Putin ve güvenlik servisleri, devleti nasıl ele geçirdiler?

Batılı diplomatlar, 2000 yılında Putin'i bilinmeyen bir geçmişten Rusya'nın liderliğine yükselen bir pragmatist olarak övdüler (AP)
Batılı diplomatlar, 2000 yılında Putin'i bilinmeyen bir geçmişten Rusya'nın liderliğine yükselen bir pragmatist olarak övdüler (AP)
TT

Putin ve güvenlik servisleri, devleti nasıl ele geçirdiler?

Batılı diplomatlar, 2000 yılında Putin'i bilinmeyen bir geçmişten Rusya'nın liderliğine yükselen bir pragmatist olarak övdüler (AP)
Batılı diplomatlar, 2000 yılında Putin'i bilinmeyen bir geçmişten Rusya'nın liderliğine yükselen bir pragmatist olarak övdüler (AP)

Nina Kruşçeva
Vladimir Putin, 20 Aralık 1999 tarihinde Rus güvenlik servislerinin kuruluş yıldönümünü kutlamak için Moskova'daki Kızıl Meydan yakınlarında yer alan Lubyanka Binası’ndaki Rusya Federal Güvenlik Servisi'nin (FSB) ofisini ziyaret etti ve burada FSB’nin üst düzey yetkililerine bir konuşma yaptı. O sıra FSB'de yarbay rütbesine sahipken 47 yaşında yeni başbakan olarak atanmış olan Putin alaycı bir tavırla, “Hükümetin en üst düzeyine nüfuz etme görevi tamamlandı” dedi.
Eski meslektaşları bu sözler karşısında gülseler de şaka Rusya hakkındaydı.
Putin, bu ziyaretin üzerinden iki haftadan kısa bir süre geçtikten sonra geçici Devlet Başkanı oldu. İktidara gelişinden itibaren, kapitalizmin anarşisine ve Sovyetler Birliği’nin çöküşü sonrası dönemin istikrarsız demokratik karakterine karşı devleti güçlendirmeye çalıştı. Bu amaç uğrunda, ülkenin güvenlik hizmetlerinin seviyesini yükseltmenin ve hükümetin kilit roldeki kurumlarının başına eski güvenlik görevlilerini atamanın gerekli olduğunu düşünüyordu.
Ancak son yıllarda Putin'in bu yaklaşımda bir takım değişiklikler oldu ve bürokrasi git gide, bir zamanlar egemen olan devlet adamlarının yerini aldı. Bürokratik kurumların güçleri, Putin’in kontrolünü daha da sağlamlaştırmak için diğer devlet kurumları karşısında arttı. Güvenlik servisinin güç kontrolü, Putin’in ayrılıkçı Donetsk ve Luhansk cumhuriyetlerinin bağımsızlığının tanınması kararı aldığı Şubat ayında ortaya çıktı. Putin, birkaç gün sonra Rus birliklerini Ukrayna'ya gönderdi.
Rusya’nın Ukrayna’ya karşı başlattığı savaşın ilk günlerinde, Rusya devlet kurumlarının çoğu, Putin’in işgal kararına karşısı hazırlıksız gibi görünüyordu. Önde gelen bazı Rus yetkililer, ürkekçe de olsa, kararın nedenini sorguluyor gibiydiler. Daha sonraki haftalarda hem hükümet hem de halk Kremlin'i destekledi.
Ülkede muhalefet artık adeta bir suç haline gelmiş durumda. Bununla birlikte bir zamanlar sınırlı da olsa karar verme yetkisine sahip olan kişiler kendilerini, tek amacı güvenlik ve kontrol olan kurumların rehineleri olarak buldular. İronik olan ise işlerin FSB'nin kendi aleyhine dönmesi oldu. Rusya bir zamanlar güvenlik güçlerinin egemen olduğu bir ülkeyken, şimdi Putin'in başında olduğu yüzü olmayan bir güvenlik bürokrasisi haline geldi.

Çeka üyelerinin kurtuluşu
Modern FSB'nin kökleri, Demir Feliks lakabıyla bilinen Feliks Cerjinski’nin katı liderliğinde Çeka adıyla bilinen Tüm Rusya Karşı-Devrim ve Sabotajla Mücadele Olağanüstü Komisyonu’nun, o dönem Joseph Stalin’in yönetiminde olan Sovyetler Birliği’nin düşmanlarının peşine düştüğü 1917 Bolşevik Devrimi'ne dayanıyor. İçişleri Halk Komiserliği (NKVD) ve Devlet Güvenlik Bakanlığı (MGB) gibi Rusya’nın güvenlik ve istihbarat servisleri, bunların ilki olan Çeka’nın üzerine geliştirildi. NKVD’nin en ünlü lideri 1930’lu yıllarda teşkilatı yöneten Genrih Yagoda iken, MGB’nin en ünlü lideri ise 1940'lıve 50'li yıllarda kurumun yöneticiliğini yapan Lavrenti Beriya idi.
Bununla birlikte Devlet Güvenlik Komitesi (KGB), 1954 yılında Stalin'in halefi Nikita Kruşçev'in önderliğinde Sovyetler Birliği'ndeki ana güvenlik teşkilatı oldu. Kruşçev, on yıl sonra Komünist Parti’nin Sovyetler Birliği devletinin denetim kurumları üzerindeki nüfuzunu genişleterek KGB’nin nüfuzunu sınırladı. Ancak Kruşçev iktidarının 1964 yılında düşmesinin ardından uzun süredir KGB'ye liderlik eden Yuri Andropov, KGB’nin kaybettiği gücünü yeniden kazanmasını sağladı. KGB’nin gücü, 1970'lerde en yüksek seviyesine ulaştı.
Andropov daha sonra Komünist Parti’nin Genel Sekreteri olarak Sovyetler Birliği'ni 1982 yılından 1984 yılına kadar yönetti. İdeolojik kontrolü dayatma konusunda hiç taviz vermedi. Özellikle, bir kişinin Sovyetler Birliği politikasını üstü kapalı olarak dahi eleştirmesi hakkında soruşturma açılmasına yetiyordu. Bazı muhalifler ‘rehabilitasyon’ bahanesiyle ya hapse atıldı ya da psikiyatri kurumlarına yerleştirildi. Bazıları ise göçe zorlandı.
O dönem Moskova’da yaşadığım için, daha ılımlı ya da milliyetçilik konusunda zayıf (uyumsuz)  vatandaşları hedef alan polis baskınlarını ve sivil giyimli KGB ajanları tarafından tutuklanmalarını hatırlıyorum. George Orwell'in 1984 romanındaki ‘düşünce polisi’ gibi çalışırlardı. Şehrin sokaklarında gizlice dolaşır, işe gelmediğinden veya çok fazla boş zaman geçirdiğinden şüphelenilen kişileri gözaltına alırlardı. Ülkeye Andropov'un KGB’sinin tam kontrolü hakimdi.
Sovyetler Birliği Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov’un 1980'li yılların sonlarında uygulamaya koyduğu reformlar, güvenlik servislerinin gücünü zayıflattı. Perestroyka’nın (ekonomik ve siyasi sistemi yeniden yapılandırma ve reform hareketleri) Sovyetler Birliği'ni yenilemesi gerekiyordu. Hatta bazı akademisyenler Andropov'un Perestroyka’da rolü olduğunu dahi iddia ettilerse de Perestroyka sonunda devletin bekasını tehdit etmeye başladı. Sovyetler Birliği’nin son lideri Gorbaçov, KGB'deki efendilerine sırtını döndü, Stalinizmin suçlarını ifşa etti ve Batı'ya açılmaya başladı. Ancak 1989 yılında ‘Demir Perde’ düştüğünde ve Doğu Avrupa'daki Sovyet Cumhuriyetleri Moskova'nın nüfuz bölgesinden ayrıldığında ise bu kez KGB, Gorbaçov'a sırtı döndü ve iki yıl sonra Sovyetler Birliği'nin çöküşünü hızlandıran başarısız bir darbe düzenledi.
Geriye dönüp bakıldığında, bir güvenlik servisinin küçük düşürüldüğü, ancak bu duruma herhangi bir çözüm getirilmediği görülebilir. Öte yandan Sovyetler Birliği’nin çöküşü sonrası Rusya'nın ilk Devlet Başkanı Boris Yeltsin, KGB'yi değil komünizmi en büyük kötülük olarak görüyordu. KGB’nin adının artık FSB olmasının, teşkilatı değiştireceğine ve daha iyi ve daha az kontrol sahibi olmasını sağlayacağına inanıyordu. Bu, sadece bir dilekti. Gerçekten de, Rus güvenlik servislerinin köklerinin, 16. yüzyılda Korkunç İvan'ın acımasız muhafızları Opriçniklere ve 18. yüzyılda Büyük Peter'in Gizli Şansölye’sine kadar uzandığı söylenebilir. Burada Yeltsin'in reformist girişiminin bu kadar derin tarihi kökleri olan bir sistemi, Kruşçev'in kırk yıl önce yaptığından daha fazla uyarlayamayacağı belirtilmeli.
Esasen KGB ajanları, komünizmin çöküşüne ve kapitalizme geçişe dayanma konusunda nispeten iyi donanımlıydılar. Güvenlik servislerinde Sovyet Birliği döneminde bir proletarya (alt sosyal sınıf) toplumu çağrısı sadece bir slogandan ibaretti ve ideoloji, halkı kontrol etmenin ve devletin elini güçlendirmenin bir aracıydı. Güvenlik servislerinin eski üyeleri, Sovyetler Birliği’nin çöküşü sonrası Rusya'da elit pozisyonlara yükselirken bu pragmatik yaklaşımı uyguladılar.
Eski bir yüksek rütbeli KGB ajanı olan Leonid Shebarshin, Andropov döneminde NATO, CIA, muhalifler ve siyasi muhalifler gibi içerideki ve dışarıdaki düşmanlara karşı gizli bir savaşa girmek üzere eğitilen ajanların düzensiz çalışma saatleriyle başa çıkabilen, düşmanların olduğu ortamlarda başarılı olabilen ve talep üzerine sorgulama ve manipülasyon taktiklerini kullanabilen yeni Rus burjuvalar olmalarının gayet doğal olduğunu söylemişti. Onlar, çalışanlarının ve astlarının çalışma gücünün sarhoşluğunu dahi yavaş yavaş tükettiler.
Bunların arasında, 2000 yılında bir bilinmezlikten gelerek Rusya’nın devlet başkanlığına yükseldikten sonra Batılı diplomatlar tarafından pragmatist olarak övülen Putin de vardı. Andropov tarzı tavizsiz bir sistem kurma niyetini gizlemeyen Putin, 1990'larda histerik bir kişiliğe sahip olan Yeltsin’in iktidarı sırasında gelişen kapitalist baronların gücünü dizginlemek için hızla harekete geçti. Putin'e göre petrol ve doğalgaz gibi stratejik öneme sahip sektörleri kontrol eden bağımsız bir oligarşi, devletin istikrarını tehdit ediyordu. Bu yüzden bunun yerine ulusal çıkarlarla ilgili iş kararlarının, ‘silovik’ adıyla anılan, eski istihbarat, emniyet ve güvenlik kurumları mensubu olarak görev yapmış siyasetçi ve bürokratlardan oluşan bir avuç güvenilir kişi tarafından alınmasını sağladı. Silovikler, devlet kontrolündeki mülklerin yöneticisi ya da koruyucusu oldular. Bu kişilerin büyük bir kısmının Putin'in memleketi Leningrad'dan (şu anda Saint Petersburg) olduğu ve çoğunun yine Putin ile birlikte KGB'de görev yaptığını belirtmekte fayda var. Siloviklerden olan İgor Seçin enerji devi Rosneft’in, Sergey Çemezov bir kamu kuruluşu olan Rostec’in, Alexey Miller enerji şirketi Gazprom’un yöneticiliğini üstlenirken, Nikolay Patrushev Rusya Güvenlik Konseyi Sekreterliği, Aleksandr Bortnikov FSB Başkanlığı, Sergey Narişkin Rusya Dış İstihbarat Servisi (SVR) Direktörlüğü, Alexander Bastrykin Soruşturma Komitesi Başkanlığı gibi devlet kurumlarının yöneticiliklerini üstlendiler. Daha birçok silovik üst düzey kurumlarda kilit role sahipler.
Putin, FSB’nin güçlendirilmesinin, 1991 yılında Sovyetler Birliği'nin dağılmasına yol açan türden karışıklıkları önleyeceğine gerçekten inanıyordu. Eski KGB ajanlarının kilit konumlara atanması, bir miktar da olsa ekonomik ve siyasi istikrar sağlıyor gibi görünüyordu. Putin, bu istikrarı korumak amacıyla 2020 yılında başkanlık süresini uzatmak için harekete geçti ve 2024 yılına kadar olan görev süresini uzatmak için anayasada değişikliği önerisinde bulundu.
Anayasa değişikliklerinin onaylanması devlete, Kovid-19 salgını ve Belarus'taki kitlesel protestolardan Rus muhalif Aleksey Navalni’nin Moskova'ya dönüşüne kadar çok sayıda sorunu ele almasında geniş bir manevra alanı sundu. Andropov döneminde olduğu gibi artık tüm meseleler, vergilerden bilime kadar her şeyi denetleyen federal kuruluşlar gibi (Rusça adlarının çoğunda bulunan ve "gözetim" anlamına gelen nadzor, tanımlamayı kolaylaştırıyor) merkezi düzenleyici kurumlar tarafından ele alınır oldu. Bunun yanında Rusya’da yetkinin kötüye kullanılmasından şikayet eden, daha iyi hizmet talep eden ya da nitelikli dolandırıcılık ve sahtecilikle suçlanan Navalni'ye desteğini ifade eden Ruslar hakkında başlatılan soruşturmaların giderek yaygınlaşan bir taktik olduğu biliniyor. Diğer taraftan eski bir vergi memuru olan teknokratik Başbakan Mihail Mişustin'in yanı sıra sistem bürokrasisindeki çeşitli orta düzey yöneticilerin liderliğinde bir disiplin kontrol sistemi devreye sokuldu.

FSB darbesi
Putin'in Donetsk ve Lugansk cumhuriyetlerinin bağımsızlığını tanıma ve ardından Ukrayna'yı Nazilerden arındırmak için özel bir askeri operasyon başlatma kararı, siyasi sapma durumunda benzer bir cezalandırma modelini izledi. Aslında, Batı’nın yanında yer almayı ‘Rusya karşıtı’ bir seçim olarak gördü ve tüm ülkeyi cezalandırmak istedi. Bunun yanı sıra Rusya’da Ukrayna işgalinin başlamasının ve sonrasında yaşanan olayların gerçekleşmesi yıllar alan siyasi bir dönüşümün doruk noktası olarak görülüyor. Ayrıca Putin’in ilk döneminde egemen olan silovikilerin sayısının azalmasını ve bunların yerini güvenlik ve denetleme kurumlarından isimlerden oluşan anonim bir bürokrasinin aldığını da ortaya çıkardı.
Rusya Güvenlik Konseyi’nin 21 Şubat’taki toplantısı sırasında Putin’in en yakın sırdaşları, Donetsk ve Lugansk cumhuriyetlerinin bağımsızlığının tanınmasının neler getireceğinden tamamen habersiz görünüyordular. SVR Şefi Sergey Narışkin konuşması sırasında, Putin’in tanıma kararını net bir şekilde destekleyeceğini teyit etmesini istemesinin ardından kekeleyerek Putin’in tanıma kararını destekleyeceğini söyleyebildi. Narışkin, Putin ile aralarında geçen diyalog sırasında korkudan titriyor gibiydi. Katı muhafazakar çizgideki bir Çeka üyesi olan Patruşev dahi Rusya'nın Ukrayna'ya asker göndermeyi planladığını ABD'ye bildirmek istediyse de önerisine bir yanıt alamadı.
Rusya’nın komşusu olan bir ülkeyi işgal etmesi gibi önemli bir karardan birçok devlet kurumunun habersiz olması oldukça dikkat çekici. Rusya Merkez Bankası başkanı Elvira Nabiullina Mart ayı başlarında istifa etmeye kalkıştığında, finans kurumları büyük bir şok yaşadı. Ancak kendisinden makamında kalması ve savaşın olası ekonomik sonuçlarıyla başa çıkması istendi. Ordu da planın tamamından habersiz gibi görünüyordu. Ay boyu on binlerce askeri sınıra yığan ordu, bu süreç boyunca kendisinden Ukrayna’ya saldırmasının istenip istenmeyeceğini bilmiyordu.
Putin'in gizli operasyonu, diğer gizli ajanlardan dahi gizlendi. Kremlin'e Ukrayna'daki siyasi durum hakkında istihbarat sağlamaktan sorumlu FBS departmanı yöneticileri bile işgalin olacağını düşünmüyorlardı. Bazı analistler, özgüvenli bir halde böyle bir işgalin Rusya'nın ulusal çıkarlarına aykırı olacağını savundular. Yetkililer, büyük çapta bir saldırının masada olmadığından emin bir şekilde Putin'e duymak istediği; ‘Ukraynalılar, Nazilerin işbirlikçilerinden ve Kiev'de Batı tarafından kontrol edilen ajanlardan kurtulmaya hazır Slav kardeşlerdir’ hikayesini anlatmaya devam ettiler. Kremlin'den bir kaynak bana birçok yetkilinin 1980’lerde utanç verici bir geri çekilmeyle sonuçlanan ve Sovyet imparatorluğunun dağılmasına katkıda bulunan Afganistan'daki savaşa benzer bir felaketi akıllarına getirdiklerini söyledi. Ancak giderek daha teknokratik, sistemik ve şahıslar üstü bir hükümette bu tür görüşlere artık müsamaha gösterilmiyor.
Şarku’l Avsat’ın Foreign Affairs'den aktardığı analize göre,  Ukrayna’daki savaş üçüncü ayına girerken ve savaş suçlarına ilişkin kanıtlar çoğalırken, çok sayıda yetkili ve politikacı halen Putin'i desteklemeye devam ediyor. Büyük şirketler büyük bir sessizlik içindeler. Batı ülkelerinden ayrılan seçkin Rus iş insanları da hükümetlerine giderek artan bir destek veriyorlar. Bazıları özel hayatlarında şikayetlerini dile getirseler de, çok azı toplum içinde şikayetlerini ifade ediyor. Onlardan biri, defalarca kez barış çağrısı yapan milyarder sanayici Oleg Deripaska, Türkiye'ye kaçan ve Yeltsin yönetimi sırasındaki özelleştirme faaliyetlerine öncülük etmesiyle bilinen Putin’in eski meslektaşı Anatoli Çubays, müzakere edilmiş bir anlaşmaya arabuluculuk yapmaya çalışan Chelsea Futbol Kulübü'nün eski sahibi ünlü oligark Roman Abramoviç ve son derece başarılı olan çevrimiçi bankası Tinkoff'taki hisselerini birkaç kapik (100 kapik = 1 ruble) karşılığında satmak zorunda kalan Rus girişimci Oleg Tinkov yer alıyor. Tinkov, Rusya’nın Ukrayna’ya başlattığı ‘operasyona’ karşı çıktıktan sonra hisselerini ucuz bir fiyata sattı.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Moskova'da bir askeri geçit töreninde, Mayıs 2021 (Mikhail Metzl/Sputnik Fotoğraf Ajansı)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Mayıs 2021 tarihinde Moskova'da bir askeri geçit törenine katıldı (Michael Metzl/Sputnik Haber Ajansı)
Rusya'nın yurt dışına kaçan onlarca, belki de yüz binlerce Rus dışında 145 milyon vatandaşı da aynı yöne doğru gidiyor. Yabancı ülkelere uçuşlara, dünya markalarına ve küresel ödeme sistemlerine erişimlerini kaybeden Rusların çoğu, hayatlarının Kremlin’e bağlı olduğu gerçeğini kabul etmek zorunda kaldılar. Ukrayna’ya karşı başlatılan askeri operasyonunun ilk günlerinde, halk ilk şokla savaş karşıtı duygularını ifade etmek için sokaklara döküldüğünde hüküm süren atmosferde keskin bir değişim oldu. Anketler şu anda Rusların yaklaşık yüzde 80'inin savaşı desteklediğine işaret ediyor. Ancak gerçek rakam daha düşük olabilir. Çünkü bir devlet mutlak kontrol uyguladığında, halk yönetimin istediği cevapları verir. Buna rağmen, Rusya’daki akrabalarım ve arkadaşlarımla özel olarak görüştüğümde savaşın öyle denildiği gibi kabul görmediğini anlıyorum. Örneğin, Kuzey Kafkasya'nın turistik kenti Kislovodsk'taki bir tanıdığım, Putin'in Ukrayna’ya yönelik ‘ülkeyi Nazilerden arındırma görevi’ olarak gördüğü askeri operasyonu tamamlaması ve Donbass bölgesinin sorumluluğunu alması gerektiğinde ısrar ederek, Amerikalılara Rusya’ya kafa tutmaması gerektiğini göstermesi gerektiğini söyledi.
Rusya’da ilk şok azalırken korku hakim olmaya başladı. Putin, Mart ayı ortalarında televizyon ekranlarından yaptığı bir konuşmada, ‘operasyona’ karşı çıkanları  ‘vatan hainleri’ olarak tanımladı ve Batılı ülkelerinin bu çevreleri ‘Rusya’yı yok etmek için beşinci kol’ olarak kullanmaya çalışabileceklerini, ancak Ruslar’ın vatanseverleri, ‘toplumun yüz karalarından’ hızla ayırt edebileceğini söyledi. Hükümetin güvenlik birimleri daha önce, ‘yalan haber’ ya da Savunma Bakanlığı'nın resmi açıklamalarıyla çelişen herhangi bir söylemin yayınlanmasıyla ilgili yeni bir yasa ilan etmişti. Yasaya göre ‘yalan haber yapmak ve resmi açıklamaların aksine bir söylemde bulunma15 yıla kadar hapis cezasını gerektiren bir suçtur. Aynı şekilde Novaya Gazeta gazetesi, liberal radyo istasyonu ‘Ekho Moskvy’ (Moskova'nın Yankısı) ve iki ay öncesine kadar düzenli olarak hükümeti eleştiren televizyon kanalı TV Dozd (Rain) dahil olmak üzere bağımsız yayın kuruluşları ya yasaklandı ya da faaliyetleri askıya alındı. New York Times, BBC, CNN ve diğer yabancı medya kuruluşları da bavullarını toplayarak ülkeyi terk etti. Şubat ayı sonlarından bu yana 400'ü genç olmak üzere 16 binden fazla kişi tutuklandı. Bazıları sadece düzenlenen bir protesto gösterisinin yakınlarında oldukları için tutuklandılar. Bir Moskovalı, sadece elinde Leo Tolstoy'un ‘Savaş ve Barış’ romanı ile Kızıl Meydan'da görünmesinin tutuklanmasına yeteceğini deneyimledi.
Bu toplu baskı atmosferinde, bir zamanlar alternatif fikirler öneren siyasi isimler, Putin'in ısrarla tekrarladığı sözlerini sıralıyorlar. Örneğin eski Devlet Başkanı Dmitri Medvedev, Ukrayna operasyonunu eleştirmenin vatana ihanet olduğu sık sık vurguluyor. Hatta Şubat ayında tereddüt içerisinde olan SVR Başkanı Narişkin bile savaş yanlısı oldu ve şimdi bir papağan gibi hükümetin söylediklerini tekrar ediyor. İnsanlar artık düşüncelerini ifade etmiyorlar. Putinci Çeka'nın gölgesi artık tüm ülkeye hakim olmuş durumda.

Yeni güvenlik durumu
Rus gazeteci yazar Masha Gessen, ‘Yüzü Olmayan Adam’ adlı kitabında Putin'i böyle nitelendirmişti. Fakat bugün Putin’in yüzü, emirlerini harfiyen yerine getiren isimsiz bir güvenlik bürokrasisinin başındaki tek yüz haline geldi. Artık ne Kremlin koridorlarında ne de Moskova sokaklarında başka bir darbe olasılığı yok. Esasen Putin’i alaşağı edebilecek tek grup, prensipte, ülkenin kalkınması için halen dış politikada bir miktar esneklik olması gerektiği fikrini kabul eden bir silovik ve milliyetçi tarafından yönetilen FSB’dir. Ama artık böyle yetkililer FSB'nin geleceğini temsil etmiyor. Bilhassa, sorumluluğu üstlenmiş  haldeki gizli güvenlik teknokratları ulusal veya uluslararası sonuçları ne olursa olsun, tam kontrole kafayı takmış durumdalar.
Kremlin en son 1980'lerin başlarında Andropov'un yönetimi sırasında böylesine egemen bir devlet inşa etti. Bu egemen devlet, güvenlik güçleri kontrollerini gevşettiğinde ve reforma izin verdiğinde çöktü. Putin bu hikayeyi iyi biliyor ve aynı sonuçla karşı karşıya gelme riskini alması pek mümkün görünmüyor. Putin olmasa bile, 1980'lerde Afganistan'da olduğu gibi Ukrayna'da da utandırıcı bir geri çekilme felaketi her şeyi bitirmedikçe kurduğu sistem, bu yeni gizli güvenlik topluluğunun desteğiyle var olmayı sürdürecek. Bu bürokrasi, iktidara  sımsıkı tutundukça, Moskova'nın dışarıdaki maceracılığı azalabilir ama bu sistem devam ettiği sürece Rusya baskı altında, tecrit edilmiş ve özgürlüğü kısıtlanmış halde kalacak.

*Nina Kruşçeva, New York merkezli The New School’da uluslararası ilişkiler profesörüdür.



Türkiye, ABD yaptırımları kapsamında İranlı Bank Mellat'ın lisansını iptal etti

İstanbul’da İran’ın Mellat Bankası şubesi önünde yürüyen insanlar (Arşiv- Reuters)
İstanbul’da İran’ın Mellat Bankası şubesi önünde yürüyen insanlar (Arşiv- Reuters)
TT

Türkiye, ABD yaptırımları kapsamında İranlı Bank Mellat'ın lisansını iptal etti

İstanbul’da İran’ın Mellat Bankası şubesi önünde yürüyen insanlar (Arşiv- Reuters)
İstanbul’da İran’ın Mellat Bankası şubesi önünde yürüyen insanlar (Arşiv- Reuters)

Türkiye, yıllardır Batı yaptırımlarına tabi olan İran’ın Mellat Bankasının faaliyet lisansını iptal etti. Kararın, İran bankacılık sistemine yönelik baskıyı artırmayı amaçladığı ve Washington’ın Tahran’a karşı ekonomik baskısını artırdığı bir dönemde ABD’nin artan baskılarına yanıt niteliği taşıdığı belirtildi.

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), lisansın iptaline ilişkin kararını, Washington’ın Devrim Muhafızları ile bağlantıları olduğu şüphesiyle Türk Golden Global Bank’a yaptırım uygulamasından iki hafta sonra aldı. Banka ise söz konusu suçlamaları reddetti.

Karar ayrıca, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Donald Trump’ın New York’ta salı günü başlayacak Birleşmiş Milletler Genel Kurulu toplantıları kapsamında gerçekleştirmesi beklenen görüşmenin hemen öncesinde alındı.

Merkezi Tahran’da bulunan Mellat Bank, OpenSanctions adlı ve yaptırım uygulanan kuruluşların izlenmesine olanak sağlayan açık veri tabanına göre, “İran hükümetine mali destek sağladığı” gerekçesiyle ABD, Avrupa Birliği ve İngiltere’nin yaptırımlarına tabi. Aynı kaynağa göre İran hükümeti, bankanın en büyük hissedarları arasında yer alıyor.

Mellat Bank, İran’ın en büyük ve en eski ticari bankalarından biri. 1980 yılında kurulan bankanın ülke genelinde 1.000’den fazla şubesi bulunuyor.

BDDK, kararını Bankacılık Kanunu’nun “B-71” maddesine dayandırdı. Söz konusu madde, bankanın faaliyetlerini sürdürmesinin “mevduat sahiplerinin ve hissedarların haklarını, finansal sistemin güvenliğini ve istikrarını tehdit ettiğinin” tespit edilmesi halinde lisansın iptal edilmesine olanak tanıyor.

Görsel kaldırıldı.
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, 24 Ağustos’ta İran’a yönelik yaptırımların sıkılaştırıldığını duyurduğu basın toplantısında. (Reuters)

Batılı ülkeler, İran’ın nükleer silah elde etmeye çalıştığı yönündeki suçlamalar kapsamında daha önce Mellat Bank’a yaptırım uygulamıştı. Tahran ise bu suçlamaları reddediyor. Söz konusu yaptırımlar, İran’ın nükleer programına ilişkin 2015 tarihli uluslararası anlaşma kapsamında daha sonra kaldırılmış, ancak ABD Mayıs 2018’de anlaşmadan tek taraflı olarak çekilerek Tahran’a yönelik ağır yaptırımları yeniden yürürlüğe koymuştu.

Türkiye’nin son adımının, onlarca yıldır uygulanan uluslararası yaptırımların İran bankacılık sistemini küresel finans sisteminden büyük ölçüde izole ettiği bir dönemde, ülkenin bankacılık sektörüne yönelik baskıyı daha da artırması bekleniyor.

Karar, Washington’ın Tahran’a karşı yürüttüğü “ekonomik savaş” kapsamında Ankara üzerindeki finansal ve bankacılık akışlarını denetleme yönündeki baskısının arttığı bir döneme denk geldi.

ABD Hazine Bakanlığının Golden Global Bank’a yaptırım uygulamasının ardından Türkiye Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Ankara’nın “terörün finansmanı ve her türlü yasa dışı finansmanla mücadele” konusunda kararlı olduğunu belirtti. Şimşek ayrıca Türk şirketlerine yaptırımlardan kaçınmak için gerekli tedbirleri almaları çağrısında bulundu.

Washington kısa süre önce, aralarında İran merkezli sivil havayolu şirketi Mahan Air ile iş birliği yapmakla suçlanan üç Türk şirketinin de bulunduğu 36 kuruluşu yaptırım listesine aldı. Mahan Air ayrıca İran Devrim Muhafızları’na destek sağlamakla suçlanıyor.

Şarku’l Avsat’ın İran’ın yarı resmi Öğrenciler Haber Ajansı’ndan (ISNA) aktardığına göre Mahan Air, bu hafta Türk makamlarının talebi üzerine 21 Eylül’den itibaren Türkiye’ye uçuşlarını askıya alacağını açıkladı.

İran, şubat ayının sonlarında başlayan ve ABD ile İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan bir savaşın içinde bulunuyor. Çatışmalar daha sonra Ortadoğu’nun diğer bölgelerine de yayıldı.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, Financial Times gazetesinde yayımlanan bir makalesinde Washington’ın İran’a karşı “şimdiye kadarki en büyük ekonomik saldırıyı” başlatacağını yazmıştı. Bessent, bu girişimi Normandiya Çıkarması’na, İngilizcede “D-Day” olarak bilinen operasyona benzetirken, bu çabalara katılmayan ülkelere ikincil yaptırımlar uygulanacağı uyarısında bulunmuştu.


Polonya Başbakanı, Rusya'ya meydan okudu: "Tek karış toprak vermeyeceğiz"

Polonya Başbakanı Donald Tusk, ülkesinin "bir parça toprak bile" vermeyeceğini söyledi (AFP)
Polonya Başbakanı Donald Tusk, ülkesinin "bir parça toprak bile" vermeyeceğini söyledi (AFP)
TT

Polonya Başbakanı, Rusya'ya meydan okudu: "Tek karış toprak vermeyeceğiz"

Polonya Başbakanı Donald Tusk, ülkesinin "bir parça toprak bile" vermeyeceğini söyledi (AFP)
Polonya Başbakanı Donald Tusk, ülkesinin "bir parça toprak bile" vermeyeceğini söyledi (AFP)

Maira Butt 

Polonya Başbakanı Donald Tusk, Rusya'yla gelecekte yaşanabilecek herhangi bir çatışmada ülkesinin hiçbir şekilde toprak vermeyeceğini vurguladı.

Bu açıklama, Tusk'un perşembe günü Kremlin'in Ukrayna'yı destekleyen Avrupa ülkelerine drone ve roketlerle hibrit saldırılar düzenlemeyi planladığı uyarısında bulunmasından kısa süre sonra geldi.

Tusk, perşembe günü X'te "Biz toprak kaybedebilecek bir milletiz ancak ruhumuzu asla kaybetmeyeceğiz; topraklarımızdan vazgeçebiliriz ama vatanımızdan asla vazgeçmeyeceğiz" diyen Polonya Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki'ye yanıt veriyordu.

Başbakan, "Sayın Cumhurbaşkanım, bu paylaşımı silmenizi öneririm. Topraklarımızın en küçük parçasından bile vazgeçmeye niyetimiz yok" diye cevap verdi.

Daha sonra X'te paylaştığı bir videoyla bu tutumunu pekiştiren Tusk, "Müttefiklerimize olan sadakatimiz ve kararlılığımız; işte ortak gücümüz budur. Tek bir karış toprak bile vermeyeceğiz" dedi.

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski'yle görüşmek üzere perşembe günü Ukrayna'ya giden Polonya lideri, "onları zorlu haftalar ve ayların beklediği" uyarısında bulunmuştu.

Rusya'ya atfedilen bir dizi hava sahası ihlalinin ardından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in hibrit saldırılarını NATO ülkelerine de taşıyabileceği endişesiyle Avrupa genelinde gerginlik tırmanıyor.

NATO'nun doğu kanadındaki savunmanın güçlendirilmesi çağrıları yapan Tusk, geçen yıl eylülde uçuşa yasak bölge ilan edilmesini de istemişti.

Tusk perşembe günü yaptığı açıklamada, "Drone veya diğer türdeki mermilerin doğu kanadındaki bir veya birkaç ülkenin topraklarına girme, hatta yıkıma yol açma riski gerçekten var" uyarısında bulunmuştu.

Resmi açıklamada bunun bir kaza olduğu ve NATO'nun karşılık vermeyi düşünmesi için hiçbir neden bulunmadığı söylenecek.

Polonya Savunma Bakan Yardımcısı Magdalena Sobkowiak-Czarnecka, ABD Başkanı Donald Trump'ın bu çalışmalarda ilerleme kaydedildiğini belirtmesinin ardından, ülkenin batısına olası bir kalıcı ABD askeri üssünün kurulacağını cuma günü söylemişti.

Görsel kaldırıldı.
Donald Tusk, X’te "Hepimizi zorlu haftalar ve aylar var bekliyor" diye yazdı. "Bugün, Ukrayna’da dayanışmamızı gösteriyoruz." (X/DonaldTusk)


Diğer yandan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Ukrayna'daki savaşın ve Ortadoğu krizinin ülkesindeki yakıt fiyatları üzerindeki etkisini görüşmek üzere acil bir toplantı düzenlemişti.

Rusya, Avrupa'yla savaşmak istemediğini vurgulasa da Putin daha önce Moskova'nın "savaşmaya hazır" olduğunu iddia etmişti. Önceki günlerde deneyimli Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Rusya'yla Avrupa arasında çıkacak herhangi bir çatışmanın "çok kısa" süreceği uyarısını paylaşmıştı.

CIA Direktörü John Ratcliffe, geçen ay Moskova'ya nadir bir ziyaret gerçekleştirmişti. Bu, 2022'de ülkenin Ukrayna'yı istila etmesinden birkaç hafta önce selefinin yaptığı ziyaretten sonra gerçekleşen ilk ziyaretti.

Konu hakkında bilgi sahibi kaynaklar, CBS News ve Wall Street Journal'a yaptıkları açıklamada Ratcliffe'in bu geziyi Rusya'yı NATO'ya saldırmaması yönünde uyarmak amacıyla gerçekleştirdiğini söylemişti.

Kremlin Sözcüsü Dmitri Peskov, "korkutma senaryoları" diye nitelediği bu iddiaların "gerçeklikle hiçbir ilgisi olmadığını" belirtmiş ve Moskova'nın, "Avrupa ülkelerinden kendisine yönelik çok agresif bir politikayla karşı karşıya olduğunu" eklemişti.

 Independent Türkçe,independent.co.uk/news


Savaşlar neden çıkar ve nasıl bitmek bilmeyen kâbuslara dönüşür?

İsrail bombardımanı sonucu Güney Lübnan semalarında yükselen duman (AFP)
İsrail bombardımanı sonucu Güney Lübnan semalarında yükselen duman (AFP)
TT

Savaşlar neden çıkar ve nasıl bitmek bilmeyen kâbuslara dönüşür?

İsrail bombardımanı sonucu Güney Lübnan semalarında yükselen duman (AFP)
İsrail bombardımanı sonucu Güney Lübnan semalarında yükselen duman (AFP)

Antoine el-Hac

Bir devlet savaşa nadiren yenileceğini düşünerek girer ya da başlattığı çatışmanın uzun sürecek bir kâbusa ve sonu gelmeyen bir tünele dönüşeceğini öngörür. Buna rağmen görünen o ki hiç kimse ders çıkarmıyor; tarih, daha doğrusu insan kendini tekrarlıyor. O an için hesaplı ve üzerinde düşünülmüş görünen kararlar, zamanla yıpratma savaşlarına, değişen hedeflere ve siyasi ve stratejik açıdan ağır bedeller ödemeden geri adım atamaz hale gelen liderlere yol açabiliyor.

Uluslararası ilişkiler alanında önde gelen gerçekçilik teorisyenlerinden Amerikalı Profesör Stephen M. Walt, yıkıcı savaşların genellikle bir anda ortaya çıkmadığını ve tam anlamıyla sürpriz olmadığını belirtiyor. Walt’a göre bu savaşlar çoğunlukla stratejik hesap hatalarının art arda gelmesinin sonucu. Süreç, rakibin ve sahip olduğu kapasitenin yanlış değerlendirilmesiyle başlıyor; ardından taraflı tavsiyeler, gizli hedefler ve geri adım atmayı devam etmekten daha zor hale getiren siyasi baskılarla durum daha da ağırlaşıyor.

Ukrayna’nın başkenti Kiev’e düşen bir Rus füzesinin açtığı çukur (AP)
Ukrayna’nın başkenti Kiev’e düşen bir Rus füzesinin açtığı çukur (AP)

Tehlike işaretleri

İlk tehlike işareti cehalet. Zira askerî güç, müdahale edilen toplumu anlamak anlamına gelmeyebilir. Askerî açıdan üstün bir devlet, rakibinin ordusu hakkında ayrıntılı ve doğru bilgilere sahip olabilir ancak rakibinin tarihini, siyasi ve toplumsal yapısını, direnme kapasitesini ya da coğrafi olarak çevresindeki güçlerin vereceği tepkilerin niteliğini bilmeyebilir. Çelişki de burada başlar: Muharebeyi kazanmak mümkün olabilir ancak bunun sonuçlarını öngörmek ve süreci kontrol altında tutmak imkânsız hale gelebilir...

Savaşa giden yolda, karar alıcıya danışmanlık yapan tüm taraflar aynı konumdan hareket etmez. Bazılarının, başarı ihtimalini olduğundan büyük göstermesine ve riskleri küçümsemesine yol açan ideolojik, ekonomik veya jeopolitik çıkarları bulunabilir. Çoğu zaman liderler, duymak istediklerini teyit eden iyimser değerlendirmelere, sağduyulu uyarılardan daha fazla itibar etme eğiliminde olur.

ABD’nin USS George Washington uçak gemisindeki uçaklar (AFP)
ABD’nin USS George Washington uçak gemisindeki uçaklar (AFP)

Ardından kırılgan ve değişken hedefler sorunu ortaya çıkar. Savaş, sınırlı bir hedefle ya da bu hedefe hızlı ve düşük bir maliyetle ulaşılabileceği düşüncesiyle başlayabilir. Ancak süreç tıkandığında görev de değişir. Başlangıçta rejimi devirmek olarak belirlenen hedef, zamanla yeni bir düzen kurma çabasına dönüşür; kısa süreli olması planlanan askerî operasyon ise uzun soluklu bir siyasi projeye evrilir. Böylece savaş, başlangıçtaki hedefin anlamını ve netliğini yitirmesinin ardından dahi devam eder.

Tırmanma sarmalı

En tehlikeli aşama, savaşın tırmanma sarmalına girmesiyle başlar. Kayıplar arttıkça başarısızlığı kabul etmenin siyasi maliyeti de yükselir. Liderler, bir önceki turun başaramadığını bir sonraki turun başaracağı umuduyla geri adım atmak yerine riski artırmaya başlar. İç siyasi baskılar ile dış gerilim birbirine eklenir ve sonunda geri çekilmek, çatışmayı sürdürmekten daha ağır bir seçenek haline gelir.

Ancak bu dinamik tek başına dünyanın neden daha fazla çatışmaya sürüklendiğini açıklamıyor. Bunun altında daha derin etkenler de bulunuyor: korku ve belirsizlik, rakibin niyetlerinin ve karşılık verme kapasitesinin yanlış değerlendirilmesi, uluslararası sistemin hâkim bir güçten yükselen başka bir güce geçişine eşlik eden güç mücadeleleri ve bunun sonucunda ortaya çıkan Tukidides Tuzağı. Ayrıca yeterli siyasi kısıtlamayla karşılaşmayan liderler de bulunuyor. Bu durumda kişisel ihtişam arayışı, ideoloji veya intikam arzusu savaş hesaplarının bir parçası haline gelebiliyor.

Tehlike, uluslararası sistemin kurallarının kendisi aşınmaya başladığında daha da büyüyor. Büyük güçlerin anlaşmazlıklarını yönetmelerine yardımcı olması beklenen kurallar ve kurumlar, güçlü devletlerin bunları görmezden gelmesi ya da seçici biçimde uygulaması halinde etkisini yitiriyor. Kurallara ve kurumlara duyulan güven azaldıkça yanlış hesap yapma ihtimali artıyor ve bir krizden diğerine geçiş daha da hızlanıyor.

Savaşların sonu

Büyük savaşların sonu, zaferin çatışmaların her zaman sona erdiği yol olmadığını gösteriyor. Savaş, İkinci Dünya Savaşı’nda olduğu gibi taraflardan birinin tamamen askerî yenilgiye uğraması ve çökmesiyle sonuçlanabilir. Birinci Dünya Savaşı’nda olduğu gibi yıpranma ve askerî-siyasi çöküşle de sona erebilir. 1953’te Kore Yarımadası’nda olduğu gibi çatışmanın temel nedenlerini ortadan kaldırmayan müzakere edilmiş bir anlaşmayla da durabilir. Büyük güçler arasındaki uzun süreli çatışmalar ise 1991’de Sovyetler Birliği örneğinde olduğu gibi taraflardan birinin kendi içinde yaşadığı çöküşle sona erebilir.

Polonya ordusunun eğitim tatbikatı sırasında bir helikopter ve tanklar (AFP)
Polonya ordusunun eğitim tatbikatı sırasında bir helikopter ve tanklar (AFP)

Gerçekte savaşın nasıl sona erdiği, kimi zaman sona ermesinin kendisinden daha önemli olabilir. Zira ağır veya dengesiz anlaşmalar, bir sonraki çatışmanın tohumlarını ekebilir. Bu nedenle savaşın sona ermesi, savaşın nedenlerinin de ortadan kalktığı anlamına gelmez.

Acil soru

Bugün en acil soru şu: Dünya üçüncü bir dünya savaşına doğru mu ilerliyor?

Bunun kesin bir yanıtı yok ancak bu sorunun gündeme gelmesini haklı kılan göstergeler giderek daha belirgin hale geliyor. Zira çatışmalar arasındaki sınırlar hiç olmadığı kadar bulanıklaştı. Bu nedenle Ukrayna’daki savaş, ABD-Çin rekabeti, Ortadoğu’daki gerilim ile nüfuz, enerji ve teknoloji üzerindeki mücadelelerin tümü aynı uluslararası ortam içerisinde hareket ediyor ve aralarındaki temas noktaları giderek artıyor.

Bununla birlikte üzerinde durulması gereken bir paradoks bulunuyor. Çin, son on yıllarda ABD ve Rusya ile karşılaştırıldığında geniş çaplı kara savaşlarına doğrudan müdahil olma konusunda daha temkinli bir tutum sergiledi. Antoine el Hac'ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre bu durum, Çin’in çatışmalardan uzak durduğu veya güç kullanmayı reddettiği anlamına gelmiyor. Aksine Çin’in ekonomi, ticaret, teknoloji, siyasi nüfuz ve uzun vadeli stratejik baskı gibi diğer araçlara daha fazla başvurduğuna işaret ediyor.

Krizlerin arttığı ve çıkarların birbiriyle kesiştiği bir dünyada en büyük tehlike, bir liderin bilinçli olarak dünya savaşı başlatmaya karar vermesi olmayabilir. Asıl tehlike, eksik bilgilere, yanlış değerlendirmelere ve siyasi baskılara dayanan bir dizi küçük kararın alınması ve her aşamada geri adım atmanın bir önceki aşamaya kıyasla daha zor hale gelmesi olabilir.

Zira büyük savaşlar her zaman büyük bir kararla başlamaz. Bazen küçük bir hatayla başlar; hatta kimi zaman bir hata yaşanmış izlenimi verecek şekilde planlanmış bir olayla. Ve olayın gerçekleştiği anda bunun nereye varacağını hiç kimse bilmiyor olabilir.

İki Çin savaş uçağı (Arşiv – Reuters)
İki Çin savaş uçağı (Arşiv – Reuters)

Savaş hakkında söylenenler

- Prusya’dan Carl von Clausewitz (1780-1831) savaşı felsefi açıdan devlet politikasının rasyonel bir aracı olarak tanımladı ve savaşı basitçe ‘politikanın başka araçlarla devamı’ olarak nitelendirdi.

- Alman filozof Immanuel Kant (1724-1804), “Kalıcı barış, uluslararası ticaretin geliştirilmesi, anayasal cumhuriyetler ve liderleri savaşın maliyetleri konusunda temkinli olmaya zorlayan özgür devletler federasyonları aracılığıyla sağlanabilir” dedi. Kant, ‘Ebedi Barış Üzerine Felsefi Bir Tasarı’ adlı eserinde savaşın, hak yerine güce dayandığı için sonuçsuz ve anlamsız bir kısır döngü olduğunu savundu.

- Hollandalı filozof Erasmus (1466-1536), “Adaletsiz bir barış, en adil savaştan daha iyidir” dedi.

- Taoist felsefede, ‘Tao Te Ching’ adlı eserde askerî zaferlerin başarı değil, trajedi olduğu ifade edilir ve “Zaferden sevinç duyan, insanların katledilmesinden sevinç duyar” denir. Taoizm, savaşı doğal düzende meydana gelen ve yalnızca daha fazla şiddete yol açan bir bozulma olarak görür.

- Fransız Aydınlanma düşünürü Voltaire, ‘Felsefe Sözlüğü’ adlı eserinde savaşı alaya alarak onu yalnızca sefalete yol açan ‘kahramanca bir katliam’ olarak nitelendirdi. Voltaire ayrıca, iktidarın emirleri doğrultusunda binlerce masum komşunun öldürülmesinin herhangi bir zamanda faydalı veya şanlı bir eylem olarak görülebileceği düşüncesiyle de alay etti.

- Varoluşçu felsefenin öncülerinden Fransız filozof Jean-Paul Sartre, savaşın anlamsızlığını vurgulayarak “Zenginler savaştığında, yoksullar ölür” sözünü kaleme aldı. Sartre, savaşı sıradan insanların manipüle edilerek ölüme sürüklendiği ve sonunda yalnızca iktidara hizmet eden soyut kavramlar uğruna hayatlarını feda etmeye yönlendirildiği faydasız bir uygulama olarak görüyordu.