrael Beiteinu Partisi de muhalefet cephesindeki yön arayışını yansıtan açıklamalarda bulundu. Lieberman, muhalefet partilerinin seçmenlere, Netanyahu ile ya da Arap partileriyle hükümet kurmayacaklarına dair açık ve samimi bir taahhüt vermeleri gerektiğini söyledi.

dfgthy
Netanyahu ve Bennett (İsrail medyası)

İsrail’de yayımlanan son Maariv gazetesi anketine göre, seçimlerin bugün yapılması halinde Arap partileri hesaba katılmaksızın muhalefet partileri 60 sandalye kazanıyor. Aynı ankette, Binyamin Netanyahu liderliğindeki koalisyonun sandalye sayısının 68’den 50’ye gerilediği belirtiliyor. Bu tablo karşısında Netanyahu’nun, özellikle Arap seçmenler arasında katılım oranını düşürmeye yönelik bir plan üzerinde çalıştığı öne sürülüyor. İddiaya göre bu plan, korku siyaseti yürütmeyi ve Arap listeleri ile adayları seçim sürecinden diskalifiye etmeyi içeriyor. Muhalefet ise Netanyahu’yu ve müttefiklerini ‘geniş çaplı bir seçim sahtekârlığı kampanyasına hazırlanmakla’ suçluyor.