Aziz ve şeytanın mücadelesi: Rasputin

Neden bazı insanlar bugün Rusya’nın ve dünyanın geleceği hakkında geçmişe bakıyor?

Grigori Rasputin. (Getty)
Grigori Rasputin. (Getty)
TT

Aziz ve şeytanın mücadelesi: Rasputin

Grigori Rasputin. (Getty)
Grigori Rasputin. (Getty)

İmil Emin
Grigory Rasputin... Çarlık Rusya’sı belki de bu ismin sahibinin gizeminde bir karaktere tanık olmadı. Modern tarihin sembollerinin herhangi biri, Rasputin gibi başka bir kişi hakkında bu düzeyde duyusal ve gerçek ifadelerle hayat bulmadı. Hakkında yüzü aşkın kitap yazıldı. Ancak herhangi biri karakterinin tam bir temsili olarak kabul edilmedi. Sanki ölümünden yaklaşık yüz yıl sonra bile bir sır olarak kalacakmış gibi... Hayatı, aynı zamanda Rusya tarihinde benzeri görülmemiş bir gizemdi.
Rasputin’in doğum tarihi kesin değil. Ancak genel görüş doğum tarihinin 22 Ocak olduğu yönünde. Ayrıca 1860’ların sonlarında dünyaya geldiği konusunda da görüş birliği var.
Peki, Rasputin’i konu alan kitap sayısı neden bu kadar fazla?
Bugün Rusya içerisindeki karışık koşullar, bizi Rus tarihinin derinliklerine dalmaya, Rasputin’in hayatındaki koşullara ve o dönemde, çarlıkta hüküm süren karışıklığa yaklaşmaya ve birbirini takip eden nesiller boyunca Rusya’nın hayatında belirleyici bir rol oynayan insanların isimleriyle ilgili çalışmaya yöneltiyor. Rasputin belirleyici isimlerden biriydi. Aslında birçok tarihçi, Çarlık Rusyası’nın  resmi koridorlarında hüküm süren yolsuzluk nedeniyle, 1917 tarihinde Bolşevik Devrimi’nin patlak vermesinin nedenlerinden birinin bu adam olduğu görüşünde.
Peki, Rasputin kimdir? Nüfuzunu ve ününü nasıl kazanmıştır? Gerçekten bir deli miydi yoksa gizemli bir büyücü müydü?
rasputin_Hermogen_iliodor.jpg
1906'da Tsaritsyn'de Grigory Rasputin ve Piskopos Hermogenes ve Hermonik Liodor (Getty Images)
Evli ve çocuk sahibi olmasına rağmen bir Rus Ortodoks keşişi olduğunu iddia eden bu kişinin hangi gizli yetenekleri vardı? Etkisi Rus geleneklerinin, özellikle de İmparatoriçe Aleksandra’nın kontrolünün ötesine geçti mi?
Bu sorulara yanıt bulmaya çalışalım...

Şanslı ‘günahkâr’
Sibirya’nın Tümen kırsalındaki küçük Pokrovskoye köyünde Grigori, çiftçi bir ailede, atlar ve geniş ovalar arasında mutlu bir çocukluk geçirdi.
Çok az eğitim almış ve doğru yazmayı öğrenememişti. Sadece mektup yazma girişimlerinde bulunuyordu.
Rasputin, erken yaşlardan itibaren köyündeki akranlarının arasında fark edilen bir karaktere sahipti. Rasputin’in yaşamını hayatının baharında talihsizliklere dolduran şey, doğuştan içgörü ve benzersiz bir sezgiye sahip olması idi. 12 yaşındayken annesi öldü ve evinin çoğu yandı. Ardından kardeşi nehre düşerek öldü. Dahası kız kardeşi de yaşamını yitirdi. Kadınlara çekici geldiğini keşfetmesi dışında hayatının erken aşamalarında korkularını hafifleten bir şey yokdu. İmparatoriçe Aleksandra’nın zihnini, kalbini ve ruhunu kontrol edeceğini ise henüz bilmiyordu.
Rasputin bir keşiş değildi. Daha ziyade köyünün yakınındaki bazı manastırlar aracılığıyla keşişlerin hayatına yaklaşma fırsatı buldu. Kendini hiç bu manevi merkezlerde görmedi. ‘Tanrı’nın merhametini hayatımızda görelim’ düsturuyla 14’üncü yüzyılın sonunda ‘Khlistizm’ adıyla Rusya’da ortaya çıkan, en tehlikeli akımlardan birine tabi oldu. Bu düstur, Tanrı’nın merhametini hayatta görmek için kötülük yapılmaması gerektiği anlamına geliyordu.
Rasputin 19 yaşındayken Abalak Manastırı’nda, komşu köyden kendisinden dört yaş büyük sarışın ve zayıf Praskovya adında bir kızla tanıştı. ABD’li yazar Colin Wilson’un ‘Rasputin ve Romanovların Düşüşü’ adlı kitabında Rasputin’in, Praskovya’nın kendisini Rasputin’e ‘bağışlamayı’ kabul etmemesi dolayısıyla onunla evlenme kararı aldığı belirtiliyor. Ancak en olası durum kızın kişiliğinin kendi kişiliğinin tam tersi olması ve onu ideal eş olarak görmesi...
Adı Rusçada ‘günahkâr’ anlamına gelen Rasputin’in 30 yaşına gelmeden önce Praskovya’dan 4 çocuğu oldu ve hayatı bir anda değişti. Özellikle coğrafi olarak Rusya’ya yakın olan Yunanistan’da, kutsal alanlara hacı olarak yönelerek farklı bir yola girdi.

Dinsizlik yolculuğu
Rasputin bir aziz miydi yoksa bir iblis mi? Bu, Rus tarihçilerin fikir ayrılığına düştüğü bir soru. Bazıları, modern Rusya’daki en kötü dini sapkınlıklardan birini, yani yukarıda bahsettiğimiz Khlistizm olarak bilinen görüşü vaaz ettiğini iddia ediyor. Diğerleri ise, inanç sisteminin herhangi bir şüpheden daha güvenli olduğuna inanıyor.
Gerçek ne olursa olsun Rasputin’in 1884- 1900 arasındaki dönemde ne yaptığına dair çok fazla veri yok. Bilinen yalnızca oğlu Dimitri’nin 1895’te, kızı Maria’nın 1898’de ve diğer kızı Varvara’nın 1900’de doğduğu.
Rasputin, gezginliğini ve görüşlerini savunmayı sürdürdü. Şöhreti arttı, hikayeleri kendi şehrinde ve civar şehirlerde yaşayanların kulaklarına kadar ulaştı. Ayrıca kehanet yeteneği, başkalarının kendisini aldatma girişimlerinden uzak durduğu bir öngörü ve ellerini hastalığın bulunduğu bölgeye koyarak insanları iyileştirme yeteneği ile öne çıktı. Cömertliğiyle de tanınıyordu. Öyle ki birçok takipçisinin verdiği hediyeleri ve paraları anında ihtiyaç sahiplerine dağıtıyordu. Bazen de ailesine para gönderiyordu.
1900’lü yıllarda, Rasptin 30’lu yaşlarındayken şöhreti Sibirya’ya ulaştı.
Rasputin on yıl boyunca adeta zaman zaman eve gelen gezgin bir turist gibiydi. O yıllardaki çalışmaları veya ziyaret ettiği yerler hakkında bilgimiz yok. Ancak en iyi etkiyi Rus karakterinden çok doğu karakterine yakın olan Kazan şehrinde bıraktığı açık.
ABD’li yazar Heinz Liepmann, ‘Rasputin… Yeni Bir Bakış’ adlı kitabında Rasputin’in o dönemde çoğunluğu tedavi için gelen hastalardan oluşan, dilencilerle çevrili kalabalıklar aracılığıyla Rusya genelinde geniş bir ün kazandığını belirtiyor. Kitapta, Rasputin’in söz konusu dönemde kendisini seyredenlerin hafızalarında korunmuş, felçli bir kişiyi ‘sadece ayağa kalkıp yürümesini söyleyerek’ iyileştirdiği bir sahne var. Bu olay, gerçek bir temele sahip olmasa da en azından Rasputin’in Kazan’da doktor olduğu yönündeki ününü doğruluyor.
Rasputin, Kazan’dan Rusya’nın çarlık başkenti St.Petersburg’a kadar ilerledi ancak onu şehre kimin getirdiği konusundaki gizem bugüne kadar belirsizliğini korudu. Bölgeye gitmesini kimin kolaylaştırdığını tam olarak bilen yok. Bazı anlatılarda, Kazan’dan zengin bir dulun Rasputin’i onurlandırdığı ve kimsenin haberi olmadan onu St. Petersburg’a getirdiği belirtiliyor.
makale-0-1B13A26E00000578-273_636x382.jpg
Bir grup kadın arasındaki Rasputin (Getty Images)​
Diğer bazı anlatılara göre ise gizemli adamın çarlık başkentine gelişi, eski Yugoslavya’da Karadağlı Büyük Düşes Militsia sayesinde oldu.

Otoriteye yakınlaşma
Rasputin’in St. Petersburg ziyareti yaklaşık beş ay sürdü. Öyle görünüyor ki bu süre, 20’inci yüzyılda Rus tarihinin yeni bir bölümünü yazmak için yeterliydi.
1903 yılının aralık ayında Çar 2. Nikolay, ‘Seraf’ adlı bir Rus keşişinin aziz ilan edilmesine karar verdi. Keşişin, tahtın varisi olacak bir oğlu olması için yaratandan dilekte bulunmasını umuyordu.

Colin Wilson, ‘Romanovların Düşüşü’  adlı kitabında bu konuda şunları söylüyor:
“Kötü şöhretli ve kimliği belirsiz olan Rasputin, gezgin bir hacı kılığında kilise liderlerinin arasına katıldı. Seraf’tan anılar içeren Gümüş Mabed’in önünde uzun süre dua etti. Dindarlığı, sarhoşlukla birleşmişti. Daha sonra kalabalığa, yakında yeni bir mucizenin gerçekleşeceğini müjdeleyerek kehanetini duyurdu. Ülkenin uzun zamandır beklediği Rus tahtına bir varis doğmadan, insanların kalplerine neşe gelmeden yıl bitmeyecekti.”
Kesin olan şu ki Rasputin’in kehaneti çoktan gerçekleşmişti ve Rasputin’in hayatında büyük rol oynayacak bir varis doğmuştu: Aleksey. Varis, 12 Ağustos 1904’te doğdu. Ancak ne yazık ki kalıtsal hemofili hastalığına sahipti.
Rasputin, Çar’ın eşine çok yakın olan etkili bir kilise yetkilisine yaklaştı. Bu yetkili, St. Petersburg’daki Teoloji Akademisi’nin müfettişi, son derece manevi bir şahsiyet ve siyasi olarak gerici sayılan Archimandrite Theophanes’ti.
Rasputin hırslı değildi. Para veya siyasi nüfuz peşinde koşmadı. Topluluğunun büyüklüğüne tanıklık etmeye çalışan toplumsal bir ‘asalaktı.’ İktidara ulaşma isteğiyle ipleri çözen bir isimdi.
Rasputin’in gizli yetenekleri onu tüm rakiplerinden üstün olduğuna inandırdı ve Rusya’nın kendisine tanıklık etmesini istedi. İktidara yaklaşmak için sarf ettiği yoğun çabalar, kişisel gücünün kendi başına bir güçle birleştirilmesi gerektiği, zira Rusya’da Çar’ın siyasi gücünden daha büyük bir güç bulunmadığı düşüncesi çerçevesinde ilerliyordu.
Bu iktidar arzusu, hanedanın dağılmakta olduğunu ve sona ereceğini anladığında bile St. Petersburg’da hayatta kalmasının sırrıdır. Tarihin akışını değiştirebileceğini hissetti ve bu kaderciliği asla sorgulamadı.
Rasputin, 1903’ten başlayarak Rus tarihinin akışına müdahaleye hazırdı. Belki de birkaç yıl içerisinde olan buydu.

Kehanet ve aldatma
Çar Nikolay’ın sarayı, özellikle İmparatoriçe Aleksandra Fyodorovna’dan bu yana Çarlık dini statüsünden uzak değildi. İmparatoriçe, azizlerden yardım isterdi. Veliaht Prensi doğurması için Tanrı’ya dua etmek amacıyla ikametgahına girişlerini kolaylaştırırdı.
Çar ve İmparatoriçe, başkentlerinde dolaşan o garip mistiğe dair haberleri ve Tanrı onlara bir erkek çocuk verdikten sonra çoktan yerine gelmiş olan kehanetini duymuşlar mıydı? Büyük olasılıkla evet. Çünkü Çar, bu durumdan kişisel günlüklerinde bahsediyor. 14 Kasım 1905 tarihinde “Tobolsk Piskoposluğu’ndan Tanrı’nın adamı Grigor ile tanıştık” diye yazmıştı.
Adeta güvenlik duvarıyla çevrili Çar’ın Rasputin tarafından aldatılması ve Çar’ın Rasputin’de şeytanın değil, azizin yüzünü görmesi nasıl bir kaderdi?
Rasputin’in İngiltere Kraliçesi Victoria’nın torunu olan annesinden miras kalan hemofili nedeniyle tahtın varisi Veliaht Prens Aleksey’in acısını ve kanamasını hafifletmeyi başardığı açık. Bu hastalık deri altı kanama ile başlar, daha sonra sert bir şiş ortaya çıkar ve ardından şiddetli ağrı eşliğinde felç yaşanır.
Birçok vatandaşın gözünde Deccal, bir kesimin gözünde ise aziz olan Rasputin, Veliaht Prens’in hastalığını nasıl tedavi etti?
Teorilerden biri, Rasputin’in nabız yavaşlatmak için sıklıkla hipnoz yeteneğini kullandığı ve böylece kanın vücuttaki dolaşım basıncını azalttığı yönünde.  
İmparator’un kendisi de dahil İmparatoriçe’nin Rasputin ile yakınlaşmasının kesin nedeni Rasputin’in tedavi mucizesiydi. Doğaüstü güçleri kendini gösterdi. Yavaş yavaş İmparatoriçe’nin danışmanı ve sırdaşı oldu. Rasputin, İmparatoriçe’yi haftanın belirli günlerinde sarayda ziyaret etmeye başladı.
Rusya’daki siyasi koşullar, İmparatoriçe’nin gerekirse ülkenin siyasi yöneticisi olması için tarihi bir fırsat sağladı. Rus ordusunun Alman ordusu tarafından yenilgiye uğramasından ve Varşova’nın işgal edilmesinden sonra Çar, amcası yaşlı Nikolay’ı Rus silahlı kuvvetlerinin komutasından çıkardı ve savaşları bizzat denetledi. Peki, Rasputin’i Çarlık boyunca iktidarın dizginlerini elinde tutan İmparatoriçe’nin aklına, belki de kalbine bu kadar yaklaştıran neydi?
Özellikle de herkesin gözünde Aleksandra’nın yakın bir sırdaşı olarak görülmesi sonrasında Rasputin’in sarayda oldukça geniş bir etki elde etmesi doğaldı. Aynı şekilde konunun Çar’a da uzandığı ve kendisine askeri tavsiyeler içeren mektuplar gönderdiği söylentileri de yayılmaya başlandı. Ayrıca hiç kimse, Rasputin’in edebi ve manevi açıdan önüne geçemiyordu.
Çarlık sarayındaki pek çok kişi açısından rahatsız edici bu durum, iktidardaki Romanov Hanedanı’nın birçok üyesi arasında öfke, hatta güçlü bir tiksinti uyandırdı. Öyle ki onlar açısından Rasputin’in kişisel davranışları kabul edilemez ve mantıksızdı. Peki, bu adam nasıl bu konuma ulaşabildi? Söylentilere göre rütbesi, Aleksandra’yı Rasputin’in elinde kuklaya dönüştürmüştü.
Bazı cümleleri büyük bir acıyla ifade eden bu Rus çiftçinin, askerî açıdan doğru olanı Çar’a göstermesi belki de bir olağanüstü durumdur. Nikolay’ın onu dinlememesi, söz konusu dönemde ülkenin koşullarının bozulmasına yol açtı ve kısa sürede Bolşevik Devrimi’nin zeminini hazırladı.
Rasputin, Rusya’nın Osmanlılarla Balkan Savaşı’na girmesine karşı çıkanlardan biriydi. Çar’a uzun süre fazla bir hamlede bulunmamasını tavsiye etti. Ancak Rus milliyetçileri ve ülkedeki etnik fanatikler, Ortodoks halklarına yardım etme zorunluluğu bahanesiyle Çar’ı faydasız bir savaşa soktular. Rasputin, Çar’la konuştu ve bu savaşa girmenin Romanov Hanedanı’nın sonu anlamına geleceği ve Rusya’nın bundan zarar göreceği konusunda uyarıda bulundu.
Bu, Rasputin’in bir kehanetiydi. Farklı tarihçiler tarafından yazılmış birçok kitabın sayfaları, 20’inci yüzyılın en önemli vizyonerlerinden veya kahinlerinden biri olduğunu ortaya koyuyor. Nostradamus, Baba Vanga ve diğerleri gibi tanınmış isimlerle karşılaştırıldığında, insanların bu adamın ‘kimisi gerçekleşmiş ve kimisi de gerçekleşmek üzere olan’ öngörülerinden haberdar olma şansları zayıf. Peki, Rasputin’den yapılan alıntılar neler?

Rusya’nın ve insanlığın geleceği üzerine
Rasputin’in faaliyetlerinin belki de en az bilinen yönü, yıllar boyunca yazdığı ‘Dindar Fikirler’ başlıklı 1912 tarihli kitabında birisinin kendisine yardım etmiş olması ve kitabı yeniden gözden geçirmesine yardımcı olmasıdır. Kitaptaki kehanetlerin çoğu ise özellikle Rusya ile ilgili olmasına rağmen aslında ünlü Fransız Astrolog Michel Nostradamus’un kehanetlerinden daha az.
Rasputin, 1917’de gerçekleşen Bolşevik Devrimi’ni ve Çar hanedanının trajik sonunu uzaktan mı gördü?
Öyle görünüyor ki bu kitapta yer alan kehanetlerin başında, Çar’ın oğullarından birini kucakladığında sanki ölü bir adama baskı yapıyormuş gibi hissettiği hakkında yazdıkları geliyor.
Aslında İmparatoriçe Aleksandra’nın bir dostu olan Anna Alexandrovna Vyrubova da dahil Rasputin’i şahsen tanıyanlar aracılığıyla bize ulaşan başka kehanetler de var.
Bunların arasında St. Petersburg’un adını değiştirirse imparatorluğun düşeceği kehaneti de bulunuyor. Rusya’da iç savaşın başlamasıyla ilgili bazı ifadeleri, soyluların ülkeyi terk edeceğini, kardeşlerin birbirlerine isyan edeceklerini ve birbirlerini öldürmekten çekinmeyeceklerini içeriyor.
Bunun da ötesinde ‘Almanların Petersburg’a yaklaşacağını, şehri kuşatacağını, halkın açlıktan öleceğini ve avuçlarındaki bir parça ekmeğin kurtuluşları olacağını’ belirttiği için ölümünden yaklaşık 25 yıl sonra Nazilerin Rusya kuşatmasına işaret ettiğini söyleyenler de var. Bu öngörü, Nazi Almanyası’nın işgali sırasında şehrin Neva Nehri üzerindeki kuşatma nedeniyle, Rasputin’in bile 1941 tarihine doğru bir şekilde atıfta bulunduğunu gösterdi.
Peki, Sovyetler Birliği’nin yükselişini de öngördü mü?
Bu mümkün olabilir. Rusya’nın ‘kırmızı kuyu’ gibi olacağı bir zamanın geleceğini, o dönemin kötüler için bir bataklık gibi olacağını ve ülkenin yeniden birkaç cumhuriyetten oluşan bir imparatorluk haline geleceğini yazdı. Ancak ona göre bu birlik daha sonra etnik çatışmalar nedeniyle çökecekti.
Bir keresinde aya bakarken, “Uzun yıllar sonra insanlık aya ayak basacak ve bu kişi, bir Amerikalı olacak. Ancak ilk keşif burada yaşanacak” demişti. Burada Rusya’ya atıfta bulunuyordu. Bu gerçek oldu ve ABD’den önce Ruslar uzaya ayak bastı ve daha sonra ABD’liler de aya ulaştı.
Peki, iklim değişikliği olgusu ve ekolojik kriz, Rasputin’in kehanetlerinin bir parçası mıydı?
Büyük ihtimalle evet. Zira o, insanlığın geleceğinin depremler taşıyacağını, yeryüzünün daha da gerginleşeceğini, yeryüzünün açılıp sular altında kalacağını, meyve vermeyi bırakacağını, ekili bitkilerin acılaşacağını, verimli toprakların bataklığa dönüşeceğini, güneşin kavurucu ışınları nedeniyle dünyanın bir kısmının kuruyacağını, iklimde keskin bir değişiklik olacağını ve güllerin de aralık ayında çiçek açacağını (küresel ısınmanın bir işareti) söyledi.
Rasputin, dünyanın başına gelecek birçok felaketten sonra Rusya’nın geleceğinden de bahsetti mi?
Evet; kısa ancak oldukça anlamlı bir cümleyle:
“Tüm felaketlerden sonra Rusya, kartal bayrağı altında iyi bir ülke olacak.”
Peki Rusya, savaşları ve yeni çarı hakkında daha fazla bilgi var mı? Belki de bahsi geçen sorunun cevabı, araştırmayı derinleştirmeyi ve tekrar geri dönmeyi gerektiriyor.

Son olarak; zehir ve mermiler
Geriye sonlardan bahsetmek kalıyor. Bunların kehanetlerle bağlantılı olması şaşırtıcı. Bu, sahibinin öldüğü bir kehanet de olabilir. Peki, nasıl?
Aralık 1916’da, yani Ekim 1917’deki Bolşevik Devrimi’nin patlak vermesinden hemen önce Rasputin, Çar’a ölümünü öngördüğü ve olası katilleri hakkında bir mektup yazdı. Mektupta şöyle diyordu;
“Akrabalarınız ölümüme yol açarsa, ailenizden herhangi biri -ne çocuklar ne de akrabalar- iki yıldan fazla hayatta kalamaz. Hepsi Rus halkı tarafından öldürülecek. Evet öldürüleceğim, artık bu hayatta yokum... Dua edin, dua edin ve güçlü olun. Kutsal ailenizi hatırlayın.”
Peki, Rasputin’in kendisi hakkındaki kehanetleri gerçekleşti mi?
Gerçekten de bir grup Rus vatansever, Rasputin’in Çarlık için uğursuz bir işaret haline geldiğini ve ondan kurtulmaları gerektiğini düşünüyordu.
Bu gruba Prens Feliks Yusupov ve Çar’ın kuzeni Grandük Dmitri Pavloviç başkanlık ediyordu.
Rasputin, Yusupov Sarayı’na davet edildi ve kendisine zehirle dolu bir pasta sunuldu. Ancak pastadan oldukça fazla yemesine rağmen zehir etki etmedi. Öyle ki bu yoldan suikast girişimlerine karşı korunmak için her gün zehir damlaları alıyordu. Bu yüzden silahla vurularak öldürüldü. Birkaç gün sonra cesedi Moyka Çayı’nda yüzerken bulundu.
Ancak durumun en önemli ve tehlikeli yanı, suikasta uğraması halinde kehanette bulunduğu şeyin gerçekleşmesiydi. Çar Nikolay’ın iki akrabası Rasputin’den yaklaşık üç hafta sonra öldürüldü. Daha sonra, ölümünden dokuz ay sonra da Rusya Çarı ve ailesi, Bolşevikler tarafından idam edildi.
Peki, Rasputin’in hikayesi burada bitti mi?
Bu gizemli Rus’un hikayesinin son bölümlerinin henüz yazılmamış olması muhtemel. Belki bir gün iyisiyle kötüsüyle, adı azizle ve şeytanla anılan bu adam hakkında daha derin sırlar açığa çıkabilir.



Türkiye, ABD yaptırımları kapsamında İranlı Bank Mellat'ın lisansını iptal etti

İstanbul’da İran’ın Mellat Bankası şubesi önünde yürüyen insanlar (Arşiv- Reuters)
İstanbul’da İran’ın Mellat Bankası şubesi önünde yürüyen insanlar (Arşiv- Reuters)
TT

Türkiye, ABD yaptırımları kapsamında İranlı Bank Mellat'ın lisansını iptal etti

İstanbul’da İran’ın Mellat Bankası şubesi önünde yürüyen insanlar (Arşiv- Reuters)
İstanbul’da İran’ın Mellat Bankası şubesi önünde yürüyen insanlar (Arşiv- Reuters)

Türkiye, yıllardır Batı yaptırımlarına tabi olan İran’ın Mellat Bankasının faaliyet lisansını iptal etti. Kararın, İran bankacılık sistemine yönelik baskıyı artırmayı amaçladığı ve Washington’ın Tahran’a karşı ekonomik baskısını artırdığı bir dönemde ABD’nin artan baskılarına yanıt niteliği taşıdığı belirtildi.

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), lisansın iptaline ilişkin kararını, Washington’ın Devrim Muhafızları ile bağlantıları olduğu şüphesiyle Türk Golden Global Bank’a yaptırım uygulamasından iki hafta sonra aldı. Banka ise söz konusu suçlamaları reddetti.

Karar ayrıca, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Donald Trump’ın New York’ta salı günü başlayacak Birleşmiş Milletler Genel Kurulu toplantıları kapsamında gerçekleştirmesi beklenen görüşmenin hemen öncesinde alındı.

Merkezi Tahran’da bulunan Mellat Bank, OpenSanctions adlı ve yaptırım uygulanan kuruluşların izlenmesine olanak sağlayan açık veri tabanına göre, “İran hükümetine mali destek sağladığı” gerekçesiyle ABD, Avrupa Birliği ve İngiltere’nin yaptırımlarına tabi. Aynı kaynağa göre İran hükümeti, bankanın en büyük hissedarları arasında yer alıyor.

Mellat Bank, İran’ın en büyük ve en eski ticari bankalarından biri. 1980 yılında kurulan bankanın ülke genelinde 1.000’den fazla şubesi bulunuyor.

BDDK, kararını Bankacılık Kanunu’nun “B-71” maddesine dayandırdı. Söz konusu madde, bankanın faaliyetlerini sürdürmesinin “mevduat sahiplerinin ve hissedarların haklarını, finansal sistemin güvenliğini ve istikrarını tehdit ettiğinin” tespit edilmesi halinde lisansın iptal edilmesine olanak tanıyor.

Görsel kaldırıldı.
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, 24 Ağustos’ta İran’a yönelik yaptırımların sıkılaştırıldığını duyurduğu basın toplantısında. (Reuters)

Batılı ülkeler, İran’ın nükleer silah elde etmeye çalıştığı yönündeki suçlamalar kapsamında daha önce Mellat Bank’a yaptırım uygulamıştı. Tahran ise bu suçlamaları reddediyor. Söz konusu yaptırımlar, İran’ın nükleer programına ilişkin 2015 tarihli uluslararası anlaşma kapsamında daha sonra kaldırılmış, ancak ABD Mayıs 2018’de anlaşmadan tek taraflı olarak çekilerek Tahran’a yönelik ağır yaptırımları yeniden yürürlüğe koymuştu.

Türkiye’nin son adımının, onlarca yıldır uygulanan uluslararası yaptırımların İran bankacılık sistemini küresel finans sisteminden büyük ölçüde izole ettiği bir dönemde, ülkenin bankacılık sektörüne yönelik baskıyı daha da artırması bekleniyor.

Karar, Washington’ın Tahran’a karşı yürüttüğü “ekonomik savaş” kapsamında Ankara üzerindeki finansal ve bankacılık akışlarını denetleme yönündeki baskısının arttığı bir döneme denk geldi.

ABD Hazine Bakanlığının Golden Global Bank’a yaptırım uygulamasının ardından Türkiye Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Ankara’nın “terörün finansmanı ve her türlü yasa dışı finansmanla mücadele” konusunda kararlı olduğunu belirtti. Şimşek ayrıca Türk şirketlerine yaptırımlardan kaçınmak için gerekli tedbirleri almaları çağrısında bulundu.

Washington kısa süre önce, aralarında İran merkezli sivil havayolu şirketi Mahan Air ile iş birliği yapmakla suçlanan üç Türk şirketinin de bulunduğu 36 kuruluşu yaptırım listesine aldı. Mahan Air ayrıca İran Devrim Muhafızları’na destek sağlamakla suçlanıyor.

Şarku’l Avsat’ın İran’ın yarı resmi Öğrenciler Haber Ajansı’ndan (ISNA) aktardığına göre Mahan Air, bu hafta Türk makamlarının talebi üzerine 21 Eylül’den itibaren Türkiye’ye uçuşlarını askıya alacağını açıkladı.

İran, şubat ayının sonlarında başlayan ve ABD ile İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan bir savaşın içinde bulunuyor. Çatışmalar daha sonra Ortadoğu’nun diğer bölgelerine de yayıldı.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, Financial Times gazetesinde yayımlanan bir makalesinde Washington’ın İran’a karşı “şimdiye kadarki en büyük ekonomik saldırıyı” başlatacağını yazmıştı. Bessent, bu girişimi Normandiya Çıkarması’na, İngilizcede “D-Day” olarak bilinen operasyona benzetirken, bu çabalara katılmayan ülkelere ikincil yaptırımlar uygulanacağı uyarısında bulunmuştu.


Polonya Başbakanı, Rusya'ya meydan okudu: "Tek karış toprak vermeyeceğiz"

Polonya Başbakanı Donald Tusk, ülkesinin "bir parça toprak bile" vermeyeceğini söyledi (AFP)
Polonya Başbakanı Donald Tusk, ülkesinin "bir parça toprak bile" vermeyeceğini söyledi (AFP)
TT

Polonya Başbakanı, Rusya'ya meydan okudu: "Tek karış toprak vermeyeceğiz"

Polonya Başbakanı Donald Tusk, ülkesinin "bir parça toprak bile" vermeyeceğini söyledi (AFP)
Polonya Başbakanı Donald Tusk, ülkesinin "bir parça toprak bile" vermeyeceğini söyledi (AFP)

Maira Butt 

Polonya Başbakanı Donald Tusk, Rusya'yla gelecekte yaşanabilecek herhangi bir çatışmada ülkesinin hiçbir şekilde toprak vermeyeceğini vurguladı.

Bu açıklama, Tusk'un perşembe günü Kremlin'in Ukrayna'yı destekleyen Avrupa ülkelerine drone ve roketlerle hibrit saldırılar düzenlemeyi planladığı uyarısında bulunmasından kısa süre sonra geldi.

Tusk, perşembe günü X'te "Biz toprak kaybedebilecek bir milletiz ancak ruhumuzu asla kaybetmeyeceğiz; topraklarımızdan vazgeçebiliriz ama vatanımızdan asla vazgeçmeyeceğiz" diyen Polonya Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki'ye yanıt veriyordu.

Başbakan, "Sayın Cumhurbaşkanım, bu paylaşımı silmenizi öneririm. Topraklarımızın en küçük parçasından bile vazgeçmeye niyetimiz yok" diye cevap verdi.

Daha sonra X'te paylaştığı bir videoyla bu tutumunu pekiştiren Tusk, "Müttefiklerimize olan sadakatimiz ve kararlılığımız; işte ortak gücümüz budur. Tek bir karış toprak bile vermeyeceğiz" dedi.

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski'yle görüşmek üzere perşembe günü Ukrayna'ya giden Polonya lideri, "onları zorlu haftalar ve ayların beklediği" uyarısında bulunmuştu.

Rusya'ya atfedilen bir dizi hava sahası ihlalinin ardından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in hibrit saldırılarını NATO ülkelerine de taşıyabileceği endişesiyle Avrupa genelinde gerginlik tırmanıyor.

NATO'nun doğu kanadındaki savunmanın güçlendirilmesi çağrıları yapan Tusk, geçen yıl eylülde uçuşa yasak bölge ilan edilmesini de istemişti.

Tusk perşembe günü yaptığı açıklamada, "Drone veya diğer türdeki mermilerin doğu kanadındaki bir veya birkaç ülkenin topraklarına girme, hatta yıkıma yol açma riski gerçekten var" uyarısında bulunmuştu.

Resmi açıklamada bunun bir kaza olduğu ve NATO'nun karşılık vermeyi düşünmesi için hiçbir neden bulunmadığı söylenecek.

Polonya Savunma Bakan Yardımcısı Magdalena Sobkowiak-Czarnecka, ABD Başkanı Donald Trump'ın bu çalışmalarda ilerleme kaydedildiğini belirtmesinin ardından, ülkenin batısına olası bir kalıcı ABD askeri üssünün kurulacağını cuma günü söylemişti.

Görsel kaldırıldı.
Donald Tusk, X’te "Hepimizi zorlu haftalar ve aylar var bekliyor" diye yazdı. "Bugün, Ukrayna’da dayanışmamızı gösteriyoruz." (X/DonaldTusk)


Diğer yandan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Ukrayna'daki savaşın ve Ortadoğu krizinin ülkesindeki yakıt fiyatları üzerindeki etkisini görüşmek üzere acil bir toplantı düzenlemişti.

Rusya, Avrupa'yla savaşmak istemediğini vurgulasa da Putin daha önce Moskova'nın "savaşmaya hazır" olduğunu iddia etmişti. Önceki günlerde deneyimli Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Rusya'yla Avrupa arasında çıkacak herhangi bir çatışmanın "çok kısa" süreceği uyarısını paylaşmıştı.

CIA Direktörü John Ratcliffe, geçen ay Moskova'ya nadir bir ziyaret gerçekleştirmişti. Bu, 2022'de ülkenin Ukrayna'yı istila etmesinden birkaç hafta önce selefinin yaptığı ziyaretten sonra gerçekleşen ilk ziyaretti.

Konu hakkında bilgi sahibi kaynaklar, CBS News ve Wall Street Journal'a yaptıkları açıklamada Ratcliffe'in bu geziyi Rusya'yı NATO'ya saldırmaması yönünde uyarmak amacıyla gerçekleştirdiğini söylemişti.

Kremlin Sözcüsü Dmitri Peskov, "korkutma senaryoları" diye nitelediği bu iddiaların "gerçeklikle hiçbir ilgisi olmadığını" belirtmiş ve Moskova'nın, "Avrupa ülkelerinden kendisine yönelik çok agresif bir politikayla karşı karşıya olduğunu" eklemişti.

 Independent Türkçe,independent.co.uk/news


Savaşlar neden çıkar ve nasıl bitmek bilmeyen kâbuslara dönüşür?

İsrail bombardımanı sonucu Güney Lübnan semalarında yükselen duman (AFP)
İsrail bombardımanı sonucu Güney Lübnan semalarında yükselen duman (AFP)
TT

Savaşlar neden çıkar ve nasıl bitmek bilmeyen kâbuslara dönüşür?

İsrail bombardımanı sonucu Güney Lübnan semalarında yükselen duman (AFP)
İsrail bombardımanı sonucu Güney Lübnan semalarında yükselen duman (AFP)

Antoine el-Hac

Bir devlet savaşa nadiren yenileceğini düşünerek girer ya da başlattığı çatışmanın uzun sürecek bir kâbusa ve sonu gelmeyen bir tünele dönüşeceğini öngörür. Buna rağmen görünen o ki hiç kimse ders çıkarmıyor; tarih, daha doğrusu insan kendini tekrarlıyor. O an için hesaplı ve üzerinde düşünülmüş görünen kararlar, zamanla yıpratma savaşlarına, değişen hedeflere ve siyasi ve stratejik açıdan ağır bedeller ödemeden geri adım atamaz hale gelen liderlere yol açabiliyor.

Uluslararası ilişkiler alanında önde gelen gerçekçilik teorisyenlerinden Amerikalı Profesör Stephen M. Walt, yıkıcı savaşların genellikle bir anda ortaya çıkmadığını ve tam anlamıyla sürpriz olmadığını belirtiyor. Walt’a göre bu savaşlar çoğunlukla stratejik hesap hatalarının art arda gelmesinin sonucu. Süreç, rakibin ve sahip olduğu kapasitenin yanlış değerlendirilmesiyle başlıyor; ardından taraflı tavsiyeler, gizli hedefler ve geri adım atmayı devam etmekten daha zor hale getiren siyasi baskılarla durum daha da ağırlaşıyor.

Ukrayna’nın başkenti Kiev’e düşen bir Rus füzesinin açtığı çukur (AP)
Ukrayna’nın başkenti Kiev’e düşen bir Rus füzesinin açtığı çukur (AP)

Tehlike işaretleri

İlk tehlike işareti cehalet. Zira askerî güç, müdahale edilen toplumu anlamak anlamına gelmeyebilir. Askerî açıdan üstün bir devlet, rakibinin ordusu hakkında ayrıntılı ve doğru bilgilere sahip olabilir ancak rakibinin tarihini, siyasi ve toplumsal yapısını, direnme kapasitesini ya da coğrafi olarak çevresindeki güçlerin vereceği tepkilerin niteliğini bilmeyebilir. Çelişki de burada başlar: Muharebeyi kazanmak mümkün olabilir ancak bunun sonuçlarını öngörmek ve süreci kontrol altında tutmak imkânsız hale gelebilir...

Savaşa giden yolda, karar alıcıya danışmanlık yapan tüm taraflar aynı konumdan hareket etmez. Bazılarının, başarı ihtimalini olduğundan büyük göstermesine ve riskleri küçümsemesine yol açan ideolojik, ekonomik veya jeopolitik çıkarları bulunabilir. Çoğu zaman liderler, duymak istediklerini teyit eden iyimser değerlendirmelere, sağduyulu uyarılardan daha fazla itibar etme eğiliminde olur.

ABD’nin USS George Washington uçak gemisindeki uçaklar (AFP)
ABD’nin USS George Washington uçak gemisindeki uçaklar (AFP)

Ardından kırılgan ve değişken hedefler sorunu ortaya çıkar. Savaş, sınırlı bir hedefle ya da bu hedefe hızlı ve düşük bir maliyetle ulaşılabileceği düşüncesiyle başlayabilir. Ancak süreç tıkandığında görev de değişir. Başlangıçta rejimi devirmek olarak belirlenen hedef, zamanla yeni bir düzen kurma çabasına dönüşür; kısa süreli olması planlanan askerî operasyon ise uzun soluklu bir siyasi projeye evrilir. Böylece savaş, başlangıçtaki hedefin anlamını ve netliğini yitirmesinin ardından dahi devam eder.

Tırmanma sarmalı

En tehlikeli aşama, savaşın tırmanma sarmalına girmesiyle başlar. Kayıplar arttıkça başarısızlığı kabul etmenin siyasi maliyeti de yükselir. Liderler, bir önceki turun başaramadığını bir sonraki turun başaracağı umuduyla geri adım atmak yerine riski artırmaya başlar. İç siyasi baskılar ile dış gerilim birbirine eklenir ve sonunda geri çekilmek, çatışmayı sürdürmekten daha ağır bir seçenek haline gelir.

Ancak bu dinamik tek başına dünyanın neden daha fazla çatışmaya sürüklendiğini açıklamıyor. Bunun altında daha derin etkenler de bulunuyor: korku ve belirsizlik, rakibin niyetlerinin ve karşılık verme kapasitesinin yanlış değerlendirilmesi, uluslararası sistemin hâkim bir güçten yükselen başka bir güce geçişine eşlik eden güç mücadeleleri ve bunun sonucunda ortaya çıkan Tukidides Tuzağı. Ayrıca yeterli siyasi kısıtlamayla karşılaşmayan liderler de bulunuyor. Bu durumda kişisel ihtişam arayışı, ideoloji veya intikam arzusu savaş hesaplarının bir parçası haline gelebiliyor.

Tehlike, uluslararası sistemin kurallarının kendisi aşınmaya başladığında daha da büyüyor. Büyük güçlerin anlaşmazlıklarını yönetmelerine yardımcı olması beklenen kurallar ve kurumlar, güçlü devletlerin bunları görmezden gelmesi ya da seçici biçimde uygulaması halinde etkisini yitiriyor. Kurallara ve kurumlara duyulan güven azaldıkça yanlış hesap yapma ihtimali artıyor ve bir krizden diğerine geçiş daha da hızlanıyor.

Savaşların sonu

Büyük savaşların sonu, zaferin çatışmaların her zaman sona erdiği yol olmadığını gösteriyor. Savaş, İkinci Dünya Savaşı’nda olduğu gibi taraflardan birinin tamamen askerî yenilgiye uğraması ve çökmesiyle sonuçlanabilir. Birinci Dünya Savaşı’nda olduğu gibi yıpranma ve askerî-siyasi çöküşle de sona erebilir. 1953’te Kore Yarımadası’nda olduğu gibi çatışmanın temel nedenlerini ortadan kaldırmayan müzakere edilmiş bir anlaşmayla da durabilir. Büyük güçler arasındaki uzun süreli çatışmalar ise 1991’de Sovyetler Birliği örneğinde olduğu gibi taraflardan birinin kendi içinde yaşadığı çöküşle sona erebilir.

Polonya ordusunun eğitim tatbikatı sırasında bir helikopter ve tanklar (AFP)
Polonya ordusunun eğitim tatbikatı sırasında bir helikopter ve tanklar (AFP)

Gerçekte savaşın nasıl sona erdiği, kimi zaman sona ermesinin kendisinden daha önemli olabilir. Zira ağır veya dengesiz anlaşmalar, bir sonraki çatışmanın tohumlarını ekebilir. Bu nedenle savaşın sona ermesi, savaşın nedenlerinin de ortadan kalktığı anlamına gelmez.

Acil soru

Bugün en acil soru şu: Dünya üçüncü bir dünya savaşına doğru mu ilerliyor?

Bunun kesin bir yanıtı yok ancak bu sorunun gündeme gelmesini haklı kılan göstergeler giderek daha belirgin hale geliyor. Zira çatışmalar arasındaki sınırlar hiç olmadığı kadar bulanıklaştı. Bu nedenle Ukrayna’daki savaş, ABD-Çin rekabeti, Ortadoğu’daki gerilim ile nüfuz, enerji ve teknoloji üzerindeki mücadelelerin tümü aynı uluslararası ortam içerisinde hareket ediyor ve aralarındaki temas noktaları giderek artıyor.

Bununla birlikte üzerinde durulması gereken bir paradoks bulunuyor. Çin, son on yıllarda ABD ve Rusya ile karşılaştırıldığında geniş çaplı kara savaşlarına doğrudan müdahil olma konusunda daha temkinli bir tutum sergiledi. Antoine el Hac'ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre bu durum, Çin’in çatışmalardan uzak durduğu veya güç kullanmayı reddettiği anlamına gelmiyor. Aksine Çin’in ekonomi, ticaret, teknoloji, siyasi nüfuz ve uzun vadeli stratejik baskı gibi diğer araçlara daha fazla başvurduğuna işaret ediyor.

Krizlerin arttığı ve çıkarların birbiriyle kesiştiği bir dünyada en büyük tehlike, bir liderin bilinçli olarak dünya savaşı başlatmaya karar vermesi olmayabilir. Asıl tehlike, eksik bilgilere, yanlış değerlendirmelere ve siyasi baskılara dayanan bir dizi küçük kararın alınması ve her aşamada geri adım atmanın bir önceki aşamaya kıyasla daha zor hale gelmesi olabilir.

Zira büyük savaşlar her zaman büyük bir kararla başlamaz. Bazen küçük bir hatayla başlar; hatta kimi zaman bir hata yaşanmış izlenimi verecek şekilde planlanmış bir olayla. Ve olayın gerçekleştiği anda bunun nereye varacağını hiç kimse bilmiyor olabilir.

İki Çin savaş uçağı (Arşiv – Reuters)
İki Çin savaş uçağı (Arşiv – Reuters)

Savaş hakkında söylenenler

- Prusya’dan Carl von Clausewitz (1780-1831) savaşı felsefi açıdan devlet politikasının rasyonel bir aracı olarak tanımladı ve savaşı basitçe ‘politikanın başka araçlarla devamı’ olarak nitelendirdi.

- Alman filozof Immanuel Kant (1724-1804), “Kalıcı barış, uluslararası ticaretin geliştirilmesi, anayasal cumhuriyetler ve liderleri savaşın maliyetleri konusunda temkinli olmaya zorlayan özgür devletler federasyonları aracılığıyla sağlanabilir” dedi. Kant, ‘Ebedi Barış Üzerine Felsefi Bir Tasarı’ adlı eserinde savaşın, hak yerine güce dayandığı için sonuçsuz ve anlamsız bir kısır döngü olduğunu savundu.

- Hollandalı filozof Erasmus (1466-1536), “Adaletsiz bir barış, en adil savaştan daha iyidir” dedi.

- Taoist felsefede, ‘Tao Te Ching’ adlı eserde askerî zaferlerin başarı değil, trajedi olduğu ifade edilir ve “Zaferden sevinç duyan, insanların katledilmesinden sevinç duyar” denir. Taoizm, savaşı doğal düzende meydana gelen ve yalnızca daha fazla şiddete yol açan bir bozulma olarak görür.

- Fransız Aydınlanma düşünürü Voltaire, ‘Felsefe Sözlüğü’ adlı eserinde savaşı alaya alarak onu yalnızca sefalete yol açan ‘kahramanca bir katliam’ olarak nitelendirdi. Voltaire ayrıca, iktidarın emirleri doğrultusunda binlerce masum komşunun öldürülmesinin herhangi bir zamanda faydalı veya şanlı bir eylem olarak görülebileceği düşüncesiyle de alay etti.

- Varoluşçu felsefenin öncülerinden Fransız filozof Jean-Paul Sartre, savaşın anlamsızlığını vurgulayarak “Zenginler savaştığında, yoksullar ölür” sözünü kaleme aldı. Sartre, savaşı sıradan insanların manipüle edilerek ölüme sürüklendiği ve sonunda yalnızca iktidara hizmet eden soyut kavramlar uğruna hayatlarını feda etmeye yönlendirildiği faydasız bir uygulama olarak görüyordu.