El Kaide küresel örgüt ağı üzerindeki kontrolünü nasıl kaybetti?

ABD’li araştırmacı Lahoud, Abbotabad baskınında ele geçirilen belgelerle El Kaide’nin sanıldığından çok daha zayıf olduğunu ortaya çıkaran bir kitap kaleme aldı

Kitap, 11 Eylül saldırılarından sonraki aylarda El Kaide'nin zayıfladığını ortaya koyuyor (Reuters)
Kitap, 11 Eylül saldırılarından sonraki aylarda El Kaide'nin zayıfladığını ortaya koyuyor (Reuters)
TT

El Kaide küresel örgüt ağı üzerindeki kontrolünü nasıl kaybetti?

Kitap, 11 Eylül saldırılarından sonraki aylarda El Kaide'nin zayıfladığını ortaya koyuyor (Reuters)
Kitap, 11 Eylül saldırılarından sonraki aylarda El Kaide'nin zayıfladığını ortaya koyuyor (Reuters)

Fadya es-Seyyid
Bundan 11 yıl önce, 2 Mayıs 2011'de, ABD Donanması'nın özel kuvvetleri Navy Seals komutasındaki bir tim, Pakistan’ın Abbottabad kentinde El Kaide lideri Usame bin Ladin'in kaldığı yere baskın düzenledi. Tim, 48 dakikalık bir operasyonun sonunda Bin Ladin ile birlikte orada bulunan bir kaç kişiyi daha ölü olarak ele geçirdi.
Tim, baskının son 18 dakikasında, istihbarat için El Kaide’nin başka liderlerinin de ele geçirilmesini sağlayabilecek sabit diskleri ve diğer elektronik cihazlardaki depolama birimlerini toplamaya başladı. Daha sonraki haftalarda ve aylarda bu materyallerin toplanması için harcanan ek zamanın oldukça değerli olduğu anlaşıldı.
ABD istihbarat servisleri, o tarihten bu yana Abbottabad’da toplanan belgelerin gizliliğini kademeli olarak kaldırdı ve aşamalı olarak kamuoyuna açıkladı. CIA, Kasım 2017 tarihinde Abbottabad baskınının El Kaide, El Kaide lideri Bin Ladin ve aile hayatı hakkındaki gerçekleri ortaya çıkaran yaklaşık 470 binden fazla dosyanın gizliliğini kaldırdı.
Kitap, 11 Eylül saldırıları ile Abbottabad baskını arasındaki 10 yıllık zaman zarfında Bin Ladin ve destekçilerinin kapalı kapılar ardında yaşadıklarına bir bakış sunuyor.
Daha önce ABD Kara Harp Okulu (West Point Askerî Akademisi) Terörle Mücadele Merkezi'nde ders veren ve radikal hareketler konusunda uzman olan ABD’li bir araştırmacı Nelly Lahoud, Bin Ladin'in destekçileriyle olan ve kişiliğini yansıtan özel yazışmalarının olduğu 6 bin sayfadan fazla Arapça belgeyi inceleyerek, “The Bin Laden Papers: How the Abbottabad Raid Revealed the Truth About al-Qaeda” (Bin Ladin Belgeleri: Abbottabad Baskını El Kaide Hakkındaki Gerçeği Nasıl Ortaya Çıkardı?) adlı bir kitap kaleme aldı.
Lahoud’a göre Bin Ladin’in ölümüne kadar El Kaide'den tamamen sorumlu olduğunu, ancak Bin Ladin’in yönettiği dönemde El Kaide eskisi kadar güçlü değildi.

Zayıflık ve başarısızlık
Lahoud, El Kaide liderlerinin örgütü uluslararası radikal hareketlerde bir dev olarak öne çıkarmaya çalıştıkları imajın aksine örgütün 11 Eylül saldırılarını takip eden aylarda ciddi şekilde zayıfladığını düşünüyor.
Lahoud, 2004 yılına gelindiğinde örgütün üst düzey liderlerinin çoğunun ya etkisiz hale getirilerek ya da tutuklanarak ‘neredeyse ortadan kaldırıldıklarını’ ve aynı yıl, El Kaide’nin birkaç liderinin Usame bin Ladin'e örgütün karşı karşıya olduğu ‘sorunlarla’ ilgili şikayette bulunduklarını yazdı.
Bu liderlerden biri 11 Eylül’den sonra ‘örgütü saran zayıflık, başarısızlık ve amaç eksikliğinden’ bahsederken, bir diğeri örgütün ‘korkunç’ mali durumunu ve Pakistan devletinin baskısının yurtdışında terör eylemleri planları yapılmasını durdurduğunu vurguladı. Bir başkası ise Pakistan güvenlik güçleri tarafından 22 ‘kardeşlerinin’ öldürülmesinden ve 600 El Kaide üyesinin tutuklanmasından şikayet etti.
Bin Ladin, örgüt üyelerinden uluslararası terör eylemleri planlamaya odaklamalarını istediyse de bunu basitçe yapamadılar. Lahoud, 2004 yılında Madrid’de ve 2005 yılında Londra’da düzenlenen bombalı saldırılar da dahil olmak üzere, bu dönemde kendisine atfedilen büyük saldırıları El Kaide’nin düzenlediğine dair hiçbir kanıt bulamadı. Oysa medyada bu tür olaylar genellikle El Kaide ile ilişkilendirildi. Bin Ladin'in 11 Eylül saldırıları sonrası bizzat yönettiği tek eylem, 2002 yılının Kasım ayında Kenya'nın Mombasa kentinde İsrail'e ait bir oteli ve bir jeti hedef alan ve 13 kişinin ölümüne neden olan iki saldırıydı. Bu saldırılar 11 Eylül'den önce planlanmıştı.

Bin Ladin’in hayal kırıklığı
Bin Ladin'in, örgütünün uluslararası terör saldırıları düzenleyememesinden dolayı açıkça hayal kırıklığına uğradığını yazan Lahoud, Bin Ladin’in örgütünden ABD ile arasında bir ‘terör dengesi’ oluşturmak amacıyla yalnızca ABD’lilere saldırmaya odaklanmasını istediğini belirtti. Çünkü Bin Ladin’e göre yalnızca ABD içinde büyük çaplı eylemler düzenlemek, ABD yönetimlerine Ortadoğu'yu terk etmeleri için baskı yapabilirdi. Bin Ladin, uzun zamandır ABD'yi askeri güçlerini bölgeden çıkarmaya zorlamayı hedefliyordu. Bin Ladin’in ‘uzaktaki düşman’ stratejisine olan bağlılığı, El Kaide çatısı altında faaliyet gösteren silahlı bölgesel gruplarla arasını açtı. El Kaide ile bağlantılı bu gruplar, 2003 ve 2004 yıllarında ortaya çıkmaya başladı. Bunların en çok bilineni Ebu Musab el-Zerkavi liderliğindeki ‘Tevhid ve Cihad Örgütü’dür. Zerkavi, 2004 yılı sonlarında Bin Ladin'e biat yemini ettikten sonra örgüt kendisini ‘Irak El Kaidesi’ olarak adlandırdı.

El Kaide Irak’ta kontrolü kaybetti
Lahoud, El Kaide’nin Irak'taki olayları kontrol edemediği görüşünü doğruluyor. Irak El Kaidesi, 2007 yılına gelindiğinde adını ‘Irak İslam Devleti’ olarak değiştirdi ve El Kaide ile teması tamamen kesmiş gibiydi. Bin Ladin, bundan üç yıl sonra örgütün ‘Irak İslam Emirliği’ olarak yeniden adlandırılmasını önerdiyse de örgütün eylemleri üzerinde hiçbir kontrolü yoktu.

Gerginlik ve anlaşmazlıklar
Usame bin Ladin, El Kaide'nin Kuzey Afrika'daki kolu İslami Mağrip El Kaidesi (AQIM) ve Yemen'deki kolu Arap Yarımadası El Kaidesi üzerinde biraz daha fazla sayılabilecek bir nüfuza sahipti. Ancak Lahoud burada da bir takım gerginlikler ve anlaşmazlıklar buldu.
Bin Ladin, daha geniş bir çerçevede içeriye odaklı stratejileri ve kendi vizyonu aracılığıyla örgütün kolları arasında temel bir stratejik kopukluk olduğunu fark etti. Bin Ladin, 2010 yılında yazdığı bir metne göre faaliyet gösterilen ülkelerin yönetimleriyle ancak küfrün küresel liderinin (yani ABD’nin) gücü tükendiğinde ve çöküşün eşiğine geldiğinde çatışmaya girmeleri gerektiğini düşünüyordu. Bir diğer deyişle, örgütün Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerine karşı etkili operasyonlar düzenleyebilmesi için ön koşul olarak öncelikle ABD'ye saldırması ve onu yenilgiye uğratması gerekiyordu.

İran – El Kaide ittifakı
Lahoud ayrıca Batılı hükümet yetkilileri ve analistler tarafından 11 Eylül'den sonraki yıllarda örgütü ayakta tutan ve destekleyen bir ülke olarak görülen İran ile El Kaide arasında bir ittifak olduğuna dair çok az kanıt olduğunu düşünüyor. Lahoud'a göre İran, 2001 yılının sonlarında Afganistan ve Pakistan'dan kaçan El Kaide üyelerine sığınak sağlasa da örgüt ile ilişkisi 2002 yılında en üst düzeyine yükseldi. İran, bazı El Kaide liderlerini ve ailelerini gözaltına aldı. Bu da, bazılarının açlık grevine başlayıp kaçmaya çalışmasına neden oldu. Bu tür adımlar, İran'ın 2011 yılına kadar tutukluların çoğunu serbest bırakmasına yol açtı. Hatta El Kaide, İran ile bir mahkum takası için bazı İranlı yetkilileri kaçırdı.

El Kaide – Taliban ilişkileri
El Kaide'nin Taliban ile ilişkileri daha sıcaktı, ama burada da Lahoud, aralarında bir güvensizlik olduğunun kanıtını buldu. Öyle ki ABD’li araştırmacıya göre Bin Ladin, öldüğü 2013 yılına kadar Taliban'ı yöneten Molla Ömer'e saygı duyuyor, ancak onun yerine geçmek istediğini düşündüğü kişilere karşı derin bir şüphe duyuyordu.
Bin Ladin'in gözünde Taliban, dindar liderlerden oluşan bir sadıklar kampı ile Pakistan istihbaratına bağlı ikinci bir kamp arasında bölünmüştü. Bu bölünme, özellikle Taliban'ın daha sonra yaptığı gibi ABD ile doğrudan müzakerelere girmesi durumunda, El Kaide'nin grupla ilişkisinin geleceği hakkında endişelenmesine neden oldu. Lahoud, Bin Ladin'in korkularının, Taliban'ın iktidara geri dönmesinin kaçınılmaz olarak El Kaide'nin yeniden faaliyete geçmesi anlamına geldiğine dair iddiaları sorgulamamıza yol açması gerektiğini düşünüyor.
Foreign Policy dergisi, bazı gözlemcilerin Lahoud'un vardığı bazı sonuçları sorgulayabileceklerine işaret etti. Dergiye göre söz konusu gözlemciler Taliban'ın El Kaide ile arasında bir takım farklılıklar olduğunu söyleyecekler. Ancak yine de Taliban’ın ABD'nin Afganistan'dan çekilmesine ilişkin müzakereler sırasında El Kaide'yi Afganistan topraklarından kovmayı reddettiği biliniyor.
Evet, İranlılar ve El Kaide her zaman iş birliği içinde değillerdi, ama İran'ın 11 Eylül'de ABD’ye saldıran terör örgütüne sığınak sağladığı - ve sağlamaya devam ettiği - bir gerçek.
Evet, El Kaide uzantıları üzerinde her zaman kontrol sahibi değildi, ancak kendisine biat eden grupların profillerini yükseltti ve mesajlarını bölgeye yaydı.
Evet, Bin Ladin Madrid’teki ve Londra’daki bombalı saldırılarda rol almadı, fakat yine de faillere ilham verdi.
Foreign Policy’de yer alan makale, tüm bu şüphelerin bazı avantajları olduğunu, buna karşın Bin Ladin belgelerinde ABD ve müttefiklerinin, 11 Eylül'den sonra geçen on yılda merkezi bir örgüt olarak El Kaide'nin yarattığı tehdidi abarttığı yönünde baskın bir temanın bulunduğunu da ekliyor.
Lahoud, Bin Ladin'in El Kaide örgütünün, pek çok kişinin gördüğü gibi ‘leviathan’ olmadığını, daha ziyade kendi adına faaliyet gösteren grupları kontrol edemeyen ve pratikte yeteneksiz, zayıf bir örgüt olduğunu söylüyor.

Zaman aşımına uğramış bir örgüt
El Kaide zayıfladıkça, daha büyük bir silahlı hareketin güçleniyor ve daha popüler hale geliyor olması oldukça ironik. 2013-2014 yıllarında Irak İslam Devleti örgütünün Irak ve Şam İslam Devleti’ne dönüşmesi (DEAŞ), Bin Ladin'in halefi Eymen ez-Zevahiri’nin yükselişini durduramadı. Zevahiri, DEAŞ’ın ilk lideri Ebubekir el-Bağdadi’ye Suriye’yi terk etmesini ve faaliyetlerini Irak’la sınırlamasını emretti. Bağdadi ise Zevahiri’yi tersledi. Lahoud'un kitabı, El Kaide’nin zaman aşımına uğramış ve kolayca göz ardı edilebilecek bir örgüt olmasından dolayı Bağdadi'nin Zevahiri'ye meydan okumasının nedenini bulmaya yardımcı oluyor.
Bazıları, El Kaide’nin DEAŞ’ın estirdiği rüzgarları makul bir şekilde atlattığını ve Taliban'ın zaferiyle Afganistan'da ABD'ye karşı zafer elde ettiği iddiasında bulunabileceğine karşı çıkabilir. Ancak Lahoud’un dediği gibi El Kaide'nin 11 Eylül sonrası kötü sicili ve o tarihten beri zayıf seyreden profili göz önüne alındığında bu anlatı fazla iyimser olacaktır.
Öte yandan Foreign Policy dergisine göre bu durum, El Kaide'ye karşı mücadelede kayıtsız olmaları gerektiği anlamına gelmiyor. Örgütün yeniden toparlanmasını önlemek bir öncelik olmalı ve hem Taliban hem de İran, El Kaide’ye sağladıkları her türlü destek ya da hareket özgürlüğünden sorumlu tutulmalı. Bu, El Kaide'nin bölgesel uzantıları ve Nijerya'dan Pakistan'a uzanan kollarıyla yayılan DEAŞ terör örgütü de dahil olmak üzere daha büyük bir silahlı hareketin daha az tehdit oluşturduğu anlamına da gelmiyor. Aslında El Kaide, Batı'dan ziyade bölge ülkeleri ve yerel halk için zorlu ve devam eden bir mücadele cephesi olmaya devam ediyor.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre söz konusu mesele yalnızca, merkezi bir örgüt olarak El Kaide'nin fazlasıyla abartılıp abartılmadığıdır. Lahoud, ‘Bin Ladin Belgeleri’ kitabında bu konuda ikna edici bir kanıt sunuyor.



Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
TT

Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)

Kemal Allam

Financial Times, yıllık yıl sonu değerlendirme serisi kapsamında, 2026 yılının İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana en büyük belirsizlikle başladığını ve orta güçlerin önümüzdeki dönemde küresel düzeni ya pekiştirmede ya da zayıflatmada belirleyici faktör olabileceğini yazdı. Habere  göre, şaşırtıcı bir şekilde, Pakistan’ın adı, Amerikan hegemonyasını öngören “Donroe Doktrini”nde şimdiye kadarki en büyük kazanan olarak anılıyor. Pakistan, Beyaz Saray ziyaretlerinden Gazze barış planına kadar Donald Trump'ın çevresinde önemli bir yer edinmeyi açıkça başardı.

Ancak, Ortadoğu'ya askeri ve güvenlik tedarikçisi olarak geleneksel rolünün yanı sıra, Pakistan, İran gibi karmaşık çatışmalarda köprü görevi görmesi ve Çin ile ABD gibi daha büyük güçler arasında daha yakın bağlar kurması gereken bir orta güç olarak yeniden öne çıktı. Pakistan, daha önce, Nixon döneminde de ABD ve Çin arasındaki ilk diplomatik görüşmeye arabuluculuk yapmıştı. Bugün, on yıllık diplomatik boşluğun ardından, Pakistan, İran ile gizli görüşmeler yürütebilen ve Çin ile ortaklığı aracılığıyla bölgedeki askeri dengeyi yeniden ayarlayabilen bir güç olarak yeniden öne çıktı.

Trump'ın İran sorununu çözmek için Pakistan'a güvenmesi

Trump'ın ikinci başkanlığının başlangıcında, geçmiş dönemde Hindistan ile yakın ilişkisi ve Hindistan'ı Çin'e karşı tercih edilen stratejik ortak olarak görmesi nedeniyle Pakistan'da önemli bir belirsizlik hakim oldu. Ancak, görevdeki ilk yılından sonra Pakistan, sadece bölgede değil, küresel ölçekte de Trump'ın favorilerinden biri olarak görülmeye başladı. İsrail ve İran arasında yazın yaşanan 12 günlük savaş sırasında, Mareşal Asım Münir'in başkent Washington ve Langley'in koridorlarında neredeyse bir hafta boyunca bulunması tesadüf değildi. Dönemin Merkez Kuvvetler Komutanı Orgeneral Michael Eric Kurilla'nın Pakistan'ı terörizm ile mücadelede bir ortak olarak savunması da pek çok kişiyi şaşırttı. Zira bu açıklama, Kongre'nin önde gelen üyelerinin, Senato'nun ve generallerin Pakistan'ı sürekli olarak terörizmi destekleyen bir devlet olarak nitelendirdiği on yıllık bir dönemle çelişiyordu. Peki ne değişti?

Birincisi, Kurilla, Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi, Washington'un istenmeyen saydığı ve ABD'nin doğrudan, en azından kamuoyu önünde, ilişki kuramadığı rejimlerle Pakistan'ın ilişki kurma yeteneğine yeniden güvenmeye başladı. İsrail-İran çatışması sırasında, ABD İran nükleer tesislerini vurduktan sonra, Pakistan gerilimin daha fazla yükselmesinin sonuçlarını hafifletmede sessiz, perde arkası bir rol oynadı. Pakistan, Tahran ve Washington arasında mesajları taşımakla kalmadı, aynı zamanda Trump'a İran’a nasıl davranması gerektiği konusunda doğrudan tavsiyelerde de bulundu. Nitekim Trump, Asım Münir ile yaptığı ve ABD'nin İran'a yönelik saldırılarının yankılarını kontrol altına alma stratejisinin ele alındığı görüşmenin ardından, “Pakistan İran'ı çoğu ülkeden daha iyi tanıyor” açıklamasını yaptı. Bu, Trump'ın ilk döneminde Irak'ta Kasım Süleymani'nin öldürülmesiyle sonuçlanan önceki hamlesinden sonra yaşananları hatırlattı. O zaman, 2020'de de suikasttan sonra ilk olarak dönemin Pakistan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kamar Cavid Bacva ile telefonla görüşmüştü.

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor, ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor

Bunu anlamanın kilit noktası, Pakistan'ın, İsviçre, Katar, Umman ve İran görüşmelerindeki diğer bazı arabuluculardan farklı olarak, İran ile uzun bir sınıra sahip olması ve İran ile sürekli gerilimler yaşamasıdır. İranlılar, tam ölçekli bir çatışma durumunda Pakistan'ın kendileri için gerçek bir tehdit oluşturduğunun ve tüm Körfez ülkelerinin Pakistan'ın arkasında duracağının farkındalar. Daha önce yine el-Mecelle’de, İran ve Pakistan'ın, açık ve tam ölçekli bir çatışmayı önlemesi gereken dini, kültürel ve dilsel bağlara rağmen, açıkça duyurulmamış bir istihbarat ve vekalet savaşı içinde olduklarını yazmıştım. Süleymani sık sık Pakistan ile açık savaş tehdidinde bulunmuştu ve İsrail ile Amerika Birleşik Devletleri'nin yanı sıra, İran'a hava saldırıları düzenleyen tek ülke Pakistan'dır. Bu durum, Pakistan'ı İran’a karşı havuç-sopa yaklaşımını uygulamak için önemli bir arka kapı haline getiriyor.

Mevcut Maskat görüşmelerinin nereye varacağını, Trump'ın İran'a saldırıp saldırmayacağını veya gerilimi azaltıp azaltmayacağını bilmesek de, Pakistan'ın rolü önemli olmaya devam ediyor. ABD, çatışma tırmandığında Beluç sınırının tarihi ve Pakistanlı Şiilerin devlete karşı kullanılması nedeniyle İran’ın Pakistan ile de ters düşebileceğinin farkında olarak kendisine mesajlar gönderebilir. İran, geçtiğimiz yaz yaşanan 12 günlük savaş sırasında ve protestoların başlamasından bu yana yaşanan son gerilimlerde Pakistan'ın gerilimi azaltmadaki rolü için de kamuoyu önünde kendisine teşekkür etti.

dvbfrg
Çin'in doğusundaki Shandong eyaletinin Qingdao kentinde Şanghay İşbirliği Örgütü üye devletlerinin savunma bakanlarının çektirdiği toplu fotoğraf, 26 Haziran 2025 (AFP)

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor. Ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor. Bu da onu aradaki uçurumu kapatmada önemli bir oyuncu haline getiriyor. Pakistan’ın kendisi de nükleer güç olma yolunda benzer bir süreçten geçti ve nükleer meselede nasıl başarılı bir şekilde müzakere edeceğini biliyor. Askeri kapasiteye dayanma gücü olmadığında müzakerelerin ne kadar sınırlı olabileceğini biliyor. Pakistan ayrıca, Çin’in dünyadaki en yakın diplomatik ve askeri müttefiki olma avantajına da sahip.

Çin ve etkiyi kullanma sanatı

Eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ve Başkan Richard Nixon'ın Pakistan aracılığıyla Çin ile yaptıkları görüşmeler ve gerçekleştirdikleri ziyaretler, İslamabad’ın eski Amerikan ulusal güvenlik uzmanlarının uzun zamandır minnettar olduğu önemli bir köprü olmasına olanak tanıdı. Pervez Müşerref dönemine kadar Pakistan, Çin ve ABD'nin kendi nüfuz alanlarındaki dengeleyici rolünde denklik konumunu korudu. Yine Müşerref dönemine kadar Pakistan ordusu, F-16 savaş uçaklarından Bell AH-1 Cobra saldırı helikopterlerine kadar neredeyse tamamen Amerikan kaynaklı ekipmanlara güveniyordu.

Çin'in etkisi, İslamabad'ı bir dönem Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi

Ancak bu değişim daha sonra gerçekleşti ve Pakistan, Çin'in en yeni savaş uçakları ve füze teknolojilerini paylaştığı dünyadaki tek ordu haline geldi; bu da geçen yılki kısa savaşta Hindistan'a karşı üstün gelmesine yardımcı oldu. Böylece Çin, en yeni ekipmanlarını test etmek için Pakistan’ı kullanmaya başladı ve bunları Hint güçlerine karşı ve Pakistan'ın İran ile olan birkaç sınır çatışmasında test etti. Bu durum Pakistan'ı, Çin'in nasıl düşündüğünü ve gelecekteki savaşlara nasıl hazırlandığını anlamada ABD için bir kez daha vazgeçilmez bir ortak haline getiriyor. Dünyada hiçbir ordu, Pakistan ordusu gibi bir yandan Trump ile doğrudan ve hızlı iletişim kurma yeteneğine, diğer yandan da Çin ile en yakın askeri ittifaka sahip değil. Pakistan ayrıca tarihsel olarak Çin'in hem Türkiye hem de Suudi Arabistan ile olan ilişkisinde de bağlantı noktası görevi

Türkiye'nin önde gelen askeri stratejistlerinden ve Erdoğan'a yakın isimlerden sayılan Türk Amiral Cihat Yaycı, Pakistan'ın Soğuk Savaş sırasında Çin'in yükselişinde çok önemli bir rol oynadığını ve 1980'lerde ABD, Türkiye ve Suudi Arabistan ile olan ilişkilerini kullanarak bu tarafları Çin'e yaklaştırdığını düşünüyor. Yaycı ayrıca, kıdemli bir Türk subayı olarak, Çin'in kendisini Pakistan'ın en yakın müttefiki olarak nasıl gösterdiğine ve bunun Ankara'yı Uygur sorunu nedeniyle aralarında gerilim tırmandığında Pekin ile açılıma nasıl ittiğine bizzat şahit olduğunu belirtiyor. Bu Çin etkisi, İslamabad'ı bir zamanlar Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi. Hudson Enstitüsü de yakın zamanda aynı konuyu, yani Çin'in Pakistan'ı Batı ve Avrasya arasındaki güç dengesini yeniden şekillendirmek için nasıl kullandığını gündeme getirdi.

Elbette Pakistan'ın gücünün de sınırları var; kırılgan ekonomisi Suudi Arabistan, Çin, BAE ve ABD dahil olmak üzere bir dizi uluslararası hamisine dayanıyor. Bu geniş bağışçı havuzu, Pakistan’ı çıkarlarını dengeleyebilen ve herhangi bir tarafla ittifak kurma tuzağına düşmeden aralarında manevra yapabilen bir köprü görevi görmesini sağlıyor. Avrupa Birliği ve Latin Amerika'daki birçok ülke, Trump taraf seçmeleri için baskı yaptığında ABD-Çin çatışmasında bir denge kurmakta zorlanırken, Pakistan bir anlamda tam tersi bir yaklaşım benimsedi. Sıfır toplamlı bir oyun tuzağına düşmek yerine, başkaları tarafından kullanılan bir köprü haline geldi. Bu da onu hem İran hem de Çin ile konuşmak için uygun bir muhatap yapıyor.


İran'da Ayetullah’ın sonu mu geliyor?

Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
TT

İran'da Ayetullah’ın sonu mu geliyor?

Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)

John Bolton

Cenevre'de devam eden müzakerelerde hiçbir ilerleme kaydedilemediği için dünya, ABD'nin İran'daki Ayetullah rejimi konusunda ne yapacağını bekliyor. İran’daki son protesto gösterileri sırasında ABD Başkanı Donald Trump, Ayetullahlar ve Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) karşı kırmızı çizgi çekti. Trump, İran muhalefetine hitaben yaptığı konuşmada, “İranlı vatanseverler, protestolara devam edin, kurumlarınızın kontrolünü ele geçirin, yardım yolda, İran'ı yeniden büyük yapalım” dedi.

Trump, geçtiğimiz yıl haziran ayında da Tahran'da rejim değişikliğini desteklediğini açıkça ilan etti ve bu tutumunu birkaç gün önce de yineledi. ABD Başkanı, kırmızı çizgisini korumak ve güvenilirliğini sürdürmek istiyorsa, şimdi İran'a karşı güç kullanmak zorunda. Aksi takdirde, Suriye'de kimyasal silah kullanımına karşı harekete geçmekle tehdit eden, ardından geri adım atan ve Beşşar Esed rejimine karşı koyamayan diplomatik yolu seçen eski ABD Başkanı Barack Obama'nın yeni versiyonu gibi görünecekti.

Donald Trump böylece, biri ‘hızlı ve kararlı’ bir saldırı emri vermek olmak üzere iki farklı seçenekle karşı karşıya. Trump, sıklıkla bu seçeneği tercih ediyor. Ardından, haklı olsun ya da olmasın, zaferini ilan edip yaklaşımının doğru olduğunu savunuyor.

İkinci seçenek ise İran'daki Ayetullahların ve DMO'nun iktidarını devirmek amacıyla askeri bir operasyon başlatmak. Bu seçenek, ABD Kara Kuvvetleri’nin bölgeye konuşlandırılmasını gerektirmese de İran'daki iktidar kurumlarını hedef alan bir hava harekâtını desteklemek için özel harekat yetenekleri kullanılabilir. Böylece Besic milisleri ve diğer dış genişleme ve iç baskı araçları da dahil olmak üzere DMO'yu kararlı bir şekilde zayıflatarak, Tahran rejimi çökebilir ve muhaliflerinin iktidara gelmesinin önü açılabilir. Aşağıda, ABD başkanı ikinci seçeneğe başvurursa Beyaz Saray'ın üstlenebileceği görevlerin kısmi de olsa kısa bir listesi yer alıyor.

Eylemsel değil, stratejik düşünüp hareket etmek

Bu, haftalar hatta aylar sürebilecek uzun bir süreç olabilir. Bu yüzden mevcut sonuçsuz müzakereleri sona erdiren ve İran'a bir son tarih belirleyen sistematik bir yaklaşım sergilenmesi gerekiyor. Bu, belki eski Başkan George H. W. Bush'un 1991 yılının ocak ayında dönemin Dışişleri Bakanı James Baker'ı Cenevre'ye gönderdiği gibi, mevcut Dışişleri Bakanı Marco Rubio'yu Cenevre'ye göndererek İran'a bu durumu bildirmek olabilir. Ardından İran'ın hava savunma sistemleri, DMO karargahları ve üsleri, Besic milisleri, Tahran'ın nükleer ve balistik füze programları, deniz kuvvetleri ve bölgedeki ABD güçleri ve müttefikleri için tehdit oluşturan diğer her şey hedef olarak belirlenmeli ve ortadan kaldırılmalı.

Sonra İsrail'in kampanyaya katılıp katılmaması sorusu var. Bu sorunun yanıtı açıkça ‘evet’. Çünkü İsrail'in İran'daki askeri ve istihbarat kapasitesi en üst düzeyde kullanılmalı. Bu operasyona katılmak isteyen Arap ülkeleri olup olmadığını araştırılabilir. Bu gerçekleşmeyebilir, ancak onlara bu seçeneğin sunulması önemli. Her halükârda, onların desteği sağlanmalı ve İran'ın herhangi birini hedef alması durumunda uygun bir yanıt verileceğine dair onlara açık garantiler verilmeli. Özellikle, Tahran'ın Hürmüz Boğazı'nı Körfez ülkelerine kapatmasına izin verilemez.

Askeri planın yanı sıra siyasi bir plan da olmalı

Ayetullahların iktidarını devirmek ve çöküş sonrası dönemin başarısını sağlamak açısından İran muhalefet güçleriyle yakın iş birliği çok önemlidir. Rejim hiç bu kadar popüler olmamıştı ve halk her zamankinden daha fazla harekete geçmeye hazır. İran içinde reddetme ve direniş yaygınlaşıyor, ancak bu hareket hala yeterli örgütlenmeye sahip değil. Bu duruma, örneğin devam eden gösteriler sırasında 6 bin adet ‘Starlink’ cihazı sağlanacağına dair açıklanan karar gibi önlemlerle yardımcı olunabilir. İran muhalefet güçleriyle iş birliği yaparak rejim içindeki ayrılmaları teşvik etmek gibi çok daha fazlası da yapılabilir.

Öte yandan, İran'ın gelecekteki liderlerinin isimlerine takılmamalıyız, çünkü bu konu daha sonra tartışılabilir. Bu aşamada odak noktası, Ayetullahların ve DMO'nun iktidarını ortadan kaldırmak olan birincil hedef olmalı. Ayrıca, diplomatik beceri göstererek ABD'nin Avrupalı müttefiklerinden İran'a karşı askeri harekâta katılmalarını istemek de gerekir. Onlar mutlaka yanıt vermeyebilirler, ancak İran'da başarı elde edilmesi, onların dikkatini ABD'nin Grönland'a yönelik son askeri tehditlerinden başka yöne çeker.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Çin ve Rusya, İran'ın kendileri için yasak bölge haline geldiği ve Tahran'a askeri veya başka türlü hiçbir destek sağlamamaları gerektiği bildirilerek ekonomik ve diplomatik olarak marjinalleştirilmeli. Rejim devrilene kadar, askeri veya başka türlü hiçbir destek sağlamamaları gerektiği bildirilmelidir. Tahran'ın nükleer veya balistik füze programlarına yardım eden tüm personelini geri çekmeli ve mevcut rejimden yeni petrol alımlarını durdurmalı.

Bu, Pekin ve Moskova'nın hoşuna gitmeyebilir, ancak ABD'nin düşmanlarına karşı güç kullanmasının ardındaki nedenleri anlayacaklardır, çünkü başka bir otoriter rejimin, özellikle de Pekin ve Moskova arasında büyüyen eksenle bağlantılı bir rejimin devrilmesi, onlar için caydırıcı bir etki yaratacak ve bu da ek bir avantaj olacak.

Sabırlı olmak gerekir

Bu süreç biraz zaman alabilir, bu nedenle ABD’nin askeri harekatını durdurup müzakerelere başlama baskısına kapılmamalı veya bu konuda endişelenmemeliyiz. Ayetullahlara fırsat verildi, ancak onlar da başka hiçbir taraf da yeni fikirler ortaya koymadı. Bu çabalar sırasında başarısızlıklar ve hatalar olabilir, ancak kısa vadeli aksilikler, odak noktasından uzaklaşmamıza veya uygulama sürecini aksatmamıza sebep olmamalı.

İran rejiminin düşüşüyle birlikte, sonraki gelişmelerin öngörülmesi gerekir. Hizbullah, Hamas, Husiler, Irak'taki Şii milisler ve diğerleri gibi Tahran'la bağlantılı terörist gruplar, Ayetullah rejiminin devrilmesinden sonra en büyük kaybedenler arasında yer alacak ve finansal destekçilerinin ortadan kalkmasıyla bu gruplar daha da zayıflayacak. ABD İsrail, Lübnan, Irak ve diğer ülkelerle iş birliği yaparak bu tehditleri ortadan kaldırmaya yardımcı olmak için eşi görülmemiş bir fırsata sahip olacak. Bizler de o an için hazırlıklı olmalıyız.

Bu sadece bir başlangıç olsa da Tahran'daki liderlere karşı kararlı bir eylem otomatik olarak gerçekleşmez, ama bazılarının riske değer gördüğü bir siyasi miras oluşturabilir.


İranlı yetkili: Mart ayı başında yapılacak yeni nükleer görüşmeler geçici bir anlaşmaya yol açabilir

İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
TT

İranlı yetkili: Mart ayı başında yapılacak yeni nükleer görüşmeler geçici bir anlaşmaya yol açabilir

İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)

İranlı üst düzey bir yetkili bugün Reuters’a yaptığı açıklamada, Tahran ile Washington arasında ülkesine yönelik yaptırımların kaldırılmasının kapsamı ve mekanizması konusunda görüş ayrılıkları bulunduğunu belirtti.

Yetkili, nükleer programla ilgili yeni görüşmelerin mart ayı başında yapılmasının planlandığını söyledi.

Yetkili, İran’ın yüksek zenginleştirilmiş uranyum stokunun bir kısmını ihraç etme, saflığını düşürme ve uranyum zenginleştirme konusunda bölgesel bir birlik oluşturma seçeneğini ciddi şekilde değerlendirebileceğini ifade etti. Karşılığında ise İran’a barışçıl amaçlarla uranyum zenginleştirme hakkının tanınması gerektiğini vurguladı.

“Görüşmeler sürecek ve geçici bir anlaşmaya varma imkânı mevcut” diyen yetkili, sürecin devam edeceğini kaydetti.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, geçen hafta ABD ile yapılan nükleer görüşmelerin ardından birkaç gün içinde karşı öneri taslağı hazırlanmasını beklediğini açıklamıştı. Öte yandan Başkan Donald Trump, İran’a sınırlı askeri saldırılar düzenlemeyi değerlendirdiğini belirtmişti.

Yetkili, İran’ın petrol ve maden kaynaklarının kontrolünü Washington’a teslim etmeyeceğini, ancak Amerikan şirketlerinin İran’daki petrol ve gaz sahalarında her zaman faaliyet gösterebileceğini de ifade etti.