Donanmanın kuruluş yıldönümünde Kırım’daki Rus filosuna kaynağı bilinmeyen saldırıhttps://turkish.aawsat.com/home/article/3791476/donanman%C4%B1n-kurulu%C5%9F-y%C4%B1ld%C3%B6n%C3%BCm%C3%BCnde-k%C4%B1r%C4%B1m%E2%80%99daki-rus-filosuna-kayna%C4%9F%C4%B1-bilinmeyen
Donanmanın kuruluş yıldönümünde Kırım’daki Rus filosuna kaynağı bilinmeyen saldırı
Kiev saldırıyı düzenlediği iddiasını yalanladı.
Rus Deniz Kuvvetleri personeli dün saldırıyı uğrayan Sivastopol’daki Rus donanma üssü önünde görülüyor (AFP)
Moskova – Kiev / Şarku’l Avsat
TT
TT
Donanmanın kuruluş yıldönümünde Kırım’daki Rus filosuna kaynağı bilinmeyen saldırı
Rus Deniz Kuvvetleri personeli dün saldırıyı uğrayan Sivastopol’daki Rus donanma üssü önünde görülüyor (AFP)
Rusya, Karadeniz’deki Kırım Yarımadası’nda bulunan donanma merkezine silahlı insansız hava aracı (SİHA) ile saldırı düzenlendiğini ve 6 kişinin yaralandığını bildirdi. Kiev, saldırıyı kendisinin düzenlediği iddiasını yalanladı. Kaynağı bilinmeyen bu saldırı, Ukranyna’nın güneyindeki Mykolaiv kenti yetkililerinin savaşın başından bu yana en şiddetli saldırılarla karşı karşıya kaldıklarını bildirdiği bir süreçte gerçekleşti.
Sivastopol Valisi Mihail Razvozhaev, dün (pazar) Telegram hesabında paylaştığı mesajda, “Ukraynalı vatanseverler, bu sabah, Rus Donanma Bayramı’nı bozmaya karar verdi” ifadesini kullandı. Razvozhaev mesajında Sivastopol’da bulunan donanma merkezine pazar günü SİHA ile yapılan saldırıda 6 kişinin yaralandığını belirterek, “Rus Donanma Bayramı’yla ilgili tüm kutlamalar güvenlik sebebiyle iptal edildi” bilgisini paylaştı. Razvozhaev ayrıca Sivastopol sakinlerine “mümkünse evlerini terk etmeme” çağrısı yaptı.
Ukrayna yetkilileri benzeri görülmemiş bu saldırıyla herhangi bir ilgileri olmadığını belirterek, Rus tarafının suçlamalarını “saf provokasyon” olarak niteledi. Odessa Bölgesel Askeri İdaresi Sözcüsü Sergey Bratçuk, açıklamasında, “İşgal altındaki Ukrayna’ya bağlı Kırım'ın kurtuluşu daha etkili başka bir yolla gerçekleşecek” diye konuştu.
En şiddetli saldırı
Ukrayna’nın güneyindeki yetkililer, Mykolaiv kentinin dün savaşın başladığı Şubat ayından bu yana muhtemelen en şiddetli Rus saldırısına uğradığını ve 2 kişinin öldüğünü bildirdi. Mykolaiv Belediye Başkanı Oleksandr Senkevich, cumartesiyi pazara bağlayan gece boyunca iki kez “güçlü patlama seslerinin” duyulduğunu belirtti. Mykolaiv Valisi Vitaliy Kim ise en az iki sivilin hayatını kaybettiğini aktardı. Saldırı ayrıca doğudaki Harkiv ve kuzeydoğudaki Sumi’yi de hedef aldı.
Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy, cumartesi günü, Donetsk sakinlerine “Rus teröründen ve bombardımanından kaçınmak için” bölgeyi boşaltma çağrısı yaptı. Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk bölgesinin büyük bir bölümü Rus kontrolü altında. Zelenskiy, yayınladığı video mesajda, hükümetin bölgede zorunlu tahliye kararı aldığını belirterek, “Terör, savaşın bu aşamasında Rusya’nın ana silahıdır” dedi.
Ukrayna Başbakan Yardımcısı İrina Vereşuk, Donbas bölgesinin iki idari bölgesinden biri olan Donetsk’teki sakinlerin tamamının zorunlu tahliye edileceğini bildirdi. Vereşuk, tahliye kararına gerekçe olarak, gaz şebekelerinin imha edilmesi nedeniyle önümüzdeki kış bölgede ısınma imkanının olmayacağını ifade etti. Ukraynalı yetkililer, Donetsk’te Rus işgali altında yaşamayan en az 200 bin sivil olduğunu değerlendiriyor.
İşkence ve idamların örtbas edilmesi
Donetsk bölgesinde Rus işgali altındaki bir yerde esir tutulan Ukraynalı askerlerin kaldığı bir kışlanın bombalandı ve yaklaşık 50 kişi hayatını kaybetti. Zelenskiy saldırıyı “ kasıtlı Rus savaş suçu” olarak niteledi. Ukrayna İnsan Hakları Sorumlusu Dmitro Lubinets, cumartesi günü yaptığı açıklamada, Mayıs ayında ülkenin güneydoğusundaki Mariupol'deki Azovstal fabrikasını savunan Ukrayna askerlerinin teslim olması konusunda Ruslarla müzakereleri yöneten Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları İzleme Misyonu ile Uluslararası Kızılhaç Örgütü’nden, Olinevka'ya gitmelerini talep etti. O dönem haftalar süren kuşatma ve direnişin ardından yaklaşık 2 bin 500 Ukrayna askeri teslim oldu. Moskova teslim olan askerlerin Olinevka’da tutulacağını açıkladı. Zelenskiy, cuma akşamı yaptığı açıklamada, “Azovstal savunucuları ayrıldığında Birleşmiş Milletler ve Uluslararası Kızılhaç Örgütü askerlerimizin hayatlarının ve sağlıklarının garantörü olarak çalıştı” dedi. Zelenskiy, BM ve Uluslararası Kızılhaç Örgütü’nden ‘harekete geçmesini’ talep etti.
Rusya saldırıyı Ukrayna yaptı
Rus Soruşturma Komitesi, Olinevka’nın cuma günü saldırıya uğradığını aktardı. Komite, Ukrayna güçlerinin Amerikan HIMARS füze sistemini ve ABD’den gelen yüksek hassasiyetli füze mermilerini kullanarak Azov Taburu üyelerinin tutulduğu cezaevine bizzat ateş açtığını belirtti. Ukrayna Genelkurmay Başkanlığı bu suçlamaları reddederek, Rus güçlerin veya ayrılıkçıların bu suçlamalarla “tutuklulara yönelik işkence ve idamları örtbas etmek” istediklerini kaydetti. Ukrayna istihbaratı, saldırıyı “Rus Wagner Grubu paralı askerlerinin gerçekleştirdiğini” duyurdu. Wagner unsurları özellikle Suriye ve Afrika’da suç işlemekle suçlanıyor.
Ukrayna İnsan Hakları Sorumlusu Dmitro Lubinets, cumartesi günü devlet televizyonuna yaptığı açıklamada, Rusya’nın servis ettiği ve eldeki tek kanıt olan video üzerine yapılan analizin, kışlada yaşanan patlamanın bombalamanın ardından değil, kışlanın içinde gerçekleştiğini gösterdiğini dile getirdi.
İran siyaseti: Tek bir ideolojik yörüngede sürekli aktivizmhttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5264159-i%CC%87ran-siyaseti-tek-bir-ideolojik-y%C3%B6r%C3%BCngede-s%C3%BCrekli-aktivizm
İran siyaseti: Tek bir ideolojik yörüngede sürekli aktivizm
Tahran'da bir kadın, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen baba Ali Hamaney ile oğlu Mücteba Hamaney’e ait afişlerin önünden geçiyor (AP)
Alex Vatanka
İsrail'in Ali Laricani ve Kemal Harrazi'ye yönelik suikastı, İslam Cumhuriyeti'nin siyasi sahnesinden iki önemli ismin uzaklaştırılmasıyla sınırlı değildi. Tahran'daki bazı siyasi ve analitik çevreler bunu daha az görünür ve geniş kapsamlı bir şeyi, rejimin uzlaşı dili ile konuşma yeteneğini silme girişimi olarak anladı. Bu iki suikast aynı zamanda Tahran'ın yıllardır dış dünyaya hitap etmesine yardımcı olan kişilerin etkisiz hale getirilmesiyle ilgili daha geniş bir bağlama da dahildi.
Uzun yıllar boyunca Laricani, İran'ın sert gücü ile onu yurt dışında yönetmek için gereken diplomatik dil arasında tercüman rolünü oynadı. Onlarca yıllık deneyime sahip eski Dışişleri Bakanı Harrazi ise, rejimin stratejik sinyallerinin koruyucusuydu ve bu sinyallerin sırları ve bunları iletmenin yolları konusunda bilgi sahibiydi. Yıllarca bu iki adam merhum Dini Lider Ayetullah Ali Hamaney'in en önemli dış politika danışmanları olarak hizmet etti. Suikastları ilk bakışta, diplomasinin yerini saha mantığına bıraktığı daha kapalı ve daha katı bir rejime doğru bir geçişi teyit ediyormuş gibi görünüyordu.
Ancak suikastın ardından yaşananlar daha karmaşıktı. Rejim dimdik ayakta kaldı ve karar alma mekanizmaları aksamadı. Onlarca yıldır İran devlet yönetimini karakterize eden dolaylı kanallar, siyasi sinyaller ve dikkatli hesaplar gibi kırılgan ateşkesten önce savaş da devam etti. Bu sonraki aşama, İslam Cumhuriyeti hakkında temel bir gerçeği ortaya çıkardı: Direncinin kişisel olmaktan ziyade kurumsal olduğu. Otorite, statüsü ne kadar yüksek olursa olsun tek bir kişinin elinde değil, bu tür şokları absorbe etmek için tasarlanmış kademeli bir yapının elinde. Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi, Devrim Muhafızları gibi kurumlar ve güvenliği siyasete bağlayan daha geniş ağ, İran stratejisinin temel itici güçleri olmaya devam ediyor. Laricani ve Harrazi'nin yokluğu zamanla siyasetin tonunu ve sunumunu değiştirebilir, ancak temel yönünü değiştirmedi.
Mevcut anı yanlış okumanın tehlikesi de işte burada yatıyor. Savaşın dayattığı sertleşmeyi gerçek bir ideolojik değişimle karıştırmak kolay. Sahne aynı zamanda hem net hem de sert görünüyor: Yeni Dini Lider Mücteba Hamaney, merhum babasının sahip olduğu bağımsızlık ve nüfuzdan yoksun; bu durum, kendisi konumunu sağlamlaştırmaya çalışırken de büyük olasılıkla devam edecek. Ayrıca ortada en deneyimli siyasi ve askeri figürlerinin çoğunu kaybettikten sonra küçülen bir siyasi sınıf var. Dahası Devrim Muhafızları liderliğindeki güvenlik kurumları karar alma süreçlerinde daha aktif ve kendi vizyonlarını empoze etmeye daha yatkın hale geldi. Rejimin resmi söylemi artık daha disiplinli ve belirsizliğe veya dışarıya taviz verme yönündeki herhangi bir belirtiye karşı daha az toleranslı. Bu tablonun ışığında, yaşananları ideolojik katılığın, yani kendisini daha İslamcı olarak tanımlayan, ülke içinde baskıya daha yatkın, Batı ve İsrail'e karşı daha da düşman bir rejimin kanıtı olarak değerlendirmek kolay görünüyor.
Fakat şu ana kadar elde edilen veriler bu sonucu tam olarak desteklemiyor, aksine daha açık bir şekilde baskıların dayattığı bir iç bütünlüğe işaret ediyor. Savaş ve iktidarın devri, sürekliliği sağlama konusunda en yetenekli kurumların, özellikle de Devrim Muhafızları'nın, istihbarat servislerinin ve onlarla müttefik siyasi figürlerin konumunu güçlendirdi. Bu da alternatif yaklaşımları kamuoyuna sunabilecek daha az sesin olduğu, daha dar bir yönetim ortamı yarattı. Uzlaşıcı dile gelince, o da ortadan kaybolmadı, baskı ve denetime maruz kaldı ve her şeyden önce kişisel doğasından arındırıldı.
Ali Laricani, Lübnan'ın başkenti Beyrut'taki İran büyükelçiliğinde, merhum İranlı General Kasım Süleymani'nin fotoğrafının önünde, 17 Şubat 2020 (AFP)
Donald Trump'ın Tahran'da bir “rejim değişikliği” gerçekleştiği iddiası ne kadar doğru olursa olsun, buradaki ayrım önemli çünkü İslam Cumhuriyeti'nin ideolojik çekirdeği fiili bir dönüşüme tanık olmadı. Batı hegemonyasına karşı direniş, İsrail düşmanlığı ve İslami referanslı rejime dayalı egemenlik anlayışı gibi kurucu unsurları, mevcut savaştan çok önce iyice kökleşmişti.
Mevcut anı yanlış okumanın tehlikesi, savaşın dayattığı sertleşmeyi gerçek bir ideolojik değişimle karıştırmakta yatıyor
Bunlar, çatışmanın ateşinde doğan yeni doktrinler değil, daha ziyade 1979'dan bu yana rejimin yapısına yerleşmiş ve onlarca yıldır süren çatışma ve uyumla pekişmiş, miras alınmış normlardır. Değişmekte olan bu ideolojinin içeriği değil, kendisini ifade ettiği koşullardır. Aynı şekilde rejimin hem içeride hem de dış baskılar karşısında taviz vermeye hazır olduğunu gösterdiği şartlardır. Bugün İran'ın Hürmüz Boğazı’nı kontrol etme kartına güvenmesi, siber baskıları ve asimetrik askeri tırmandırması, ideolojik çekirdeğindeki bir değişimi yansıtmaktan ziyade, savaş yürüten bir devletin araçlarını yansıtıyor.
Mücteba Hamaney'in yükselişi bu değişimi açıkça somutlaştırıyor. Uzun yıllar süren yönetimi ona çeşitli kanatlar arasında benzersiz bir otorite kazandıran babasının aksine, kendisi büyük ölçüde Devrim Muhafızlarına güveniyor. Yükselişini kolaylaştıran güvenlik teşkilatıyla daha yakından bağlantılı. Bu, kendi başına onu daha ideolojik kılmıyor ama ideolojinin ifadesinin, kimliği şimdiye kadar söylem disiplinine, toplum üzerindeki kontrolün sıkılaştırılmasına ve dış düşmanlarla mücadele ruhuna dayanan kurumlara daha fazla bağlı hale geldiği anlamına geliyor. Böyle bir ortamda, pratikte var olsa bile esnekliğin gösterilmesi zorlaşır.
Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’a davranış şekli de bu sonucu destekliyor. Savaş sırasında Körfez Arap ülkeleriyle gerilimi hafifletmeye yönelik erken girişimi - ki bu, İran'ın bölgesel diplomasisinin pratiğinden temel bir sapma teşkil etmiyordu - hızlı ve sert bir tepkiyle karşılandı. Bu hadise, söylemi yeniden kalibre etmek için mevcut marjın ne kadar dar olduğunu ortaya koydu. Önceki aşamalarda bu tür sinyalleri, rejimin mesajlarını yönlendirmek için kullandığı daha geniş bir sicile yerleştirmek mümkündü. Bugün ise zayıflığın kanıtı olarak okunma tehlikesi taşıyor. Pek çok ideolojik rejimde olduğu gibi bu rejimler sadece kendileri hakkında açıkladıkları ile değil, bu açıklamalarda yasakladıkları ve kısıtladıklarıyla da kendilerini ortaya koyarlar. Bu, daha derin bir ideolojik değişimin kanıtı olmasa da, rejimin baskı altında olduğunun, saflarını sıklaştırdığının ve iç sınırlarındaki kontrolleri sıkılaştırdığının bir göstergesidir.
Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Laricani ve Harrazi gibi isimlerin yokluğu bu süreci daha da netleştiriyor. Her iki adam da rejimin çekirdek üyeleriydi ve İslam Cumhuriyeti içindeki güç yapılarının derinlerine kök salmışlardı. Ancak bu rejim içinde, direniş söylemini sürdürürken bile diplomasiyi çatışmayı yönetmenin bir aracı olarak gören özel bir geleneği de temsil ediyorlardı. Onların yokluğu bu geleneğin ortadan kalkması anlamına gelmiyor. Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi gibi isimler hâlâ mevcut ve Şura Meclisi Başkanı Muhammed Bakir Kalibaf gibi diğer isimler de güvenlik arka planını siyasi pragmatizmle birleştiriyor. Ancak denge değişti. İran diplomasisinin en belirgin yüzünü oluşturan siyasi sınıf küçüldü ve bununla birlikte kamusal alanda esneklik de azaldı. Bu dengeleyici ağırlığın ortadan kalkmasıyla rejim, doğası gereği artık daha ağır ve daha sağlam bileşenlere doğru meylediyor.
İranlı bir kadın, Washington ile Tahran arasındaki barış görüşmelerinin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından, Tahran'da Mücteba Hamaney'in posterinin yanından geçiyor, 13 Nisan 2026 (AFP)
Pek çok ideolojik rejimde olduğu gibi bu rejimler de sadece kendileri hakkında açıkladıklarıyla değil, bu açıklamalarda yasakladıkları ve kısıtladıklarıyla da kendilerini ortaya koyarlar
Burada öne çıkan diplomasinin ortadan kalkması değil, dönüşümüdür. Müzakereler, İslamabad'daki son ABD-İran görüşmelerinde olduğu gibi, nerede gerçekleşirse gerçekleşsin, gittikçe daha fazla güvenlik ve siyasetin kesişim noktasında duran ve her iki alanda da rahat hareket eden, melez olarak tanımlanabilecek isimler tarafından yürütülüyor. Onlar için uzlaşma bir taviz değil, gücün bir uzantısı olarak sunuluyor. Kelime dağarcığı değişir ama derin hesaplar aynı kalır.
Bu, mevcut anın paradoksunu açıklamaya yardımcı olabilir. Zira yüzeyde rejim daha katı, daha baskıcı, daha merkezi ve belki de dışarıyla ilişki kurmada daha isteksiz görünüyor. Ancak bu yüzeyin altındaki stratejik mantık, açık bir süreklilik düzeyini ortaya koyuyor. İran hâlâ bir kısıtlamalar sistemi içerisinde hareket ediyor. Ekonomik baskı, askeri güç dengesizliği ve bölgesel karışıklıkların tümü, saf bir direniş politikasının başarabileceklerine sınırlamalar getiriyor. Hayatta kalmak en büyük öncelik olmaya devam ediyor ve hayatta kalmak her zaman bir dereceye kadar dikkatli kalibrasyon gerektirmiştir. Pakistan'da Amerikalılarla müzakere için büyük ve üst düzey bir İran heyetinin gönderilmesi de bu değerlendirmeyi pekiştiriyor.
Bütün bunlara rağmen rejimin ideolojik aşırılık aşamasına girdiği sonucuna varmak için henüz çok erken görünüyor. Aşırılığın tezahürleri gerçektir, ancak bunların doktrinin kendisindeki bir değişiklikten ziyade kurumsal ve prosedürel değişiklikler olarak anlaşılması daha doğrudur. Kimliği diplomasiyle bağlantılı olan isimlerin azalmasının ardından rejim, daha fazla güvenlik servislerinin hakimiyeti altına girerken, retorik sapmalara karşı daha az toleranslı ve dengede daha zayıf hale geldi. Bu değişiklikler devlete daha ideolojik bir görünüm kazandırır ancak bu görünüm daha derin bir sürekliliği maskeleyebilir. Daralma dönüşümle eş anlamlı değildir.
Bununla birlikte bu süreç geniş kapsamlı riskler taşıyor. İç alanları aşırı daralan rejimler zamanla hem ifade esnekliğini hem de düşünce esnekliğini kaybedebilir. Diplomatik seslerin ikinci plana itilmesi, güvenlik aktörlerinin statüsünün yükselmesi ve yumuşak olarak yorumlanabilecek her şeye karşı duyarlılığın artması, zamanla uyumun zorlaştığı bir ortamın zeminini hazırlar. Savaşın dayattığı birlik olarak başlayan şey, uzun sürerse sertleşerek daha yerleşik ve kalıcı bir özelliğe dönüşebilir.
Şu anda yapılabilecek en dengeli değerlendirme, İslam Cumhuriyeti'nin doktrinlerinin özünde açıkça daha ideolojik bir hale gelmediğidir. Değişen, bu doktrinlerin nasıl yönetilip ifade edildiğine odaklanma düzeyidir. Sonuç olarak Laricani ve Harrazi'nin diğer birçok yetkiliyle birlikte suikasta uğraması, rejimin müzakere kabiliyetini ortadan kaldırmadı, aksine bu görevi yürütenlerin kimliğini değiştirdi. 28 Şubat'tan bu yana yaşanan gerçek dönüşüm, yeni ve daha sert bir ideolojinin ortaya çıkması değil, ideolojinin kendisinin artık daha az sayıda ve en sağlam, sert aktörler tarafından empoze edilmesi ve ifade edilmesidir.
ABD ve İran görüşmelerde ilerleme kaydedildiğini belirtiyor... Nükleer dosya ve Hürmüz Boğazı konusunda ise anlaşmazlıklar varhttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5264055-abd-ve-i%CC%87ran-g%C3%B6r%C3%BC%C5%9Fmelerde-ilerleme-kaydedildi%C4%9Fini-belirtiyor-n%C3%BCkleer-dosya-ve-h%C3%BCrm%C3%BCz
ABD ve İran görüşmelerde ilerleme kaydedildiğini belirtiyor... Nükleer dosya ve Hürmüz Boğazı konusunda ise anlaşmazlıklar var
Ateşkesin sona ermesine birkaç gün kala, İranlı baş müzakereci Muhammed Bakır Kalibaf, son dönemde ABD ile yapılan görüşmelerde ilerleme kaydedildiğini, ancak nükleer dosya ve Hürmüz Boğazı konusunda önemli anlaşmazlıkların sürdüğünü açıkladı. ABD Başkanı Donald Trump ise Tahran ile ‘çok iyi görüşmeler’ yapıldığını belirtirken, hayati öneme sahip deniz ticaret koridoru konusunda ‘şantaj’ girişimlerine karşı uyarıda bulundu.
İran dün Hürmüz Boğazı’nı bir gün açık tutmasının ardından yeniden kapattığını duyurdu. Tahran yönetimi, bu adımın İran limanlarına yönelik ABD ablukasına yanıt olduğunu ve söz konusu ablukanın ateşkesin ihlali anlamına geldiğini savundu. İran Dini Lideri Mücteba Hamaney ise ülkenin donanmasının düşmanlarına ‘yeni ve ağır yenilgiler’ yaşatmaya hazır olduğunu söyledi.
Diğer taraftan Trump, diplomatik temaslara olumlu yaklaşmasına rağmen boğazın kapatılmasını sert şekilde eleştirdi ve uzun vadeli bir anlaşmaya varılamaması halinde yeniden ‘bombalama operasyonlarına başlanabileceği’ yönünde tehditte bulundu.
Kudüs Gücü Komutanı, savaşın etkilerini görüşmek üzere Bağdat’tahttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5264034-kud%C3%BCs-g%C3%BCc%C3%BC-komutan%C4%B1-sava%C5%9F%C4%B1n-etkilerini-g%C3%B6r%C3%BC%C5%9Fmek-%C3%BCzere-ba%C4%9Fdat%E2%80%99ta
Kudüs Gücü Komutanı, savaşın etkilerini görüşmek üzere Bağdat’ta
İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani (Reuters)
İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani, Ortadoğu’daki savaşın yansımalarını görüşmek ve Tahran’a bağlı silahlı grupların liderleri ile temaslarda bulunmak üzere Bağdat’ı ziyaret etti. Iraklı bir yetkili dün AFP’ye yaptığı açıklamada ziyareti doğruladı.
Kaani’nin ayrıca, Nuri el-Maliki’nin yeniden göreve gelme ihtimalinin zayıflamasının ardından, Irak’ta başbakan adayının belirlenmesi sürecinde yaşanan ‘siyasi tıkanıklık krizini’ de ele alacağı belirtildi.
Söz konusu ziyaret, İran ile ABD-İsrail arasında 8 Nisan’da yürürlüğe giren ve iki hafta sürmesi öngörülen ateşkesin ardından Kaani’nin kamuoyuna yansıyan ilk yurt dışı ziyareti oldu.
Bağdat yönetimi, uzun süredir dış politikasında etkili olan iki rakip güç (İran ile ABD) arasında denge kurmaya çalışıyor.
40 günden uzun süren savaşın etkilerinden Irak da kaçınamadı. Bu süreçte, Halk Seferberlik Güçleri (Haşdi Şabi) ve İran’a yakın silahlı gruplara ait noktalar, ABD ve İsrail’e atfedilen saldırıların hedefi oldu. Buna karşılık, ABD çıkarları Iraklı grupların üstlendiği saldırılarla hedef alınırken, Tahran da ülkenin kuzeyinde İranlı Kürt muhalif gruplara yönelik operasyonlar düzenledi.
Kaani’nin, Bağdat’ta ‘siyasi güçlerin liderleri ve bazı silahlı grup komutanlarıyla bir dizi görüşme gerçekleştirmeye başladığı’ bildirildi. Üst düzey bir Iraklı yetkili, temaslarda ‘bölgesel gerilimin düşürülmesi ve bunun Irak’a yansımalarının’ ele alındığını aktardı.
Yetkili, İran heyetinin ayrıca ‘Irak içinde Tahran’a yakın gruplar arasında tutum birliği sağlanması ve durumun Irak ile bölgede güvenlik açısından tırmanmaya sürüklenmemesini garanti altına alma’ hedefi taşıdığını ifade etti.
Ziyaret, İran’a yakın etkili bir silahlı gruptan bir kaynak ile Koordinasyon Çerçevesi’ne yakın iki kaynak tarafından da doğrulandı. Söz konusu ittifak, parlamentodaki en büyük blok konumunda bulunuyor ve Tahran’a yakın Şii partilerden oluşuyor.
Kaani, DMO bünyesinde dış operasyonlardan sorumlu Kudüs Gücü’nün başında bulunuyor. Kaani, görevi devraldığı Kasım Süleymani’nin Ocak 2020’de Bağdat Havalimanı yakınlarında ABD saldırısında öldürülmesinin ardından Irak’a birçok kez ziyaret gerçekleştirdi. Ancak bu tür ziyaretler nadiren kamuoyuna açıklanıyor.
Iraklı yetkili, mevcut ziyaretin aynı zamanda ‘Iraklı taraflar arasında uzlaşı sürecini desteklemeye ve görüş ayrılıklarını gidermeye yönelik yoğun İran diplomatik trafiğinin bir parçası’ olduğunu, özellikle hükümetin kurulması ve güç dengeleri konusundaki anlaşmazlıkların sürdüğünü belirtti.
Koordinasyon Çerçevesi, ocak ayında Nuri el-Maliki’yi, seçimlerin ardından başbakanlık için Muhammed Şiya es-Sudani’nin yerine aday göstermişti. Ancak ABD’nin Maliki’nin yeniden göreve gelmesi halinde Bağdat yönetimine desteği kesme tehdidinde bulunması, Irak siyasetinde belirsizliğe yol açtı.
Iraklı siyasi kaynaklar, pazartesi günü AFP’ye yaptıkları açıklamada, Maliki’nin 2006-2014 yılları arasında iki dönem yürüttüğü başbakanlık görevine geri dönme ihtimalinin zayıfladığını belirtti.
Irak parlamentosu, 11 Nisan’da Nizar Amidi’yi cumhurbaşkanı olarak seçti. Anayasaya göre Amidi’nin, seçilmesinden itibaren 15 gün içinde parlamentodaki en büyük blok tarafından gösterilen adayı hükümeti kurmakla görevlendirmesi gerekiyor.
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة