Putin ve güvenlik servisleri, devleti nasıl ele geçirdiler?

Batılı diplomatlar, 2000 yılında Putin'i bilinmeyen bir geçmişten Rusya'nın liderliğine yükselen bir pragmatist olarak övdüler (AP)
Batılı diplomatlar, 2000 yılında Putin'i bilinmeyen bir geçmişten Rusya'nın liderliğine yükselen bir pragmatist olarak övdüler (AP)
TT

Putin ve güvenlik servisleri, devleti nasıl ele geçirdiler?

Batılı diplomatlar, 2000 yılında Putin'i bilinmeyen bir geçmişten Rusya'nın liderliğine yükselen bir pragmatist olarak övdüler (AP)
Batılı diplomatlar, 2000 yılında Putin'i bilinmeyen bir geçmişten Rusya'nın liderliğine yükselen bir pragmatist olarak övdüler (AP)

Nina Kruşçeva
Vladimir Putin, 20 Aralık 1999 tarihinde Rus güvenlik servislerinin kuruluş yıldönümünü kutlamak için Moskova'daki Kızıl Meydan yakınlarında yer alan Lubyanka Binası’ndaki Rusya Federal Güvenlik Servisi'nin (FSB) ofisini ziyaret etti ve burada FSB’nin üst düzey yetkililerine bir konuşma yaptı. O sıra FSB'de yarbay rütbesine sahipken 47 yaşında yeni başbakan olarak atanmış olan Putin alaycı bir tavırla, “Hükümetin en üst düzeyine nüfuz etme görevi tamamlandı” dedi.
Eski meslektaşları bu sözler karşısında gülseler de şaka Rusya hakkındaydı.
Putin, bu ziyaretin üzerinden iki haftadan kısa bir süre geçtikten sonra geçici Devlet Başkanı oldu. İktidara gelişinden itibaren, kapitalizmin anarşisine ve Sovyetler Birliği’nin çöküşü sonrası dönemin istikrarsız demokratik karakterine karşı devleti güçlendirmeye çalıştı. Bu amaç uğrunda, ülkenin güvenlik hizmetlerinin seviyesini yükseltmenin ve hükümetin kilit roldeki kurumlarının başına eski güvenlik görevlilerini atamanın gerekli olduğunu düşünüyordu.
Ancak son yıllarda Putin'in bu yaklaşımda bir takım değişiklikler oldu ve bürokrasi git gide, bir zamanlar egemen olan devlet adamlarının yerini aldı. Bürokratik kurumların güçleri, Putin’in kontrolünü daha da sağlamlaştırmak için diğer devlet kurumları karşısında arttı. Güvenlik servisinin güç kontrolü, Putin’in ayrılıkçı Donetsk ve Luhansk cumhuriyetlerinin bağımsızlığının tanınması kararı aldığı Şubat ayında ortaya çıktı. Putin, birkaç gün sonra Rus birliklerini Ukrayna'ya gönderdi.
Rusya’nın Ukrayna’ya karşı başlattığı savaşın ilk günlerinde, Rusya devlet kurumlarının çoğu, Putin’in işgal kararına karşısı hazırlıksız gibi görünüyordu. Önde gelen bazı Rus yetkililer, ürkekçe de olsa, kararın nedenini sorguluyor gibiydiler. Daha sonraki haftalarda hem hükümet hem de halk Kremlin'i destekledi.
Ülkede muhalefet artık adeta bir suç haline gelmiş durumda. Bununla birlikte bir zamanlar sınırlı da olsa karar verme yetkisine sahip olan kişiler kendilerini, tek amacı güvenlik ve kontrol olan kurumların rehineleri olarak buldular. İronik olan ise işlerin FSB'nin kendi aleyhine dönmesi oldu. Rusya bir zamanlar güvenlik güçlerinin egemen olduğu bir ülkeyken, şimdi Putin'in başında olduğu yüzü olmayan bir güvenlik bürokrasisi haline geldi.

Çeka üyelerinin kurtuluşu
Modern FSB'nin kökleri, Demir Feliks lakabıyla bilinen Feliks Cerjinski’nin katı liderliğinde Çeka adıyla bilinen Tüm Rusya Karşı-Devrim ve Sabotajla Mücadele Olağanüstü Komisyonu’nun, o dönem Joseph Stalin’in yönetiminde olan Sovyetler Birliği’nin düşmanlarının peşine düştüğü 1917 Bolşevik Devrimi'ne dayanıyor. İçişleri Halk Komiserliği (NKVD) ve Devlet Güvenlik Bakanlığı (MGB) gibi Rusya’nın güvenlik ve istihbarat servisleri, bunların ilki olan Çeka’nın üzerine geliştirildi. NKVD’nin en ünlü lideri 1930’lu yıllarda teşkilatı yöneten Genrih Yagoda iken, MGB’nin en ünlü lideri ise 1940'lıve 50'li yıllarda kurumun yöneticiliğini yapan Lavrenti Beriya idi.
Bununla birlikte Devlet Güvenlik Komitesi (KGB), 1954 yılında Stalin'in halefi Nikita Kruşçev'in önderliğinde Sovyetler Birliği'ndeki ana güvenlik teşkilatı oldu. Kruşçev, on yıl sonra Komünist Parti’nin Sovyetler Birliği devletinin denetim kurumları üzerindeki nüfuzunu genişleterek KGB’nin nüfuzunu sınırladı. Ancak Kruşçev iktidarının 1964 yılında düşmesinin ardından uzun süredir KGB'ye liderlik eden Yuri Andropov, KGB’nin kaybettiği gücünü yeniden kazanmasını sağladı. KGB’nin gücü, 1970'lerde en yüksek seviyesine ulaştı.
Andropov daha sonra Komünist Parti’nin Genel Sekreteri olarak Sovyetler Birliği'ni 1982 yılından 1984 yılına kadar yönetti. İdeolojik kontrolü dayatma konusunda hiç taviz vermedi. Özellikle, bir kişinin Sovyetler Birliği politikasını üstü kapalı olarak dahi eleştirmesi hakkında soruşturma açılmasına yetiyordu. Bazı muhalifler ‘rehabilitasyon’ bahanesiyle ya hapse atıldı ya da psikiyatri kurumlarına yerleştirildi. Bazıları ise göçe zorlandı.
O dönem Moskova’da yaşadığım için, daha ılımlı ya da milliyetçilik konusunda zayıf (uyumsuz)  vatandaşları hedef alan polis baskınlarını ve sivil giyimli KGB ajanları tarafından tutuklanmalarını hatırlıyorum. George Orwell'in 1984 romanındaki ‘düşünce polisi’ gibi çalışırlardı. Şehrin sokaklarında gizlice dolaşır, işe gelmediğinden veya çok fazla boş zaman geçirdiğinden şüphelenilen kişileri gözaltına alırlardı. Ülkeye Andropov'un KGB’sinin tam kontrolü hakimdi.
Sovyetler Birliği Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov’un 1980'li yılların sonlarında uygulamaya koyduğu reformlar, güvenlik servislerinin gücünü zayıflattı. Perestroyka’nın (ekonomik ve siyasi sistemi yeniden yapılandırma ve reform hareketleri) Sovyetler Birliği'ni yenilemesi gerekiyordu. Hatta bazı akademisyenler Andropov'un Perestroyka’da rolü olduğunu dahi iddia ettilerse de Perestroyka sonunda devletin bekasını tehdit etmeye başladı. Sovyetler Birliği’nin son lideri Gorbaçov, KGB'deki efendilerine sırtını döndü, Stalinizmin suçlarını ifşa etti ve Batı'ya açılmaya başladı. Ancak 1989 yılında ‘Demir Perde’ düştüğünde ve Doğu Avrupa'daki Sovyet Cumhuriyetleri Moskova'nın nüfuz bölgesinden ayrıldığında ise bu kez KGB, Gorbaçov'a sırtı döndü ve iki yıl sonra Sovyetler Birliği'nin çöküşünü hızlandıran başarısız bir darbe düzenledi.
Geriye dönüp bakıldığında, bir güvenlik servisinin küçük düşürüldüğü, ancak bu duruma herhangi bir çözüm getirilmediği görülebilir. Öte yandan Sovyetler Birliği’nin çöküşü sonrası Rusya'nın ilk Devlet Başkanı Boris Yeltsin, KGB'yi değil komünizmi en büyük kötülük olarak görüyordu. KGB’nin adının artık FSB olmasının, teşkilatı değiştireceğine ve daha iyi ve daha az kontrol sahibi olmasını sağlayacağına inanıyordu. Bu, sadece bir dilekti. Gerçekten de, Rus güvenlik servislerinin köklerinin, 16. yüzyılda Korkunç İvan'ın acımasız muhafızları Opriçniklere ve 18. yüzyılda Büyük Peter'in Gizli Şansölye’sine kadar uzandığı söylenebilir. Burada Yeltsin'in reformist girişiminin bu kadar derin tarihi kökleri olan bir sistemi, Kruşçev'in kırk yıl önce yaptığından daha fazla uyarlayamayacağı belirtilmeli.
Esasen KGB ajanları, komünizmin çöküşüne ve kapitalizme geçişe dayanma konusunda nispeten iyi donanımlıydılar. Güvenlik servislerinde Sovyet Birliği döneminde bir proletarya (alt sosyal sınıf) toplumu çağrısı sadece bir slogandan ibaretti ve ideoloji, halkı kontrol etmenin ve devletin elini güçlendirmenin bir aracıydı. Güvenlik servislerinin eski üyeleri, Sovyetler Birliği’nin çöküşü sonrası Rusya'da elit pozisyonlara yükselirken bu pragmatik yaklaşımı uyguladılar.
Eski bir yüksek rütbeli KGB ajanı olan Leonid Shebarshin, Andropov döneminde NATO, CIA, muhalifler ve siyasi muhalifler gibi içerideki ve dışarıdaki düşmanlara karşı gizli bir savaşa girmek üzere eğitilen ajanların düzensiz çalışma saatleriyle başa çıkabilen, düşmanların olduğu ortamlarda başarılı olabilen ve talep üzerine sorgulama ve manipülasyon taktiklerini kullanabilen yeni Rus burjuvalar olmalarının gayet doğal olduğunu söylemişti. Onlar, çalışanlarının ve astlarının çalışma gücünün sarhoşluğunu dahi yavaş yavaş tükettiler.
Bunların arasında, 2000 yılında bir bilinmezlikten gelerek Rusya’nın devlet başkanlığına yükseldikten sonra Batılı diplomatlar tarafından pragmatist olarak övülen Putin de vardı. Andropov tarzı tavizsiz bir sistem kurma niyetini gizlemeyen Putin, 1990'larda histerik bir kişiliğe sahip olan Yeltsin’in iktidarı sırasında gelişen kapitalist baronların gücünü dizginlemek için hızla harekete geçti. Putin'e göre petrol ve doğalgaz gibi stratejik öneme sahip sektörleri kontrol eden bağımsız bir oligarşi, devletin istikrarını tehdit ediyordu. Bu yüzden bunun yerine ulusal çıkarlarla ilgili iş kararlarının, ‘silovik’ adıyla anılan, eski istihbarat, emniyet ve güvenlik kurumları mensubu olarak görev yapmış siyasetçi ve bürokratlardan oluşan bir avuç güvenilir kişi tarafından alınmasını sağladı. Silovikler, devlet kontrolündeki mülklerin yöneticisi ya da koruyucusu oldular. Bu kişilerin büyük bir kısmının Putin'in memleketi Leningrad'dan (şu anda Saint Petersburg) olduğu ve çoğunun yine Putin ile birlikte KGB'de görev yaptığını belirtmekte fayda var. Siloviklerden olan İgor Seçin enerji devi Rosneft’in, Sergey Çemezov bir kamu kuruluşu olan Rostec’in, Alexey Miller enerji şirketi Gazprom’un yöneticiliğini üstlenirken, Nikolay Patrushev Rusya Güvenlik Konseyi Sekreterliği, Aleksandr Bortnikov FSB Başkanlığı, Sergey Narişkin Rusya Dış İstihbarat Servisi (SVR) Direktörlüğü, Alexander Bastrykin Soruşturma Komitesi Başkanlığı gibi devlet kurumlarının yöneticiliklerini üstlendiler. Daha birçok silovik üst düzey kurumlarda kilit role sahipler.
Putin, FSB’nin güçlendirilmesinin, 1991 yılında Sovyetler Birliği'nin dağılmasına yol açan türden karışıklıkları önleyeceğine gerçekten inanıyordu. Eski KGB ajanlarının kilit konumlara atanması, bir miktar da olsa ekonomik ve siyasi istikrar sağlıyor gibi görünüyordu. Putin, bu istikrarı korumak amacıyla 2020 yılında başkanlık süresini uzatmak için harekete geçti ve 2024 yılına kadar olan görev süresini uzatmak için anayasada değişikliği önerisinde bulundu.
Anayasa değişikliklerinin onaylanması devlete, Kovid-19 salgını ve Belarus'taki kitlesel protestolardan Rus muhalif Aleksey Navalni’nin Moskova'ya dönüşüne kadar çok sayıda sorunu ele almasında geniş bir manevra alanı sundu. Andropov döneminde olduğu gibi artık tüm meseleler, vergilerden bilime kadar her şeyi denetleyen federal kuruluşlar gibi (Rusça adlarının çoğunda bulunan ve "gözetim" anlamına gelen nadzor, tanımlamayı kolaylaştırıyor) merkezi düzenleyici kurumlar tarafından ele alınır oldu. Bunun yanında Rusya’da yetkinin kötüye kullanılmasından şikayet eden, daha iyi hizmet talep eden ya da nitelikli dolandırıcılık ve sahtecilikle suçlanan Navalni'ye desteğini ifade eden Ruslar hakkında başlatılan soruşturmaların giderek yaygınlaşan bir taktik olduğu biliniyor. Diğer taraftan eski bir vergi memuru olan teknokratik Başbakan Mihail Mişustin'in yanı sıra sistem bürokrasisindeki çeşitli orta düzey yöneticilerin liderliğinde bir disiplin kontrol sistemi devreye sokuldu.

FSB darbesi
Putin'in Donetsk ve Lugansk cumhuriyetlerinin bağımsızlığını tanıma ve ardından Ukrayna'yı Nazilerden arındırmak için özel bir askeri operasyon başlatma kararı, siyasi sapma durumunda benzer bir cezalandırma modelini izledi. Aslında, Batı’nın yanında yer almayı ‘Rusya karşıtı’ bir seçim olarak gördü ve tüm ülkeyi cezalandırmak istedi. Bunun yanı sıra Rusya’da Ukrayna işgalinin başlamasının ve sonrasında yaşanan olayların gerçekleşmesi yıllar alan siyasi bir dönüşümün doruk noktası olarak görülüyor. Ayrıca Putin’in ilk döneminde egemen olan silovikilerin sayısının azalmasını ve bunların yerini güvenlik ve denetleme kurumlarından isimlerden oluşan anonim bir bürokrasinin aldığını da ortaya çıkardı.
Rusya Güvenlik Konseyi’nin 21 Şubat’taki toplantısı sırasında Putin’in en yakın sırdaşları, Donetsk ve Lugansk cumhuriyetlerinin bağımsızlığının tanınmasının neler getireceğinden tamamen habersiz görünüyordular. SVR Şefi Sergey Narışkin konuşması sırasında, Putin’in tanıma kararını net bir şekilde destekleyeceğini teyit etmesini istemesinin ardından kekeleyerek Putin’in tanıma kararını destekleyeceğini söyleyebildi. Narışkin, Putin ile aralarında geçen diyalog sırasında korkudan titriyor gibiydi. Katı muhafazakar çizgideki bir Çeka üyesi olan Patruşev dahi Rusya'nın Ukrayna'ya asker göndermeyi planladığını ABD'ye bildirmek istediyse de önerisine bir yanıt alamadı.
Rusya’nın komşusu olan bir ülkeyi işgal etmesi gibi önemli bir karardan birçok devlet kurumunun habersiz olması oldukça dikkat çekici. Rusya Merkez Bankası başkanı Elvira Nabiullina Mart ayı başlarında istifa etmeye kalkıştığında, finans kurumları büyük bir şok yaşadı. Ancak kendisinden makamında kalması ve savaşın olası ekonomik sonuçlarıyla başa çıkması istendi. Ordu da planın tamamından habersiz gibi görünüyordu. Ay boyu on binlerce askeri sınıra yığan ordu, bu süreç boyunca kendisinden Ukrayna’ya saldırmasının istenip istenmeyeceğini bilmiyordu.
Putin'in gizli operasyonu, diğer gizli ajanlardan dahi gizlendi. Kremlin'e Ukrayna'daki siyasi durum hakkında istihbarat sağlamaktan sorumlu FBS departmanı yöneticileri bile işgalin olacağını düşünmüyorlardı. Bazı analistler, özgüvenli bir halde böyle bir işgalin Rusya'nın ulusal çıkarlarına aykırı olacağını savundular. Yetkililer, büyük çapta bir saldırının masada olmadığından emin bir şekilde Putin'e duymak istediği; ‘Ukraynalılar, Nazilerin işbirlikçilerinden ve Kiev'de Batı tarafından kontrol edilen ajanlardan kurtulmaya hazır Slav kardeşlerdir’ hikayesini anlatmaya devam ettiler. Kremlin'den bir kaynak bana birçok yetkilinin 1980’lerde utanç verici bir geri çekilmeyle sonuçlanan ve Sovyet imparatorluğunun dağılmasına katkıda bulunan Afganistan'daki savaşa benzer bir felaketi akıllarına getirdiklerini söyledi. Ancak giderek daha teknokratik, sistemik ve şahıslar üstü bir hükümette bu tür görüşlere artık müsamaha gösterilmiyor.
Şarku’l Avsat’ın Foreign Affairs'den aktardığı analize göre,  Ukrayna’daki savaş üçüncü ayına girerken ve savaş suçlarına ilişkin kanıtlar çoğalırken, çok sayıda yetkili ve politikacı halen Putin'i desteklemeye devam ediyor. Büyük şirketler büyük bir sessizlik içindeler. Batı ülkelerinden ayrılan seçkin Rus iş insanları da hükümetlerine giderek artan bir destek veriyorlar. Bazıları özel hayatlarında şikayetlerini dile getirseler de, çok azı toplum içinde şikayetlerini ifade ediyor. Onlardan biri, defalarca kez barış çağrısı yapan milyarder sanayici Oleg Deripaska, Türkiye'ye kaçan ve Yeltsin yönetimi sırasındaki özelleştirme faaliyetlerine öncülük etmesiyle bilinen Putin’in eski meslektaşı Anatoli Çubays, müzakere edilmiş bir anlaşmaya arabuluculuk yapmaya çalışan Chelsea Futbol Kulübü'nün eski sahibi ünlü oligark Roman Abramoviç ve son derece başarılı olan çevrimiçi bankası Tinkoff'taki hisselerini birkaç kapik (100 kapik = 1 ruble) karşılığında satmak zorunda kalan Rus girişimci Oleg Tinkov yer alıyor. Tinkov, Rusya’nın Ukrayna’ya başlattığı ‘operasyona’ karşı çıktıktan sonra hisselerini ucuz bir fiyata sattı.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Moskova'da bir askeri geçit töreninde, Mayıs 2021 (Mikhail Metzl/Sputnik Fotoğraf Ajansı)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Mayıs 2021 tarihinde Moskova'da bir askeri geçit törenine katıldı (Michael Metzl/Sputnik Haber Ajansı)
Rusya'nın yurt dışına kaçan onlarca, belki de yüz binlerce Rus dışında 145 milyon vatandaşı da aynı yöne doğru gidiyor. Yabancı ülkelere uçuşlara, dünya markalarına ve küresel ödeme sistemlerine erişimlerini kaybeden Rusların çoğu, hayatlarının Kremlin’e bağlı olduğu gerçeğini kabul etmek zorunda kaldılar. Ukrayna’ya karşı başlatılan askeri operasyonunun ilk günlerinde, halk ilk şokla savaş karşıtı duygularını ifade etmek için sokaklara döküldüğünde hüküm süren atmosferde keskin bir değişim oldu. Anketler şu anda Rusların yaklaşık yüzde 80'inin savaşı desteklediğine işaret ediyor. Ancak gerçek rakam daha düşük olabilir. Çünkü bir devlet mutlak kontrol uyguladığında, halk yönetimin istediği cevapları verir. Buna rağmen, Rusya’daki akrabalarım ve arkadaşlarımla özel olarak görüştüğümde savaşın öyle denildiği gibi kabul görmediğini anlıyorum. Örneğin, Kuzey Kafkasya'nın turistik kenti Kislovodsk'taki bir tanıdığım, Putin'in Ukrayna’ya yönelik ‘ülkeyi Nazilerden arındırma görevi’ olarak gördüğü askeri operasyonu tamamlaması ve Donbass bölgesinin sorumluluğunu alması gerektiğinde ısrar ederek, Amerikalılara Rusya’ya kafa tutmaması gerektiğini göstermesi gerektiğini söyledi.
Rusya’da ilk şok azalırken korku hakim olmaya başladı. Putin, Mart ayı ortalarında televizyon ekranlarından yaptığı bir konuşmada, ‘operasyona’ karşı çıkanları  ‘vatan hainleri’ olarak tanımladı ve Batılı ülkelerinin bu çevreleri ‘Rusya’yı yok etmek için beşinci kol’ olarak kullanmaya çalışabileceklerini, ancak Ruslar’ın vatanseverleri, ‘toplumun yüz karalarından’ hızla ayırt edebileceğini söyledi. Hükümetin güvenlik birimleri daha önce, ‘yalan haber’ ya da Savunma Bakanlığı'nın resmi açıklamalarıyla çelişen herhangi bir söylemin yayınlanmasıyla ilgili yeni bir yasa ilan etmişti. Yasaya göre ‘yalan haber yapmak ve resmi açıklamaların aksine bir söylemde bulunma15 yıla kadar hapis cezasını gerektiren bir suçtur. Aynı şekilde Novaya Gazeta gazetesi, liberal radyo istasyonu ‘Ekho Moskvy’ (Moskova'nın Yankısı) ve iki ay öncesine kadar düzenli olarak hükümeti eleştiren televizyon kanalı TV Dozd (Rain) dahil olmak üzere bağımsız yayın kuruluşları ya yasaklandı ya da faaliyetleri askıya alındı. New York Times, BBC, CNN ve diğer yabancı medya kuruluşları da bavullarını toplayarak ülkeyi terk etti. Şubat ayı sonlarından bu yana 400'ü genç olmak üzere 16 binden fazla kişi tutuklandı. Bazıları sadece düzenlenen bir protesto gösterisinin yakınlarında oldukları için tutuklandılar. Bir Moskovalı, sadece elinde Leo Tolstoy'un ‘Savaş ve Barış’ romanı ile Kızıl Meydan'da görünmesinin tutuklanmasına yeteceğini deneyimledi.
Bu toplu baskı atmosferinde, bir zamanlar alternatif fikirler öneren siyasi isimler, Putin'in ısrarla tekrarladığı sözlerini sıralıyorlar. Örneğin eski Devlet Başkanı Dmitri Medvedev, Ukrayna operasyonunu eleştirmenin vatana ihanet olduğu sık sık vurguluyor. Hatta Şubat ayında tereddüt içerisinde olan SVR Başkanı Narişkin bile savaş yanlısı oldu ve şimdi bir papağan gibi hükümetin söylediklerini tekrar ediyor. İnsanlar artık düşüncelerini ifade etmiyorlar. Putinci Çeka'nın gölgesi artık tüm ülkeye hakim olmuş durumda.

Yeni güvenlik durumu
Rus gazeteci yazar Masha Gessen, ‘Yüzü Olmayan Adam’ adlı kitabında Putin'i böyle nitelendirmişti. Fakat bugün Putin’in yüzü, emirlerini harfiyen yerine getiren isimsiz bir güvenlik bürokrasisinin başındaki tek yüz haline geldi. Artık ne Kremlin koridorlarında ne de Moskova sokaklarında başka bir darbe olasılığı yok. Esasen Putin’i alaşağı edebilecek tek grup, prensipte, ülkenin kalkınması için halen dış politikada bir miktar esneklik olması gerektiği fikrini kabul eden bir silovik ve milliyetçi tarafından yönetilen FSB’dir. Ama artık böyle yetkililer FSB'nin geleceğini temsil etmiyor. Bilhassa, sorumluluğu üstlenmiş  haldeki gizli güvenlik teknokratları ulusal veya uluslararası sonuçları ne olursa olsun, tam kontrole kafayı takmış durumdalar.
Kremlin en son 1980'lerin başlarında Andropov'un yönetimi sırasında böylesine egemen bir devlet inşa etti. Bu egemen devlet, güvenlik güçleri kontrollerini gevşettiğinde ve reforma izin verdiğinde çöktü. Putin bu hikayeyi iyi biliyor ve aynı sonuçla karşı karşıya gelme riskini alması pek mümkün görünmüyor. Putin olmasa bile, 1980'lerde Afganistan'da olduğu gibi Ukrayna'da da utandırıcı bir geri çekilme felaketi her şeyi bitirmedikçe kurduğu sistem, bu yeni gizli güvenlik topluluğunun desteğiyle var olmayı sürdürecek. Bu bürokrasi, iktidara  sımsıkı tutundukça, Moskova'nın dışarıdaki maceracılığı azalabilir ama bu sistem devam ettiği sürece Rusya baskı altında, tecrit edilmiş ve özgürlüğü kısıtlanmış halde kalacak.

*Nina Kruşçeva, New York merkezli The New School’da uluslararası ilişkiler profesörüdür.



Medvedev, Amerika'nın Maduro'yu "kaçırmasını" kınadı... ve nükleer savaş uyarısında bulundu

Rusya Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı Dmitry Medvedev (AP)
Rusya Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı Dmitry Medvedev (AP)
TT

Medvedev, Amerika'nın Maduro'yu "kaçırmasını" kınadı... ve nükleer savaş uyarısında bulundu

Rusya Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı Dmitry Medvedev (AP)
Rusya Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı Dmitry Medvedev (AP)

Rusya Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı Dmitry Medvedev, ABD'nin Venezuela eski Devlet Başkanı Nicolas Maduro'yu "kaçırmasının" uluslararası ilişkileri bozduğunu ve Karakas tarafından bir savaş eylemi olarak değerlendirilebileceğini söyledi.

Moskova'nın banliyölerindeki konutundan Reuters, TASS ve Rus savaş blogu Wargonzo'ya verdiği röportajda Medvedev, "Başkan Nicolas Maduro'ya olanlar kesinlikle uluslararası hukukun tüm kurallarının ihlalidir" ifadelerini kullandı.

Medvedev, "Yaşananlar uluslararası ilişkiler sisteminin tamamını alt üst etti" diyerek, yabancı bir gücün ABD Başkanı Donald Trump'ı "kaçırması" durumunda ABD'nin bunu kesinlikle bir savaş eylemi olarak değerlendireceğini vurguladı.

Medvedev ayrıca, Yeni START anlaşmasının yerine yenisi getirilmeden sona ermesi durumunda, 1970'lerin başından bu yana ilk kez büyük nükleer güçler üzerindeki kısıtlamaların ortadan kalkması konusunda küresel endişelerin artması gerektiğini belirtti. "Bunun hemen bir felaket ve nükleer savaşın başlangıcı anlamına geldiğini söylemek istemiyorum, ancak yine de herkes için bir endişe kaynağı olmalı" diye ekledi.

Medvedev, silah kontrol anlaşmalarının sadece savaş başlığı sayısını sınırlamada değil, aynı zamanda niyetleri doğrulamada ve büyük nükleer güçler arasında bir dereceye kadar güven sağlamada da çok önemli bir rol oynadığını açıkladı.


İran, Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan gerilimleri gidermek için "farklı diplomatik yollar" değerlendiriyor

İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsü İsmail Bekayi (İran Haber Ajansı)
İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsü İsmail Bekayi (İran Haber Ajansı)
TT

İran, Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan gerilimleri gidermek için "farklı diplomatik yollar" değerlendiriyor

İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsü İsmail Bekayi (İran Haber Ajansı)
İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsü İsmail Bekayi (İran Haber Ajansı)

İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsü İsmail Bekayi bugün yaptığı açıklamada, Tahran'ın ABD ile yaşanan gerilimleri gidermek için çeşitli diplomatik yolların ayrıntılarını incelediğini ve İran'ın önümüzdeki günlerde sonuçlara ulaşmayı umduğunu söyledi.

İran sözcüsü, Çin ve Rusya ile ortak tatbikatlara ilişkin liderliğin kararlarında hiçbir kusur olmadığını ifade etti... Bekayi, Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan'ın yaptığı temasların "devlet başkanları ve Dışişleri Bakanı'nın temaslarıyla en üst düzeyde" olduğunu ve tamamlanan ziyaretlerin "İran diplomasisinin ulusal çıkarları koruma çabalarının devamı" olduğunu vurguladı.

ABD Başkanı Donald Trump dün yaptığı açıklamada, İran'a yönelik herhangi bir saldırının bölgesel savaşa yol açabileceği uyarısında bulunan Yüksek Lider Ali Hamaney'in ardından İran'la bir anlaşmaya varmayı umduğunu söyledi.

Trump, Florida'daki Mar-a-Lago tatil beldesinde gazetecilere yaptığı açıklamada, Hamaney'in uyarısını önemsizleştirerek, "Elbette bunu söyleyecektir," dedi ve "Bir anlaşmaya varmayı umuyoruz ve eğer varamazsak, haklı olup olmadığını göreceğiz" ifadelerini kullandı.

Axios internet sitesi, Trump yönetiminin İran'a çeşitli kanallar aracılığıyla bir anlaşma müzakeresi için görüşmeye açık olduğunu bildirdiğini aktardı. Bilgili kaynaklar, Türkiye, Mısır ve Katar'ın, gerginliğin artmasını önlemeyi amaçlayan diplomatik çabaların bir parçası olarak, Beyaz Saray temsilcisi Steve Witkoff ile üst düzey İranlı yetkililer arasında önümüzdeki günlerde Ankara'da olası bir görüşme ayarlamak için çalıştığını söyledi.

Beyaz Saray yetkilileri, Trump'ın İran'a yönelik saldırı konusunda nihai bir karar vermediğini ve diplomatik yola açık olduğunu doğrulayarak, müzakerelerden bahsetmesinin "bir manevra olmadığını" vurguladı.

Tahran, AB büyükelçilerini çağırdı

Şarku'l Avsat'ın AP'den aktardığına göre İran bu bağlamda, Avrupa Birliği'nin İran Devrim Muhafızları Ordusu'nu terör örgütü olarak ilan etmesini protesto etmek amacıyla, kendisine akredite olan tüm AB üye devletlerinin büyükelçilerini çağırdığını açıkladı.

İran, dün Avrupa Birliği'ne karşı söylemini sertleştirdi. Parlamento Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf, Avrupa Birliği'nin İran Devrim Muhafızları Ordusu'nu terör örgütleri listesine almasına karşılık olarak AB ordularını "terör grupları" ilan etti. Bu karar Avrupa'da güçlü bir şekilde reddedildi.

Avrupa Birliği dışişleri bakanları, İran Devrim Muhafızları Ordusu'nun tamamını terör örgütü olarak ilan etti. Bu hamle, İranlı üst düzey yetkililerden öfkeli tepkilerle karşılandı. Avrupa'dan gelen doğrudan bir yanıt olarak, Almanya Dışişleri Bakanı Johannes Wadephul, İran'ın Avrupa ordularını "terör grupları" olarak nitelendirmesini reddederek, bunun "asılsız ve propagandist bir iddia" olduğunu ifade etti.


Trump: İran ile bir anlaşma yapılmasını umuyoruz... Hamaney'in haklı olup olmadığını göreceğiz

Yetkililerin ‘casus yuvası’ olarak adlandırdığı Tahran'daki ABD Büyükelçiliği’nin dış duvarlarında kan lekeli bir müzakere masasını tasvir eden duvar resminin önünden geçen bir adam (AFP)
Yetkililerin ‘casus yuvası’ olarak adlandırdığı Tahran'daki ABD Büyükelçiliği’nin dış duvarlarında kan lekeli bir müzakere masasını tasvir eden duvar resminin önünden geçen bir adam (AFP)
TT

Trump: İran ile bir anlaşma yapılmasını umuyoruz... Hamaney'in haklı olup olmadığını göreceğiz

Yetkililerin ‘casus yuvası’ olarak adlandırdığı Tahran'daki ABD Büyükelçiliği’nin dış duvarlarında kan lekeli bir müzakere masasını tasvir eden duvar resminin önünden geçen bir adam (AFP)
Yetkililerin ‘casus yuvası’ olarak adlandırdığı Tahran'daki ABD Büyükelçiliği’nin dış duvarlarında kan lekeli bir müzakere masasını tasvir eden duvar resminin önünden geçen bir adam (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump dün yaptığı açıklamada, İran’la bir anlaşmaya varmayı umduğunu söyledi. Trump’ın bu açıklaması, İran Dini Lideri Ali Hamaney’in, İslam Cumhuriyeti’ne yönelik herhangi bir saldırının bölgesel bir savaşı tetikleyebileceği yönündeki uyarısının ardından geldi.

Hamaney’in uyarılarını küçümseyen Trump, Florida eyaletinde bulunan Mar-a-Lago’daki malikanesinden gazetecilere yaptığı değerlendirmede, “Elbette bunu söyleyecek” dedi. Trump, “Bir anlaşmaya varmayı umuyoruz. Eğer bu gerçekleşmezse, o zaman haklı olup olmadığını görürüz” ifadelerini kullandı.

Jeopolitik gerilimin arttığı bir dönemde, ABD ile İran arasındaki stratejik çekişme giderek derinleşiyor. Taraflar karşılıklı tehditler ve diplomatik mesajlar verirken, bu durum karmaşık bir ‘psikolojik söz savaşı’ görünümü kazanıyor. Sürecin ya bölgesel bir savaşa ya da tarihi bir müzakere sürecine evrilmesi ihtimali bulunuyor.

Hamaney’in, ABD’nin İran topraklarına yönelik herhangi bir saldırısının bölgesel bir savaşı ateşleyeceği yönündeki uyarısı, Trump’ın Tahran’la ‘ciddi’ bir diyalogdan söz etmeye başlaması ve müzakerelerin İran’ın nükleer silah edinmesini engelleyecek bir anlaşmayla sonuçlanacağına dair umut dile getirmesiyle aynı döneme denk geldi.

Öte yandan, tansiyonun düşürülmesi amacıyla Türkiye’nin olası arabuluculuğu da gündeme geliyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın öncülüğünde Ankara, İran’la ekonomik ilişkileri ve ABD ile stratejik bağlarını kullanarak kendisini potansiyel bir arabulucu olarak konumlandırıyor.

Axios internet sitesi dün yayımladığı haberinde, Trump yönetiminin İran’a farklı kanallar aracılığıyla bir anlaşma müzakere etmek üzere görüşmeye açık olduğu mesajını ilettiğini aktardı. Aynı zamanda ABD’nin bölgede askeri yığınaklarını sürdürmesi, olası bir askeri saldırı ve daha geniş çaplı bir bölgesel savaşın önlenip önlenemeyeceğine dair beklentileri artırıyor.

Konuya yakın kaynaklar, Türkiye, Mısır ve Katar’ın, gerilimin tırmanmasını önlemeye yönelik diplomatik çabalar kapsamında, önümüzdeki günlerde Ankara’da Beyaz Saray Özel Temsilcisi Steve Witkoff ile üst düzey İranlı yetkililer arasında olası bir toplantı düzenlenmesi için temaslarını sürdürdüğünü bildirdi.

Beyaz Saray yetkilileri ise Başkan Donald Trump’ın İran’a yönelik bir saldırı konusunda henüz nihai bir karar almadığını ve diplomatik seçeneğe açık olmaya devam ettiğini vurguladı. Yetkililer, Trump’ın müzakere söyleminin ‘bir manevra olmadığının’ altını çizdi.

Türkiye ve diğer bölgesel aktörler, olası bir ABD saldırısının bölgesel istikrar üzerindeki risklerine dikkat çekmeye çalışırken, İsrail Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir’in Washington’da ABD Savunma Bakanlığı yetkilileriyle gerçekleştirdiği temaslar öne çıkıyor. Bu görüşmelerde, İran içindeki muhtemel hedeflere ilişkin hassas istihbarat bilgileri paylaşılırken, operasyonel senaryolar ve ortak savunma mekanizmaları ele alındı. Söz konusu temaslar, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı Oramiral Brad Cooper’ın geçen hafta Tel Aviv’de yaptığı görüşmelerin devamı niteliğinde olup, İsrail’in İran’a karşı belirleyici bir ABD saldırısı yönünde güçlü bir baskı yürüttüğüne işaret ediyor.

Bu gelişmeler, ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee’nin İsrail’in Kanal 12 televizyonuna yaptığı açıklamalarla eş zamanlı olarak yaşandı. Huckabee, Trump’ın ‘vaatlerini yerine getiren ve boş tehditlerde bulunmayan bir başkan’ olduğunu söyledi. Olası bir saldırı kararının henüz netleşmediğini belirten Huckabee, ABD Başkanı’nın ‘her zaman en iyi sonucu umduğunu’ vurguladı. Huckabee, Trump’ın The Art of the Deal (Anlaşma Sanatı) kitabının yazarı olduğuna dikkat çekerek, bir anlaşmaya varılması durumunda bunun ‘ideal bir sonuç’ olacağını ifade etti.

ABD Başkanı Donald Trump, 13 Ocak'ta Michigan'daki Ford üretim merkezini ziyaret etti. (Reuters)ABD Başkanı Donald Trump, 13 Ocak'ta Michigan'daki Ford üretim merkezini ziyaret etti. (Reuters)

Amerikan basınında yer alan haberlere göre Trump yönetimi, yürütülen görüşmelerin ve arabuluculuk girişimlerinin başarısız olması ihtimaline karşı, Ortadoğu genelinde hava savunma kapasitesini artırmaya yönelik adımlarını hızlandırdı. Bu hazırlıklar, olası bir ABD saldırısının İran’dan geniş çaplı bir misilleme ve daha büyük bir bölgesel çatışmayı tetikleyebileceği endişesine dayanıyor. Bu kapsamda Pentagon, CENTCOM sorumluluk sahasında ilave Patriot ve THAAD füze savunma sistemleri konuşlandırarak savunma ağını güçlendirmeyi hedefliyor. Ayrıca bölgede, füze ve insansız hava araçlarını (İHA) engelleme kapasitesine sahip 8 ABD donanma muhribinin görev yaptığı bildiriliyor. Uzmanlara göre bu yoğun askeri konuşlanma, doğrudan bir çatışmaya sürüklenmeden caydırıcılık sağlamayı amaçlayan, hesaplı bir stratejiyi yansıtıyor.

ABD'nin ikili yaklaşımı

Askerî baskının sürdürülmesi ve savunma sistemlerinin güçlendirilmesiyle birlikte diplomasi ve müzakere kapısının eş zamanlı olarak açık tutulduğu bu iki yönlü yaklaşım çerçevesinde, ABD’deki siyasi ve diplomatik çevrelerde Başkan Donald Trump’ın İran’a yönelik bir askerî saldırıdan, en azından kısa vadede, vazgeçebileceği ihtimali dile getirilmeye başlandı.

Boeing EA-18G Growler elektronik savaş uçağı, 23 Ocak 2026'da Hint Okyanusu'ndaki Nimitz sınıfı uçak gemisi USS Abraham Lincoln'ün güvertesine iniş yapıyor. (AP)Boeing EA-18G Growler elektronik savaş uçağı, 23 Ocak 2026'da Hint Okyanusu'ndaki Nimitz sınıfı uçak gemisi USS Abraham Lincoln'ün güvertesine iniş yapıyor. (AP)

Şarku’l Avsat’ın Wall Street Journal’dan aktardığı bir rapora göre, ABD’nin hava savunma sistemlerini kapsamlı biçimde güçlendirmesini tamamlamadan herhangi bir askerî saldırı başlatması beklenmiyor. Bu durum, Başkan Donald Trump’ın İran’a tanımak istediği süreyi ve bir anlaşmaya varmayı hedefleyen arabuluculuk çabalarını yeniden gündeme taşıyor.

Bu çerçevede Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bu hafta içinde Türkiye’de nükleer müzakerelere ev sahipliği yapılmasını önererek, krizlerin aşamalı yaklaşımlarla ele alınmasına vurgu yaptı. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da İran’ın ‘nükleer dosya konusunda müzakereye hazır olduğunu’ belirtti; ancak olası bir ABD saldırısının ‘yanlış olacağını ve kaçınılması gerektiğini’ ifade etti.

Buna karşın Washington’un gündeme getirdiği ABD şartları önemli zorluklar barındırıyor. Bu talepler arasında İran’ın hassas nükleer materyalleri teslim etmesi, ülke içinde uranyum zenginleştirmeyi sona erdirmesi, balistik füze programına katı kısıtlamalar getirilmesi ve bölgedeki vekil unsurlara verilen desteğin durdurulması yer alıyor.

Tahran cephesinde ise bu talepler, savunma doktrininin ve bölgesel nüfuzun özüne yönelik bir müdahale olarak değerlendiriliyor. Bazı raporlar, İran Dini Lideri Ali Hamaney’in herhangi bir tavize karşı çıktığını, buna karşılık İran yönetimindeki bazı üst düzey isimlerin daha esnek bir müzakere yaklaşımını savunduğunu ortaya koyuyor.

Türkiye’nin arabuluculuk girişiminin başarı şansına ilişkin değerlendirmeler ise farklılık gösteriyor. Bazı analizler, özellikle diğer bölgesel arabuluculuk çabalarıyla birlikte, krize yönelik aşamalı çözümlerin şekillenebileceğine işaret ediyor. Buna karşılık, İran’ın Trump’ın süresini henüz netleştirmediği bu dönemde temel tavizler vermeyi reddetmesi nedeniyle girişimlerin başarısız olacağını öngören görüşler de bulunuyor. ABD’li yetkililer ise diplomatik çözüm ihtimalini düşük görerek, İran’ın şu ana kadar sunulan şartları kabul etmeye yönelik gerçek bir irade ortaya koymadığını savunuyor.

Trump geri adım atabilir mi?

Başkan Donald Trump’ın açıklamaları, bir anlaşmaya varmayı tercih ettiğine işaret ederken, diplomatik çabaların başarıya ulaşması halinde askerî saldırıdan vazgeçme ihtimalinin yüksek olduğunu gösteriyor. Özellikle olası bir savaşın küresel petrol fiyatları üzerindeki ağır maliyeti, bu ihtimali güçlendiren unsurlar arasında yer alıyor. Trump’ın askerî seçeneği geri plana itmesi durumunda ise bunun, aynı anda hem olumlu hem de olumsuz sonuçlar doğurabilecek çeşitli yansımaları olabileceği değerlendiriliyor.

8 Ocak'ta Hint ve Pasifik okyanuslarında Yedinci Filo'nun rutin operasyonları sırasında USS Abraham Lincoln uçak gemisinin yanında uçan bir Sikorsky SH-60C Seahawk helikopteri (ABD ordusu)8 Ocak'ta Hint ve Pasifik okyanuslarında Yedinci Filo'nun rutin operasyonları sırasında USS Abraham Lincoln uçak gemisinin yanında uçan bir Sikorsky SH-60C Seahawk helikopteri (ABD ordusu)

Olumlu açıdan bakıldığında, bu seçenek doğrudan bir çatışmaya sürüklenmeden ‘maksimum baskı’ politikasının sürdürülmesine imkân tanıyor. Atlantic dergisinin bir raporuna göre, mevcut ABD deniz varlığı Hürmüz Boğazı üzerinde daha sıkı bir kontrol sağlanmasına, petrol tankerlerine el konulmasına ve özellikle protestoların yeniden alevlenmesi ihtimaliyle İran üzerinde iç baskının artırılmasına olanak verebilir. Ayrıca hava savunma sistemlerinin güçlendirilmesi, müttefiklerin korunmasına ve İran’ın doğrudan askerî tırmanışa başvurmadan caydırılmasına katkı sağlıyor.

Öte yandan, bu yaklaşımın olası olumsuz yönleri de bulunuyor. Bunların başında, Tahran’ın müzakere pozisyonunun güçlenmesi geliyor; zira İran tarafı zamanın kendi lehine işlediği kanaatine varabilir. ABD’nin askerî saldırıdan kaçınması, İran’ın dolaylı yollarla gerilimi artırmasına da yol açabilir. Bu kapsamda Irak veya Suriye’deki müttefik gruplar üzerinden saldırılar düzenlenmesi ya da Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğinin tehdit edilmesi, petrol fiyatlarını yükselterek küresel ekonomiyi olumsuz etkileyebilir. Wall Street Journal’ın da uyardığı üzere, bu sürecin ABD kaynaklarını yıpratma riski bulunuyor. Özellikle sınırlı sayıda bulunan THAAD hava savunma sistemleri (yalnızca 7 batarya) ve önceki çatışmalarda tüketilen mühimmat stokları, bu riskleri artırıyor. İsrail ise ABD’nin olası bir geri adımının zayıflık olarak algılanabileceği ve bunun İran’ı daha sert bir tutum benimsemeye, müzakere şartlarında ısrarcı olmaya teşvik edebileceği uyarısında bulunuyor.