Kamışlı'da SDG ile rejim güçleri arasında yükselen tansiyon Hmeymim Hava Üssü’nün arabuluculuğuyla düştü

Türkiye, Haseke ve Rakka kırsalında SDG’nin kontrolü altındaki bölgeleri bombaladı

Suriye’nin kuzeyinde yer alan Halep kırsalında Suriyeli muhalif bir savaşçının 5 Nisan’da çekilen bir fotoğrafı (EPA)
Suriye’nin kuzeyinde yer alan Halep kırsalında Suriyeli muhalif bir savaşçının 5 Nisan’da çekilen bir fotoğrafı (EPA)
TT

Kamışlı'da SDG ile rejim güçleri arasında yükselen tansiyon Hmeymim Hava Üssü’nün arabuluculuğuyla düştü

Suriye’nin kuzeyinde yer alan Halep kırsalında Suriyeli muhalif bir savaşçının 5 Nisan’da çekilen bir fotoğrafı (EPA)
Suriye’nin kuzeyinde yer alan Halep kırsalında Suriyeli muhalif bir savaşçının 5 Nisan’da çekilen bir fotoğrafı (EPA)

Suriye'nin kuzeydoğusundaki Kamışlı kentinde Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) bağlı Asayiş güçleriyle ile Suriye rejimi güçleri arasında yükselen tansiyon Hmeymim Hava Üssü’ndeki Rus güçleri komutanı tarafından yönetilen arabuluculuk girişimiyle düştü.  Öte yandan Türkiye, dün Haseke’nin ve Rakka’nın kuzeybatı kırsallarındaki farklı bölgeleri bombaladı.
Asayiş güçleri, Kamışlı’daki Sebaa Bahrat Kavşağı ve şehir merkezindeki güvenlik hizmetleri kompleksine giden ana girişteki taş bariyerleri ve beton blokları kaldırdı. Ayrıca, Kamışlı Havalimanı'na gidiş-dönüşlerdeki trafik ve hareket kısıtlamaları da hafifletildi. Şarku’l Avsat muhabiri, devlet kurumlarında çalışan memurların ve işçilerin normal şekilde işlerine döndüklerini ve resmi çalışma saatleri içerisinde çalışabildiklerini yerinde gözlemledi.
Ancak hükümet tarafından işletilen fırınlarda çalışanlar telefon aracılığıyla yaptıkları açıklamalarda, bölgeyi sekiz gündür abluka altında tutan Asayiş güçlerinin Haseke ve Kamışlı'da hükümet güçlerinin kontrolündeki bölgelere unun girmesini engellediklerini ve  Haseke'deki ana fırının ve Kamışlı'daki el-Baas Fırını’nın çalışmalarını durduklarını söylediler. Suriye Arap Haber Ajansı’na (SANA) konuşan, Kamışlı'daki el-Baas Fırını’nın Müdürü Sattam el-Mahmud, Asayiş güçlerinin dört günlük kuşatmasının ardından fırını ele geçirmesi ve işçilerin çalışmalarını engellemesi nedeniyle fırının çalışmalarını durduğunu açıkladı. Mahmud, Asayiş güçlerinin fırındaki işçilerin halkın ekmek taleplerini karşılayabilmek için depolardan un almalarını engellediklerini de sözlerine ekledi.
Diğer taraftan Suriye’nin kuzeyindeki Halep ilinde Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi ve SDG’nin nüfuz bölgelerinde yer alan ve nüfuslarının çoğunluğunu Kürtlerin oluşturduğu Afrin ilçesi ve eş-Şehba bölgesi yerel meclisleri resmi bir açıklamayla uluslararası kuruluşlara Halep’teki Kürt bölgelerine yönelik kuşatmayı kaldırması için Suriye hükümetine baskı yapmaları çağrısında bulundular. Suriye rejimini, sivilleri ablukaya almak ve aç bırakma politikası uygulamakla suçlayan yerel meclisler, sivillerin hareket özgürlüğünün yanı sıra bölgeye gıda, ilaç, yakıt ve un girişinin sağlanmasını talep ettiler. Ayrıca 4. Zırhlı Tümen'in Şeyh Maksud, Eşrefiye ve eş-Şehba bölgesine giden yollara yerleştirdiği bariyerlerin ve beton blokların kaldırılması çağrılarını yinelediler.
Bir başka gelişmede ise Alman Haber Ajansı’nın (DPA), Suriyeli muhalif kaynaklardan aktardığı bilgilere göre bir Rus arabulucu, SDG yönetimine güçlerini Suriye hükümetinin Kamışlı'daki merkezlerinden çekmesi ve hükümet çalışanlarının işlerine geri dönmesi için baskı yaptı. DPA, Suriye’deki Rus güçlerinin üç gündür rejim ile SDG arasında Haseke’deki devlet kurumlarının büyük çoğunluğunun yer aldığı bölgedeki kuşatmayı kaldırmanın yanı sıra gıda maddelerinin bölgeye girişine izin verilmesi ve SDG güçlerinin 10 gün önce ele geçirdiği Kamışlı’daki ana fırın olan el-Baas Fırını’nın rejime teslim edilmesi amacıyla yapılan müzakerelere arabuluculuk yaptıklarını bildirdi.
Kaynaklar, SDG’li müzakerecilerin Haseke Valisi Tümgeneral Gassan Halil'in görevden alınmasını ve Halep'te Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerindeki kuşatmanın kaldırılmasını talep ettiğini, ancak Rus arabulucunun onlara Türkiye destekli Suriyeli muhalif grupların Kamışlı'nın batısındaki ed-Derbesiye ve Amuda beldelerini işgal edeceklerini ve bununla kalmayıp Kamışlı'ya ulaşacaklarını bildirdiğini söylediler. Kaynaklara göre bunun üzerine SDG, kısa süre önce kontrol altına aldığı devlet kurumlarını çatışma yaşanmadan teslim etti.
Öte yandan Türkiye, Cuma gününü Cumartesiye bağlayan gece Haseke’nin ve Rakka’nın kuzeybatı kırsallarındaki farklı bölgeleri bombaladı. Bölge sakinlerinin aktardığı bilgilere göre Türk obüslerinin şiddetli bombardımanları, siviller arasında paniğe ve yerinden edilmelere yol açtı. Haseke’nin kuzey kırsalında yer alan Tel Temir beldesi sakinleri ve görgü tanıkları, Türk obüslerinin iki gün boyunca Barış Pınarı Harekatı bölgesine konuşlandırıldığını, Türk ordusu ve Suriyeli muhalif gruplarla temas bölgelerinin bitişiğindeki Tel Cuma, Um'ul Keyf, et-Tavile, Tel Şenan ve ed-Derdare köylerinin şiddetli bir şekilde bombalandığını aktardılar. Bombardımanlar sonucunda bölgedeki çok sayıda insan evlerini terk ederken Ebu Rasin ilçesine bağlı Dada Abdal, Akariye ve Hırbet Şeir köylerini hedef alan ağır top ve roketatar bombardımanları ise bazı sakinlerin mal ve mülklerinde maddi hasara yol açtı.
SDG'ye bağlı Tel Abyad Askeri Meclisi’nden askeri bir kaynak, Türk ordusunun Rakka'nın kuzey kırsalında yer alan Ayn İsa ilçesinin kırsalına füzeli saldırılar düzenlediğini ve Muşeyrife, Bi’r İsa, Debs, Huşan, Fatise, el-Halidiye ve Sayda köyleri ile Ayn İsa Mülteci Kampı, Mat’am Sakr ve M4 Uluslararası Karayolu ile köylerin silolarını hedef aldığını söyledi. Askeri kaynak, Ayn İsa şehrinin doğu ve batı kırsalındaki köylerin yoğun top ve füze atışlarıyla hedef alındığını da ekledi. SDG Kuvvetleri Genel Komutanlığı'ndan geçtiğimiz Cuma günü yapılan açıklamada da, “Türk devleti, dünyanın Ukrayna'daki savaşla meşgul olmasından yararlanarak, operasyonlarına hız kazandırdı. Bu da bölge halkını korumak ve bu saldırıları durdurmak için gerekli araçlara ve mekanizmalara duyulan ihtiyacı artırdı” denildi.
Şarku’l Avsat’a konuşan SDG’nin Resmi Sözcüsü Aram Hanna, “Çıkarlarını ve emellerini gerçekleştirmek amacıyla Suriye'nin kuzey ve doğusuna yeni saldırılarda bulunmak için bir yeşil ışık arayışında olan Türkiye, dünyanın Ukrayna-Rusya savaşıyla meşgul olmasını bu saldırı için bir fırsat olarak görüyor” ifadelerini kullandı. Türkiye’nin operasyonlarını bölgenin güvenlik ve istikrarını bozmayı amaçladığını öne süren Hanna, ‘bu ihlaller’ konusunda garantör ülke Rusya ile günlük olarak temas halinde olduklarını, ancak bu temasları Türkiye’nin ‘ihlallerini’ durduracak etkili ve ciddi adımlara dönüştüremediklerini belirtti. SDG’nin ateş edilen noktalara uygun şekilde ve zamanında müdahale ettiğini söyleyen Hanna, SDG’nin bölgenin güvenliğini ve emniyetini sağlamak ve Türkiye’nin emellerine karşı çıkmak için gerekli tüm önlemleri aldığını da sözlerine ekledi.



Mekke Anlaşması ve Suriye

Fotoğraf: SPA
Fotoğraf: SPA
TT

Mekke Anlaşması ve Suriye

Fotoğraf: SPA
Fotoğraf: SPA

İbrahim Hamidi

Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında imzalanan “Mekke Ortak Savunma Anlaşması”, sadece üç büyük güç arasında yeni bir askeri anlaşma değil. Son yıllardaki savaşlar ve dönüşümlerin ardından bölgenin güvenlik denklemlerinin daha geniş bir şekilde yeniden şekillendirilmesinin bir parçası. “Yeni Suriye” için ise özel bir öneme sahip. Üç tarafı da Şam'ın müttefikleri iken, en önde gelen bölgesel rakipleri dışında bırakılmıştır.

Anlaşmanın adı bile içeriği kadar önemli bir mesaj taşıyor. “Mekke Anlaşması” olarak adlandırılıyor. Mekke, İslam dünyasında sembolik bir öneme sahip ve üç ülkenin sınırlarının ötesine uzanarak dünya nüfusunun dörtte birini kapsıyor. Adı ayrıca, bir şekilde, ticareti güvenlik, siyaset ve ticaret yollarının korunmasıyla ilişkilendiren “emniyet” kavramını da çağrıştırıyor.

İçeriğe gelince, durum daha da açık. Üç ülkeden birine yapılacak herhangi bir silahlı saldırı, hepsine yapılmış bir saldırı olarak kabul ediliyor. Burada sembolizm ve güç bir araya geliyor. Suudi Arabistan, Arap, İslami, ekonomik ve siyasi ağırlığıyla; Türkiye, büyük ordusu, NATO üyeliği ve savunma sanayisiyle; Pakistan, ordusu, nükleer gücü, Krallık ile tarihi bağları, Washington ve Pekin ile önemli iletişim hatlarıyla bu anlaşmaya katkıda bulunuyor.

Bu anlaşma, Suudi Arabistan'ın bir diğer önemli girişimiyle aynı zamana denk geldi. Riyad, Avrupa Birliği'ne ek olarak 43 ülkeden askeri temsilcileri ağırlayarak çok uluslu bir deniz savunma koalisyonunun kurulmasını görüştü. Birçok ülke projeye desteklerini açıkladı. Ardından, koalisyon için bir komutan atanması ve komuta, personel ve koordinasyon yapılarının tamamlanması için çalışmaların başlatılmasıyla fikir kurumsal aşamaya geçti.

Bu adımlar, caydırıcılık oluşturmaya, istikrarı korumaya, diplomasiyi güçlendirmeye ve başkaları tarafından yapılan düzenlemelere bağımlılıktan bölge için yeni bir güvenlik sisteminin oluşturulmasına katılmaya dayalı daha geniş bir güvenlik vizyonunu ortaya koyuyor. ABD-İran savaşı, özellikle tehditlerin niteliğinin sınırları aşan ordulardan füzelere, insansız hava araçlarına, milislere ve gemilere, limanlara, enerji tesislerine ve boğazlara yönelik tehditlere dönüşmesinin ardından, geçen yıl başlayan bu süreci hızlandırma ihtiyacının altını çizdi.

Ancak Mekke Anlaşmasının bir Suriye boyutu da var. Anlaşmayı imzalayan üç ülke, yeni Suriye’nin en önemli ortakları arasında. Suudi Arabistan, Şam'ı izolasyonundan çıkarmada çok önemli bir rol oynadı. Mayıs 2025'te, Başkan Donald Trump'ın Riyad ziyaretinde, Veliaht Prens Muhammed bin Selman, Başkan Trump ve Ahmed eş-Şara arasında yapılan ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın da video konferans yoluyla katıldığı bir görüşmede, Suriye'ye uygulanan ABD yaptırımlarının kaldırılmasını teşvik etti.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Esed rejiminin devrilmesinden bu yana Riyad, Suriye'yi bölgesel ve uluslararası çevresine yeniden entegre etmek ve yeni devletin istikrarını desteklemek için çalıştı. Türkiye'ye gelince, uzun bir sınır paylaştığı Suriye'deki yeni liderlikle ilişkisi, yeni rejimin kurulmasından öncesine dayanıyor. Yıllarca süren savaş, Ankara'yı kuzey Suriye'de kilit bir oyuncu haline getirdi ve Esed'in devrilmesinden sonra ilişki, sınır krizini yönetmekten yeni devletle doğrudan bir ortaklığa dönüştü. Aynı zamanda Şam, anlaşmanın üçüncü tarafı olan Pakistan ile de iyi ilişkiler geliştirdi.

Şam açısından en az bunun kadar ciddi bir zorluk daha var; sınır ötesi milisler. Doğuda, Irak'taki milis gruplar var ve bunların bazıları İran'la ve yıllardır Suriye içinde faaliyet gösteren projeyle organik olarak bağlantılı

Şam'ın Mekke Anlaşmasını memnuniyetle karşılaması doğal. Üye olmasa da, en önde gelen bölgesel müttefiklerinden oluşan bir caydırıcılık ağının kurulmasından fayda sağlayacak. Bu durum, yeni Suriye’nin düşmanları ve çevredeki tehditler göz önüne alındığında daha da önem kazanıyor. Esed rejiminin devrilmesiyle İran, en önemli bölgesel kalelerinden birini kaybetti ve Tahran'ı Irak ve Lübnan'a bağlayan Suriye kara köprüsü koptu. İsrail ise, İran ve ekseninin zayıflamasının ardından bölgesel güç dengesindeki önemli değişimden yararlanmaya çalışıyor ve Güney Suriye, bu rekabet halindeki çıkarlar arasındaki doğrudan çatışma alanlarından birini oluşturuyor.

İran ve İsrail arasında, Şam açısından en az ikisi kadar ciddi bir zorluk daha var; sınır ötesi milisler. Doğuda, Irak'taki milis gruplar var ve bunların bazıları İran'la ve yıllardır Suriye içinde faaliyet gösteren projeyle organik olarak bağlantılı. Batıda ise, rejimin yanında savaşan askeri makinenin temel bir parçası olan Lübnan'daki Hizbullah var. Bu nedenle, özellikle yakın çevresinde merkezi devleti güçlendiren ve milislerin devlet kurumlarından bağımsızlığını zayıflatan bölgesel düzenlemeler, yeni Suriye’nin çıkarlarına hizmet etmektedir.

Suriye'nin sınırlarında istikrarlı devletlere ihtiyacı var, sınır ötesi maceralara değil. Bu açıdan bakıldığında, Mekke Anlaşması Şam için daha elverişli bir bölgesel ortamın parçası olarak görülebilir. Müttefikleri daha geniş caydırıcılık ve iş birliği ağları kuruyor, İran Esed'in devrilmesinden öncekinden daha zayıf, silahların ve güvenlik kararlarının çevre bölgelere değil, merkezi hükümete geri verilmesi yönünde artan bir baskı var. Ayrıca, İran veya İsrail’in tekelinde olmayan bir bölgesel güç dengesi, Suriye'ye devletini, ordusunu ve ekonomisini yeniden inşa etmesi için daha geniş bir alan sağlayacaktır.

Suriye için denklem daha hassas. Mekke Anlaşması müttefiklerini birleştirirken rakiplerini zayıflatıyor ve anlaşmanın tarafı olmamasına rağmen Suriye'yi başlıca faydalanıcılardan biri haline getiriyor

 Suriye için bu önemli kazanımların yanı sıra bir de zorluk var. Son bir buçuk yıldır yeni yönetim, karmaşık bir denge kurma ağını ustaca yönetti. Suudi Arabistan, Körfez ülkeleri, Mısır ve diğer Arap ülkelerine kapılarını açtı, Türkiye ile özel ilişkisini sürdürdü, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa ile bağlarını geliştirdi ve Rusya ve Çin ile temas kurdu. Aynı zamanda, daha büyük bir bölgesel çatışmaya sürüklenmekten kaçınırken, çatışmayı yönetmeye ve İsrail ile müzakere etmeye çalıştı.

Fikir görünürde basit, uygulamada ise hassastı. Suriye'nin devleti yeniden inşa etmek için herkese ihtiyacı var ve tekrar bir çatışma alanı haline gelmeyi göze alamaz. Yeni anlaşma, bu denklemi yönetmeyi daha da hassas hale getiriyor. Şam'ın müttefikleri arasındaki ilişkiler daha net bir şekilde tanımlanmış ittifaklar haline geldikçe, Suriye'nin yeni güç dengesi içindeki konumu hakkında sorular çoğalıyor ve tüm taraflar ile mesafeyi korumak giderek daha önemli hale geliyor. Bu, önümüzdeki dönemde Suriye diplomasisi için gerçek bir sınav olabilir. Güçlü ve birleşik bir Şam, yeni ittifak için bir güç noktasıdır ve mevcut önceliği şüphesiz ki, hizipçiliği ortadan kaldıran ve kurumlarını ve topraklarını birleştiren yeni bir yapıya göre ordusunu inşa etmektir.

Bu, esasında katılmak isteyenlere açık olan Mekke Anlaşması'nın ardındaki fikirle de uyumlu. Güç oluşturmak, Riyad, Ankara ve İslamabad tarafından izlenen diplomasiyle çelişmiyor. Ekonomi istikrarla gelişir, kalkınma güvenlikle sağlanır, barışın korunması için caydırıcılık gerekir ve diplomasi güçle desteklenir.


İran üçgeni ve devlet için mücadele

İran üçgeni ve devlet için mücadele
TT

İran üçgeni ve devlet için mücadele

İran üçgeni ve devlet için mücadele

İbrahim Hamidi

Kendine güvenen devletler dost edinir ve düşmanlarını dikkatlice seçerken, İran her yeni saldırganlık eylemiyle düşman listesine yeni bir devlet ekliyor gibi görünüyor

Suriye ordusu Lübnan'a girerse, Iraklı Haşdi Şabi Güçleri'nin fraksiyonları Suriye sınırını geçecektir. Amerikan saldırıları İran'a karşı kara bir harekatına dönüşürse, Devrim Muhafızları ve milisleri Körfez ülkelerine karşı karadan veya denizden yeni cepheler açacaktır. İsrail savaşını genişletirse, Hizbullah kalan füzelerini ve insansız hava araçlarını kullanacaktır.

Bunlar varsayımsal senaryolar değil, Tahran tarafından kendi saldırılarının ve vekillerinin saldırılarının genişlemesiyle paralel olarak gizlice gönderilen tehdit mesajlarıdır. Bu mesajlar, İran'ın bölgedeki projesinin gerçek doğasını bir kez daha ortaya koyuyorlar. Milisler bağımsız müttefikler değil, tek bir siyasi ve güvenlik kararıyla yönetilen ve aynı anda birden fazla cephede faaliyet gösteren tek bir askeri sistemin parçalarıdır.

Esed rejiminin devrilmesinden sonra, Tahran'ın projesi dört kolunu birbirine bağlayan en önemli kara koridorunu kaybetti. Ancak proje çökmedi; bunun yerine, kendisini bir İran “üçgeni” şeklinde yeniden örgütledi; Lübnan'da Hizbullah, Irak'ta Haşdi Şabi Güçleri ve Yemen'de Husiler. Kararları Beyrut, Bağdat veya Sana’da değil, Tahran'da alınan bu üçgen, bölgeyi sürekli bir çatışmanın eşiğinde tutmaya yetiyor.

Bu üçgen, İran'ın sınırlarını savunmak için değil, savaşı kendi topraklarından uzak tutmak ve Arap komşularına taşımak için inşa edildi; böylece milisler aynı anda hem onun yanında hem de onun adına savaşıyor. Tahran, herhangi bir çatışmaya tek başına girmek yerine, onu birden fazla cepheye dağıtıyor ve bu da onu hedef alan herhangi bir kararın maliyetini artırıyor. Böylece, İran'daki bir savaş, Körfez ve Hürmüz Boğazı'nda bir yüksek tansiyona, Kızıldeniz ve Bab’ul Mendeb'de bir tehdide ve Süveyş Kanalı'na kadar uzanan meydan okumalara dönüşüyor. Bu vekil güçlerden birine karşı herhangi bir askeri operasyon, küresel ticaret, tedarik hatları ve enerji piyasalarına kadar uzanan yankıları olan, ucu açık bir bölgesel kriz haline geliyor.

Bununla birlikte, bu ağların genişleyen rolü, aynı zamanda İran projesinin paradoksunu da gün yüzüne çıkarıyor. Tahran milislere ne kadar çok güvenirse, bunların artık sadece nüfuz genişletme araçları olmadığı, aynı zamanda İran devletinin siyasi, ekonomik, ittifaklar ve ortaklıklar yoluyla nüfuzunu dayatma gücünün gerilemesini telafi etme aracı haline geldiği gerçeği de belirginleşiyor.

Bu nedenle, bu üçgenle mücadelenin başı, sadece askeri bileşenlerini ortadan kaldırmak değil, bunun yerine bir alternatif önermektir; ulus-devleti ve kurumlarını güçlendirmek, sosyal dokuyu korumak, silahı devletin elinde toplamak, sınırları kontrol etmek ve devletler arası ilişkileri geliştirmek. Denklem yalnızca Hizbullah, yalnızca Husiler veya yalnızca Iraklı milislerle ilgili değil; bu güçleri tek bir sistemde birleştiren, kaosu bir etki aracına ve savaşı siyaseti yönetme aracına dönüştüren projeyle ilgilidir.

Tahran'ın saldırılarının, tehditlerinin ve uyarılarının kapsamını genişletme kararı, gücünün arttığını yansıtmaktan ziyade, gücünün sınırlarını ortaya koyuyor

Ayrıca, üçgenin her bir bileşenini ayrı ayrı ele almak, denklemi önemli ölçüde veya kalıcı olarak değiştirmeyecektir. Iraklı milisler -ister açıkça isterse gizli fraksiyonlar aracılığıyla faaliyet göstersinler- yeni bir cephe açmaya devam ettikleri sürece, Hizbullah'ı zayıflatmak tehdidi ortadan kaldırmayacaktır. Ağdaki diğer unsurlar faaliyetlerine devam ettiği sürece, Husileri etkisiz hale getirmek de seyrüseferi güvence altına almayacaktır. Tehdidin kaynağı ayrı olarak her bir örgüt değil, hepsini Tahran'dan yöneten ve onları birden fazla arenaya sahip tek bir cephe olarak ele alan birleşik komuta merkezidir.

İran'ın, kalan nüfuz alanlarında aynı anda birden fazla cepheyi ateşe verebilecek güce sahip olduğu açık. Ancak, İran ekseninin yaşadığı gerilemeler ve bölgede meydana gelen derin dönüşümlerden sonra bu “üçgenin” giderek zayıfladığı da aşikar. Tahran'ın saldırılarının, tehditlerinin ve uyarılarının kapsamını genişletme kararı, gücünün arttığını yansıtmaktan ziyade, gücünün sınırlarını ortaya koyuyor.

Nüfuzuna güvenen devletler, ekonomi, teknoloji, yatırım, ittifaklar, kurumlar ve ortaklıklar yoluyla varlıklarını genişletir ve derinleştirir. İran ise bölgesel nüfuzunu dayatmak için hâlâ milis ağlarına güveniyor. Kendine güvenen devletler dost edinir ve düşmanlarını dikkatlice seçerken, İran her yeni saldırıyla düşman listesine yeni bir ülke ekliyor gibi görünüyor. Kendisine karşı ittifakların genişlemesine bizzat katkıda bulunuyor.

Tahran, caydırıcılık ve nüfuz genişletme araçları olarak kendisine hizmet eden Irak, Yemen ve Lübnan'dan oluşan üçgenini, şimdi bölgesel savunmasının son hatları olarak görüyor olabilir. Ancak İran'ın koruyucu bir ağ olarak gördüğü şey, bölgedeki çoğu ülke tarafından tehdit ağı olarak görülüyor.

Birçok başkentte soru artık her bir milis gücünün ayrı ayrı nasıl kontrol altına alınacağı değil, bu sistemin nasıl ortadan kaldırılacağı ve ulus-devleti zayıflatmaya dayalı bir projeyle nasıl mücadele edileceğidir. Bu nedenle, Ortadoğu'daki mücadele bugün sadece İran üçgenine karşı değil, aynı zamanda devletin kendisi için de bir mücadeledir.


Guterres, daha istikrarlı ve kapsayıcı bir devletin inşasına destek için Suriye'de

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres (DPA)
BM Genel Sekreteri Antonio Guterres (DPA)
TT

Guterres, daha istikrarlı ve kapsayıcı bir devletin inşasına destek için Suriye'de

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres (DPA)
BM Genel Sekreteri Antonio Guterres (DPA)

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres, Suriye'ye bugün (cumartesi) ulaştı. Guterres'in ziyareti kapsamında, geçiş sürecindeki Suriye'ye destek mesajı vermesi ve “daha istikrarlı ve kapsayıcı” bir devletin inşasına katkı sağlama yönündeki BM taahhüdünü yinelemesi bekleniyor.

Şarku'l Avsat'ın Suriye resmi haber ajansı SANA'dan aktardığı habere göre Guterres ve beraberindeki heyet Şam Uluslararası Havalimanı'nda Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani tarafından karşılandı.

Guterres'in ziyareti, eski BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon'un 2009'daki ziyaretinden bu yana bir genel sekreterin Suriye'ye gerçekleştirdiği ilk ziyaret olma özelliğini taşıyor. Ziyaret, Beşar Esad yönetiminin devrilmesinin ardından Ahmed eş-Şara liderliğindeki yeni yönetimin iktidara gelmesinden bir buçuk yılı aşkın süre sonra gerçekleşiyor.

Pazartesi gününe kadar Suriye'de kalacak olan Guterres'in, eş-Şara ile de görüşmesi bekleniyor. BM Genel Sekreteri'nin, 13 yılı aşkın süren ve yarım milyondan fazla Suriyelinin hayatını kaybetmesine yol açan yıkıcı savaşın ardından başlayan siyasi geçiş sürecine BM'nin desteğini vurgulaması öngörülüyor.

Guterres'in Sözcüsü Stephane Dujarric, Genel Sekreter'in ziyaret sırasında “Suriye'nin önündeki fırsatın yalnızca savaşın yaralarını sarmakla sınırlı olmadığını, aynı zamanda tüm Suriyeliler için daha istikrarlı, kapsayıcı ve müreffeh bir geleceğin temellerini atmayı da kapsadığını” vurgulayacağını söyledi.

Uluslararası toplum, eş-Şera'nın iktidara gelmesinden bu yana Suriye'de güçlü ve etkin kurumların kurulması, çoğulculuğun güçlendirilmesi ve ülkenin tüm kesimlerinin yönetime katıldığı bir sistemin oluşturulması çağrısında bulunuyor.

gthy
Şam'daki Emeviler Meydanı (AFP)

BM Suriye Özel Temsilci Yardımcısı Claudio Cordone da salı günü yaptığı açıklamada, Guterres'in Şam'da “Suriye tarihinin bu kritik döneminde BM'nin Suriye hükümeti ve halkını destekleme konusundaki kararlılığını” teyit edeceğini söyledi.

Guterres'in eş-Şera ve Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani ile görüşmesinin yanı sıra, sivil toplum temsilcileri ve kadın haklarını destekleyen sivil toplum kuruluşlarıyla bir araya gelmesi planlanıyor. BM Genel Sekreteri ayrıca, 1974'ten bu yana Golan'daki tampon bölgede görev yapan ve İsrail ile Suriye arasındaki ateşkesin korunmasını izleyen Birleşmiş Milletler Ateşkes Gözlem Gücü'nün (UNDOF) merkezini ziyaret edecek.

Esad'ın devrilmesinin ardından İsrail, Suriye'deki askeri hedeflere yüzlerce hava saldırısı düzenledi ve güçlerini tampon bölgenin ötesine taşıdı. İsrail, bölgede askerden arındırılmış bir alan oluşturmak istediğini açıklarken, İsrailli yetkililer askerlerin söz konusu bölgeden çekilmeyeceğini belirtiyor.

rgthyj
Suriyeli bir adam, Dera yakınlarındaki bir köyde patlamamış bir İsrail topçu mermisine bakıyor (AFP)

Suriye ile İsrail arasında gerilimin devam etmesine rağmen iki taraf, bakanlar düzeyinde doğrudan müzakere turları gerçekleştirdi. Ancak görüşmeler, BM'nin ve ABD'nin de aralarında bulunduğu bazı Batılı ülkelerin kınadığı İsrail saldırılarını durdurmaya yetmedi.

İki ülke, ABD'nin baskısı altında ocak ayında bir koordinasyon mekanizması kurulması konusunda anlaşmıştı. Mekanizmanın, resmen onlarca yıldır savaş halinde bulunan Suriye ile İsrail arasında bir güvenlik anlaşmasına zemin hazırlaması hedefleniyor.

Guterres, Esad'ın devrilmesinden bu yana Şam'ı ziyaret eden en üst düzey BM yetkilisi oldu.

BM Güvenlik Konseyi'nden bir heyet, geçen yıl aralık ayında Suriye'yi ziyaret etmişti. Eş-Şara da eylül ayında BM Genel Kurulu'na katılarak 1967'den bu yana BM'de konuşma yapan ilk Suriye lideri olmuştu.

Suriye'yi son dönemde BM'nin üst düzey yetkililerinden BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Volker Türk ile Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) Genel Direktörü Rafael Grossi de ziyaret etti.

BM verilerine göre, Esad'ın devrilmesinden bu yana yaklaşık 1,9 milyon Suriyeli ülke içinde yerinden edilirken, 1,7 milyon kişi de ülkeye geri döndü. Bununla birlikte, yaklaşık 5,5 milyon kişi hâlâ ülke içinde yerinden edilmiş durumda. Suriye dışında yaşayanların sayısı ise yaklaşık 6 milyon. Ülkede insani yardıma ihtiyaç duyanların sayısının 15,6 milyon civarında olduğu tahmin ediliyor.

BM'nin ülke içinde yerinden edilenlerin haklarından sorumlu özel raportörü Paula Gaviria Betancur, bu hafta gerçekleştirdiği resmi ziyaretin sonunda yaptığı açıklamada, “Suriye, yerinden edilme sürecini yönetme aşamasından kalıcı çözümler üretme aşamasına geçebilecek imkânlara sahip” dedi.

Betancur, “Başarının en önemli göstergelerinden biri, yerinden edilmiş kişilerin haklarından yararlanabilmesi ve hayatlarını güvenli ve onurlu bir şekilde yeniden kurabilmesi olacaktır” ifadelerini kullandı.