ABD’nin dünyadaki etkisi azaldı mı?

Washington, Pekin kaynaklı eşi benzeri görülmemiş zorluklar ve Rusya'nın Ukrayna'ya saldırısının sonuçlarıyla karşı karşıya

ABD Başkanı Joe Biden, dünyanın Çin'e yönelik dikkatinin dağılmamasını istedi (AP)
ABD Başkanı Joe Biden, dünyanın Çin'e yönelik dikkatinin dağılmamasını istedi (AP)
TT

ABD’nin dünyadaki etkisi azaldı mı?

ABD Başkanı Joe Biden, dünyanın Çin'e yönelik dikkatinin dağılmamasını istedi (AP)
ABD Başkanı Joe Biden, dünyanın Çin'e yönelik dikkatinin dağılmamasını istedi (AP)

İnci Mecdi
Son iki yılda dünya sahnesinde yaşananlar, ABD’nin dünyadaki etkisinin azalması da dahil her şeyin mümkün olabileceğini kanıtladı. ABD’nin, askeri gücü, ekonomisi, bilgi teknolojileri sektöründeki hegemonyası ve uluslararası kuruluşlar aracılığıyla yaptığı uluslararası yardımlar gibi alanlarda, dünya genelinde etkisinin azaldığı düşüncesi, hem ABD içinde hem de dışında birçok konuşmada birinci gündem maddesi haline geldi.
ABD'nin küresel etkiye sahip bir süper güç olmadığı yönündeki söylemler, Kovid-19 salgını çerçevesinde Washington ve diğer uluslararası güçlerin krizi birlikte çözecek adımlar atmak yerine birbirlerinden uzaklaşarak tek taraflı, izole bir yaklaşım benimsemesiyle ivme kazandı. Bu durum, Kovid-19’a karşı aşıların dağıtımı sürecinde, özellikle Dünya Sağlık Örgütü'nün (WHO) bu aşıların küresel olarak dağıtımındaki eşitsizliği defalarca eleştirmesi nedeniyle daha da belirgin hale geldi.
Dünyanın küresel bir liderinin olmadığından ve 1940'lı yıllarda İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan tek kutuplu dünyanın çöküşünden bahsedilen bir dönemde ABD’nin geçtiğimiz yaz Afganistan'dan askeri olarak geri çekilmesinin kaos görüntüleri ABD’nin dünya liderliğinin giderek azaldığına yönelik söylemleri artırdı.
Ülkelerinin yönetimini yeniden ele geçiren Taliban Hareketi’nden kaçmak için koşuşturan, ABD’nin tahliye uçaklarına tutunmaya çalışan, ancak bazıları kağıt gibi süzülerek yere çakılan Afganların görüntüleri uluslararası basında yer aldı. Bu görüntüler, insanların bilinçaltına ABD’nin artık dünyanın uzun zamandır zayıfların savunucusu olarak bildiği güç olmadığını, trilyonlarca dolarlık askeri gücünün 20 yıl süren çatışmaların ardından Afganistan'daki bir silahlı gruba karşı dahi bir savaş kazanamayacağı mesajını gönderdi.

ABD’nin en güçlü silahı dolar
Afganistan'daki bu trajik görüntülerden sadece birkaç ay sonra, ABD kendisini on yıllar sonra en zorlu mücadelesiyle karşı karşıya buldu. Rusya’nın Ukrayna’da başlattığı savaş, üçüncü bir dünya savaşı tehdidi bir yana, ABD’nin nüfuz bölgelerine yönelik bir dizi meydan okumayı da gün yüzüne çıkardı.
ABD, dünyanın en güçlü ordusuna sahip olsa da, dolar en büyük silahı olmaya devam ediyor. Ancak son birkaç ay içindeki gelişmeler, ABD’nin bu en güçlü silahı için tatsız beklentileri de beraberinde getirdi. Dolar yaklaşık 80 yıllık egemenliğinin ardından, küresel rezerv para biriminin statüsünü kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olabilir.
Şarku’l Avsat’ın ABD merkezli haber ağı CNN’den aktardığı habere göre şu an 12,8 trilyon dolar değerindeki küresel para rezervlerinin yaklaşık yüzde 60'ı dolar cinsinden tutuluyor. Bu da ABD’ye sadece ekonomik rekabet açısından değil, aynı zamanda doların bir yaptırım silahı olarak kullanılmasında da büyük bir avantaj sağlıyor. Çünkü Washington istediği zaman diğer ülkelerin merkez bankalarının dolara erişimini engelleyebilir. Tıpkı Rusya’yı Ukrayna’ya karşı başlattığı savaş nedeniyle cezalandırmak için yaptığı gibi ülkelerin ekonomilerini dünyadan izole edip kurutabilir. Eski Hindistan Merkez Bankası (RBI) Başkanı Raghuram Rajan’ın tanımıyla ‘ekonomik bir kitle imha silahı’ olan dolar bir güçtür.
Washington, Moskova’nın döviz rezervlerindeki 630 milyar doları dondurdu ve Rusya para birimi rublenin değerini ciddi şekilde baltaladı. Böylece ABD, Amerikan askerini savaşa dahil etmeden Rusya'yı cezalandırabildi. Ancak Washington’ın bu silahı Moskova’ya karşı güçlü bir şekilde kullanması, döviz sepetlerini dolardan uzaklaştırarak sonlarının Rusya gibi olmaması için çalışan diğer ülkeler arasında endişelere yol açtı. Bank of America (BofA) Stratejisti Michael Hartnett, doların silah olarak kullanılmasının onu zayıflatabileceği uyarısında bulundu. Hartnett, küresel finansal sistemlerin balkanlaşmasının (parçalanmasının), ABD’nin rezerv para birimleri alanındaki rolünü baltaladığını da sözlerine ekledi.
Uluslararası Para Fonu (IMF) tarafından Nisan ayında hazırlanan bir rapor, doların uluslararası rezervlerdeki payının, son yirmi yılda, yaklaşık olarak ABD'nin terörizme karşı savaşına başladığı, birkaç ülkeye ve kuruluşa terörizm nedeniyle yaptırımlar uyguladığı dönemde düşüş yaşadığına işaret etti. Rapora göre o dönemden beri, bir yığın rezerv dolardan Çin’in para birimi yuana ve daha küçük ülkelerin para birimlerine kaydırıldı. Raporun yazarları, bu gözlemlerin uluslararası sistemin gelecekte nasıl gelişeceğine dair ipuçları sağladığına dikkati çektiler.
Ancak gözlemciler, alternatiflerin yeterince iyi olmaması ve ABD'nin dünyanın geri kalanı için çekici olmaya devam etmesi nedeniyle doların küresel etkisini kaybedeceğini düşünmüyorlar. Her ne kadar Çin yıllardır yuanı bir alternatif olarak sunmaya çalışsa da, küresel işlemlerde doların kullanımı yüzde 40 iken yuanın kullanımı sadece yüzde 3'ü buluyor. Bunun yanında ABD borsası dünyanın en büyük ve en fazla akışın olduğu borsasıdır. Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UNCTAD) verilerine göre küresel Doğrudan Yabancı Yatırım (DYY) akışları 2021 yılında yüzde 77 artarak yaklaşık 1,65 trilyon dolara ulaştı. ABD’deki DYY akışları oranı ise aynı yılda yüzde 114 artarak 323 milyar dolara yükseldi.

Çin, ABD için ekonomik bir ikilem yaratıyor
Çin’in ekonomik yükselişi ABD için güçlü bir meydan okuma oluştururken Çin, daha fazla ülkeyi ekonomik nüfuz bölgesine çekmek için Ukrayna savaşından yararlanıyor. ABD ve Batı ülkeleri, bazı Rus bankalarının uluslararası ödemeler ağı SWIFT’den çıkararak küresel ekonomik sistemden izole ettikten sonra Moskova, Rusya’ya yönelik uluslararası yaptırımlar çerçevesinde Rus ekonomisine destek sağlamaya yardımcı olan Çin'i bir sığınak olarak gördü. Çin’in desteğiyle ruble savaş öncesi seviyelerine geri dönerken SWIFT’e alternatif bir sistem sağlandı.
ABD’deki Michigan Üniversitesi tarafından yayınlanan Michigan Daily gazetesi, Avrupa ve Asya'da gelecekteki çatışma olasılıklarının artması ve demokrasilerin sayısının azalmasıyla birlikte ABD’nin, Doğu Avrupa, Asya ve Afrika'nın Çin ile ittifakına müsamaha göstermekte zorlandığını yazdı. Gazeteye göre Washington’ın, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü'ndeki (NATO) müttefikleriyle güçlü ilişkileri sürse de birçoğu, özellikle Batı Avrupa ülkeleri, ABD'dekine benzer bir durgunluk yaşadı.
Çin'in dünyanın süper gücü olarak ABD'yi atlatmak için Batı'nın zayıflığından hızla yararlanacağını düşünen gazete, bu nedenle, ABD’nin çeşitli bölgelerden büyük askeri çekilmeleri konusunda uyardı. Gazete, ABD’nin Asya ülkelerinin yanı sıra Çin ile ticaretten elde ettiği çıkarlara benzer insan kaynaklarına sahip olan Hindistan ve Endonezya gibi ülkelerle ticari ilişkilerini de pekiştirerek gücünü artırmak için cesur adımlar atması gerektiğini vurguladı. Gazeteye göre Washington, çoğu benzer büyüme potansiyeline sahip olan Güney Amerika'daki müttefiklerinin gelişimine büyük yatırımlar yaparak Çin'in Afrika'daki devasa yatırımına meydan okumalı. Gazete, Washington’ın dolarla ticareti teşvik ederek, yalnızca ABD ekonomisini geliştirmek için değil, aynı zamanda rezerv para birimi olarak statüsünü korumak için de bir fırsatı olduğunu kaydetti.

Teknoloji alanında rekabet
Teknoloji alanındaki rekabet aynı zamanda küresel gücün temel dayanaklarından biridir. ABD, dünyanın en büyük teknoloji şirketlerinin bulunduğu Silikon Vadisi'ne sahip olsa da, Çin açıkça teknolojik liderliği ulusal gücün anahtarı olarak tanımlamıştır. Pekin, küresel gücün genel dengesini yeniden kurma girişimi çerçevesinde kendi teknoloji üssünü inşa etmeye çalışırken aynı zamanda sahip olmadığı teknolojiyi yabancı kaynaklardan edinerek kontrol edebileceği bağımsız ulusal yetenekleri geliştirmeye çalışıyor.
Washington’daki Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi'nde (CSIS) Stratejik Teknolojiler Programı kıdemli başkan yardımcısı ve direktörü James Lewis, konuya ilişkin değerlendirmesinde, teknolojinin küresel rekabeti şekillendirmedeki uzun soluklu etkisinin, devlet ve devlet dışı aktörler arasında gücü yaymadaki rolü olduğunu söyledi. Lewis’e göre ticari teknolojik ilerlemelerden daha çok yararlanabilen ülkeler, iş ve askeri güçte nispeten daha iyi performans gösterecekler.

Dış yardımlar ve altyapı
Çin, ABD’nin Dünya Bankası ve IMF gibi alanlarında uzman BM kuruluşları üzerindeki hegemonyasına meydan okuyan küresel bir ekonomik etki edinmeye çalışıyor. Pekin, Kuşak ve Yol Girişimi çerçevesinde Asya Altyapı Yatırım Bankası aracılığıyla Asya, Afrika ve Avrupa'yı birbirine bağlayan devasa altyapı projelerine finansman sağlamaya çabalıyor. Aralarında Rusya ve Pakistan'ın da bulunduğu sekiz üyeden oluşan Şanghay İşbirliği Örgütü'nü (ŞİÖ) kuran Çin, konumunu sağlamlaştırmak için dünya genelinde birçok limanı ya kiraladı ya da satın aldı. ABD’nin Avrupa ülkeleri ve İsrail gibi bazı müttefikleri büyük projelere girmeye ve Çin ile ilişkilerini geliştirmeye başladılar. Aynı şekilde bazı Afrika ve Ortadoğu ülkeleri de Çin’in en yakın ekonomik ortaklarından haline geldiler.
Washington merkezli ABD-Arap İlişkileri Ulusal Konseyi’nde (NCUSAR) Yakın Doğu ve Güney Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin (NESA) kıdemli araştırmacılarından Profesör David Des Roches, The Independent Arabia’ya yaptığı değerlendirmede, ABD’nin dünya liderliğinin gerilediği düşüncesini reddetti. Soğuk Savaş sırasında, iki rakip bloğun küçük ve orta ölçekli devletlerde nüfuz kazanmak için dış ve askeri yardımlara çok fazla harcama yaptığını söyleyen Prof. Des Roches, “Örneğin, Soğuk Savaş olmasaydı, Asvan Yüksek Barajı yapılmazdı!” dedi.
Çin’in deniz aşırı bölgelerde özellikle Afrika’da inşaat ve kalkınma alanlarında önemli bir oyuncu haline geldiğini söyleyen Prof. Des Roches, projelerinin eski Soğuk Savaş modelinden önemli ölçüde farklı olduğunu da sözlerine ekledi. Çin’in yurtdışındaki projelerinin genellikle belirli hedeflere hizmet etmeyi ve Çin’e kâr getirmeyi amaçladığı ifade eden Prof. Des Roches, bazı durumlarda inşaatların, projenin tamamlanmasından sonra da buralarda kalmaya devam eden Çinli işçiler tarafından yapıldığını, dolayısıyla bu tür bir kârın Çin’in yurtdışındaki nüfuzunu sınırlandırdığını belirtti.
Prof. Des Roches, Çin ve Rusya'nın fırsatçı olmalarına, ABD'den gelen herhangi bir boşluk veya zayıflıktan yararlanmaktan her zaman mutluluk duymalarına ve İran’ın Ortadoğu'da baskın güç olmayı arzulamasına rağmen, ABD’nin herkesin önemli bir güç ve güvenlik garantörü olarak gördüğü tek ülke olmaya devam ettiğini vurguladı. Prof. Des Roches, diğerlerinin ise bölgesel olarak hareket etmek ve suları daha fazla bulandırma isterken, ABD'nin yeteneklerinin benzersiz olduğunu da sözlerine ekledi.
ABD’de bulunan Arizona Üniversitesi tarafından ‘ABD, Soğuk Savaş'ı küresel etki üzerinden kaybediyor’ başlığıyla yayınlanan bir analizde ABD'deki demokrasi ile Çin ve Rusya'daki otoriterlik arasındaki küresel etki üzerindeki rekabet ele alındı. Analizin yazarı Simon Anthony Lee, Çin'in yükselişin karşısında ABD’nin önünde birkaç seçenek olsa da, en etkili yollardan birinin dış politikası aracılığıyla insan haklarını desteklemek ve savunmak olduğu sonucunu vurguladı. ABD’nin bu konuda dünyanın geri kalanı için bir ‘umut ışığı’ olmaya devam ettiğinin altını çizen Lee, ABD’nin bir yandan da iklim değişikliği ve ekonomik ticaret gündemi üzerinde çalışması, Afrika Birliği (AFB) ve Karayip Ortak Pazarı (CARICOM) gibi kuruluşlarla adil ticari ilişkiler kurması ve bu ilişkileri sürdürmesi ve Trans-Pasifik Ortaklığı’nı (TPP) güçlendirmesi gerektiğini belirtti. Lee, altyapı standartlarının uluslararası iklim planına dahil edilmesini de önerdi.
ABD, Hint-Pasifik bölgesindeki müttefikleri olan Japonya, Hindistan ve Avustralya ile kurduğu QUAD ve İngiltere ve Avustralya’nın yer aldığı güvenlik ittifakı AUKUS gibi ittifaklar aracılığıyla çeşitli ortaklıklara öncelik vermeye başladı. Sadece bu kadarla kalmadı. ABD Başkanı Joe Biden, bir yandan Rusya'nın Ukrayna'ya saldırısıyla meşgulken dünyanın bugün küresel siyaset ve ekonominin en önemli belirleyicisi olarak Çin'e ve Hint-Pasifik bölgesinin jeopolitik önemine yönelik dikkatinin dağılmamasını istiyor. Bu çerçevede Biden, 10 üyeli Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği (ASEAN) ülkelerinin liderlerini, 45 yıl sonra ilk kez Beyaz Saray'da ağırladı. Biden, Güneydoğu Asya ülkelerinin altyapıları, güvenlikleri, salgınlara karşı hazırlık durumları ve diğer çabalarına 150 milyon dolarlık yardımda bulunma sözü verdi.



Çin ordusu, Tayvan Boğazı'ndan geçen iki ABD gemisini "izliyor"

Panama'da bir ABD Donanması savaş gemisi (Arşiv- AFP)
Panama'da bir ABD Donanması savaş gemisi (Arşiv- AFP)
TT

Çin ordusu, Tayvan Boğazı'ndan geçen iki ABD gemisini "izliyor"

Panama'da bir ABD Donanması savaş gemisi (Arşiv- AFP)
Panama'da bir ABD Donanması savaş gemisi (Arşiv- AFP)

Çin ordusu bugün resmi WeChat hesabından yaptığı açıklamada, ABD'ye ait güdümlü füze destroyeri USS Finn ve okyanus araştırma gemisi USS Mary Sears'ın 16 ve 17 Ocak tarihlerinde Tayvan Boğazı'ndan geçişini izlediğini belirtti.

Çin Halk Kurtuluş Ordusu Doğu Harekat Komutanlığı sözcüsü yaptığı açıklamada, ordunun "ulusal egemenliği ve güvenliği kararlılıkla savunmak için her zaman yüksek alarmda" olduğunu ifade etti.

ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) ise Çin ordusunun açıklamasına henüz yorum yapmadı.


Mısırlı ve yedi çocuk annesi... Londra Belediye Başkan Adayı Laila Cunningham hakkında ne biliyoruz?

Reform UK Partisi'nin Londra Belediye Başkan Adayı Laila Cunningham, ExCel London'da düzenlenen seçim mitinginde konuşma yapıyor. (Reuters)
Reform UK Partisi'nin Londra Belediye Başkan Adayı Laila Cunningham, ExCel London'da düzenlenen seçim mitinginde konuşma yapıyor. (Reuters)
TT

Mısırlı ve yedi çocuk annesi... Londra Belediye Başkan Adayı Laila Cunningham hakkında ne biliyoruz?

Reform UK Partisi'nin Londra Belediye Başkan Adayı Laila Cunningham, ExCel London'da düzenlenen seçim mitinginde konuşma yapıyor. (Reuters)
Reform UK Partisi'nin Londra Belediye Başkan Adayı Laila Cunningham, ExCel London'da düzenlenen seçim mitinginde konuşma yapıyor. (Reuters)

Son aylarda Laila Cunningham’ın adı, Birleşik Krallık siyasetinin en karmaşık ve hassas yarışlarından biri olarak görülen Londra Belediye Başkanlığı seçimlerinde öne çıkan isimler arasında yer aldı.

Birleşik Krallık’taki Reform UK Partisi’nin lideri Nigel Farage, Laila Cunningham’ın 2028 yılında başkentte yapılacak Londra Belediye Başkanlığı seçimlerinde partisinin adayı olacağını açıkladı.

Mısır kökenli

Eski bir savcı olan Cunningham, 1960’lı yıllarda Birleşik Krallık’a göç eden Mısırlı bir anne ve babanın çocuğu olarak dünyaya geldi. Cunningham ile Farage, 7 Ocak Çarşamba günü düzenlenen bir basın toplantısında birlikte kamuoyunun karşısına çıktı. Toplantıda, üzerinde ‘Londra reform istiyor’ ifadelerinin yer aldığı pankartlar dikkat çekti.

Basın toplantısında konuşan Farage, Cunningham’ın, mayıs ayında yapılacak ve bir sonraki genel seçimler öncesinde ‘en önemli seçim sınavı’ olarak nitelenen seçimlerde, partinin Londra’daki kampanyasının merkezindeki isim olacağını söyledi.

Reform UK Partisi'nin Londra Belediye Başkan Adayı Laila Cunningham, parti lideri Nigel Farage ile Southwark'taki Glaziers Hall'da düzenlenen basın toplantısında (DPA)Reform UK Partisi'nin Londra Belediye Başkan Adayı Laila Cunningham, parti lideri Nigel Farage ile Southwark'taki Glaziers Hall'da düzenlenen basın toplantısında (DPA)

Cunningham, 2022 yılında Muhafazakâr Parti’den Westminster Belediye Meclisi üyeliğine seçildikten sonra, yedi çocuk annesi olarak geçen yıl haziran ayında Reform UK Partisi’ne katıldı. Cunningham, bu adımını ‘vergileri düşürmek, sınırları kontrol altına almak ve Birleşik Krallık’ın çıkarlarını her şeyin önüne koymak’ amacıyla attığını açıkladı.

Orta sınıf bir sosyal çevreden gelen Laila Cunningham, Güney Londra’da büyüdü. Konut sorunu, hayat pahalılığı ve kamu hizmetlerine ilişkin meselelerin, erken dönem siyasi bilincinin şekillenmesinde etkili olduğunu ifade ediyor.

Cunningham, sosyal bilimler ve kentsel siyaset alanında eğitim aldı. Siyasete girmeden önce, sosyal konut ve kentsel yoksullukla mücadele eden sivil toplum kuruluşlarında uzun yıllar görev yaptı.

Eski savcı... Basketbolu çok seviyor

Cunningham, başkente duyduğu sevgiden söz ederken, Londra Gençlik Oyunları’nda basketbol oynayarak ‘takım ruhunun önemini’ öğrendiğini söyledi. Birleşik Krallık merkezli Independent’a konuşan Cunningham, “Burada kıdemli bir savcı oldum, yedi çocuğumu burada büyütüyorum ve bunlar bu göreve talip olmam için makul nedenler” ifadelerini kullandı.

Cunningham, Reform UK Partisi’ne katıldığını açıkladığı sırada yaptığı bir dizi siyasi içerikli açıklamanın ardından, geçtiğimiz yıl haziran ayında savcılıktaki görevinden ayrılmıştı. Savcı olarak yürüttüğü görevin, tarafsızlığı zedeleyebilecek her türlü siyasi faaliyeti sınırlayan sıkı kurallara tabi olduğu, bunun da kamu görevlileri için geçerli düzenlemelerle uyumlu olduğu belirtildi.

Cunningham’ın açıklamalarının The Standard gazetesinde yayımlanmasının ardından Başsavcılık, istifasının sunulduğunu ve kabul edildiğini duyurdu. Cunningham daha sonra yaptığı açıklamada, bir toplantıya çağrıldığını ve kamu hizmeti etik kurallarını ihlal etmiş olabileceğinin kendisine bildirildiğini söyledi.

Londra için güvenlik planı

Reform UK Partisi’nin Londra Belediye Başkan Adayı Cunningham, kampanyasında suçla mücadeleye odaklanacağını belirtti. Bu kapsamda, İşçi Partisi’nden eski Londra Belediye Başkanı Sir Sadık Han’ın bu alandaki sicilini eleştirdi ve Londralılara ‘farklı bir mesaj’ sunduğunu söyledi. Cunningham, “Şehir için yeni bir lider olacak ve suça karşı kapsamlı bir mücadele başlatacağım” ifadesini kullandı.

 Reform UK Partisi'nin Londra Belediye Başkan Adayı Laila Cunningham, Londra'da düzenlenen seçim mitinginde konuşma yapıyor. (EPA)Reform UK Partisi'nin Londra Belediye Başkan Adayı Laila Cunningham, Londra'da düzenlenen seçim mitinginde konuşma yapıyor. (EPA)

Cunningham, “Londra Metropolitan Polisi için bıçaklı saldırılar, uyuşturucu suçları, hırsızlık, mağaza hırsızlığı ve tecavüzle mücadeleye odaklanan net ve üst düzey öncelikler belirleyeceğim” dedi. Ayrıca polise, ‘Londra’daki tecavüz çetelerini hedef alma, takip etme ve yargı önüne çıkarma’ talimatı vereceğini açıkladı.

Suç oranlarının nasıl düşürüleceğine ilişkin bir soruya yanıt veren Cunningham, Suçla Mücadele Planı’nı yeniden şekillendireceğini ve Metropolitan Polisi için ‘ağır suçlarla mücadeleye yönelik yeni talimatlar’ yayımlayacağını söyledi.

Tartışmalı ifadeler

Londra Belediye Başkanlığı’na aday olan Cunningham, peçe ve burkaya ilişkin açıklamalarının hakaret içeren ve kışkırtıcı bulunduğu bir tartışmanın da odağına yerleşti. Cunningham’ın, burka giyen kadınların durdurulup aramaya tabi tutulması çağrısı yapması, çok kültürlü bir toplumda inanç özgürlüğü ve siyasi söylemin sınırları konusunda geniş bir tartışma başlattı.

The Standard gazetesinin podcastine konuşan Cunningham, “Londra’nın bazı bölgelerine gittiğinizde, gerçekten Müslüman bir şehirdeymişsiniz gibi hissedebilirsiniz. Tabelalar farklı dillerde yazılmış, pazarlarda burka satılıyor” ifadelerini kullandı. Cunningham, ‘tek bir sivil kültüre’ ihtiyaç olduğunu savunarak, bunun da ‘Britanyalı olmak’ anlamına geldiğini söyledi.

Birleşik Krallık Müslüman Kadınlar Ağı’nın (Muslim Women’s Network UK – MWNUK) İcra Kurulu Başkanı Shaista Gohir, Cunningham’ın açıklamalarını ‘tehlikeli’ ve ‘ırkçıları kışkırtıcı’ olarak nitelendirdi. Gohir, bu söylemlerin, aralarında peçe takan küçük bir azınlığın da bulunduğu Müslüman kadınların daha fazla dışlanmasına yol açacağını belirtti. Cunningham’ın geçmişine rağmen Müslümanlara ‘buraya ait olmadıkları’ mesajını verdiğini savunan Gohir, bu tür açıklamaların Müslümanlara yönelik kötü muameleyi teşvik ettiğini ve yanlış bilgileri okuyanlar üzerinde olumsuz etki yarattığını ifade etti.

Şarku’l Avsat’ın Guardian’dan aktardığına göre peçe konusu Reform UK Partisi içinde de hassas bir başlık olarak öne çıkıyor. Temmuz ayında partinin eski başkanı Zia Yusuf, parti Milletvekili Sarah Pochin’in burkanın yasaklanmasını öngören bir sorusunu ‘aptalca’ olarak nitelendirmiş ve bunun parti politikasını yansıtmadığını söylemişti. Yusuf’un cuma günü Cunningham’ın X platformundaki bir röportajını yeniden paylaşması ise partinin tutumuna ilişkin tartışmaları yeniden alevlendirdi.


İran'ın başlıca nükleer tesislerinin mevcut durumu nedir?

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'ndan (UAEA) bir müfettiş, Ağustos 2005'te Natanz Nükleer Tesisi’ne güvenlik kameraları kuruyor. (AP)
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'ndan (UAEA) bir müfettiş, Ağustos 2005'te Natanz Nükleer Tesisi’ne güvenlik kameraları kuruyor. (AP)
TT

İran'ın başlıca nükleer tesislerinin mevcut durumu nedir?

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'ndan (UAEA) bir müfettiş, Ağustos 2005'te Natanz Nükleer Tesisi’ne güvenlik kameraları kuruyor. (AP)
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'ndan (UAEA) bir müfettiş, Ağustos 2005'te Natanz Nükleer Tesisi’ne güvenlik kameraları kuruyor. (AP)

ABD’nin İran’a saldırabileceğine yönelik bölgesel endişeler, Başkan Donald Trump’ın Tahran’ın kendisine protestocuların idam edilmeyeceği yönünde güvence verdiğini söylemesinin ardından azaldı. Buna rağmen Beyaz Saray, ‘tüm seçeneklerin masada olduğunu’ bildirdi.

İsrail ve ABD, İran’a yönelik son büyük saldırıları geçtiğimiz haziran ayında gerçekleştirdi. Saldırıların başlıca hedefi, ülkenin ana nükleer tesisleri oldu.

Hangi nükleer tesisler bombalandı?

İran’daki üç uranyum zenginleştirme tesisi bombalandı. Bunlardan ikisi Natanz’da, üçüncüsü ise Fordo’da bir dağın altında bulunuyordu. Ayrıca, nükleer yakıt döngüsüyle bağlantılı tesisleri barındıran geniş bir kompleksin yer aldığı İsfahan da hedef alındı. Diplomatlar, yer altındaki bir bölgede İran’ın zenginleştirilmiş uranyum stokunun önemli bir bölümünün depolandığını ifade etti.

ABD saldırıları sonrasında Natanz uranyum zenginleştirme tesisindeki kraterleri gösteren uydu görüntüsü (Arşiv – Reuters)ABD saldırıları sonrasında Natanz uranyum zenginleştirme tesisindeki kraterleri gösteren uydu görüntüsü (Arşiv – Reuters)

Ne kadar hasar meydana geldi?

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA), saldırıdan önce Natanz ve Fordo dahil olmak üzere nükleer tesislerde düzenli denetimler yürüttüğü, ancak bombalamaların ardından bu tesislere erişimine izin verilmediği bildirildi.

Kum şehrinin dışındaki Fordo Nükleer Tesisi’nin girişi (Arşiv – IRNA)Kum şehrinin dışındaki Fordo Nükleer Tesisi’nin girişi (Arşiv – IRNA)

UAEA, zarar görmeyen diğer tesislerde denetimler gerçekleştirdi. Ancak bombalanan sahaların mevcut durumuna ilişkin kesin bilgilerin hâlâ bilinmediği belirtildi.

UAEA, kasım ayında yayımlanan İran’a ilişkin üç aylık raporunda, bilinen yedi nükleer tesisin ‘askeri saldırılardan etkilendiğini’, 13 tesisin ise etkilenmediğini açıkladı. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre raporda raporda, hasar gören sahalardaki zararın boyutuna ilişkin ayrıntılara yer verilmedi.  

Bombardımanın ardından UAEA, üç zenginleştirme tesisinden en küçüğü olan ve Natanz’da yer üstünde bulunan Yakıt Zenginleştirme Tesisi’nin tamamen tahrip edildiğini duyurdu.

UAEA, Natanz ve Fordo’da yer altındaki daha büyük tesislerin ise en azından ağır hasar görmüş olabileceğini değerlendirdi.

İran’ın nükleer programının ne ölçüde gerilediği ise tartışma konusu olmaya devam ediyor. Trump, İran’ın nükleer tesislerinin yok edildiğini defalarca dile getirirken, UAEA Genel Direktörü Rafael Grossi haziran ayında yaptığı açıklamada, İran’ın aylar içinde sınırlı ölçekte uranyum zenginleştirme faaliyetlerine yeniden başlayabileceğini söyledi.

Haziran 2025'te ABD'nin saldırısına uğramadan önce Natanz Nükleer Tesisi’ndeki uranyum zenginleştirme salonunda bulunan santrifüjler (İran Atom Enerjisi Kurumu)Haziran 2025'te ABD'nin saldırısına uğramadan önce Natanz Nükleer Tesisi’ndeki uranyum zenginleştirme salonunda bulunan santrifüjler (İran Atom Enerjisi Kurumu)

İran'ın zenginleştirilmiş uranyumuna ne oldu?

Zenginleştirilmiş uranyumun akıbeti ise tam olarak netlik kazanmış değil. Hava saldırılarında bir kısmının imha edildiği değerlendirilirken, İran, bombalanan tesislerine ve zenginleştirilmiş uranyum stokuna ne olduğu konusunda UAEA’ya henüz bir rapor sunmadı. Bunun acil bir konu olduğunu ve bildirimin geciktiğini vurgulayan UAEA, söz konusu durumu ancak İran’ın rapor sunmasının ardından doğrulayabilecek.

Grossi, eylül ayında Reuters’a yaptığı açıklamada, “Genel olarak malzemenin hâlâ mevcut olduğuna dair yaygın bir kanaat var. Ancak elbette bunun doğrulanması gerekiyor. Bir kısmı kaybolmuş olabilir” dedi. Diplomatlar, o tarihten bu yana durumun büyük ölçüde değişmediğini ifade ediyor.

Grossi, “Malzemelerin büyük çaplı bir şekilde taşındığına dair elimizde herhangi bir gösterge yok” diye konuştu.

Tahran'ın 270 kilometre güneyinde bulunan Natanz Nükleer Tesisi (Arşiv – AFP)Tahran'ın 270 kilometre güneyinde bulunan Natanz Nükleer Tesisi (Arşiv – AFP)

İran, saldırılar öncesinde uranyumu yüzde 60 saflık düzeyine kadar zenginleştiriyordu. Bu saflık oranı, nükleer silah yapımı için gerekli olan yaklaşık yüzde 90 seviyesine nispeten kolaylıkla çıkarılabiliyor.

UAEA’nın tahminlerine göre İran, bombardıman başladığında bu düzeyde zenginleştirilmiş 440 kilogram uranyuma sahipti. UAEA’nın ölçütlerine göre bu miktar, saflık derecesinin daha da artırılması halinde teorik olarak 10 nükleer silah üretmeye yetecek düzeyde. İran’ın ayrıca daha düşük seviyelerde zenginleştirilmiş uranyum stokları da bulunuyor.

UAEA, İran’ın bu malzemeleri nerede depoladığını açıklamıyor. Diplomatlar, İsfahan’daki ana yer altı depolama tesislerinden birinin, yalnızca ona ulaşan tünelin girişinin bombalanması dışında büyük ölçüde zarar görmemiş göründüğünü belirtiyor.

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'ndan (UAEA) bir müfettiş, 20 Ocak 2014 tarihinde Natanz Nükleer Tesisi’nde bir denetim gerçekleştiriyor. (Arşiv – AFP)Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'ndan (UAEA) bir müfettiş, 20 Ocak 2014 tarihinde Natanz Nükleer Tesisi’nde bir denetim gerçekleştiriyor. (Arşiv – AFP)

Hangi endişeler devam ediyor?

ABD ve İsrail’in bombardımanı gerekçelendirmek için öne sürdüğü nedenlerden biri, İran’ın nükleer silah üretme kapasitesine tehlikeli biçimde yaklaşmış olmasıydı. Uranyum, silah yapımına elverişli düzeyde zenginleştirildiğinde nükleer bombanın çekirdeğinde kullanılabiliyor. Aynı zamanda, farklı zenginleştirme seviyelerinde nükleer santraller için yakıt olarak da değerlendirilebiliyor.

Batılı güçler, İran’ın uranyumu bu denli yüksek fisyon düzeyinde zenginleştirmesi için makul bir sivil gerekçe bulunmadığını savunuyor. UAEA da bunun ciddi endişe yarattığını belirtiyor. Ajansa göre, nihayetinde nükleer silah üretimine yönelmeden bu seviyede zenginleştirmeye giden başka bir ülke bulunmuyor.

Buna karşın, saldırılardan önce UAEA, İran’da nükleer silah edinmeye yönelik koordineli bir program olduğuna dair güvenilir bir gösterge bulunmadığını açıklamıştı. İran’ın böyle bir yola girmesi halinde nükleer bomba geliştirmesinin ne kadar süreceği ise yoğun tartışma konusuydu.

Tahran, nükleer silah edinme hedefi olduğunu reddediyor. Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’na taraf olan İran’ın, nükleer silah geliştirmeye yönelmediği sürece enerji üretimi ve araştırma amaçlarıyla uranyum zenginleştirme hakkı bulunuyor.

İsfahan’da bulunan Natanz uranyum zenginleştirme tesisinin iç görünümü (Reuters)İsfahan’da bulunan Natanz uranyum zenginleştirme tesisinin iç görünümü (Reuters)

İran’ın, uranyumu zenginleştirebilen santrifüjlerden sayısı bilinmeyen bir miktarı, yeri açıklanmayan depolarda muhafaza ettiği belirtiliyor. Zenginleştirilmiş uranyum stokunun mevcut büyüklüğü de şu aşamada netlik kazanmadığı için, İran’ın bu iki unsuru gizlice bir araya getirerek silah yapımında kullanılabilecek düzeyde uranyum üretme riski bulunduğu ifade ediliyor. Bunun, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması kapsamındaki yükümlülüklerin ihlali anlamına geleceği kaydediliyor.

Mevcut durumda, İran’ın zenginleştirilmiş uranyum stokunun tespitine yönelik arayışın bir süre daha devam etmesinin muhtemel olduğu değerlendiriliyor.