Körfez ülkeleri Ortadoğu'yu yeniden şekillendirmeyi başarabilecek mi?

Bölge, yeni, daha hoşgörülü bir gündem arayışında olan değişim ekseninin yükselişine tanık oluyor.

Suudi Arabistan'ın el-Ula kentindeki Körfez zirvesi toplantılarından bir kare (AFP)
Suudi Arabistan'ın el-Ula kentindeki Körfez zirvesi toplantılarından bir kare (AFP)
TT

Körfez ülkeleri Ortadoğu'yu yeniden şekillendirmeyi başarabilecek mi?

Suudi Arabistan'ın el-Ula kentindeki Körfez zirvesi toplantılarından bir kare (AFP)
Suudi Arabistan'ın el-Ula kentindeki Körfez zirvesi toplantılarından bir kare (AFP)

İnci Mecdi
2020’nin Ramazan ayı boyunca MBC Grubu, bölgede türünün ilki olan ve bir Arap ülkesinde Ummu Harun adlı bir Yahudi ebenin karşılaştığı zorlukları ele alan yeni bir dizi yayınlamıştı.
O dönemde, Arap dünyasındaki izleyiciler ve eleştirmenler, senaryosu iki Bahreynli tarafından yazılan, BAE-Kuveyt ortak yapımı olan ve saygın Kuveytli kadın aktris Hayat el-Fahd’in başrolde olduğu dizi konusunda ikiye bölünmüşlerdi. Bir grup, dizi yapımcılarını İsrail- Arap normalleşmesinin propagandasını yapmakla suçlarken, diğer bir grup, dizinin bölgede farklı dinlere mensup vatandaşların barış içinde yaşamlarına dair önemli bir mesaj sunduğunu ifade ederek övmüştü.
İsviçre’nin Basel şehrindeki Dijital Yayıncılık Enstitüsü’nün dergisinde yayınlanan "Arapçılık? Ortadoğu'da Yeni Bir Model Mücadelesi" başlıklı bir araştırma makalesine göre, Ummu Harun dizisi, Körfez'de ortaya çıkan ve son yıllarda bölgeye hakim olan bazı eski doktrinlere meydan okumaya çalışan yeni bir söylemin parçasıydı. Makale, bölgede modernleşmeyi benimseyen, etnikçi ve mezhepçi siyaseti varoluşsal bir tehdit olarak gören ve kalkınma ekseni olarak adlandırılan yeni, yükselen bir eksene işaret etti. Hem Şii hem de Sünni aşırılıkçı unsurların başını çektiği direniş ekseni karşısında, yeni "değişim/kalkınma ekseni" Ortadoğu'nun çehresini değiştirmeye çalışan alternatif bir vizyon sunuyor. Bu vizyon ise radikalliği varoluşsal bir tehdit olarak gören, Ortadoğu'nun çehresini değiştirmeye çalışan alternatif bir vizyon sunan bir dizi Körfez ülkesinin öncülük ettiği bir grup aktör tarafından temsil ediliyor.

Değişim ekseni
Makale, geleneksel Arap başkentlerinin hızlı gerileyişine paralel olarak, ekonomik, siyasi ve medyatik etkisi nedeniyle Körfez bölgesinin daha önemli bir ses olarak öne çıktığını söylüyor. Makalenin yazarları Hüseyin Ebu Bekir ve Nir Poms, Körfez önderliğindeki bu yeni eksenin nasıl yükseldiğini ve bölgedeki önceliklerin radikal bir şekilde yeniden ayarlanması yoluyla daha hoşgörülü bir Ortadoğu için yeni bir gündemin nasıl formüle edildiğini açıklıyorlar.
Makalenin yazarları, Eylül 2020'de imzalanan İbrahim anlaşmalarının, Ortadoğu'da büyüyen değişim kampı tarafından desteklenen daha olgun bir modelden yola çıkan bu yeni söyleme ışık tutulmasına yardımcı olduğunu söylüyorlar. Bahsi geçen kamp, ​​bölgeyi yeniden tanımlamaya çalışan ve bölgenin yalnızca etnik, dini ve kabilesel ayrımlara göre değil, aksine aynı zamanda geçmişi restore etmenin ve yeni bir gelecek yaratmanın acil bir ihtiyaç olduğuna inananlara göre de kategorize edilebileceğini vurgulayanlardan oluşuyor. Yazarlar, Körfez devletlerinin yanı sıra birkaç başka ülkenin, bu yeni modelin ana savunucuları olduğuna, çatışma ve savaşın sardığı bir bölge için yeni bir vizyon yaratmaya çalıştıklarına dikkat çekiyorlar.
Bu idealizm, kabile siyasetinin ve vekalet savaşlarının sürdüğü Yemen, Libya, Lübnan veya Suriye gibi yerlerden çok uzak gibi görünse de, makaleye göre, gençlerin yanı sıra bölgede tehlikeli olarak gördükleri eğilimi sürekli olarak yeniden yönlendirmeye çalışan bazı seçkinler arasında yankı buldu. 21. yüzyılın Ortadoğu'su eskisinden daha genç ve eğitimli. Bölge nüfusunun yüzde 65'inden fazlası 30 yaşın altında ve değişime hazır. Bazı Arap ülkelerindeki sokak protestolarıyla başlayan ve bazı Arap ülkelerinin çöküşüyle ​​sona eren son kaotik 10 yıl, Hizbullah ve İran'ın vekilleri gibi direniş politikalarının ve silahlı mücadelenin destekçilerinin zayıflama sebebiydi.
Ne var ki direniş artık içe döndü. Makale, direniş gruplarının ve onları bastırmaya yönelik karşı mücadelenin Suriye'de - Suriye İnsan Hakları Gözlemevi'ne göre - yarım milyondan fazla insanın, Libya, Irak, Lübnan ve Yemen'de ise yüz binlerce insanın ölümüne neden olduğunu söylüyor. Yeni model ise direnişi artık siyasi kurtuluşun bir anahtarı olarak değil, daha iyi bir geleceğe ulaşmanın önündeki bir engel olarak görüyor.
Bu gelişmeler, bölgedeki birçok kişinin düşüncesinde bir değişime yol açtı. Yarım yüzyıldan bu yana ilk kez, Arap dünyasındaki yöneticiler, yönetilenler ve liderlerden oluşan yeni bir ittifak, kökleri 20. yüzyılın ortalarına uzanan Arap siyasi düzeninin durgunluğuna meydan okuyor. Bu yeni fikirlerin direniş ekseninin tamamını alt etmesi pek olası olmasa da, meydan okuyan, Arap ve Ortadoğu siyasetini değiştiren yeni bir kamp oluşturdukları açıkça ortada.

Gençlerin yeni öncelikleri
Makale, eğitimli gençlerden oluşan yeni Arap neslinin yeni öncelikleri olduğuna işaret ediyor. Dini aşırılık azaldı ve 2019'da yapılan bir anket, Arap gençliğinin yüzde 79'unun dini kurumlarda reform yapılması gerektiğine inandığını, güvenlik ile ekonominin en önemli öncelik haline geldiğini gösterdi. Gençler artık Körfez'e daha olumlu bakıyor. Washington Yakın Doğu Araştırmaları Enstitüsü’nden araştırmacı David Pollock, on yıllık kamuoyu yoklamalarını analiz ettikten sonra şu sonuca varıyor: “Arap kamuoyunun mevcut gidişatı, giderek ılımlılık olarak adlandırılabilecek bir yöne, dini aşırılığın reddine, İran'ın hegemonik hırslarına ve vekillerine karşı çıkmaya, İsrail ile bir tür normalleşmeyi kabullenmeye, kamusal yaşamın birçok alanında ezici ideolojik hareketler yerine ilerlemek için pratik adımlar arayışında olmaya doğru ilerliyor.”
Daha da önemlisi, anketler, söylemler ile politikaların pratik uygulamalarını yöneten yaşlı neslin, bu davranışsal eğilim açısından genç neslin çok de gerisinde olmadığını gösteriyor. Makale, bu gerçeğin hiçbir yerde Körfez ülkelerindeki kadar belirgin olmadığını söylüyor. Körfez gençleri Arap dünyası gençleri arasında en eğitimlisi ve Dünya Ekonomik Forumu'na göre, Körfez ülkelerinde eğitimli kadınların oranı dünyanın en gelişmiş ülkelerinden bazılarıyla eşit oranda. Ayrıca BAE, dünyadaki üniversite mezunu kadınların en yüksek yüzdesine ev sahipliği yapıyor. Körfez gençleri, ülkelerinin küresel ekonomi ile artan bağı ve daha güçlü entegrasyonu nedeniyle Arap dünyasındaki diğer gençlere nispeten küresel olarak daha fazla uyumlular.
Eğitim, uluslararası bağlantılar ve seyahat kısıtlamaları olmadan yurtdışındaki fırsatları takip edebilmenin yanı sıra ekonomik başarı bileşimi, Körfez gençliği arasında ideolojik arayışların ötesinde bireysel beklentiler yarattı. Körfez liderleri de bunu görüp anladılar ve Ortadoğu'daki genç nesil ile daha uyumlu bir vizyon sunmaya çalıştılar. Bu eğilimi liderlerin kamuoyu yoklamalarını giderek daha fazla analiz etmeleri ve bunları yönetim stratejilerine dahil etmeleri gerçeği aracılığıyla gözlemlemek mümkün. Makale, popüler algının aksine, Arap monarşilerinin vatandaşlarının görüşlerini ciddi şekilde dikkate aldığını belirtiyor. Örneğin, Suudi Arabistanlı yöneticiler, kamuoyunun tutumunu anlamak ve ele almak için Kral Abdulaziz Ulusal Diyalog Merkezi'ne giderek daha fazla güveniyorlar.

Kozmopolit Körfez
Makale, Arap entelektüel yaşamının Kahire ve Şam gibi geleneksel başkentlerden yeni başkentlere geçişinden de bahsediyor. Ayrıca, uzun süredir milliyetçi düşünürlerin ve Arap solunun kalesi olan bu başkentlerden yenilerine geçişin, coğrafi bir geçişten daha fazlası olduğunu, yeni, modern ve kozmopolit Körfez şehirlerinin, daha önce Doğu'nun Paris'i sayılan Beyrut ile bölgenin kültür başkenti Kahire'de yerleşik olan altın kültür çağının şu anki merkezi haline geldiğini belirtiyor. Bu geçiş, Arap dünyasındaki çağdaş söylemi geçmişin yüklerinden ve İsrail ile olan savaşlardan kurtarmaya çalıştı. Dubai, Abu Dabi ve Riyad, sistemli medeniyet merkezleri olmasalar da, küresel bir ulusal kimlik inşa etmeyi amaçlayan bir deneyin özüdürler.
Araplar, direniş siyasetinden acilen uzaklaşmaya ihtiyaç olduğunun farkında. Bu bağlamda makale, eskisini dağıtmanın başlangıcı olarak Arap gündeminin yeniden formüle edildiğine ve bunun da İran Devrim Muhafızları, Hizbullah, Hamas ve Müslüman Kardeşler'in ya da direniş adı verilen eksenin dayandığı ideolojiyi sarstığına dikkat çekiyor.
Makale, Arap basınında bu yeni yaklaşımı benimseyen çeşitli yazılara atıfta bulunuyor. Örneğin, Kuveyt merkezli El-Ceride gazetesinin yayınladığı Şii yazar Halil Haydar’ın İran'ın bölgedeki bazı gruplar aracılığıyla oynadığı yıkıcı rol konusunda uyaran makalesine dikkat çekiyor. Şii yazar makalesinde şöyle diyor; “Arap dünyasındaki hukukçuların, anayasa uzmanlarının ve akademisyenlerin Hizbullah’ın Lübnan devletinin yasalarını ve anayasasını hiçe saymasının, görmezden gelmesinin, özgürlüklere yönelik tehditlerinin yasallığını az veya çok sorgulamamış olmaları gerçekten üzücüdür. Nihayetinde açıkça yabancı bir ülkeye bağlı olduğunu deklare eden Lübnanlı bir örgütten ibaret olan Hizbullah’ın, devletten daha güçlü bir orduya, herhangi bir açık yasal denetime tabi olmayan siyasi bir güce ve güvenlik kurumlarına, Lübnan’ın tamamını istediği zaman yıkıcı bir savaşa sürükleme kapasitesine sahip olmasını, ne yazık ki güçlü ve yüksek bir sesle eleştirmediler.”
Suudi Arabistanlı yazar Mişari Zeydi de Şarkul Avsat gazetesinde Halil Haydar ve Arap entelektüellerin suçu başlığı ile yayınlanan makalesinde Haydar'ın söz konusu makalesinden bahsederek, Muhammed Hasaneyn Heykel gibi bazı eski yazarların, yalnızca Humeyni'ye hizmet eden seküler direniş teolojisi adını verdiği olgunun oluşumundan sorumlu sayıldıklarını ifade etti.
İsviçre merkezli bilimsel dergide yayınlanan makalenin yazarları, bölgede yeni seslerin yükseldiğini ve Arap milliyetçiliği döneminden bu yana ilk kez yöneticilerin çıkarlarının, entelektüellerin fikirlerinin ve sokağın ihtiyaçlarının birleştiğini söylüyor. Bir başka makaleyi, Şarkul Avsat gazetesinin eski yazı işleri müdürü Suudi Arabistanlı gazeteci Tarık Alhomayed’in makalesini buna delil gösteriyor. Tarık Alhomayed bu makalede şöyle diyor; “Bugün bölgemiz, Avrupa veya Amerikan politikalarına bakılmaksızın, egemen devlet kavramının pekiştirilmesine şiddetle ihtiyaç duymaktadır. Bölge, çıkarların diline ve siyasi rasyonaliteye öncelik vermelidir."

Arap dünyasının Körfezleşmesi
Son 20 yılda Körfez'in hızlı modernleşmesi, bölgesel bir dönüşümün parçasıydı. Kahire, Bağdat, Beyrut ve Şam gibi geleneksel Arap başkentlerinin hızlı düşüşüne kıyasla, yükselen Körfez şehirleri daha güvenli ve daha modern hale geldi. Bu nispeten yeni süreç, Batılı bilim adamları tarafından "Arap dünyasının Körfezleşmesi" olarak tanımlandı. Körfez, Arap Ortadoğu'sunda "siyasi, ekonomik, kültürel ve askeri olarak" merkeze yerleşti. Yazarlar Ebu Bekir ve Poms, Abu Dabi, Riyad ve Doha, Arap siyasetinin baskın başkentlerine dönüştüklerinden Arap devlet sisteminin stratejik ağırlığının artık Körfez bölgesine kaydığının bir sır olmadığını söylüyorlar. Ancak Doha, Mısır, Ürdün, Fas ve hepsinden önemlisi İsrail'i içeren daha büyük bir bloğa öncülük eden Körfez mutabakatının dışında kaldığı için bu tartışmanın dışında tutuluyor.
Yeni bölgesel ve Arap medyasının ortaya çıkışı, Körfez'in Arap dünyasındaki etkisine katkıda bulunan "Körfezleşme" sürecinin ana ve karmaşık ayaklarından birini oluşturuyor. Üç Körfez başkenti (Riyad Al Arabiya, Doha Al Jazeera, Abu Dabi Sky News kanalları aracılığıyla) Arap haberlerine ve medyasına giderek daha fazla hükmediyor. Basın alanında, Suudi Arabistan, BAE ve Katar son birkaç on yılda en büyük Arap gazetelerinin çoğunu satın alabildi ve bu da, son derece gelişmiş bağımsız Körfez medya kuruluşlarının ortaya çıkışını sağlayarak yeni söyleme bir fırsat sundu. Makalenin yazarlarına göre, Körfez ve Suudi Arabistan’ın yeni rotalar oluşturma çabaları sistematik, uzun vadeli ve muhtemelen değişen bir bölgesel söylem için net bir stratejik gündeme dayanacak.
Arap Baharı eski kısıtlamaları ortadan kaldırırken yenilerini de yarattı; ABD dış politikasına güvensizlik, İran tehdidi ve Sünni İslamcılığın yükselişi. Doğal olarak, bu yeni tehditler Körfez yöneticilerini artık pasif aktörler olarak kalamayacaklarına, bölgesel zorluklar karşısında Arap stratejilerini şekillendirmede dizginleri ele almalarının, İran'ın başını çektiği direniş eksenine dayalı eski modelden uzaklaşmanın stratejik bir gereklilik olduğuna ikna etti.
Makale, Washington'a yönelik güvensizliğin arkasında yatan dört Amerikan politikasını da sıralıyor; Ocak 2011 devrimi sırasında Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek'ten Amerikan desteğinin çekilmesi, Müslüman Kardeşler'in iktidarı ele geçirmesine yönelik örtülü onay, Suriye rejiminin ciddi uluslararası hukuk ihlalleri nedeniyle cezalandırılmaması ve en önemlisi de, İran ile ilgili olarak hararetle tartışılan 2015 nükleer anlaşması.  Körfez'in bu tür politikalara şiddetle karşı çıkması ve ABD dış politika kurumunu hareket tarzını değiştirmeye ikna edememesi, ABD'nin artık bir zamanlar olduğu gibi müttefik olmadığı çıkarımını destekledi. Bu nedenle, Körfez yöneticileri, öncelikler listesinde büyük stratejik değişiklikler gerektiren, İsrail ile stratejik ittifaklar kurmanın yanı sıra geniş kapsamlı dini, yasal ve sosyal reformlara teşvik eden ABD'den bağımsız bir stratejinin inşasına başlamak zorunda kaldılar.



Muhammed bin Selman ve Graham, iki ülke arasındaki dostane ilişkileri gözden geçirdi

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Riyad'da ABD Senatörü Lindsey Graham ile yaptığı görüşmede (SPA)
Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Riyad'da ABD Senatörü Lindsey Graham ile yaptığı görüşmede (SPA)
TT

Muhammed bin Selman ve Graham, iki ülke arasındaki dostane ilişkileri gözden geçirdi

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Riyad'da ABD Senatörü Lindsey Graham ile yaptığı görüşmede (SPA)
Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Riyad'da ABD Senatörü Lindsey Graham ile yaptığı görüşmede (SPA)

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman bin Abdulaziz, Başbakan sıfatıyla ABD Senatörü Lindsey Graham ile iki ülke arasındaki dostane ilişkileri gözden geçirdi.

Prens Muhammed bin Selman ile Graham ve beraberindeki heyet arasında dün Riyad'daki el-Yemame Sarayı'ndaki ofisinde bir görüşme gerçekleşti. Görüşmede bölgesel ve uluslararası ilişkilerdeki gelişmeler ve ortak ilgi alanlarına giren konular ele alındı.

Toplantıya Suudi Arabistan tarafından Savunma Bakanı Prens Halid bin Selman bin Abdulaziz, Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan bin Abdullah ve Devlet Bakanı, Bakanlar Kurulu Üyesi ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Dr. Musaid el-Ayban katıldı.


Kral Selman: İki Kutsal Cami’ye ve ziyaretçilerine hizmet etme konusundaki kararlı yaklaşımımızı sürdüreceğiz

TT

Kral Selman: İki Kutsal Cami’ye ve ziyaretçilerine hizmet etme konusundaki kararlı yaklaşımımızı sürdüreceğiz

Kral Selman: İki Kutsal Cami’ye ve ziyaretçilerine hizmet etme konusundaki kararlı yaklaşımımızı sürdüreceğiz

Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdulaziz dün yaptığı açıklamada, ülkesinin İki Kutsal Cami’ye ve burayı ziyaret eden ziyaretçilere hizmet konusundaki kararlı duruşunu sürdüreceğini vurguladı. Kral Selman bu açıklamayı, Ramazan Ayı’nın başlaması dolayısıyla Suudiler, ülkedeki yabancı sakinler ve dünyanın dört bir yanındaki Müslümanlara seslenerek yaptı.

Açıklamayı okuyan Suudi Arabistan Enformasyon Bakanı Selman ed-Dusari, “Cennet kapılarının açıldığı ve bin aydan daha hayırlı bir gecenin içinde bulunduğu mübarek Ramazan Ayı’nın gelişi vesilesiyle tüm Müslümanları tebrik ediyoruz. Allah’ın bizlere oruç tutma ve iyi amellerde bulunma konusunda yardım etmesini diliyoruz” ifadelerini aktardı.

Kral Selman, Allah’a şükrederek, ülkesinin İki Kutsal Cami’ye ve ziyaretçilerine hizmet etme ayrıcalığını vurguladı ve bu hizmet anlayışının selefleri tarafından da sürdürüldüğünü belirtti.

Ramazan Ayı’nın, nefisleri terbiye etme, hayırlı işler yapma ve toplumda merhamet ve dayanışmayı güçlendirme açısından önemli bir zaman olduğunu kaydeden Kral Selman, Allah’a hem görünen hem de gizli nimetleri için şükranlarını sundu.

Kral Selman, dualarında bu mübarek ayda yapılan ibadetlerin kabulünü, ülkesinde güvenlik ve refahın devamını, Filistin’de ve tüm İslam dünyasında barış ve istikrarın sürmesini diledi.

Daha sonra Kral Selman, resmi sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı paylaşımda, “Ramazan Ayı’nızı tebrik ediyor, Allah’tan bu ayda Müslümanlara bereket vermesini, ibadetlerimizi kabul etmesini ve ülkemizde güvenlik ve refahın devamını sağlamasını diliyoruz” ifadesini kullandı.

Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Yemen, Filistin, Bahreyn, Kuveyt ve diğer bazı ülkeler, dün akşam hilalin görülmesinin kesinleşmesinin ardından 18 Şubat Çarşamba gününü (bugün) Ramazan Ayı’nın ilk günü olarak ilan etti.

Suudi Arabistan Yüksek Mahkemesi yaptığı açıklamada, Hilal Gözlem Dairesi’nin salı akşamı bir oturum düzenlediğini ve bu oturumda mahkemelerden Ramazan hilalinin görülmesiyle ilgili aldığı tüm raporları incelediğini belirtti. İnceleme ve değerlendirme sonrasında, hilali gören bir dizi güvenilir şahidin ifadesine dayanarak, bu yılki Ramazan Ayı’nın ilk gününün, 18 Şubat 2026 Çarşamba günü olduğuna karar verildiğini açıkladı.

Bu vesileyle, her yıl olduğu gibi, Kral Selman bin Abdulaziz ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman, diğer İslam ülkelerinin kralları, cumhurbaşkanları ve emirlerine Ramazan tebriği gönderdi. Tebrik mesajlarında, Allah’tan tüm Müslümanların ibadetlerini kabul etmesini, Ramazan’ı ilerleme ve refahla yeniden yaşatmasını dilediler.

Kral ve Veliaht Prens ayrıca İslam ülkelerinin liderlerinden gelen tebrik mesajlarını aldı ve yanıt olarak teşekkür telgrafları göndererek iyi dilekleri ve duaları takdir ettiklerini belirtti; Allah’tan bu mübarek ayın ümmete bereket, huzur ve istikrar getirmesini dilediler.

Öte yandan Mekke ve Medine’de yetkili kurumlar, Ramazan Ayı’nı karşılamak üzere kapsamlı hazırlıklarını tamamladı. Bu hazırlıklar, güvenlik, işletme ve hizmet alanlarını kapsayan entegre bir sistemle gerçekleştirildi ve ziyaretçilerin güvenliği ile akışın en yüksek düzeyde sağlanması hedeflendi.


Amerika ve İran arasındaki ilerleme, tehditleri ortadan kaldırmıyor

İran haber ajansı Sepah tarafından dün dağıtılan fotoğrafta, Hürmüz'de Devrim Muhafızlarının tatbikatı görülüyor... Fotoğrafta ayrıca, müzakerelerin başladığı dün Cenevre'de İran ve İsviçre dışişleri bakanları da yer alıyor (Reuters)
İran haber ajansı Sepah tarafından dün dağıtılan fotoğrafta, Hürmüz'de Devrim Muhafızlarının tatbikatı görülüyor... Fotoğrafta ayrıca, müzakerelerin başladığı dün Cenevre'de İran ve İsviçre dışişleri bakanları da yer alıyor (Reuters)
TT

Amerika ve İran arasındaki ilerleme, tehditleri ortadan kaldırmıyor

İran haber ajansı Sepah tarafından dün dağıtılan fotoğrafta, Hürmüz'de Devrim Muhafızlarının tatbikatı görülüyor... Fotoğrafta ayrıca, müzakerelerin başladığı dün Cenevre'de İran ve İsviçre dışişleri bakanları da yer alıyor (Reuters)
İran haber ajansı Sepah tarafından dün dağıtılan fotoğrafta, Hürmüz'de Devrim Muhafızlarının tatbikatı görülüyor... Fotoğrafta ayrıca, müzakerelerin başladığı dün Cenevre'de İran ve İsviçre dışişleri bakanları da yer alıyor (Reuters)

Umman'ın arabuluculuğuyla dün Cenevre'de gerçekleşen ABD ve İran arasındaki yeni görüşme turunda temkinli ilerleme kaydedildi, ancak iki taraf arasındaki tehditler sona ermedi.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, görüşmelerin "ciddi müzakereler" içerdiğini belirterek, potansiyel metin taslağı için "bir dizi yol gösterici ilke üzerinde genel anlaşmaya varıldığını" duyurdu. Ancak Arakçi, bunun "bir anlaşmaya varıldığı anlamına gelmediğini" vurguladı.

Şarku'l Avsat'ın Reuters'ten aktardığına gör, bir ABD yetkilisi, "ilerleme kaydedildiğini, ancak birçok ayrıntının hala görüşülmesi gerektiğini" söyledi. Yetkili, İran tarafının kalan bazı eksiklikleri gidermek için önümüzdeki iki hafta içinde ayrıntılı önerilerle geri döneceğini bildirdiğini ifade etti.

Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi, görüşmelerin hedeflerine doğru "iyi ilerleme" kaydettiğini ve her iki tarafın da anlaşmaya giden bir yolu açacak ilkeleri belirlemek için "ciddi çabalar" sarf ettiğini söyledi.

Görüşmeler başlarken, İran Yüksek Lideri Ali Hamaney, bölgeye uçak gemisi göndermenin "İran'ı korkutmadığını" belirterek, "uçak gemisinden daha tehlikeli olanın onu batırabilecek bir silah olduğunu" savundu. Bu sırada Devrim Muhafızları, askeri tatbikatlar sırasında Hürmüz Boğazı'nın bazı bölümlerinin geçici olarak kapatılacağını duyurdu.