Hindistan ve Pakistan, Taliban yönetimindeki Afganistan’ı nasıl görüyor?

Taliban’a bağlı Hakkani örgütünün saldırıları hakkında endişe ve DEAŞ/Horasan’ın eylemlerini arttırması hakkında bölgede endişe hakim

Taliban militanları, Kabil’i ele geçirmesinin birinci yıl dönümünü kutladı (EPA)
Taliban militanları, Kabil’i ele geçirmesinin birinci yıl dönümünü kutladı (EPA)
TT

Hindistan ve Pakistan, Taliban yönetimindeki Afganistan’ı nasıl görüyor?

Taliban militanları, Kabil’i ele geçirmesinin birinci yıl dönümünü kutladı (EPA)
Taliban militanları, Kabil’i ele geçirmesinin birinci yıl dönümünü kutladı (EPA)

Taliban’ın Afganistan’da iktidarı ele geçirmesinden bir yıl sonra dünya, hala bu hareketin yönetimi altında ülkenin nasıl görüneceğini ve başta Pakistan ve Hindistan olmak üzere Afganistan’ın komşuları üzerindeki yansımalarını bekliyor.
Avustralya Ulusal Üniversitesi Stratejik ve Savunma Araştırmaları Merkezi’nden Araştırma Görevlisi Dr. Stuti Bhatnagar ve Avustralya Deakin Üniversitesi’nden Araştırma Görevlisi Dr. Zahid Şihab Ahmed, ABD merkezli ‘The National Interest’ dergisi tarafından yayınlanan bir raporda, Taliban’ın Ağustos 2021’de Afganistan’ı ele geçirmesinin birçok taraf açısından sürpriz olduğunu, Pakistan’ın Afganistan’daki rolü ve Taliban ile ilişkisinin devamlılığı hakkında bölgesel düzeyde endişeler uyandırdığını belirtti.
Pakistan’ın nüfuzunu korumak için Afganistan’ı vekil olarak kullanması, 2002’den 2021’e kadar Afganistan’daki önceki hükümetlerle yakın şekilde faaliyet gösteren Hindistan için özellikle önemliydi. Taliban yönetimi ele geçirdikten sonra Hindistan’ın diplomatik misyonları kapatıldı. Taliban’ın ilk yılını doldurması sonrasında Hindistan ve Pakistan’ın Taliban yönetimindeki Afganistan İslam Emirliği ile nasıl başa çıktığını araştırmak önemli.

Afganistan Taliban’ında Yüksek Eğitim Bakanı Abdul Baki Hakkani (ortada) geçen pazartesi günü Kabil’de düzenlediği basın toplantısında (AFP)
Şarku’l Avsat’a konuşan araştırmacılar, Taliban’ın 1996’dan 2001’e kadar Afganistan’ı Emirlik rejimi altında ilk kez yönettiği dönemde Pakistan’ın, hükümeti resmen tanıyan üç ülke arasında olduğunu belirtti. Pakistan’ın Taliban üzerindeki etkisi nedeniyle önemini koruyor olması şaşırtıcı değil. ABD’ye yönelik 11 Eylül saldırılarının ve 2001’de Taliban rejiminin yıkılmasının ardından Pakistan, topraklarındaki Taliban liderlerine karşı askeri operasyonlar yoluyla ‘teröre karşı savaşta’ ABD’nin yanında yer aldı. Bununla birlikte ilişkiler, İslamabad ve Taliban arasındaki aktif iş birliği ile hızla yeniden başladı. Pakistan, ABD, Çin ve Rusya liderliğindeki barış süreçlerini destekleyerek, Taliban liderlerine ev sahipliği yaparak ve Afganistan’dan ve diğer bölgesel ve uluslararası aktörlerden paydaşların dahil olduğu çok sayıda barış diyaloğunun kolaylaştırılmasına katkı sağlayarak, Taliban’ın siyasi olarak geri dönüşünde kilit bir müttefik oldu.
Araştırmacılar, Taliban ile yakınlığına ve iş birliği geçmişine rağmen, Taliban’ın Ağustos 2021’de iktidarı ele geçirmesinden bu yana geçen sürenin Pakistan açısından karmaşık olduğunu savunuyor. İslamabad, Taliban’ı büyük ölçüde dostane bir rejim olarak görse de ilişkiler, terör de dahil olmak üzere çeşitli faktörler nedeniyle sorunsuz değildi. Pakistan’daki terör ikileminden bahsetmeden önce, Taliban’ın Afganistan’ın ulusal çıkarlarına da hizmet ettiğini ve Taliban hareketi içinde Pakistan karşıtı unsurların bulunduğunu belirtmekte fayda var.
Taliban, Durand Hattı’nın Afganistan ve Pakistan arasındaki kalıcı sınır olarak tanınmasına karşı çıkmaya devam ediyor ve Pakistan’ın sınır boyunca bir çit çekme çabalarına direniyor. Bu muhalefet, birkaç defa sahaya da yansıtıldı. Öyle ki örneğin bir Taliban yetkilisi, 2021’de Pakistan’dan insani yardım taşıyan bir kamyondan Pakistan bayrağını indirme eylemine dahil oldu. Bayrak indirildikten sonra ise yetkili, bayrağı yakacağını söyledi.
Pakistan son on yılda terörizme karşı elde ettiği büyük başarılara rağmen Taliban’ın iktidarı ele geçirmesinden bu yana büyüyen bir terör sorunuyla karşı karşıya. Bu sorun, Pakistan içerisinde artan sayıda terör saldırısında kendini gösteriyor. Bu saldırılar, yalnızca DEAŞ- Horasan Vilayeti tarafından yapılmıyor. Aynı zamanda önde gelen bir Pakistan karşıtı terör grubu olan Pakistan Taliban’ı tarafından da gerçekleştiriliyor.
Yayınlanan raporların belirttiğine göre Afganistan’da, özellikle Pakistan Taliban’ına mensup 6 binden fazla Pakistan karşıtı militan bulunuyor. Bu çerçevede Pakistan’ın, Pakistan Talibanı (TTP) sorununu çözmek için Afgan Talibanı ile yakın bir şekilde çalışması şaşırtıcı değil. Aynı şekilde Taliban’a bağlı Hakkani Ağı, İslamabad ile TTP arasında bir diyaloga aracılık etti. Bu müzakereler, TTP’nin önde gelen lideri Ömer Halid Horasani’nin Afganistan’da yakın zamanda öldürülmesinden sonra duraksayabilecek bir ateşkes anlaşmasına olanak tanıdı. 
2001 yılından bu yana, Hindistan ise Afganistan’a yaklaşık 3 milyar dolarlık kalkınma yardımı yatırımı yaptı ve çeşitli altyapı projelerinde yer aldı. Bununla birlikte Kabil’in ötesine uzanan Hindistan diplomatik varlığı ve Taliban karşıtı Kuzey İttifakı’na verdiği destek, Ağustos 2021’de Taliban’ın gelişiyle sona erdi. Hindistan, Afganistan’daki siyasi müzakerelerde ve Taliban’ı Afganistan’da etkin bir şekilde iktidara getiren Şubat 2020 Doha anlaşmasında açık bir şekilde yer almadı.
Hindistan, Afganistan’daki sığınaklar aracılığıyla Hindistan topraklarındaki terörün yanı sıra özellikle Taliban’ın önemli bir kolu olan Hakkani grubunun Afganistan’daki Hindistan varlıklarına yönelik saldırılarından endişe duyuyor.
Hindistan Ordusu Genelkurmay Başkanı General Manoj Mukund Naravane, bu endişeler hakkında yaptığı açıklamada “Söyleyebileceğimiz ve geçmişten öğrenebileceğimiz şey, eski Taliban rejimi iktidardayken o dönemde Afganistan’dan gelen yabancı teröristlerimiz vardı” dedi. Hindistan, Taliban hükümetini resmi olarak tanımasa da hareket 2021’de iktidara gelmeden önce Taliban’a bir arka kanal açmaya çalıştı. Daha yakın bir zamanda Mayıs 2022’de, Hindistan Ulusal Güvenlik Danışmanı Ajit Doval, Hindistan’ın Taliban’ı terör bir grubu olarak algılamasının yarı resmi bir varlığa kaydığını belirtti. Doval ayrıca, bölgedeki ülkelerin Afganistan’ın terörizm ve bölgesel barış ve güvenlik için tehdit oluşturan terörist gruplarla mücadele kapasitesini güçlendirmesi gerektiğini de vurguladı.
Hindistan ise bölgede terörle mücadelede Pakistan’ın rolünün önemli olduğunu vurgulamaya devam ediyor. Yeni Delhi yönetimi ayrıca Taliban ile Pakistan arasındaki iş birliğinden endişe duyuyor. Bunun yanı sıra Çin’in Afganistan’daki artan varlığı da Hindistan’ı endişelendiriyor. 2014 yılından bu yana Pekin, Afganistan’a ekonomik yardım sözü verirken, Afganistan ile ilgili üçlü (ABD, Çin, Afganistan) ve dörtlü (ABD, Çin, Pakistan ve Afganistan) toplantılara katıldı.
Hindistan ayrıca, DEAŞ-Horasan örgütünün yükselişine yol açan ABD’nin geri çekilmesinin neden olduğu ‘güvenlik boşluğundan’ da endişe duyuyor. Horasan örgütü, DEAŞ’ın kendi kendini ilan eden bir kolu ve Güney Asya ve Orta Asya’da faaliyet gösteriyor. Bununla birlikte ortak jeopolitik çıkarlar ve Afganistan’ın bölgesel ekonomik ve insani desteğe ihtiyacı, Hindistan- Pakistan iş birliği için bir fırsat oluşturuyor.
Şu anda hem Hindistan hem de Pakistan, yeni Taliban ile mücadelede küçük adımlar atıyor. Bugün Afganistan’daki insan haklarına dair duyulan endişelerin yanı sıra Taliban ise temkinli şekilde hareket ediyor. Aynı şekilde daha önce bölgedeki siyasi dinamiklerde olduğu gibi işler, şaşırtıcı bir şekilde yukarı veya aşağı hareket edebilir. Bu durum ise Afganistan’daki gelişmelere daha yakından bakmayı gerekli kılıyor.



İran'ın kırılma noktası: İsrail'in yeni doktrini ve caydırıcı Trump faktörü

 Rejim karşıtı protestocular, Londra'nın merkezindeki İran Büyükelçiliği önünde düzenlenen mitingde, 1979 devriminden önce kullanılan aslan ve güneş amblemli İran bayrağını taşıyor, 9 Ocak 2026 (AFP)
Rejim karşıtı protestocular, Londra'nın merkezindeki İran Büyükelçiliği önünde düzenlenen mitingde, 1979 devriminden önce kullanılan aslan ve güneş amblemli İran bayrağını taşıyor, 9 Ocak 2026 (AFP)
TT

İran'ın kırılma noktası: İsrail'in yeni doktrini ve caydırıcı Trump faktörü

 Rejim karşıtı protestocular, Londra'nın merkezindeki İran Büyükelçiliği önünde düzenlenen mitingde, 1979 devriminden önce kullanılan aslan ve güneş amblemli İran bayrağını taşıyor, 9 Ocak 2026 (AFP)
Rejim karşıtı protestocular, Londra'nın merkezindeki İran Büyükelçiliği önünde düzenlenen mitingde, 1979 devriminden önce kullanılan aslan ve güneş amblemli İran bayrağını taşıyor, 9 Ocak 2026 (AFP)

Michael Horowitz

İran yeni bir protesto dalgasıyla boğuşurken, İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri kenardan izliyor. Kıvılcım, Tahran pazarındaki tüccarların yerel para biriminin çöküşüne karşı protestosuyla başladı ve ardından 26 ilde en az 220 noktaya yayıldı. Gösteriler 8 Ocak gecesi önemli ölçüde arttı.

Ancak bu anın önemi, yalnızca huzursuzluğun genişleyen kapsamından (İran geçmişte daha geniş ve daha dirençli ayaklanmalara tanık oldu) değil, aynı zamanda çevresindeki stratejik ortamdan da kaynaklanıyor. İran İslam Cumhuriyeti artık kökten farklı bir stratejik ortamın eşiğinde duruyor. “Direniş ekseni” olarak bilinen ileri savunma doktrini, büyük ölçüde etki denkleminden çıkarılmasına yol açan darbeler aldı. İran'ın hava savunması da İsrail ile 12 günlük savaş sırasında imha edildi. Bu endişelere ilave olarak, Trump geçen yıl İran nükleer tesislerini bombalayarak, İran ile doğrudan yüzleşmeye hazır olduğunu açıkça gösterdi. Ardından, Tahran'ın müttefiki Nicolás Maduro'yu Karakas'taki yatağından alıp devirerek, bu mesajı kesin bir hamleyle pekiştirdi.

Bu baskılar, İsrail'in stratejik düşüncesinde yaşanan derin bir değişim ile daha da yoğunlaşıyor. 7 Ekim 2023'ten bu yana İsrail, çevreleme ve gerilimi hesaplı bir şekilde tırmandırma ilkesine dayanan çatışmayı yönetme mantığını ve “savaşlar arası operasyon” doktrinini terk etti. Artık fiilen savaşlara girişiyor ve İsrail'in bakış açısına göre ulusal savunmanın kapsamı artık sınırlarının ötesine değil, rakiplerinin topraklarının kalbine kadar uzanıyor. İsrail artık burada bir silah deposunu imha etmek veya şurada bir nükleer bilim insanını öldürmek gibi taktiksel kazanımlar elde etmekle yetinmiyor. Artık daha iddialı bir hedefi var; bizzat İslam Cumhuriyeti'nin çöküşünü sağlayarak bölgesel düzeni yeniden şekillendirmek. İsrail, ekonomik çöküş, askeri aşağılanma ve bölgesel izolasyonun bitkin düşürdüğü İran rejiminin, tam olarak doğru zamanda ve doğru şekilde baskı uygulanırsa, çöküşün eşiğine getirilebileceğine inanıyor.

Kritik kitle meselesi

İran'daki mevcut protesto dalgası, önceki dalgalardan önemli bir unsurda farklılık gösteriyor; bu kez, rejimin temellerini sarsan açık bir kırılganlığın ortasında gerçekleşiyor. 2009, 2018 ve yine 2022-2023 yılları arasında protestocular, bölgesel saygınlığını koruyan ve etrafını bir güç havasıyla saran otoriteyle karşı karşıya gelmişlerdi. Ancak bugün, kamuoyu önünde aşağılanmış, askeri gücü gerilemiş ve bölgesel etkisi buharlaşmış bir hükümet ile karşı karşıyalar. Bu gerçeklik, her iki tarafın, protestocuların ve güvenlik aygıtının da hesaplarını yeniden şekillendiriyor.

İsrail, çevreleme ve gerilimi hesaplı bir şekilde artırma ilkesine dayanan çatışmayı yönetme mantığını ve “savaşlar arası operasyon” doktrinini terk etti. Artık fiilen savaşlara girişiyor ve İsrail'in bakış açısına göre ulusal savunmanın kapsamı artık sınırlarının ötesine değil, rakiplerinin topraklarının kalbine kadar uzanıyor

Soru şu: Rejimi devirmek için gerekli kritik kitleye ulaşıldı mı? 8 Ocak gecesine kadar, görüntülerde aynı anda sadece birkaç yüz, belki de birkaç bin protestocunun olduğu görüldüğünden, cevap muhtemelen hayırdı. Ancak Şah'ın oğlu Rıza Pehlevi'nin protesto çağrısının ardından 8 Ocak'ta durum kökten değişti. O gece, Tahran ve Meşhed de dahil olmak üzere büyük şehirlerde on binlerce insan, 2012’deki protestolardan, hatta 2009’da Yeşil Hareket’in liderlik ettiği ve milyonları harekete geçiren protestolardan bu yana eşi benzeri görülmemiş protestolarla sokaklara döküldü. Şimdi hareket rejime ölümcül tehdit oluşturabilecek bir dönüşüm geçiriyor gibi görünüyor.

Tehditlerle caydırma

Rıza Pehlevi'nin çağrısı, İslam Cumhuriyeti'ne karşı on yıllardır birikmiş öfkeyi harekete geçirmek için önemli bir katalizör olmuş olabilir, ancak bir diğer önemli faktörü -Başkan Trump'ı- göz ardı etmek analitik bir hata sayılır. Trump'ın İran'a yönelik kamuoyuna açık tehditleri, rejimin protestolara kararlı bir yanıt vermesini geciktirdi ve protestoculara Washington'un kenardan izlemekle yetinmeyeceği umudunu verdi. Bu sadece sembolik bir tehdit değildi; Trump, sözlerini eylemlerle desteklemeye hazır olduğunu gösterdi.

zxcvfgh
İran Dini Lideri Ali Hamaney'in Tahran'da öğrencilere hitap ederken çekilmiş ve ofisi tarafından yayınlanmış fotoğrafı, 3 Kasım 2025, (AFP)

Geçen yıl haziran ayındaki Gece Yarısı Çekici Operasyonu sırasında, ABD Başkanı İran nükleer tesislerine yönelik saldırı ile İsrail'in savaşına katılmaya karar vermişti. Bu, Kasım Süleymani'nin öldürülmesiyle başlayan, Suriye'de Beşşar Esed'i hedef alan darbeyle devam eden ve Venezuela'da Nicolás Maduro'nun tutuklanmasıyla sonuçlanan bir dizi kararın sadece bir halkasıydı.

Bu olaylar, Trump'ın savaş konusundaki isteksizliğinin, güç kullanma konusunda da isteksiz olduğu anlamına gelmediğini gösteriyor. Yönetimi, son Beyaz Saray yayınlarından birinde geçen “Deneyin ve sonuçlarını görün” ifadesinin gösterdiği gibi, Başkan’ın sözünün eri olduğunu teyit eden sağlam bir duruş sergiliyor. Bu ister bir güç gösterisi olarak görülsün ister görülmesin, bunun sadece boş bir manevra olmadığına ve başlı başına önemli olduğuna dair birçok kanıt bulunuyor.

Birinci anlaşma yapıcı” olarak Başkan Trump, gücü bir fetih ve işgal aracı yerine, düşmanın davranışını tam bir yenilgi yoluyla değil, zorlama ve ikna yoluyla değiştirmeyi amaçlayan güçlü bir baskı ve teşvik aracı olarak görüyor. Bu aracı, onu uzun vadeli taahhütlere takılıp kalmaktan koruyan, hızlı ve gösterişli bir şekilde kullanma eğiliminde.

Birinci anlaşma yapıcı” olarak Başkan Trump, gücü fetih ve işgal aracı olarak değil, düşmanın davranışını tam bir yenilgi yoluyla değil, zorlama ve ikna yoluyla değiştirmeyi amaçlayan güçlü bir baskı ve teşvik aracı olarak görüyor

Ancak bu yaklaşım, rejim değişikliği veya sürekli baskı, sürekli bir taahhüt gerektirdiğinden, İran meselesinde seçeneklerini daraltıyor. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre yine de hayati öneme sahip güvenlik yapılarını hedef alan sınırlı sayıda ABD hava saldırısı, İslam Cumhuriyeti'nin protestoları bastırma gücünü zayıflatmak için yeterli olabilir. Dahası Trump'ın müdahale etme olasılığı bile baskıcı aygıtı telaşlandırabilir, gecikmelere, tereddütlere ve maliyetli yeniden konuşlandırmalara yol açabilir.

Trump'ın kesin bir karar vermek zorunda kalabileceği bir anın eşiğindeyiz. 8 ve 9 Ocak geceleri arasında artan şiddet, İranlı yetkililerin interneti kesmesine neden oldu ve birçok haber, telefon hatlarının da kesildiğini söylüyor; bu, yaklaşan şiddetli baskının bilindik bir işareti. Ülke içindeki muhalif platformlar, güvenlik güçleri tarafından gerçek mermi kullanımında keskin bir artış olduğunu bildirdi. Bu arada, Trump bir röportajda, protestocuların öldürülmesi durumunda İran'a çok sert bir şekilde karşılık vereceği uyarısını yineledi. Dolayısıyla bu tehditlerin pratik olarak test edileceği bir ana yaklaşıyoruz, çünkü yalnızca imalara dayalı caydırıcılık uzun süre devam edemez.

İsrail’in hesapları

Bu denklemdeki diğer aktör olan İsrail, durumu yakından izliyor. İran'ın zayıf noktasından yararlanma yaklaşımı, dikkatlice hazırlanmış bir araç karışımına dayanıyor. Aleni olarak diplomatik baskı, Başbakan Binyamin Netanyahu'nun İranlı protestoculara destek açıklaması ve ofisinden yapılan, İran halkının mücadelesiyle dayanışma içinde olunduğunu teyit eden açıklamalar aracılığıyla uygulanıyor. Bu açıklamalar çeşitli amaçlara hizmet ediyor; içeriye protestocuların yalnız olmadıkları mesajını iletiyor, rejimi tedirgin ediyor ve ileride daha etkili adımların taşlarını döşüyor.

xzscdfrg
Sosyal medyada yayınlanan bir videodan alıntılanan bu karede, Tahran'da tırmanan hükümet karşıtı gösteriler arasında protestocular toplanıyor, 9 Ocak 2026 (Reuters)

İsrail'in müdahalesinin İslam Cumhuriyeti için işleri kolaylaştırdığını, protestoları baş düşmanı tarafından düzenlenen yabancı bir komplo olarak gösterme gerekçesi sunduğunu savunanlar olabilir. Ancak İsrail liderleri bu itirazı önemsiz görüyor, çünkü Tahran, İsrail'in tutumu ne olursa olsun aynı suçlamayı yöneltecektir. Bu aşamada, her iç karışıklık için Mossad'ı suçlamak artık yeni bir keşif değil, otomatik bir tepki haline geldi. Halkın öfkesinin yapay olduğunu iddia eden herkes ya saf ya da kendi dünya görüşüyle ​​örtüşen bir anlatıyı kasıtlı olarak desteklemektedir.

Soru şu: İsrail başka ne yapabilir? 12 günlük savaş sırasında İsrail, İran hava savunmasını devre dışı bırakmak ve İsrail'e balistik füze yağmuru başlatma kapasitesini sınırlamak için Mossad ajanlarını kullanarak İran içinde faaliyet gösterme gücünü gösterdi. Haziran savaşıyla birlikte, İran'ın hava savunma sistemleri büyük ölçüde imha edildi ve bu da İsrail'e gerektiğinde İran hava sahasında neredeyse her gün özgürce hareket etme kabiliyeti tanıyor. Bu gerçeklik, İsrail'e bir savaşı ateşleyebilecek doğrudan açık müdahale ile gelecekteki herhangi bir çatışmada rejimi zayıflatabilecek veya protestoları bastırma gücünü engelleyebilecek hesaplı, nokta saldırılar düzenleme arasında bir manevra alanı sağlıyor.

İsrail'in yeniden kazandığı hareket özgürlüğü, İran rejiminin kaderini kontrol edebileceği anlamına gelmiyor. İç durum büyük ölçüde, şu anda sokaklarda hayatlarını riske atan İranlıların kendileri tarafından belirlenecek. Tam ölçekli bir savaş, protestoları tırmandırmak yerine durdurabileceği için İsrail açısından zararlı olabilir. Herhangi bir devrimci atılımda önemli rol oynayabilecek birçok İranlı -özellikle kaybedecek çok şeyi olan muhafazakar orta sınıf- İsrail savaş uçakları tepelerinde uçmaya başlarsa ve ülke yeniden bombardımana maruz kalırsa harekete geçmekte tereddüt edebilir.

İsrail İran'a bir saldırı düzenleyebilir, ancak genellikle operasyonu kısa tutmayı tercih edecektir; zira amacı, kamuoyunu bayrak etrafında birleştirebilecek ve muhalefeti bastırabilecek daha geniş çaplı bir çatışmayı ateşlemek yerine güç dengesini revize etmek olacaktır. En başarılı olduğu nokta ise Başkan Trump'ın tehditlerini yerine getirmesini sağlamaktır. Nitekim geçmiş deneyimler, Trump yönetiminin en azından söylemsel olarak eylemsizlik yerine eylemi tercih ettiğini gösteriyor. Eğer İsrail, kısa süreli operasyonu rejime karşı daha uzun süreli bir baskıya dönüştürme tehdidi ile birlikte Trump yönetimini daha geniş kapsamlı bir dizi saldırı düzenlemeye ikna etmeyi başarırsa, bu seferki amaç sadece nükleer tehdidi etkisiz hale getirmek değil, rejimi devirmek de olabilir.


Somali, BAE ile yaptığı tüm anlaşmaları iptal etti

Somali Bakanlar Kurulu Toplantısı (Somali Haber Ajansı)
Somali Bakanlar Kurulu Toplantısı (Somali Haber Ajansı)
TT

Somali, BAE ile yaptığı tüm anlaşmaları iptal etti

Somali Bakanlar Kurulu Toplantısı (Somali Haber Ajansı)
Somali Bakanlar Kurulu Toplantısı (Somali Haber Ajansı)

Somali hükümeti, Birleşik Arap Emirlikleri ile yapılan anlaşmaların tamamını sonlandırdı. Bakanlar Kurulu’nun aldığı bu karar, federal ve bölgesel tüm yönetimleri ve bağlı devlet kurumlarını kapsıyor.

Somali Ulusal Haber Ajansı, söz konusu kararın Berbera, Bosaso ve Kismayo limanlarındaki tüm anlaşma ve iş birliklerini kapsadığını aktardı.

Bakanlar Kurulu, Somali Federal Hükümeti ile BAE Hükümeti arasında imzalanan ikili güvenlik ve savunma iş birliği anlaşmaları da dâhil olmak üzere tüm anlaşmaları iptal etti. Açıklamada, bu kararın “ülkenin egemenliğini, ulusal birliğini ve siyasi bağımsızlığını zayıflatan kötü niyetli adımlara ilişkin güçlü raporlar ve kanıtlar” doğrultusunda alındığı belirtildi.

Ajansın açıklamasında ayrıca, “Söz konusu tüm bu kötü niyetli adımlar; Somali’nin taraf olduğu Birleşmiş Milletler Şartı, Afrika Birliği Şartı, İslam İşbirliği Teşkilatı Şartı ve Arap Birliği Şartı’nda yer alan egemenlik, iç işlerine karışmama ve anayasal düzene saygı ilkeleriyle açıkça çelişmektedir” ifadelerine yer verildi.


Arakçi ile Witkoff arasında temas… Trump çok sert seçenekleri değerlendiriyor

Fotoğraf: AFP
Fotoğraf: AFP
TT

Arakçi ile Witkoff arasında temas… Trump çok sert seçenekleri değerlendiriyor

Fotoğraf: AFP
Fotoğraf: AFP

ABD’li kaynaklar, ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff’un hafta başında İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’den bir telefon aldığını bildirdi. Aynı dönemde ABD Başkanı Donald Trump, İran’ın “kırmızı çizgileri aştığını” söyleyerek, askerî seçenekler de dâhil olmak üzere “çok güçlü seçeneklerin” masada olduğunu açıkladı.

Trump, bugün (Pazartesi) sabahı yaptığı açıklamada, ordunun durumu son derece ciddiyetle izlediğini belirterek, çok sert seçeneklerin değerlendirildiğini ve uygun kararın alınacağını ifade etti. Beyaz Saray’dan bir yetkili de Trump’ın İran’a yönelik askerî bir saldırı seçeneğini ciddi biçimde değerlendirdiğini doğruladı.

Şarku’l Avsat’ın Axios’tan aktardığı habere göre kaynaklar, Arakçi ile Witkoff arasındaki temas, Tahran’ın tansiyonu düşürme ya da Trump’ın İran rejimini daha da zayıflatacak bir adım atmasından önce zaman kazanma girişimi olarak değerlendiriliyor. Kaynaklar, tarafların önümüzdeki günlerde olası bir görüşmeyi de ele aldığını söyledi.

Trump’ın salı sabahı, askerî liderler, yönetimin üst düzey isimleri ve Ulusal Güvenlik Konseyi yetkilileriyle bir araya gelmesi bekleniyor. Görüşmede; askerî saldırılar, siber silahların kullanımı, yaptırımların sertleştirilmesi ve protestocuların ihtiyaçlarını desteklemeye yönelik seçenekler masaya yatırılacak. Toplantıya Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Ulusal Güvenlik Danışmanı, Savunma Bakanı Pete Hegseth ve Genelkurmay Başkanı Dan Kane de katılacak.

ABD yönetimi, protestolara destek vermekle bölgesel bir savaştan kaçınmak arasında hassas bir denge kurmaya çalışıyor. Uzmanlar, tırmanmanın geniş çaplı bir bölgesel kaosa yol açabileceği endişesiyle askerî olmayan seçenekleri tercih ediyor. Değerlendirmelere göre Trump, kararını saatler içinde verebilir; bu da kritik bir karar için geri sayımın başladığı anlamına geliyor.

ABD’li yetkililer, Witkoff ile Arakçi arasındaki mesajlaşmanın geçen yıl yapılan nükleer görüşmeler sırasında başladığını ve ABD’nin haziran ayında İran’daki nükleer tesisleri vurmasının ardından da sürdüğünü belirtti. Tarafların, ekim ayına kadar olası müzakereler konusunda temas hâlinde kaldığı ifade edildi.