Arafat hutbesini Rabıta Genel Sekreteri verecek

Şeyh Dr. Muhammed bin Abdulkerim el-İsa (Haremeyn İşleri Başkanlığı)
Şeyh Dr. Muhammed bin Abdulkerim el-İsa (Haremeyn İşleri Başkanlığı)
TT

Arafat hutbesini Rabıta Genel Sekreteri verecek

Şeyh Dr. Muhammed bin Abdulkerim el-İsa (Haremeyn İşleri Başkanlığı)
Şeyh Dr. Muhammed bin Abdulkerim el-İsa (Haremeyn İşleri Başkanlığı)

Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdulaziz, bu yıl Arafat hutbesini Kıdemli Alimler Konseyi üyesi ve Dünya İslam Birliği (Rabıta) Genel Sekreteri Şeyh Dr. Muhammed bin Abdulkerim el-İsa’nın vermesine karar verdi. 
Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevi (Haremeyn) İşleri Başkanlığı, Arafat hutbesini tüm dünyadaki Müslümanlara 14 dilde yayınlamak ve tercüme etmek için son teknik cihaz ve sistemlerle önceden hazırlık yaparken, bu yılki Hac mevsiminde 150 milyon kişiye ulaşmayı hedefliyor.
Haremeyn İşleri Genel Başkanı Dr. Abdurrahman es-Sudeysi, Arafat günü hutbesinin, ‘İslam'ın hoşgörü ve ılımlılık esasına dayalı mesajını taşıdığı için sadece İslam ümmetinin halkları için değil, dünya için önemli İslami boyutları olan hutbelerden biri’ olduğunu söyledi.

İsa, 13 Nisan 2007’de Şikayetler Divan Başkanı yardımcılığı, 14 Şubat 2009'dan 30 Ocak 2015'e kadar Adalet Bakanı, 30 Mart 2012’de Yüksek Yargı Konseyi ve Kraliyet Mahkemesi Danışmanı görevlerinde bulundu. Kasım 2012'de Arap Adalet Bakanları Konseyi onursal başkan olarak seçilen İsa, Aralık 2015’de Savunma Bakanlığı Küresel Fikri Savaş Merkezi Başkanlığına atandı.
Ağustos 2016'da Rabıta Genel Sekreteri ve Uluslararası Müslüman Alimler Konseyi Başkanı olarak atanan İsa, aynı yıl 3 Aralık’ta Suudi Arabistan Kıdemli Alimler Konseyi üyesi oldu. Abdulkerim el-İsa, 2017 yılının başında, Malezya'daki Kral Selman Uluslararası Barış Merkezi'nin (KSCIP) Genel Müdürü olurken, 2019’da İslam Üniversiteleri Birliği Başkanlığı’na seçildi. İsa daha önce, King Saud Üniversitesi Hukuk ve Siyasal Bilimler Fakültesi ve İmam Muhammed bin Saud İslam Üniversitesi'nde Yüksek Yargı Enstitüsü'nde heyet üyeliğine katıldı.

Muhammed bin Abdulkerim el-İsa, Suudi Arabistan'ın içinde ve dışında İslam fıkhı ve yargı teorileri, ceza hukuku, İslam hukuku ve pozitif hukuk arasındaki (karşılaştırmalı) çalışmalara ek olarak ve çeşitli hukuki ve fikri konularda çok sayıda konferans verdi. Ayrıca özellikle Avrupa ve ABD’deki büyük üniversitelerde bazı çalışmalarda yer aldı. İsa’nın çok sayıda kitap, araştırma, çalışma makalesinin yanında hukuki ve fikri makaleleri de bulunuyor.

İsa, İslam'ın gerçek imajını vurgulama, ılımlılık, bir arada yaşama, barış, dinlerin ve kültürlerin takipçileri arasında uyum değerlerini teşvik etme çabalarından dolayı dünya çapında birçok ülke, kurum ve kuruluş tarafından taktir edilen bir isim.



Mekke Ortak Savunma Anlaşması… Yeni bir bölgesel güvenlik denklemine doğru

Fotoğraf: Reuters/SPA
Fotoğraf: Reuters/SPA
TT

Mekke Ortak Savunma Anlaşması… Yeni bir bölgesel güvenlik denklemine doğru

Fotoğraf: Reuters/SPA
Fotoğraf: Reuters/SPA

Prof. Dr. Faysal b. Abdurrahman Usra / Suudi Arabistan’ın Ankara Büyükelçiliği Kültür Ateşesi

Mekke, tarih boyunca Müslümanların yalnızca ibadetlerini yerine getirmek için bir araya geldiği bir mekân olmadı; aynı zamanda İslam dünyası halkları arasındaki birlik, dayanışma ve yakınlaşmanın sembolü oldu ve olmaya devam ediyor. Bu derin anlam, Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan tarafından imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması’na, geleneksel askeri anlaşmaların sınırlarını aşan bir önem kazandırıyor. Anlaşma, bölgesel güvenlik ve stratejik iş birliği anlayışına ilişkin yeni bir çerçeve ortaya koyuyor.

7 Ağustos 2026’da Mekke’de imzalanan üçlü anlaşma, üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırının üçünün tamamına yönelik bir saldırı olarak kabul edilmesi temel ilkesine dayanıyor. Bu yaklaşım, kolektif caydırıcılık anlayışını güçlendirirken, önemli siyasi, askeri, ekonomik ve jeopolitik ağırlığa sahip üç bölgesel güç arasında savunma ve güvenlik alanındaki koordinasyonun daha geniş bir çerçeveye taşınmasının önünü açıyor.

Mekke… Mekânın sembolik anlamından anlaşmanın simgesine

Bu büyüklükteki bir anlaşmanın imzalanması için Mekke’nin seçilmesi, derin siyasi bağlama sahip sembolik anlamlar taşıyor.

Mekke, siyasi veya askeri bir başkent değil; İslam dünyasının kalbi ve Müslümanların en kutsal mekânlarının bulunduğu şehir. Bu nedenle anlaşmanın Mekke adıyla anılması, ona özel bir sembolik boyut kazandırırken, üç ülke arasındaki iş birliğinin saldırı amaçlı bir girişim ya da belirli bir ülkeye karşı yöneltilmiş bir ittifak değil, güvenlik ve istikrarı korumaya yönelik savunma iş birliği olarak sunulmak istendiğini ortaya koyuyor.

Üç ülkenin özellikle vurgulamak istediği mesajın önemi de burada ortaya çıkıyor: Anlaşma, doğası gereği savunma amaçlı ve belirli bir tarafla savaş ya da çatışma ilanı niteliği taşımıyor. Raporlarda, anlaşmaya imza atan ülkelerin metnin savunma niteliğini özellikle vurguladıkları, bunun bir askeri blok oluşturma veya mezhep temelli bir proje anlamına gelmediğinin de altını çizdikleri belirtildi.

‘Birine yapılan saldırı, herkese yapılmış saldırıdır’ ilkesi

Anlaşmanın temel ilkesi, bölgesel caydırıcılık anlayışında önemli bir dönüşüme işaret ediyor. Açıklanan çerçeveye göre, üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırı, üç ülkenin tamamına yönelik bir saldırı olarak değerlendirilecek.

Bu ilke, her saldırının otomatik olarak kapsamlı bir savaşa veya diğer iki ülkenin bölgeye asker göndermesine yol açacağı anlamına gelmiyor. Zira anlaşmanın uygulamaya ilişkin ayrıntıları ile öngördüğü somut askeri yükümlülükler, nasıl hayata geçirileceğinin belirlenmesinde kritik önem taşıyor.

Ancak stratejik açıdan bakıldığında, bu ilkenin varlığı dahi üç ülkeden herhangi birini hedef alma düşüncesinin maliyetini artırıyor. Çünkü karşı tarafın hesaplamaları artık tek bir ülkenin kapasitesiyle sınırlı kalmayacak; siyasi, askeri, teknolojik ve ekonomik kapasitelere sahip bir bütünün gücünü dikkate almak zorunda kalacak.

Bu noktada kolektif caydırıcılık, anlaşmanın ortaya çıkarabileceği en önemli sonuçlardan biri olarak öne çıkıyor.

Üç güç... Birbirini tamamlayıcı yetenekler

Anlaşmanın önemi, öncelikle üç ülkenin sahip olduğu özelliklerden kaynaklanıyor.

Suudi Arabistan, büyük ekonomik ve siyasi ağırlığının yanı sıra son derece önemli bir coğrafi konuma ve gelişmiş askeri kapasiteye sahip. Riyad ayrıca Körfez, Kızıldeniz ve Arap-İslam dünyasının güvenliğinde merkezi bir rol üstleniyor.

Türkiye ise giderek büyüyen bir savunma sanayii altyapısına, geniş askeri deneyime ve Asya ile Avrupa’yı birbirine bağlayan stratejik bir konuma sahip. Bunun yanı sıra NATO üyeliği de Türkiye’ye ayrı bir stratejik ağırlık kazandırıyor.

Pakistan ise dünyanın en büyük ordularından birine sahip olması ve uzun yıllara dayanan askeri operasyon tecrübesinin yanı sıra Güney Asya’daki coğrafi konumu ve Suudi Arabistan ile sahip olduğu tarihi ve askeri ilişkiler nedeniyle denkleme önemli bir unsur ekliyor.

Dolayısıyla anlaşmanın gerçek değeri yalnızca asker veya askeri teçhizatın niceliğinde değil, üç ülkenin sahip olduğu güç unsurlarının birbirini tamamlamasında yatıyor.

Bu anlaşma bir ‘İslami NATO’ değil

Anlaşmayı sansasyonel medya başlıklarından uzak, objektif bir şekilde değerlendirmek önem taşıyor.

Bazı yorumlar anlaşmayı şimdiden İslami NATO’nun çekirdeği olarak nitelendirmeye başladı. Ancak bu tanımın ihtiyatla ele alınması gerekiyor. Zira askeri ittifaklar, hukuki yükümlülüklerinin niteliği, karar alma mekanizmaları ve güç kullanma kuralları bakımından birbirinden farklılık gösteriyor.

Raporlara göre mevcut anlaşma, yayımlanan ayrıntılar itibarıyla NATO’nun kolektif savunma sistemine benzer kapsamlı ve ayrıntılı askeri yükümlülükler içermiyor. Bu nedenle anlaşmayı, ortak savunma, caydırıcılık ve güvenlik iş birliği alanlarında oluşturulmuş üçlü bir çerçeve olarak tanımlamak daha doğru olacaktır. Söz konusu çerçevenin gelecekte üç ülkenin alacağı kararlara bağlı olarak daha da geliştirilmesi mümkün.

Bu tanımlama, daha gerçekçi bir yaklaşım sunuyor. Zira anlaşmanın ilerleyen dönemde gelişmesinin önünü açık bırakırken, imza aşamasında henüz resmen açıklanmamış yükümlülüklerin metne atfedilmesini de önlüyor.

Neden şimdi?

Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı, ortaya çıktığı bölgesel ve uluslararası güvenlik ortamından bağımsız değerlendirmek mümkün değil.

Ortadoğu, silahlı çatışmaların yanı sıra deniz ve enerji güvenliği, füze ve insansız hava araçları (İHA), siber güvenlik ile bölgesel ve uluslararası rekabetin iç içe geçtiği son derece karmaşık bir dönemden geçiyor.

Uluslararası sistemde yaşanan hızlı dönüşümler de giderek daha fazla bölgesel gücü, güvenliğin sağlanmasında büyük güçlere bağımlılık anlayışını yeniden değerlendirmeye yöneltiyor.

Bu çerçevede Mekke Ortak Savunma Anlaşması, bölge ülkelerinin kendi savunma ve güvenlik kapasitelerini güçlendirmesine ve çok taraflı ortaklıklar geliştirmesine yönelik daha geniş bir eğilimin parçası olarak öne çıkıyor.

Uluslararası analizlere göre anlaşma, bölge ülkeleri üzerindeki güvenlik baskılarının arttığı bir dönemde imzalandı. Bu yönüyle anlaşma, bölgesel koordinasyon ve caydırıcılık düzeyini artırmaya yönelik bir girişim niteliği taşıyor.

Suudi Arabistan… İttifaklara bağımlılıktan ortaklık ağının inşasına

Suudi Arabistan açısından anlaşma, tek bir müttefiki tercih etmeye dayanmayan, savunma ve güvenlik alanındaki ortaklıkların çeşitlendirilmesini öngören daha geniş bir stratejik sürecin parçası olarak değerlendirilebilir.

Suudi Arabistan, ABD ile stratejik ilişkilere sahip olmasının yanı sıra son yıllarda aralarında Türkiye ve Pakistan’ın da bulunduğu çok sayıda ülkeyle savunma ve teknoloji alanlarında ileri düzeyde ilişkiler geliştirdi.

Üçlü anlaşmadan önce, Eylül 2025’te Suudi Arabistan ile Pakistan arasında stratejik savunma anlaşması imzalanmış ve bu anlaşmada da taraflardan birine yönelik saldırının diğerine yönelik saldırı olarak kabul edilmesi öngörülmüştü. Suudi Arabistan ile Pakistan arasındaki askeri iş birliğinde daha sonraki dönemde de somut gelişmeler yaşandı. Bu kapsamda Pakistan’a ait bir hava kuvvetleri birliği, ikili anlaşma çerçevesinde Nisan 2026’da Suudi Arabistan’a ulaştı.

Bu açıdan söz konusu anlaşma, Suudi Arabistan’ın güvenlik ağını ve savunma ortaklıklarını genişletme sürecinde yeni bir aşama olarak değerlendirilebilir.

Türkiye… Farklı bir ağırlığa sahip stratejik ortak

Türkiye’nin anlaşmaya katılması son derece önemli bir unsur oluşturuyor.

Türkiye yalnızca bölgesel bir askeri güç değil, aynı zamanda NATO üyesi bir ülke. Ayrıca İHA’lar, havacılık ve denizcilik sanayileri ile savunma sistemleri başta olmak üzere çeşitli alanlarda giderek büyüyen ve gelişmiş bir savunma sanayiine sahip.

Suudi Arabistan ile Türkiye arasındaki ilişkiler de son yıllarda ekonomik, siyasi ve savunma alanlarında daha derin bir iş birliği düzeyine doğru kademeli olarak ilerledi.

Dolayısıyla Türkiye’nin Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nda yer alması, ortaya çıkan yeni güvenlik düzenlemesine Avrupa-Asya boyutu kazandırırken, anlaşmanın yalnızca Körfez bölgesiyle sınırlı olmayan daha geniş bir jeopolitik boyut kazanmasını sağlıyor.

Pakistan… Askeri ve stratejik derinlik

Pakistan ise anlaşmaya farklı bir güç unsuru kazandırıyor.

Ülke, geniş askeri tecrübeye ve gelişmiş savunma ile füze kapasitesine sahip olmasının yanı sıra güvenlik krizlerinin yönetimi konusunda da uzun yıllara dayanan bir deneyim taşıyor.

Ancak Pakistan’ın anlaşmaya katılımını nükleer silah meselesine indirgemek doğru değil.

Suudi Arabistan için bir ‘nükleer şemsiye’ oluşturulmasından söz etmek veya anlaşmayı örtülü bir nükleer paylaşım ilanı olarak değerlendirmek, yayımlanan resmi ayrıntılarla desteklenmiyor. Daha doğru olan, Pakistan’ın sahip olduğu kapsamlı stratejik kapasitenin anlaşmanın caydırıcılık ve siyasi ağırlığını artırdığını belirtmek; henüz resmi olarak açıklanmamış nükleer yükümlülükler bulunduğu varsayımında bulunmamaktır.

Savunma sanayii… Belki de en önemli boyut

Anlaşmanın doğrudan askeri boyutu, tablonun yalnızca bir bölümünü oluşturuyor olabilir.

Anlaşmanın sunduğu en büyük fırsat ise üç ülke arasında savunma sanayii alanında bir iş birliği mekanizması kurulması olabilir.

Bu kapsamda şu alanlarda ortak projeler gündeme gelebilir:

- Havacılık ve uzay sanayii

- İHA’lar

- Hava savunma sistemleri

- Siber güvenlik

- Askeri yapay zekâ

- Sensör ve gözetleme sistemleri

- Denizcilik ve deniz savunma sanayii

- Eğitim ve simülasyon

- Savunma alanında araştırma ve geliştirme

Bu yaklaşım, Suudi Arabistan’ın askeri sanayiyi yerlileştirme ve ulusal teknolojik kapasitesini güçlendirme hedefiyle de doğrudan örtüşüyor.

Anlaşmanın zaman içinde yalnızca ortak savunmaya yönelik siyasi bir çerçeve olmaktan çıkarak güvenlik, teknoloji ve savunma sanayiini kapsayan bütünleşik bir yapıya dönüşmesi mümkün.

Anlaşma genişleyecek mi?

Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın imzalanmasının ardından en önemli soru, anlaşmanın üçlü yapısını koruyup korumayacağı ya da daha geniş bir çerçeveye dönüşüp dönüşmeyeceği.

Bu soruya kesin bir yanıt vermek için henüz erken.

Ancak Pakistan Savunma Bakanı’nın son dönemde yaptığı ve daha geniş kapsamlı bir İslam ülkeleri ittifakı kurulmasının önemine dikkat çektiği açıklamalar, daha fazla ülkenin dahil olacağı bir güvenlik iş birliğinin genişletilmesine yönelik siyasi bir tartışmanın bulunduğunu gösteriyor.

Gelecekte en gerçekçi model, kapalı bir askeri ittifak oluşturmak yerine farklı ülkelerin çıkarları, kapasiteleri ve hukuki yükümlülükleri doğrultusunda farklı düzeylerde katılım sağlayabileceği esnek bir güvenlik ağı oluşturulması olabilir.

Caydırıcılık ve barış arasında

Üzerinde durulması gereken en önemli noktalardan biri, askeri gücün her zaman savaşma arzusunu ifade etmediğidir.

Aksine caydırıcılık anlayışının temelinde tam olarak bunun tersi yatar: Saldırının maliyeti ne kadar yükselirse, böyle bir girişimde bulunma ihtimali de o kadar azalır.

Bu açıdan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, daha dengeli bir güvenlik ortamı oluşturma çabası olarak değerlendirilebilir. Bu anlayışta askeri seçenek ilk başvurulacak araç değil, saldırıları caydırmanın ve istikrarı korumanın bir vasıtası olarak görülüyor.

Bu yaklaşım, savunma kapasitesinin güçlendirilmesiyle eş zamanlı olarak diyalog ve diplomasinin de geliştirilmesine duyulan acil ihtiyaçla örtüşüyor.

Mekke… Siyasi ve kültürel bir mesaj

Anlaşmanın belki de en ayırt edici yönü, adını Mekke’den alması.

Suudi Arabistan, Mekke’yi dünyaya yalnızca dini bir merkez olarak değil, aynı zamanda birlik, yakınlaşma ve barışın sembolü olarak sunuyor.

Bu nedenle Mekke Ortak Savunma Anlaşması, askeri iş birliğinin ötesinde daha geniş bir mesaj taşıyabilir: ortak güvenlik, devletlerin egemenliğine saygı, halkların korunması ve bölgesel istikrarın desteklenmesi.

Sınır aşan tehditlerin giderek arttığı bir dünyada, siber savaşlardan terörizme, İHA’lardan deniz geçiş yollarının korunmasına ve enerji güvenliğine kadar uzanan çok sayıda risk karşısında güvenlik kavramı da artık yalnızca askeri bir mesele olmaktan çıkmış durumda.

Daha bağımsız bir bölgesel güvenlik sistemine doğru

Mekke Ortak Savunma Anlaşması, bölgesel ilişkilerde yeni bir sürecin başlangıcı olabilir. Ancak anlaşmanın imzalanmış olması, tek başına sahip olduğu potansiyelin tamamını hayata geçirmesini sağlamayacak.

Anlaşmanın gerçek başarısı; ortak tatbikatlar, istihbarat ve bilgi paylaşımı, hava savunma koordinasyonu, siber güvenlik alanında iş birliği, savunma sanayilerinin geliştirilmesi, bilimsel araştırmalar, kritik altyapıların korunması ve afetlerle krizlere ortak müdahale gibi somut mekanizmalar ortaya koyup koyamayacağıyla ölçülecek.

Bütün bunlardan daha önemlisi ise üç ülke arasında siyasi ve kurumsal güvenin tesis edilmesi.

Çünkü savunma anlaşmaları yalnızca orduların gücüyle başarılı olmaz; siyasi iradeyi kalıcı kurumlara ve sürdürülebilir mekanizmalara dönüştürebilme kapasitesi de belirleyici olur.

Sonuç

Mekke Ortak Savunma Anlaşması, ittifakların eksik olmadığı bir bölgede imzalanan yeni bir askeri belgeden ibaret değil; bölgesel güçlerin güvenliklerini ve geleceklerini ele alma biçimlerinde yaşanan daha geniş kapsamlı bir dönüşümün göstergesi niteliğinde.

Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan’ın her biri farklı güç unsurlarına sahip. Bu unsurların bir araya gelmesi, önemli bir stratejik ağırlığa sahip yeni bir denklem ortaya çıkarabilir.

Daha da önemlisi, anlaşma; ortaklık, caydırıcılık, kapasite paylaşımı, teknolojinin yerlileştirilmesi ve ittifakların çeşitlendirilmesine dayanan, aynı zamanda diplomasi kapısını açık tutan yeni bir bölgesel güvenlik anlayışının önünü açıyor.

Yüzyıllardır Müslümanların birlik anlayışı etrafında buluştuğu Mekke’den verilen çağdaş siyasi mesaj ise açık: 21. yüzyılda güvenlik yalnızca güç yoluyla değil, iş birliği, güven, bütünleşme ve ortak çıkarları koruma kapasitesiyle inşa edilecek.

Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın önündeki asıl sınama ise imzanın sembolik anlamından uygulama gücüne, siyasi mutabakattan caydırıcılık ve istikrarı sağlayabilecek kurumsal bir yapıya geçişi gerçekleştirmek olacak. Bu süreç, üç ülkenin yanı sıra bölgenin ve İslam dünyasının güvenliğine de hizmet etmeyi amaçlıyor.


SAL, Suudi Arabistan’ın küresel bir lojistik merkezi olarak konumunu pekiştirmek için uluslararası genişlemeye odaklanıyor

Suudi Arabistan merkezli SAL şirketi, uluslararası varlığa sahip entegre bir lojistik platformuna dönüşmeyi hedefliyor. (Şarku’l Avsat)
Suudi Arabistan merkezli SAL şirketi, uluslararası varlığa sahip entegre bir lojistik platformuna dönüşmeyi hedefliyor. (Şarku’l Avsat)
TT

SAL, Suudi Arabistan’ın küresel bir lojistik merkezi olarak konumunu pekiştirmek için uluslararası genişlemeye odaklanıyor

Suudi Arabistan merkezli SAL şirketi, uluslararası varlığa sahip entegre bir lojistik platformuna dönüşmeyi hedefliyor. (Şarku’l Avsat)
Suudi Arabistan merkezli SAL şirketi, uluslararası varlığa sahip entegre bir lojistik platformuna dönüşmeyi hedefliyor. (Şarku’l Avsat)

Suudi Lojistik Hizmetleri Şirketi (SAL) CEO’su Omar Hariri, şirketin Suudi Arabistan bağlantılı ticaret koridorlarını destekleyen ölçülü yatırım ve satın almalar yoluyla ülke dışına açılmanın yanı sıra kargo yer hizmetleri, lojistik hizmetler ve SAL lojistik bölgelerindeki faaliyetlerini geliştirmeye dayalı, uluslararası varlığa sahip entegre bir lojistik platformuna dönüşmeyi hedefleyen bir genişleme stratejisini uygulamaya devam ettiğini bildirdi.

Şarku’l Avsat’a konuşan Hariri, kargo yer hizmetleri sektörünün önümüzdeki yıllarda da şirketin gelirlerinin ana sütunu olmayı sürdüreceğini, ancak lojistik hizmetler sektörünün katkısının kademeli olarak artmasının yanı sıra SAL lojistik bölgesinin de uzun vadeli büyüme için ek bir itici güce dönüşmesinin beklendiğini ifade etti.

Hacim artışı

Hariri, şirketin fiyatlandırma disiplinini koruyup operasyonel verimliliği artırırken havayolu şirketlerinden oluşan müşteri tabanını genişletmeye, elleçleme hacimlerini büyütmeye ve kargo karmasını iyileştirmeye devam ettiğini belirtti. SAL’ın nitelikli satın almalar yoluyla büyüme fırsatlarını da incelediğini kaydeden Hariri, bunun son örneğinin Belçika’daki Aviapartner Liege SA şirketinin satın alınması olduğunu ifade etti.

Lojistik hizmetler sektörünün depolama merkezlerinin yüksek doluluk oranları, sözleşmeli lojistik hizmetlerindeki genişleme ve karayolu bağlantı hizmetlerindeki büyümenin etkisiyle gelecekteki en önemli büyüme itici güçlerinden birini temsil ettiğini ekleyen Hariri, sektörün faaliyet kârlılığındaki sürekli iyileşmeyle birlikte gelirlerde çift haneli büyüme kaydetmeye devam ettiğini bildirdi.

Finansal sonuçlar

Finansal sonuçlara değinen Hariri, SAL’ın 2026 yılı ikinci çeyreğinde tarihinin en iyi çeyreklik performansını kaydettiğini belirtti. Bu dönemde gelirler yüzde 30 artışla 512 milyon riyale (136,5 milyon dolar) ulaşırken, faaliyet kârı yüzde 24 büyüyerek 213 milyon riyal (56,8 milyon dolar) seviyesinde gerçekleşti. Şirketin net kârı yüzde 18 artışla 191 milyon riyale (50,9 milyon dolar) yükselirken, faaliyet kâr marjı ise yüzde 41,6 oldu.

sdfgt
SAL şirketinin CEO’su Omar Hariri (Şarku’l Avsat)

Gelirlerdeki büyümenin kârdan daha hızlı gerçekleşmesinin, yapısı gereği daha yüksek operasyonel maliyet gerektiren lojistik hizmetler faaliyetlerinin genişlemesinden ve gelecek büyüme aşamalarına hazırlık amacıyla altyapı ile operasyonel kapasiteye yapılan yatırımların sürdürülmesinden kaynaklandığını açıkladı.

Hariri, şirketin yılın ikinci yarısındaki performansının bölgedeki operasyonel çevrenin seyri, ithalat talebi, elleçleme hacimleri, kargo karması, lojistik hizmetler ve SAL lojistik bölgesi projelerindeki ilerleme ile uluslararası genişleme planları gibi çeşitli faktörlerden etkileneceğini belirtti.

Lojistik hizmetler ile kargo yer hizmetlerini birbirine rakip iki sektör olarak değil, tek bir ekosistemin birbirini tamamlayan unsurları olarak gördüklerini vurgulayan Hariri, amacın kargo elleçlemeden depolama, dağıtım, sözleşmeli lojistik ve karayolu bağlantı hizmetlerine kadar uzanan entegre lojistik çözümleri sunmak olduğunu kaydetti. Hariri, bu yaklaşımın yer hizmetleri sektörünün merkezi rolüne halel getirmeksizin gelir kaynaklarının çeşitliliğini artırdığını ifade etti.

Jeopolitik gerilimler

Bölgedeki jeopolitik gerilimlerin etkisine değinen Hariri, bazı havayolu şirketlerinin hava sahası kullanımında karşılaştığı kısıtlamalar nedeniyle bu durumun SAL’ın operasyonlarına yansımasının sınırlı ve geçici olduğunu, esas olarak bazı kargo rotalarının yeniden yönlendirilmesi ve kapasite yönetimiyle sınırlı kaldığını açıkladı.

Şirketin Suudi Arabistan’daki havalimanlarında sahip olduğu geniş operasyonel altyapı ile saha ekiplerinin esnekliğinin hizmet sürekliliğinin korunmasına ve kargo akışlarının etkin bir şekilde yeniden yönlendirilmesine katkı sağladığını belirten Hariri, havayolu şirketlerinin kademeli olarak normal operasyonlarına dönmesiyle birlikte hareketliliğin ikinci çeyreğin başından itibaren yeniden ivme kazanmaya başladığına dikkat çekti.

Hariri, bu gelişmelerin Suudi Arabistan’ın Doğu ile Batı’yı birbirine bağlayan stratejik konumundan ve lojistik altyapıya yapılan büyük yatırımlardan yararlanarak yüksek güvenilirliğe sahip bir lojistik merkezi olarak önemini ortaya koyduğunu ifade etti.

Dış genişleme

Uluslararası genişleme planları çerçevesinde Hariri, SAL’ın ikinci çeyrekte şirketin uluslararası yatırımlarını yönetecek bir holding platformu olarak Hollanda merkezli SAL International Ground Services B.V. şirketini kurduğunu açıkladı. Hariri, büyüme stratejisinin yalnızca coğrafi yayılıma değil, Suudi Arabistan bağlantılı ticaret koridorlarına hizmet etmeye dayandığını vurguladı.

Şirketin Aviapartner Liege şirketini satın almasının, Belçika’nın en büyük, Avrupa’nın ise en büyük beşinci kargo havalimanı olan Liege Havalimanı aracılığıyla SAL’a Avrupa’nın en önemli hava kargo merkezlerinden birinde ülke dışındaki ilk operasyonel platformunu kazandırdığını belirten Hariri, bu hamlenin Suudi Arabistan’ın küresel ticaret koridorlarıyla olan bağını güçlendirdiğini ve şirketin müşteri tabanı ile uluslararası havayolu şirketleriyle olan ilişkilerini genişlettiğini ifade etti.

Hariri, şirketin şu aşamada bu satın almanın entegrasyonuna ve operasyonel ile stratejik hedeflerine ulaşmaya odaklandığını, gelecekte ise ölçülü ve disiplinli bir yaklaşım çerçevesinde yeni satın almalar yapma seçeneğini açık tuttuğunu kaydetti.

Havacılık sektörü

Suudi havacılık sektörüne ilişkin olarak Hariri, sektörde yaşanan büyük genişlemenin yeni havayolu şirketlerinin pazara girmesi, uçuş sayılarının ve uluslararası destinasyonların artmasıyla birlikte SAL’ın iş hacminin büyümesi için doğrudan bir fırsat sunduğunu doğruladı.

Şirketin ikinci çeyrekte Singapore Airlines, Çinli SF Group ile Özbekistan merkezli Fly Khiva ve Centrum Air gruplarıyla yeni anlaşmalar imzaladığını belirten Hariri, bu adımların elleçleme hacimlerini artırdığını ve müşteri tabanını çeşitlendirdiğini ifade etti.

SAL’ın Suudi Arabistan’daki havalimanlarında operasyonel kapasitelerini artırmaya, SAL lojistik bölgesini geliştirmeye ve verimlilik ile üretkenliği yükseltmek amacıyla ileri dijital çözümleri benimsemeye yönelik yatırımlarına devam ettiğini ekleyen Hariri, Yönetim Kurulu’nun havacılık ve lojistik sektöründe beklenen büyümeyi karşılamaya yönelik şirket hazır bulunuşluğunu sağlamak adına özel yatırımları onayladığını bildirdi.

SAL 2030 Vizyonu

Şirketin 2030 vizyonuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan Hariri, SAL’ın Suudi Arabistan bağlantılı ticaret akışına hizmet eden uluslararası bir operasyonel varlık inşa ederken, kargo yer hizmetleri ve lojistik alanında entegre bir platform sunan ulusal bir lojistik lideri olmayı hedeflediğini söyledi.

Şirketin amacının sadece hacim büyütmek adına coğrafi genişleme sağlamak olmadığını vurgulayan Hariri, Suudi Arabistan merkezli, Krallık’ın ticaret koridorlarına hizmet veren noktalara uzanan bir operasyonel ağ kurmayı hedeflediklerini belirtti. Hariri, hizmet kalitesini ve finansal disiplini koruyarak atılan bu adımların, Suudi Arabistan’ın küresel bir lojistik merkezi olma yönündeki Vizyon 2030 hedeflerini desteklediğini ifade etti.


Arap ve İslam ülkeleri, BM Güvenlik Konseyi’nin Husi saldırılarını kınayan açıklamasını memnuniyetle karşıladı

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BM)
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BM)
TT

Arap ve İslam ülkeleri, BM Güvenlik Konseyi’nin Husi saldırılarını kınayan açıklamasını memnuniyetle karşıladı

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BM)
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BM)

Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin, Husi milislerinin Suudi Arabistan’a ve ticari gemilere yönelik saldırılarını kınayan açıklaması geniş bir memnuniyetle karşılandı. Bildiride; Yemen’in egemenliğine, birliğine ve toprak bütünlüğüne saygı gösterilmesinin yanı sıra bölgesel güvenliği ve seyrüsefer özgürlüğünü tehdit eden eylemlerin reddedildiği vurgulandı. Ayrıca, gerilimin tırmandırılmasından kaçınılması ve Yemen’deki çatışmayı sona erdirecek siyasi sürecin desteklenmesi çağrısında bulunuldu.

Kuveyt

Kuveyt Dışişleri Bakanlığı, BM Güvenlik Konseyi üyelerinin 13 Temmuz’dan bu yana Suudi Arabistan’a yönelik Husi füze saldırılarını ve 22 Temmuz’dan itibaren ticari gemileri hedef alan eylemleri kınayan açıklamasını memnuniyetle karşıladığını bildirdi.

Bakanlıktan yapılan açıklamada, uluslararası hukuka ve başta 2216 sayılı karar olmak üzere BM Güvenlik Konseyi kararlarına bağlılığın, Yemen’in egemenliğine, bağımsızlığına, birliğine ve toprak bütünlüğüne saygı gösterilmesinin yanı sıra bölgesel güvenliği ile deniz seyrüsefer hak ve özgürlüklerini tehdit eden eylemlerin reddedilmesinin takdirle karşılandığı belirtildi.

Kuveyt, Suudi Arabistan’ın güvenliğini ve egemenliğini korumak amacıyla aldığı tüm tedbirlere tam dayanışma ve desteğini yinelerken; Yemen hükümetine ve BM elçisinin ülkede barış ile istikrarı sağlamaya yönelik çabalarına olan desteğini teyit etti.

Katar

Katar Dışişleri Bakanlığı, BM Güvenlik Konseyi açıklamasını memnuniyetle karşıladığını belirterek, Husilerin Suudi Arabistan’a ve ticari gemilere yönelik saldırılarının kınanmasını, uluslararası hukuka ve BM Güvenlik Konseyi kararlarına uyulması gerekliliğinin altının çizilmesini ve bölgesel güvenlik ile deniz seyrüseferini tehdit eden eylemlerin reddedilmesini takdirle karşıladı.

Katar, Suudi Arabistan ile tam dayanışma içinde olduğunu ve ülkenin güvenlik ve egemenliğini korumak adına aldığı tedbirleri desteklediğini yinelerken; Suudi Arabistan’ın güvenliğinin ‘Katar’ın ve Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerinin güvenliğinin ayrılmaz bir parçası’ olduğunu vurguladı.

Dünya İslam Birliği

Yayımlanan BM Güvenlik Konseyi açıklamasını memnuniyetle karşılayan Dünya İslam Birliği (Rabıta), Husilerin Suudi Arabistan’a ve ticari gemilere yönelik saldırılarının kınanmasını takdirle karşıladı.

Rabıta Genel Sekreteri Şeyh Dr. Muhammed bin Abdulkerim el-İsa, Suudi Arabistan’ın güvenliğini, egemenliğini, vatandaşlarının ve ülke sınırları içerisindeki yerleşik halkın emniyetini korumak adına aldığı tüm tedbirlerde Rabıta olarak tam dayanışma içinde olduklarını ifade etti. El-İsa ayrıca, Yemen hükümetine ve ülkede güvenlik ile istikrarı sağlamayı hedefleyen uluslararası çabalara verdikleri desteği yineledi.

Suudi Arabistan, Yemen hükümetine olan sarsılmaz desteğini yineledi

Suudi Arabistan, BM Güvenlik Konseyi üyelerinin 7 Ağustos tarihli bildirisinde yer alan; uluslararası hukuka ve başta 2216 sayılı karar olmak üzere ilgili BM Güvenlik Konseyi kararlarına uyulması, ayrıca Yemen’in egemenliğine, birliğine, bağımsızlığına ve toprak bütünlüğüne saygı gösterilmesi yönündeki vurguları takdirle karşıladı.

Uluslararası topluma Güvenlik Konseyi kararlarının uygulanması konusunda sorumluluk alma çağrısını yineleyen Suudi Arabistan, bölge güvenliğini, uluslararası seyrüsefer ve ticaret emniyetini tehdit eden, aynı zamanda Yemen ve bölgede barışı sağlama çabalarını baltalayan ihlal ve uygulamalara karşı kararlı bir duruş sergilenmesini talep etti.

Riyad yönetimi, kendi güvenliğini ve egemenliğini koruma, her türlü saldırıya karşı kendisini, vatandaşlarını, tesislerini ve kaynaklarını uluslararası hukuka uygun olarak savunma ve gerekli tedbirleri alma konusundaki kararlılığını vurguladı. Açıklamada ayrıca Yemen hükümetine ve BM Yemen Özel Temsilcisi Hans Grundberg öncülüğünde ülkede ve bölgede güvenlik ile istikrarı sağlayacak siyasi bir çözüme ulaşılması amacıyla yürütülen çabalara verilen destek yinelendi.

BM Güvenlik Konseyi bildirisinde neler yer alıyor?

BM Güvenlik Konseyi üyeleri, 7 Ağustos’ta yayımladıkları bildiride Husilerin Suudi Arabistan’a ve ticari gemilere yönelik saldırılarını kınayarak, Yemen’de tırmanan gerilimin barış çabalarını baltalamasından ve uluslararası barış ile güvenliği tehdit etmesinden duydukları endişeyi dile getirdi.

Konsey üyeleri ayrıca, 3 ve 13 Temmuz tarihlerinde Sana ve Hudeyde havalimanlarına Yemen hükümetinin izni ve onayı olmadan yapılan uçak inişlerini kınayarak, bu durumun uluslararası sivil havacılık kurallarının ihlali anlamına geldiğini belirtti.

Yemen’in egemenliğine, bağımsızlığına, birliğine ve toprak bütünlüğüne olan bağlılığın vurgulandığı bildiride, Husilere gerilimi tırmandırmaktan kaçınmaları çağrısında bulunuldu. Bildiride, Güvenlik Konseyi üyelerinin; Grundberg’in, kabul edilen referanslar ve ilgili Güvenlik Konseyi kararları temelinde, Yemen liderliğinde ve sahipliğinde kapsayıcı, müzakere edilmiş bir siyasi çözüme ulaşma çabalarına verdiği destek teyit edildi.

BM Güvenlik Konseyi’nin bu kararlı duruşu, Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik füze saldırıları ile ticari gemileri hedef alan eylemlerinin ardından geldi. Yaşanan bu tırmanış, bölgesel güvenlik, uluslararası seyrüsefer ve ticaret özgürlüğünün yanı sıra Yemen’deki çatışmayı sona erdirmeyi amaçlayan barış sürecine yönelik uluslararası endişeleri artırmıştı.