Birleşmiş Milletler’deki tarafsız üçüncü blok

Rusya ve Çin'in arenaya geri dönmesinin sebepleri arasında Obama yönetiminin Irak'taki terör tehdidini sona erdirmeyi başaramaması ve İran ile nükleer anlaşma imzalama peşinde koşması da yer alıyor.

Batı bloğu, Rusya'nın BM İnsan Hakları Konseyi üyeliğini dondurmak için bir karar taslağı sundu. (AFP)
Batı bloğu, Rusya'nın BM İnsan Hakları Konseyi üyeliğini dondurmak için bir karar taslağı sundu. (AFP)
TT

Birleşmiş Milletler’deki tarafsız üçüncü blok

Batı bloğu, Rusya'nın BM İnsan Hakları Konseyi üyeliğini dondurmak için bir karar taslağı sundu. (AFP)
Batı bloğu, Rusya'nın BM İnsan Hakları Konseyi üyeliğini dondurmak için bir karar taslağı sundu. (AFP)

Velid Fares
Ukrayna'da savaşın başlamasından bu yana dünya hızla değişiyor. Beraberinde İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana dünyaya egemen olan uluslararası ilişkiler de değişime uğruyor. Müttefiklerin 1945'te Mihver Devletler’e karşı zaferiyle ortaya çıkan uluslararası sistem, Birleşmiş Milletler'i ve çok geçmeden “Soğuk Savaş” adındaki olgudan onlarca yıl zarar gören yeni bir uluslararası hukuku üretti. Ancak Soğuk Savaş kapsamında çeşitli kıtalarda yaşanan yüzleşmeler, başta Güvenlik Konseyi olmak üzere BM kurumlarını aksatmamıştı. Aksine Konsey, büyük uluslararası krizlerde bir nevi hakeme dönüşmüştü.
Bu uzun dönem boyunca dünya üçe bölündü: Özgür dünya, yani Batı ve müttefikleri, Sovyetler Birliği liderliğindeki komünist blok, Bağlantısızlar (Non Aligned) bloğu tarafından yönetilen “üçüncü dünya.” Bağlantısızlar, sömürgeciliğe karşı mücadele eden ancak uluslararası eksenlerden birine dahil olmamayı tercih eden ülkeler bloğuydu. Bununla birlikte bu "üçüncü blok" hepsinde olmasa da çoğu konuda genel olarak Batı'ya karşı oy kullandı. Bağlantısızlar bloğundaki bazı ülkelerin, Camp David Anlaşması’ndan sonra Mısır gibi Sovyetler Birliği ile ittifaktan ABD ile ortaklığa veya Haile Mariam'ın komünist darbesinden sonra Etiyopya gibi İmparator Haile Selassie yönetiminde kurduğu Washington ile ittifaktan Moskova ile ittifaka geçiş yaptıklarını belirtmekte fayda var.
Bağlantısızlar bloğu heterojen rejimleri ve hükümetleri içeriyordu ve Güney Afrika veya Filistin ve diğer davaları desteklemek gibi geniş hatlara dayalı uluslararası politikalar izliyordu.

Soğuk Savaş’tan sonra bloklar
Sovyetler Birliği'nin 1991 yazında resmi olarak çökmesinin ardından uluslararası denklemler değişti. ABD rakipsiz olarak zirveye yerleşti ve tek uluslararası kutup oldu. ABD'nin Kuveyt savaşından Bosna, Kosova, Afganistan, Irak ve Libya'ya kadar 30 yıl boyunca dünyada yürüttüğü büyük askeri operasyonlar, Washington ve onunla birlikte "NATO" askeri gücünün uluslararası ölçekte hareket edebilen ve güvenlik seçeneklerini dayatan tek güç haline geldiğini gösterdi.
Amerikan stratejik sunumu küresel yeniden düzenlemeyi etkiledi. ABD liderliğindeki uluslararası topluma, Washington'ın "haydut" (Rogue States) devletler olarak nitelendirdiği Kuzey Kore, Küba, Venezuela, İran ve 2001 yılına kadar Taliban rejimi gibi bazı ülkeler dışında kimse karşı çıkmıyordu.
Diğer ülkelere gelince; onlar yakın müttefik, görünürde müttefik, ortak, koordinatör, bağımsız ve eleştirmen şeklinde farklılaştılar. Fakat çoğu ülke Washington'ın iradesine aynı ölçüde meydan okumadı. Ancak Rusya ve Çin gibi büyük ülkeler, özellikle de ABD'nin Irak'tan çekilmesinden ve sözde "Arap Baharı"nın patlak vermesinden bu yana yavaş yavaş yarış arenasına dönmeye ve ABD'ye meydan okumaya başladılar.
Barack Obama yönetiminin 2011'de Irak'taki terör tehdidine son verememesi, Libya'daki askeri harekâtı ve mali boyutlu bir nükleer anlaşma imzalamak için İran'ın arkasından koşması, arenaya geri dönüşün nedenleri arasında yer alıyor. Çin ve Rusya, Batı’nın tereddütlü ve zayıf iradeli olduğunu, mali baskılardan etkilendiğini varsaydılar. Ardından Rusya devreye girdi ve 2014'te Kırım'ı işgal etti. Çin, Tayvan'ı ilhak etmekten vazgeçmeyeceğini açıkladı. Kuzey Kore balistik füze denemeleri yapmaya başladı. İran, Ortadoğu'da Yemen'den Irak'a savaşları ateşledi. Donald Trump’ın yönetime gelmesinden önce dünya yeni bir Soğuk Savaş’ın eşiğine gelmişti. Trump, ABD'nin muhalifleriyle yeni istikrar denklemleri kurmaya çalıştı. Rusya ve Çin ile güç, Pyongyang ile de psikolojik sinematik etkileşim destekli bir diyalogun kapısını açtı. İran’ı yaptırımlarla kuşattı.
Trump'ın 2020'de başkanlığı kaybetmesiyle birlikte Obama'nın politikası Joe Biden'ın başkanlığı aracılığıyla Beyaz Saray'a geri döndü. Ancak Rusya ve Çin ile gerilim yükselmeye başlamış ve çatışma kaçınılmaz hale gelmişti. Rusya, Washington'ın NATO'yu özellikle Ukrayna üzerinden sınırlarının daha da yakınına doğru iteceğini hissetti. Çin, ABD ve Avustralya'nın Pasifik bölgesindeki yeniden konumlandırma girişimlerini yakından gözlemliyordu. NATO’nun Afganistan'dan kaotik bir şekilde çekilmesi, Rus-Çin eksenini Washington'ın artık geçmişte olduğu gibi dış savaşlara katlanamayacağına ikna etti. Buna dayanarak Rus kuvvetleri Ukrayna'yı başkentin eteklerine kadar işgal etti ve Azak kıyılarının kontrolünü ele geçirdi. Ancak uluslararası eksenler de değişti.

Yeni bloklar
Batı bloğu, Ukrayna savaşının patlak vermesinin ardından Genel Kurul'a Rus işgalini kınayan bir karar taslağı sundu ve Washington'ı destekleyen sayısal bir çoğunluk elde etti. Ancak Genel Kurul'da çok sayıda ülkenin farklı yönelimlerini yansıtan karmaşık oluşumlar da ortaya çıktı. “Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısını kınamak" için yapılan ilk oylamada çoğunluk Atlantik projesini destekledi. Çin, Belarus, Küba, Venezuela, İran ve diğerleri gibi sınırlı sayıda Rus müttefiki ise tasarıya karşı oy kullandı. Yeni olan gelişme ise azımsanmayacak sayıda ülkenin “çekimser oy” kullanmasıydı. Bunların arasında Brezilya, Hindistan, Pakistan ve bazı Arap ülkeleri gibi ABD'nin dostları da vardı. Bu da bir kez daha 3 blok ortaya çıkardı; NATO, Rusya ve çekimserler.
Çekimserlerin ayırt edici özelliği, askeri işgalleri kınamaları. Ancak Rusya'ya yönelik yaptırımlara katılmaya karşılar. Yaptırımları reddetmelerinin nedeni, ABD'den yana olmamaları değil, ulusal çıkarlarının bunu gerektirmesidir. Çekimser oy kullanan ülkelerin bazıları da “saldırıyı kınama oylamasının” münferit bir olgu olduğunu ve sona erebileceğini düşündüler. Ancak savaş devam etti, yaptırımlar arttı, Güvenlik Konseyi felç oldu, farklı bölgelerdeki hesaplar değişti ve daha karmaşık hale geldi. Sonra bir başka oylama, bu üçlü bloklaşmayı daha da pekiştirdi. 

İnsan hakları oylaması
Ukrayna içinde “katliamlar ve savaş suçları” olarak tanımlanan çeşitli olaylarda hayatını kaybeden kurbanlarla birlikte Batı bloğu, Rusya'nın BM İnsan Hakları Konseyi üyeliğini dondurmaya yönelik bir karar taslağı sundu. Taslak 93 ülke tarafından onaylandı ve çoğunluk oyuyla kabul edildi. Ancak en önemli gelişme 24 ülkenin taslağın aleyhine oy kullanmasıydı. Daha da önemlisi ise 58 ülkenin çekimser kalmasıydı. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analiz habere göre bu, Rusya'nın üyeliğinin dondurulmasını reddeden ülke sayısının 82 ve onaylayanlar ile aralarındaki farkın sadece 11 olduğu anlamına geliyor. Ancak oylamada çekimser oy kullanan ülkeler, nüfuslarının büyüklüğü ile dikkat çekiyorlar. Bu ülkelerin arasında Hindistan, Endonezya, Bangladeş, Pakistan, Meksika, Brezilya, Nijerya, Mısır gibi ülkeler var ve bu da yüz milyonlarca insandan oluşan bir demografik kitle demek. Demografik büyüklük üçüncü bloğa, çoğu Washington'ın ortağı olan bu hükümetlerin pozisyonlarını analiz etmeye gözlemcileri zorlayan büyük bir insani boyut kazandırıyor.
Rusya ile Batı arasındaki çatışmada bu ülkeleri orta bir pozisyon almaya sevk eden şey nedir? Bazıları, Biden yönetiminin Ukrayna içinde Rusya ile doğrudan çatışmaya girmeme konusundaki kararlı tutumunun, "tarafsız bloğun" ABD'nin kendisinden daha fazla çatışmaya müdahil olmaması ve ekonomik hesapları göz önünde bulundurması için yeterli bir mesaj olduğuna inanıyorlar.

Arap dünyası
Genel Kurul'daki oylamada Arap dünyasının pozisyonunu değerlendirecek olursak; Suudi Arabistan, Mısır, BAE, Katar, Irak, Sudan ve diğerleri dahil olmak üzere Arap ülkelerinin ezici çoğunluğunun çekimser kaldığını gözlemliyoruz. Cezayir ve Suriye, Rusya lehine oy kullanırken, Libya ve Komorlar Rusya’nın izolasyonu lehine oy kullandı. Lübnan ise oylama oturumuna dahi katılmadı ve BM Genel Kurulu’nda oy vermeyi bıraktı. Washington ve Brüksel'de bu sonucun verdiği mesajlar ve anlamları hakkında birçok soru işareti var. Dikkat çeken ilk nokta, Rusya’nın izolasyonu için oy kullanmaktan kaçınan tüm Arap ülkelerinin askeri, güvenlik ve siyasi açıdan Washington'ın ortağı veya müttefiki olmalarıdır. O halde bu durum nasıl açıklanabilir? Cevap nükleer anlaşmayla bağlantılı olabilir. Arapların çoğu anlaşmayı güvenlikleri için bir tehdit olarak görüyor. Dolayısıyla çekimser tutumları ABD yönetimine sanki şu mesajı veriyor; Araplar ve Washington arasındaki ittifak varlığını koruyor ve halen güçlü. Ancak ABD yönetiminin Tahran'a milyarlarca dolar aktaracağı ve Devrim Muhafızlarını terör listesinden çıkaracağı bir zamanda Rusya ile karşı karşıya gelmek, bölge ve Arap koalisyonunun ulusal güvenliğini riske atacaktır. Kısacası Arap ülkeleri sanki şöyle bir denklem kurmuş bulunuyorlar:
"Washington bizimle olduğu ölçüde biz de Washington'ın yanındayız. Rusya karşısında onun yanında yer alırız. İran karşısında bizimle birlikte durursa, ABD-Arap ortaklığı ne olursa olsun devam edecektir. Tıpkı 2003 yılında ABD-Fransız-Alman Atlantik ortaklığının, Irak'ın işgali konusundaki ihtilafa rağmen o dönemden bu yana devam etmesi gibi.”

Üçüncü blok
Batı yaptırımlarını uygulamaktan kaçınan ancak Rusya'yı da doğrudan desteklemeyen ülkeler Atlantik ile Rusya arasında üçüncü bir blok oluşturuyorlar. Güvenlik Konseyi'nin "vetolarla” felce uğramasından sonra uluslararası hakemlik görevini yerine getirmeye çalışan bir grup gibi, Ukrayna'daki iki karşıt bloğa baskı yaparak, onlara savaşı durdurma ve diplomatik yollara başvurma çağrıları yapıyorlar. Yeni denklemle ilgili soru işareti ise şu; küresel olarak bu durum daha ne kadar devam edecek? Zira, ne NATO Rusya ile doğrudan bir savaşa girmeyi, ne de Rusya ya da Çin bu aşamada, kimsenin sağ çıkamayacağı bir küresel nükleer savaşı çıkarma riskini göze almayacak.
Şu an hiç kimse bu soruya cevap veremiyor. Ancak küresel sistem bu kadar büyük bir krize uzun süre tahammül edemez.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrildi.



Türkiye, ABD yaptırımları kapsamında İranlı Bank Mellat'ın lisansını iptal etti

İstanbul’da İran’ın Mellat Bankası şubesi önünde yürüyen insanlar (Arşiv- Reuters)
İstanbul’da İran’ın Mellat Bankası şubesi önünde yürüyen insanlar (Arşiv- Reuters)
TT

Türkiye, ABD yaptırımları kapsamında İranlı Bank Mellat'ın lisansını iptal etti

İstanbul’da İran’ın Mellat Bankası şubesi önünde yürüyen insanlar (Arşiv- Reuters)
İstanbul’da İran’ın Mellat Bankası şubesi önünde yürüyen insanlar (Arşiv- Reuters)

Türkiye, yıllardır Batı yaptırımlarına tabi olan İran’ın Mellat Bankasının faaliyet lisansını iptal etti. Kararın, İran bankacılık sistemine yönelik baskıyı artırmayı amaçladığı ve Washington’ın Tahran’a karşı ekonomik baskısını artırdığı bir dönemde ABD’nin artan baskılarına yanıt niteliği taşıdığı belirtildi.

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), lisansın iptaline ilişkin kararını, Washington’ın Devrim Muhafızları ile bağlantıları olduğu şüphesiyle Türk Golden Global Bank’a yaptırım uygulamasından iki hafta sonra aldı. Banka ise söz konusu suçlamaları reddetti.

Karar ayrıca, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Donald Trump’ın New York’ta salı günü başlayacak Birleşmiş Milletler Genel Kurulu toplantıları kapsamında gerçekleştirmesi beklenen görüşmenin hemen öncesinde alındı.

Merkezi Tahran’da bulunan Mellat Bank, OpenSanctions adlı ve yaptırım uygulanan kuruluşların izlenmesine olanak sağlayan açık veri tabanına göre, “İran hükümetine mali destek sağladığı” gerekçesiyle ABD, Avrupa Birliği ve İngiltere’nin yaptırımlarına tabi. Aynı kaynağa göre İran hükümeti, bankanın en büyük hissedarları arasında yer alıyor.

Mellat Bank, İran’ın en büyük ve en eski ticari bankalarından biri. 1980 yılında kurulan bankanın ülke genelinde 1.000’den fazla şubesi bulunuyor.

BDDK, kararını Bankacılık Kanunu’nun “B-71” maddesine dayandırdı. Söz konusu madde, bankanın faaliyetlerini sürdürmesinin “mevduat sahiplerinin ve hissedarların haklarını, finansal sistemin güvenliğini ve istikrarını tehdit ettiğinin” tespit edilmesi halinde lisansın iptal edilmesine olanak tanıyor.

Görsel kaldırıldı.
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, 24 Ağustos’ta İran’a yönelik yaptırımların sıkılaştırıldığını duyurduğu basın toplantısında. (Reuters)

Batılı ülkeler, İran’ın nükleer silah elde etmeye çalıştığı yönündeki suçlamalar kapsamında daha önce Mellat Bank’a yaptırım uygulamıştı. Tahran ise bu suçlamaları reddediyor. Söz konusu yaptırımlar, İran’ın nükleer programına ilişkin 2015 tarihli uluslararası anlaşma kapsamında daha sonra kaldırılmış, ancak ABD Mayıs 2018’de anlaşmadan tek taraflı olarak çekilerek Tahran’a yönelik ağır yaptırımları yeniden yürürlüğe koymuştu.

Türkiye’nin son adımının, onlarca yıldır uygulanan uluslararası yaptırımların İran bankacılık sistemini küresel finans sisteminden büyük ölçüde izole ettiği bir dönemde, ülkenin bankacılık sektörüne yönelik baskıyı daha da artırması bekleniyor.

Karar, Washington’ın Tahran’a karşı yürüttüğü “ekonomik savaş” kapsamında Ankara üzerindeki finansal ve bankacılık akışlarını denetleme yönündeki baskısının arttığı bir döneme denk geldi.

ABD Hazine Bakanlığının Golden Global Bank’a yaptırım uygulamasının ardından Türkiye Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Ankara’nın “terörün finansmanı ve her türlü yasa dışı finansmanla mücadele” konusunda kararlı olduğunu belirtti. Şimşek ayrıca Türk şirketlerine yaptırımlardan kaçınmak için gerekli tedbirleri almaları çağrısında bulundu.

Washington kısa süre önce, aralarında İran merkezli sivil havayolu şirketi Mahan Air ile iş birliği yapmakla suçlanan üç Türk şirketinin de bulunduğu 36 kuruluşu yaptırım listesine aldı. Mahan Air ayrıca İran Devrim Muhafızları’na destek sağlamakla suçlanıyor.

Şarku’l Avsat’ın İran’ın yarı resmi Öğrenciler Haber Ajansı’ndan (ISNA) aktardığına göre Mahan Air, bu hafta Türk makamlarının talebi üzerine 21 Eylül’den itibaren Türkiye’ye uçuşlarını askıya alacağını açıkladı.

İran, şubat ayının sonlarında başlayan ve ABD ile İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan bir savaşın içinde bulunuyor. Çatışmalar daha sonra Ortadoğu’nun diğer bölgelerine de yayıldı.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, Financial Times gazetesinde yayımlanan bir makalesinde Washington’ın İran’a karşı “şimdiye kadarki en büyük ekonomik saldırıyı” başlatacağını yazmıştı. Bessent, bu girişimi Normandiya Çıkarması’na, İngilizcede “D-Day” olarak bilinen operasyona benzetirken, bu çabalara katılmayan ülkelere ikincil yaptırımlar uygulanacağı uyarısında bulunmuştu.


Polonya Başbakanı, Rusya'ya meydan okudu: "Tek karış toprak vermeyeceğiz"

Polonya Başbakanı Donald Tusk, ülkesinin "bir parça toprak bile" vermeyeceğini söyledi (AFP)
Polonya Başbakanı Donald Tusk, ülkesinin "bir parça toprak bile" vermeyeceğini söyledi (AFP)
TT

Polonya Başbakanı, Rusya'ya meydan okudu: "Tek karış toprak vermeyeceğiz"

Polonya Başbakanı Donald Tusk, ülkesinin "bir parça toprak bile" vermeyeceğini söyledi (AFP)
Polonya Başbakanı Donald Tusk, ülkesinin "bir parça toprak bile" vermeyeceğini söyledi (AFP)

Maira Butt 

Polonya Başbakanı Donald Tusk, Rusya'yla gelecekte yaşanabilecek herhangi bir çatışmada ülkesinin hiçbir şekilde toprak vermeyeceğini vurguladı.

Bu açıklama, Tusk'un perşembe günü Kremlin'in Ukrayna'yı destekleyen Avrupa ülkelerine drone ve roketlerle hibrit saldırılar düzenlemeyi planladığı uyarısında bulunmasından kısa süre sonra geldi.

Tusk, perşembe günü X'te "Biz toprak kaybedebilecek bir milletiz ancak ruhumuzu asla kaybetmeyeceğiz; topraklarımızdan vazgeçebiliriz ama vatanımızdan asla vazgeçmeyeceğiz" diyen Polonya Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki'ye yanıt veriyordu.

Başbakan, "Sayın Cumhurbaşkanım, bu paylaşımı silmenizi öneririm. Topraklarımızın en küçük parçasından bile vazgeçmeye niyetimiz yok" diye cevap verdi.

Daha sonra X'te paylaştığı bir videoyla bu tutumunu pekiştiren Tusk, "Müttefiklerimize olan sadakatimiz ve kararlılığımız; işte ortak gücümüz budur. Tek bir karış toprak bile vermeyeceğiz" dedi.

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski'yle görüşmek üzere perşembe günü Ukrayna'ya giden Polonya lideri, "onları zorlu haftalar ve ayların beklediği" uyarısında bulunmuştu.

Rusya'ya atfedilen bir dizi hava sahası ihlalinin ardından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in hibrit saldırılarını NATO ülkelerine de taşıyabileceği endişesiyle Avrupa genelinde gerginlik tırmanıyor.

NATO'nun doğu kanadındaki savunmanın güçlendirilmesi çağrıları yapan Tusk, geçen yıl eylülde uçuşa yasak bölge ilan edilmesini de istemişti.

Tusk perşembe günü yaptığı açıklamada, "Drone veya diğer türdeki mermilerin doğu kanadındaki bir veya birkaç ülkenin topraklarına girme, hatta yıkıma yol açma riski gerçekten var" uyarısında bulunmuştu.

Resmi açıklamada bunun bir kaza olduğu ve NATO'nun karşılık vermeyi düşünmesi için hiçbir neden bulunmadığı söylenecek.

Polonya Savunma Bakan Yardımcısı Magdalena Sobkowiak-Czarnecka, ABD Başkanı Donald Trump'ın bu çalışmalarda ilerleme kaydedildiğini belirtmesinin ardından, ülkenin batısına olası bir kalıcı ABD askeri üssünün kurulacağını cuma günü söylemişti.

Görsel kaldırıldı.
Donald Tusk, X’te "Hepimizi zorlu haftalar ve aylar var bekliyor" diye yazdı. "Bugün, Ukrayna’da dayanışmamızı gösteriyoruz." (X/DonaldTusk)


Diğer yandan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Ukrayna'daki savaşın ve Ortadoğu krizinin ülkesindeki yakıt fiyatları üzerindeki etkisini görüşmek üzere acil bir toplantı düzenlemişti.

Rusya, Avrupa'yla savaşmak istemediğini vurgulasa da Putin daha önce Moskova'nın "savaşmaya hazır" olduğunu iddia etmişti. Önceki günlerde deneyimli Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Rusya'yla Avrupa arasında çıkacak herhangi bir çatışmanın "çok kısa" süreceği uyarısını paylaşmıştı.

CIA Direktörü John Ratcliffe, geçen ay Moskova'ya nadir bir ziyaret gerçekleştirmişti. Bu, 2022'de ülkenin Ukrayna'yı istila etmesinden birkaç hafta önce selefinin yaptığı ziyaretten sonra gerçekleşen ilk ziyaretti.

Konu hakkında bilgi sahibi kaynaklar, CBS News ve Wall Street Journal'a yaptıkları açıklamada Ratcliffe'in bu geziyi Rusya'yı NATO'ya saldırmaması yönünde uyarmak amacıyla gerçekleştirdiğini söylemişti.

Kremlin Sözcüsü Dmitri Peskov, "korkutma senaryoları" diye nitelediği bu iddiaların "gerçeklikle hiçbir ilgisi olmadığını" belirtmiş ve Moskova'nın, "Avrupa ülkelerinden kendisine yönelik çok agresif bir politikayla karşı karşıya olduğunu" eklemişti.

 Independent Türkçe,independent.co.uk/news


Savaşlar neden çıkar ve nasıl bitmek bilmeyen kâbuslara dönüşür?

İsrail bombardımanı sonucu Güney Lübnan semalarında yükselen duman (AFP)
İsrail bombardımanı sonucu Güney Lübnan semalarında yükselen duman (AFP)
TT

Savaşlar neden çıkar ve nasıl bitmek bilmeyen kâbuslara dönüşür?

İsrail bombardımanı sonucu Güney Lübnan semalarında yükselen duman (AFP)
İsrail bombardımanı sonucu Güney Lübnan semalarında yükselen duman (AFP)

Antoine el-Hac

Bir devlet savaşa nadiren yenileceğini düşünerek girer ya da başlattığı çatışmanın uzun sürecek bir kâbusa ve sonu gelmeyen bir tünele dönüşeceğini öngörür. Buna rağmen görünen o ki hiç kimse ders çıkarmıyor; tarih, daha doğrusu insan kendini tekrarlıyor. O an için hesaplı ve üzerinde düşünülmüş görünen kararlar, zamanla yıpratma savaşlarına, değişen hedeflere ve siyasi ve stratejik açıdan ağır bedeller ödemeden geri adım atamaz hale gelen liderlere yol açabiliyor.

Uluslararası ilişkiler alanında önde gelen gerçekçilik teorisyenlerinden Amerikalı Profesör Stephen M. Walt, yıkıcı savaşların genellikle bir anda ortaya çıkmadığını ve tam anlamıyla sürpriz olmadığını belirtiyor. Walt’a göre bu savaşlar çoğunlukla stratejik hesap hatalarının art arda gelmesinin sonucu. Süreç, rakibin ve sahip olduğu kapasitenin yanlış değerlendirilmesiyle başlıyor; ardından taraflı tavsiyeler, gizli hedefler ve geri adım atmayı devam etmekten daha zor hale getiren siyasi baskılarla durum daha da ağırlaşıyor.

Ukrayna’nın başkenti Kiev’e düşen bir Rus füzesinin açtığı çukur (AP)
Ukrayna’nın başkenti Kiev’e düşen bir Rus füzesinin açtığı çukur (AP)

Tehlike işaretleri

İlk tehlike işareti cehalet. Zira askerî güç, müdahale edilen toplumu anlamak anlamına gelmeyebilir. Askerî açıdan üstün bir devlet, rakibinin ordusu hakkında ayrıntılı ve doğru bilgilere sahip olabilir ancak rakibinin tarihini, siyasi ve toplumsal yapısını, direnme kapasitesini ya da coğrafi olarak çevresindeki güçlerin vereceği tepkilerin niteliğini bilmeyebilir. Çelişki de burada başlar: Muharebeyi kazanmak mümkün olabilir ancak bunun sonuçlarını öngörmek ve süreci kontrol altında tutmak imkânsız hale gelebilir...

Savaşa giden yolda, karar alıcıya danışmanlık yapan tüm taraflar aynı konumdan hareket etmez. Bazılarının, başarı ihtimalini olduğundan büyük göstermesine ve riskleri küçümsemesine yol açan ideolojik, ekonomik veya jeopolitik çıkarları bulunabilir. Çoğu zaman liderler, duymak istediklerini teyit eden iyimser değerlendirmelere, sağduyulu uyarılardan daha fazla itibar etme eğiliminde olur.

ABD’nin USS George Washington uçak gemisindeki uçaklar (AFP)
ABD’nin USS George Washington uçak gemisindeki uçaklar (AFP)

Ardından kırılgan ve değişken hedefler sorunu ortaya çıkar. Savaş, sınırlı bir hedefle ya da bu hedefe hızlı ve düşük bir maliyetle ulaşılabileceği düşüncesiyle başlayabilir. Ancak süreç tıkandığında görev de değişir. Başlangıçta rejimi devirmek olarak belirlenen hedef, zamanla yeni bir düzen kurma çabasına dönüşür; kısa süreli olması planlanan askerî operasyon ise uzun soluklu bir siyasi projeye evrilir. Böylece savaş, başlangıçtaki hedefin anlamını ve netliğini yitirmesinin ardından dahi devam eder.

Tırmanma sarmalı

En tehlikeli aşama, savaşın tırmanma sarmalına girmesiyle başlar. Kayıplar arttıkça başarısızlığı kabul etmenin siyasi maliyeti de yükselir. Liderler, bir önceki turun başaramadığını bir sonraki turun başaracağı umuduyla geri adım atmak yerine riski artırmaya başlar. İç siyasi baskılar ile dış gerilim birbirine eklenir ve sonunda geri çekilmek, çatışmayı sürdürmekten daha ağır bir seçenek haline gelir.

Ancak bu dinamik tek başına dünyanın neden daha fazla çatışmaya sürüklendiğini açıklamıyor. Bunun altında daha derin etkenler de bulunuyor: korku ve belirsizlik, rakibin niyetlerinin ve karşılık verme kapasitesinin yanlış değerlendirilmesi, uluslararası sistemin hâkim bir güçten yükselen başka bir güce geçişine eşlik eden güç mücadeleleri ve bunun sonucunda ortaya çıkan Tukidides Tuzağı. Ayrıca yeterli siyasi kısıtlamayla karşılaşmayan liderler de bulunuyor. Bu durumda kişisel ihtişam arayışı, ideoloji veya intikam arzusu savaş hesaplarının bir parçası haline gelebiliyor.

Tehlike, uluslararası sistemin kurallarının kendisi aşınmaya başladığında daha da büyüyor. Büyük güçlerin anlaşmazlıklarını yönetmelerine yardımcı olması beklenen kurallar ve kurumlar, güçlü devletlerin bunları görmezden gelmesi ya da seçici biçimde uygulaması halinde etkisini yitiriyor. Kurallara ve kurumlara duyulan güven azaldıkça yanlış hesap yapma ihtimali artıyor ve bir krizden diğerine geçiş daha da hızlanıyor.

Savaşların sonu

Büyük savaşların sonu, zaferin çatışmaların her zaman sona erdiği yol olmadığını gösteriyor. Savaş, İkinci Dünya Savaşı’nda olduğu gibi taraflardan birinin tamamen askerî yenilgiye uğraması ve çökmesiyle sonuçlanabilir. Birinci Dünya Savaşı’nda olduğu gibi yıpranma ve askerî-siyasi çöküşle de sona erebilir. 1953’te Kore Yarımadası’nda olduğu gibi çatışmanın temel nedenlerini ortadan kaldırmayan müzakere edilmiş bir anlaşmayla da durabilir. Büyük güçler arasındaki uzun süreli çatışmalar ise 1991’de Sovyetler Birliği örneğinde olduğu gibi taraflardan birinin kendi içinde yaşadığı çöküşle sona erebilir.

Polonya ordusunun eğitim tatbikatı sırasında bir helikopter ve tanklar (AFP)
Polonya ordusunun eğitim tatbikatı sırasında bir helikopter ve tanklar (AFP)

Gerçekte savaşın nasıl sona erdiği, kimi zaman sona ermesinin kendisinden daha önemli olabilir. Zira ağır veya dengesiz anlaşmalar, bir sonraki çatışmanın tohumlarını ekebilir. Bu nedenle savaşın sona ermesi, savaşın nedenlerinin de ortadan kalktığı anlamına gelmez.

Acil soru

Bugün en acil soru şu: Dünya üçüncü bir dünya savaşına doğru mu ilerliyor?

Bunun kesin bir yanıtı yok ancak bu sorunun gündeme gelmesini haklı kılan göstergeler giderek daha belirgin hale geliyor. Zira çatışmalar arasındaki sınırlar hiç olmadığı kadar bulanıklaştı. Bu nedenle Ukrayna’daki savaş, ABD-Çin rekabeti, Ortadoğu’daki gerilim ile nüfuz, enerji ve teknoloji üzerindeki mücadelelerin tümü aynı uluslararası ortam içerisinde hareket ediyor ve aralarındaki temas noktaları giderek artıyor.

Bununla birlikte üzerinde durulması gereken bir paradoks bulunuyor. Çin, son on yıllarda ABD ve Rusya ile karşılaştırıldığında geniş çaplı kara savaşlarına doğrudan müdahil olma konusunda daha temkinli bir tutum sergiledi. Antoine el Hac'ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre bu durum, Çin’in çatışmalardan uzak durduğu veya güç kullanmayı reddettiği anlamına gelmiyor. Aksine Çin’in ekonomi, ticaret, teknoloji, siyasi nüfuz ve uzun vadeli stratejik baskı gibi diğer araçlara daha fazla başvurduğuna işaret ediyor.

Krizlerin arttığı ve çıkarların birbiriyle kesiştiği bir dünyada en büyük tehlike, bir liderin bilinçli olarak dünya savaşı başlatmaya karar vermesi olmayabilir. Asıl tehlike, eksik bilgilere, yanlış değerlendirmelere ve siyasi baskılara dayanan bir dizi küçük kararın alınması ve her aşamada geri adım atmanın bir önceki aşamaya kıyasla daha zor hale gelmesi olabilir.

Zira büyük savaşlar her zaman büyük bir kararla başlamaz. Bazen küçük bir hatayla başlar; hatta kimi zaman bir hata yaşanmış izlenimi verecek şekilde planlanmış bir olayla. Ve olayın gerçekleştiği anda bunun nereye varacağını hiç kimse bilmiyor olabilir.

İki Çin savaş uçağı (Arşiv – Reuters)
İki Çin savaş uçağı (Arşiv – Reuters)

Savaş hakkında söylenenler

- Prusya’dan Carl von Clausewitz (1780-1831) savaşı felsefi açıdan devlet politikasının rasyonel bir aracı olarak tanımladı ve savaşı basitçe ‘politikanın başka araçlarla devamı’ olarak nitelendirdi.

- Alman filozof Immanuel Kant (1724-1804), “Kalıcı barış, uluslararası ticaretin geliştirilmesi, anayasal cumhuriyetler ve liderleri savaşın maliyetleri konusunda temkinli olmaya zorlayan özgür devletler federasyonları aracılığıyla sağlanabilir” dedi. Kant, ‘Ebedi Barış Üzerine Felsefi Bir Tasarı’ adlı eserinde savaşın, hak yerine güce dayandığı için sonuçsuz ve anlamsız bir kısır döngü olduğunu savundu.

- Hollandalı filozof Erasmus (1466-1536), “Adaletsiz bir barış, en adil savaştan daha iyidir” dedi.

- Taoist felsefede, ‘Tao Te Ching’ adlı eserde askerî zaferlerin başarı değil, trajedi olduğu ifade edilir ve “Zaferden sevinç duyan, insanların katledilmesinden sevinç duyar” denir. Taoizm, savaşı doğal düzende meydana gelen ve yalnızca daha fazla şiddete yol açan bir bozulma olarak görür.

- Fransız Aydınlanma düşünürü Voltaire, ‘Felsefe Sözlüğü’ adlı eserinde savaşı alaya alarak onu yalnızca sefalete yol açan ‘kahramanca bir katliam’ olarak nitelendirdi. Voltaire ayrıca, iktidarın emirleri doğrultusunda binlerce masum komşunun öldürülmesinin herhangi bir zamanda faydalı veya şanlı bir eylem olarak görülebileceği düşüncesiyle de alay etti.

- Varoluşçu felsefenin öncülerinden Fransız filozof Jean-Paul Sartre, savaşın anlamsızlığını vurgulayarak “Zenginler savaştığında, yoksullar ölür” sözünü kaleme aldı. Sartre, savaşı sıradan insanların manipüle edilerek ölüme sürüklendiği ve sonunda yalnızca iktidara hizmet eden soyut kavramlar uğruna hayatlarını feda etmeye yönlendirildiği faydasız bir uygulama olarak görüyordu.