BM görüşmeleri çoklu diplomasiyi geri getirdi

BM görüşmeleri, Soğuk Savaşı, Kruşçev'in ayakkabısını, Arafat'ın zeytin dalını ve Che Guevara'nın purolarını hatırlattı

Lavrov, Cumartesi günü BM Genel Kurul'a hitap ettikten sonra kürsüden ayrılırken (Reuters)
Lavrov, Cumartesi günü BM Genel Kurul'a hitap ettikten sonra kürsüden ayrılırken (Reuters)
TT

BM görüşmeleri çoklu diplomasiyi geri getirdi

Lavrov, Cumartesi günü BM Genel Kurul'a hitap ettikten sonra kürsüden ayrılırken (Reuters)
Lavrov, Cumartesi günü BM Genel Kurul'a hitap ettikten sonra kürsüden ayrılırken (Reuters)

New York'un Manhattan bölgesinde düzenlenen 77. Birleşmiş Milletler Genel Kurul görüşmeleri Kovid-19 salgını sırasında askıya alınan bir gelenek olan en üst düzeyde çok taraflı diplomasiyi canlandırdı. Uzun bir aranın ardından çevrimiçi toplantılar yerine bireysel ve yüz yüze görüşmeler yapılabildi.
BM’nin 1945 yılında kurulmasından sonra 1950’li yılların başlarında ünlü binasına taşınmasından bu yana Büyük Salonu'nun kubbesi altındaki yeşil mermer fon önünde dünya liderlerinin ve üst düzey yetkililerin yaptıkları konuşmalar geri döndü. Ancak gerek fısıltılar halinde, gerek çok sayıda platformda, birçok salonda ve koridorda gerekse Doğu Nehri kıyısındaki teras ve gül bahçesinde yapılan yürüyüşlerde bireysel çok taraflı diplomasiye dönüş BM’nin 193 üyesinin temsilcileri arasında çeşitli düzeylerde büyüyen uçurumu kapatamadı.
Rusya'nın Ukrayna'yı işgali bu yıl ki BM Genel Kurul görüşmelerinin ana gündem maddesi oldu. Bu gelişme, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra BM’nin üzerine kurulduğu ilkeleri ve Soğuk Savaş döneminin Sovyetler Birliği'nin önderlik ettiği sosyalist doğu kanadı, ABD ve Bağlantısızlar Hareketi'nde kimliğini bulan diğer ülkeler tarafından yönetilen batı kanadı, gelişmiş sanayi ülkeleri karşısında gelişmekte olan ve yoksul ülkeler gibi farklı zaman dilimlerinde hafızalara kazınan görüntüleri dünyaya hatırlattı.
Küba Füze Krizi henüz zirvesindeyken, dönemin Sovyetler Birliği Başbakan Nikita Kruşçev BM kürsüne çıkarken Küba lideri Fidel Castro ve küresel üne sahip savaşçı Ernesto Che Guevara, ‘emperyalizmin evine’ purolarını tüttürerek geldiler. Nelson Mandela, Güney Afrika'daki apartheid rejiminin hapishanesinden çıkıp devlet başkanı olarak BM’ye geldi. Filistin lideri Yaser Arafat, bir eline zeytin dalı (gerçek), diğer eline silah (mecazen) alıp BM kürsüsünden İsrail'i barışı seçmeye çağırdı.

Kruşçev’un, 12 Ekim 1960 tarihinde BM kürsüsünde konuştuğu sırada (Getty Images)

Batı’ya doğru birleşme
BM’nin 77. Genel Kurul görüşmelerinde böyle sahneler yoktu, ama görüşmeler, ‘uluslararası toplumun’ şu anda kritik bir dönemle karşı karşıya olduğunu hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde gösterdi.
Şarku’l Avsat’ın görüştüğü birçok diplomat, ABD, İngiltere, Fransa ve diğer Avrupa ve Avrupa dışı ülkeler tarafından temsil edilen bir kesim ile Ukrayna'da ‘özel askeri operasyon’ olarak adlandırdığı savaşta Rusya ve ona sadık bir avuç ülke tarafından temsil edilen diğer kesim arasında giderek genişleyen uçurumun gölgesinde dünyanın yavaş yavaş Doğu ve Batı olarak bölünüp bölünmediğini merak ediyor. Rusya'nın Ukrayna’da yürüttüğü savaşa resmi olarak desteğini açıklamayan Çin’in de, ABD ve ‘doğudan gelen ejderhadan’ korkan diğerlerinin başını çektiği Batı ile arasında bocalayan sorunları var. Birçok ülke ise tek kutuplu dünyanın giderek sona ermeye başladığını kabul ediyor. Çok kutuplu bir dünyayı savunuyorlar ve tarafsız kalmaya çalışıyorlar.
ABD Başkanı Joe Biden, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, İngiltere Başbakanı Liz Truss ve Almanya Başbakanı Olaf Scholz gibi Batılı liderlerin Doğu’nun iki lideri Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in yokluğunda ‘uluslararası hukuku’ ve ‘ilkelere dayalı uluslararası düzeni’ savunmak için BM Genel Kurulu’na bizzat gelmeleri oldukça sembolikti. Bazıları, Putin’in çarlık hırsları meselesi olarak adını tarihe yazdırmaya çalıştığını düşünürken bazıları da Şi’nin Mao Zedong zamanından beri tüm selefleriyle rekabet ettiğine inandığı düşünüyor. Aynı durum, ‘laik Türkiye’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk sembolü ile şahsi bir rekabete giren’ Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın ‘sultanlık hayali’ için de geçerli. Hindistan Başbakanı Narendra Modi ve Güney Afrika Devlet Başkanı Cyril Ramaphosa gibi diğer liderler de BM Genel Kurul görüşmelerine katılmamayı seçti.

Arafat, 13 Kasım 1974 tarihinde Genel Kurul’da ‘zeytin dalı ve silah’ konuşmasını yaparken (Getty Images)

Başka bir vadide
Ukrayna, BM Genel Kurul görüşmelerinde şimdiye kadar ki en geniş alanı kapsayan gündem maddesi oldu. Putin'in yokluğu, çok net bir tablo ortaya koyamazken Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov'un Genel Kurul kürsüsünde, BM Güvenlik Konseyi'nde (BMGK) ve düzenlediği basın toplantılarında yaptığı konuşmalar ve açıklamalar, birçok dünya liderinin ve üst düzey yetkilinin konuşmalarından ne kadar uzak olduğunu göstermeye yetti. Hatta bazıları onu, diğer yetkililerin Ukrayna hakkında konuştuklarından uzak bir vadide bağırıyor gibi gördüler.
Nijerya Devlet Başkanı Muhammed Buhari gibi birkaç lider, dünyayı Avrupa'nın İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana gördüğü en büyük askeri çatışma olarak nitelendirilen Ukrayna’daki savaş nedeniyle diğer meseleleri unutmamaya çağırdı. Ancak savaşı ya da gıda, yakıt ve gübre piyasalarındaki bozulmayı tartışmak için orada değildi. Savaşın, BM Genel Kurul görüşmelerinde her yıl ortaya çıkan kronik sorunları ele almayı zorlaştırmasının kendisini üzdüğünü belirten Buhari, eşitsizlik, nükleer silahsızlanma, Filistin-İsrail çatışması ve Myanmar'dan kaçarak Bangladeş'te yıllardır bilinmezlik içinde yaşayan bir milyondan fazla Rohingya Müslümanları gibi söz konusu kronik sorunlardan birkaçını dile getirdi.

Anlaşmazlıklar ve diğer sorunlar
Bu konu, BM Genel Kurul görüşmelerinin başlamasının arifesinde ülkesinin Ukrayna'daki savaşın sonuçlarından ziyade iklim değişikliği, gıda güvensizliği, sağlık ve diğer konularla mücadeleye odaklanmayı amaçladığını açıklayan ABD'nin Birleşmiş Milletler (BM) Daimi Temsilcisi Linda Thomas-Greenfield, Birleşmiş Milletler daimi temsilcisi Linda Thomas Greenfield için bile bir endişe kaynağıydı. Thomas-Greenfield, yaptığı açıklamada, “Diğer ülkeler, biz Ukrayna'ya odaklanırken dünyadaki diğer krizlerin gidişatına dikkat etmediğimize dair endişelerini dile getirdiler” dedi. ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken de bu açıklamadan günler sonra düzenlenen BMGK toplantısında, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin BM’yi diğer önemli meseleler üzerinde çalışmaktan alıkoyduğundan şikayet etti.
Rusya Devlet Başkanı Putin’in üstü kapalı olarak yaptığı nükleer tehditler ve askeri seferberlik ilan etmesi gibi üzere Ukrayna savaşını ana gündem maddesi haline getiren birçok faktör var. Bu yüzden Polonya Cumhurbaşkanı Andrzej Duda, ‘savaş karşısında yorgunluk göstermemeleri gerektiğini’ vurguladı. Ancak Afrika'ya yaptığı son seyahatin, Batı'nın diğer çatışmalarla nasıl başa çıkacağını düşünmesine neden olduğunu belirten Duda, “Suriye, Libya ve Yemen trajedilerinde de eşit derecede kararlı mıydık? Batı, Kongo ve Afrika Kıtası’ndaki savaşlardan sonra olağan işlerine geri dönmedi mi? Ukrayna'nın işgalini kınarken, Sahel bölgesini istikrarsızlaştırmaya çalışan ve Afrika'daki diğer birçok ülkeyi tehdit eden paralı askerlere karşı mücadeleye eşit ölçüde ağırlık veriyor muyuz?” ifadelerini kullandı.
Güney Afrika Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Naledi Pandor ise şunları söyledi:
“Ukraynalılara ne olduğu konusunda ne kadar endişeliysek Filistin halkının başına gelenlerle de o kadar ilgilenmeliyiz. Benim ülkeme göre karşılaştığımız en büyük küresel zorluklar; yoksulluk, eşitsizlik, işsizlik, ihmal edilme ve dışlanma duygusu.”

Önleyici diplomasi
BM Genel Kurul’da birçok kişi, Ukrayna savaşına odaklanırken, Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo Petro konuşma süresini, kapitalizmi, tüketimciliği ve ABD liderliğindeki uyuşturucu savaşını eleştirmeye adadı. Rusya ile ülkesi yakın ilişkiler içinde olan Kırgızistan Devlet Başkanı Sadır Caparov, Tacikistan ile olan sınır anlaşmazlığı hakkında konuştu. Ürdün Kralı 2. Abdullah, savaşın Ürdün'deki ve dünyadaki gıda sepeti üzerindeki etkilerine değindikten sonra sürdürülebilir ekonomik büyüme, Suriyeli mülteciler ve Filistin-İsrail çatışmasından bahsetti. BM Genel Kurul görüşmelerine katılan Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Farhan bin Abdullah ise önleyici diplomasinin benimsenmesi ve sorunların ortaya çıkmasının beklenmemesi gerektiğini vurguladı.



ABD'de çocuklarına kanser bağışı toplayan çift, dolandırıcı çıktı

Edward Downing ve Stephanie Skeris'e birden fazla dolandırıcılık ve çocuk ihmali suçu isnat edildi (Dixie County Şerif Bürosu)
Edward Downing ve Stephanie Skeris'e birden fazla dolandırıcılık ve çocuk ihmali suçu isnat edildi (Dixie County Şerif Bürosu)
TT

ABD'de çocuklarına kanser bağışı toplayan çift, dolandırıcı çıktı

Edward Downing ve Stephanie Skeris'e birden fazla dolandırıcılık ve çocuk ihmali suçu isnat edildi (Dixie County Şerif Bürosu)
Edward Downing ve Stephanie Skeris'e birden fazla dolandırıcılık ve çocuk ihmali suçu isnat edildi (Dixie County Şerif Bürosu)

ABD de polisin açıklamasına göre Florida eyaletinde yaşayan iki ebeveyn, ergenlik çağındaki oğullarının kanser olduğu yalanıyla binlerce dolar bağış topladı.

Dixie County Şerif Bürosu'na göre 27 Şubat'ta tutuklanan Edward Downing'le Stephanie Skeris'e iki dolandırıcılık ve çocuk ihmali suçu isnat edildi.

İddialara göre plan Aralık 2024'te, çiftin artık 15 yaşındaki oğullarını hastaneye götürmesinin ardından başladı. Doktorlar kanser belirtisi bulamasa da Downing ve Skeris'in, oğullarının "vücudunun birçok bölgesinde" kanser olduğunu topluluklarına söylemeye başladığı iddia ediliyor.

WCJB haber kuruluşuna göre çiftin Mart 2025'te düzenlediği bağış toplama etkinliğinde, yerel bir pizza restoranının düzenlediği kampanyada her satıştan 3 dolar çocuğun sözde tedavisine bağışlandı.

Downing, Nisan 2025'te Facebook'ta ayrı bir bağış toplama etkinliğinin posterini paylaşarak, "Ocean Pond'un sahiplerine ve bağış yapanlara teşekkürler" diye yazdı.

O benim oğlumdan daha fazlası, küçük dostum, kimilerinin kahramanı, kimilerin yoldaşı, benim her şeyim. Tanrı ona destek olan herkesi kutsasın ve ben senin yanında değil, arkanda olacağım, düşersen seni yakalamak için orada olacağım.

Polise göre çift, kanser tedavisi ve ameliyatı için internetten de bağış toplamak amacıyla GoFundMe sayfası da açtı.

Şerifin suç soruşturma birimi tarafından yürütülen soruşturma, yıllarca süren planı ortaya çıkardı ve yalnızca gencin tıbbi masrafları için açılıp kullanıldığı belirtilen bir banka hesabını tespit etti. Mali kayıtlar, bağışların Downing ve Skeris tarafından giyim, yakıt, dışarıda yemek ve nakit çekimleri de dahil kişisel harcamalar için kullanıldığını gösterdi.

Hem soruşturmacılar hem de sağlık uzmanları gencin refahı ve tıbbi tedavisiyle ilgili endişeleri belirledikten sonra genç, koruma altına alındı.

Downing ve Skeris'e, Florida'da üçüncü derece ağır suçlar olan dolandırıcılık planı, iletişim dolandırıcılığı ve çocuk ihmali suçları isnat edildi. Bu suçların azami cezası 5 yıla kadar hapis ve 5 bin dolar para cezası.

İkili, tutuklanmalarının ardından kefaletle serbest bırakıldı ve mahkeme tarihi henüz belirlenmedi.

Dixie County Şerif Bürosu internetten yaptığı açıklamada, "İhtiyaç sahibi bir çocuğa yardım ettiklerine inanarak iyi niyetle katkıda bulunan topluluk üyelerinin ve işletmelerin cömertliğini ve şefkatini takdir ediyoruz" dedi.

Independent Türkçe


İran'ın savaşı Pekin'e diplomatik kazanımlar sağlarken, aynı zamanda bir enerji krizi yükü de getiriyor

7 Mart’ta Qingdao Limanı’na demirleyen bir petrol tankeri (AFP)
7 Mart’ta Qingdao Limanı’na demirleyen bir petrol tankeri (AFP)
TT

İran'ın savaşı Pekin'e diplomatik kazanımlar sağlarken, aynı zamanda bir enerji krizi yükü de getiriyor

7 Mart’ta Qingdao Limanı’na demirleyen bir petrol tankeri (AFP)
7 Mart’ta Qingdao Limanı’na demirleyen bir petrol tankeri (AFP)

Görünüşte, Çin İran savaşından en büyük kazanç sağlayan ülkelerden biri gibi görünüyor. ABD, Ortadoğu’ya yeniden askeri ve mali olarak müdahil olurken, uçak gemileri, füzeler ve hava savunma sistemlerini Asya’dan başka cephelere kaydırıyor. Bu sırada Asya’daki müttefiklerin, Washington’un “Hint ve Pasifik Okyanuslarını” stratejik öncelik olarak tutacağına dair güveni azalıyor.

Bu durum Çin’e önemli bir siyasi hediye sunuyor; çünkü deniz komşuluklarındaki göreceli baskıyı hafifletiyor ve Washington’un kaynaklarını dağıtarak güç kaybettiğine dair propaganda fırsatı veriyor. Ancak tablo eksiksiz değil. Çin, birçok Asya ekonomisine göre daha iyi hazırlıklı olsa da, dünyanın en büyük enerji ithalatçısı konumunda ve Hürmüz Boğazı’ndan geçen enerji, ülkenin ekonomik ve endüstriyel güvenliğinin kalbine dokunuyor. Dolayısıyla asıl soru, Pekin’in sadece kazanç sağlamakla kalıp kalmadığı değil; siyasi kazanımlarının yüksek enerji maliyeti, tedarik zincirlerindeki bozulma ve ABD’nin aksaklıklarını stratejik üstünlüğe çevirmedeki sınırlamaları karşısında dayanıp dayanamayacağıdır.

Caydırıcı denge

Çin’in ilk kazanımı siyasi ve stratejik nitelikte. Savaş, Washington’un Asya’dan Ortadoğu’ya gelişmiş savunma varlıklarını kaydırmasına yol açtı; bunlar arasında Güney Kore’deki THAAD sistemi de bulunuyor. Ayrıca Japonya ve Tayvan gibi Asya müttefiklerine silah ve mühimmat teslimatlarının gecikmesi endişeleri arttı.

Bu kayma, ABD yönetimlerinin yıllardır tekrarladığı “Çin’e karşı öncelik Asya’dır” mesajını zayıflatıyor ve Washington’un çoklu krizlerle boğulduğu, uzun vadeli olarak tek bir sahaya odaklanamayacağı anlatısını Pekin açısından güçlendiriyor. ABD’nin kendisinin de maliyeti hızla artıyor; Kongre’ye bildirilen tahminlere göre sadece savaşın ilk altı gününde maliyet 11,3 milyar doları aştı. Bu durum, ABD’nin bu müdahalenin sürdürülebilirliği konusunda şüpheleri artırıyor.

Saf bir Çin perspektifinden bakıldığında, özellikle maliyetli hava savunma ve füze karşı önlemlerinin ABD tarafından tüketilmesi, Pekin için olumlu bir haber. ABD, yalnızca 2025’te yaklaşık 600 Patriot füzesini üretmişken, medya tahminleri savaşın ilk iki haftasında yüzlerce füzenin kullanıldığını öne sürüyor. Bu durum, askeri tüketim hızı ile sanayi üretim kapasitesi arasındaki farkı gözler önüne seriyor. Çin, Tayvan ve Güney Çin Denizi çevresinde caydırıcı dengeyi değerlendirirken bu tür göstergeleri yakından izliyor.

gthyj
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Eylül 2025’te Pekin’deki “Halk Salonu”nda İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ı kabul ederken (İran Cumhurbaşkanlığı)

Sorun yalnızca ABD stoklarının azalması değil; Pekin’e sembolik ve operasyonel manevra alanı da sağlanıyor. Washington Post’un yayımladığı bir rapor, Çin’in Güney Çin Denizi’ndeki ihtilaflı alanlarda dolgu ve inşaat çalışmalarını artırdığını, bölgesel güçlerin ise daha gergin ve ABD’nin tüm cepheleri aynı anda güvence altına alabileceğine daha az inançlı olduğunu aktarıyor. Ancak bu alan açma durumu, Pekin’e açık bir zafer garantisi sunmuyor; sadece daha fazla baskı uygulama fırsatı veriyor.

Ekonomik değerlendirme

İkinci yol, ekonomik açıdan daha karmaşık. Çin, son yıllarda petrol ve diğer stratejik malların stoklarını artırmak için yoğun yatırımlar yaptı; bu, Şi Cinping’in sık sık tekrarladığı “en kötü senaryolar” uyarılarıyla uyumlu.

Şarku’l Avsat’ın Financial Times’tan aktardığı analize göre, Pekin’in petrol stokları şu an 1,1–1,4 milyar varil arasında, bazı tahminler ise 2 milyar varili aşıyor. Bu miktar, Çin’in günlük ithalatının 100 günü aşkın bölümünü karşılayabilir ve onu geçici arz şoklarına karşı diğer Asya ekonomilerinden daha iyi hazırlıklı hale getiriyor.

grth
Çin’in Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi, 12 Mart’ta Güvenlik Konseyi’nde İran’a yaptırım uygulanmasına karşı oy kullanırken (Reuters)

Buna ek olarak, Çin sadece stok biriktirmekle kalmadı, kriz yönetimi araçlarını da kullanıyor. Mart ayında rafine yakıt ihracatını durdurarak iç pazarı korudu, gübre stoklarını erken serbest bırakarak arz eksikliklerini ve fiyat artışlarını dengelemeye çalıştı. Büyük rafineriler ise daha az karlı petrokimyasal ürünler yerine yerel yakıt üretimine yöneldi. Bu adımlar, Çin’in dış şokların toplumsal ve endüstriyel iç yansımalarını önlemeye yönelik erken ve savunmacı bir mantıkla hareket ettiğini gösteriyor.

thyj67u
Şi, 14 Şubat’ta Pekin’de eski İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’yi kabul ederken (AP)

Ancak bu koruma mutlak değil; Çin’in petrol ithalatının yaklaşık üçte biri ve gaz ithalatının yaklaşık dörtte biri Hürmüz Boğazı’ndan geçiyor. Reuters, Çin’in petrol arzının yaklaşık yarısının Körfez bölgesinden geldiğini ve Asya’nın genelinde petrol ihtiyacının yaklaşık yüzde 60’ının Ortadoğu’ya bağlı olduğunu bildiriyor. Bazı Çin veya İran sevkiyatları boğazdan geçmeye devam etse de, uzun süreli veya neredeyse tam bir kapanma nakliye ve sigorta maliyetlerini artırır, rafineri kâr marjlarını baskılar ve gaz, gübre, kükürt ve metanol gibi hammadde tedarik zincirlerini aksatır. Uluslararası Enerji Ajansı, mevcut durumu tarihin en büyük petrol tedarik kesintisi olarak nitelendiriyor ve bu ay dünya arzının günde yaklaşık 8 milyon varil azalmasının beklendiğini vurguluyor. Bu, sorunun artık geçici bir fiyat dalgalanması olmadığını gösteriyor.

ABD ile güç dengesizliği

İşte Çin’in kazancının sınırları burada ortaya çıkıyor. Pekin, savaşı diplomatik olarak kullanabilir ve bazı Asya ülkelerinin tam olarak ABD’ye bağımlı olmak yerine daha fazla “kendine yeterlilik” arayışına yönelmesini teşvik edebilir. Ayrıca kriz, Çin’in Rusya ile enerji bağlarını derinleştirmesine yol açabilir; geçtiğimiz yıl Sibirya-1 hattı üzerinden Çin’e yapılan ihracat 38,8 milyar metreküpe ulaştı ve Sibirya-2 projesi fiyat anlaşmazlıklarına rağmen gündemde duruyor. Çin’in rafinerileri de daha önce İran ve Rusya’dan ucuz petrol stokları biriktirmişti, bu kısa vadeli bir tampon sağladı.

Ancak bunların hepsini büyük bir stratejik kazanca çevirmek üç sınırlama ile karşılaşıyor:

Çin’in ABD’nin aksine küresel deniz ve askeri hareket özgürlüğü yok; enerji yollarını uzun süreli çatışmada güvence altına almak için yeterli değil.

ABD’nin dikkatinin dağılması Çin’in kapsamlı güç farkını ortadan kaldırmıyor; bu fark hem askeri yayılma, hem ittifak ağları, hem finansal ve denizcilik teknolojilerinde hâlâ mevcut.

Çin’in kendisi doğrudan çatışmaya girmekten çekiniyor; zira zaten yavaşlayan ekonomisi uzun ve maliyetli enerji şoklarını karşılamaya daha az hazır.

Bu nedenle Çin, şu ana kadar savaşı saldırgan biçimde kullanmaktan çok, risk yönetimine odaklanmış görünüyor. Bazı sevkiyatların geçişini güvence altına almak, yakıtı iç piyasada tutmak ve stokları dikkatli kullanmak gibi adımlar atıyor; ancak küresel güç dengelerini tersine çevirdiğine dair kendinden emin bir tutum sergilemiyor.

Sonuç

Özetle, Çin İran savaşından gerçekten fayda sağlıyor; ancak bu fayda doğrudan veya ücretsiz değil. ABD’nin dikkatinin dağılmasından, Asya’daki güvenin sarsılmasından ve ABD’nin tüketilmesinin açtığı boşluktan kazanç elde ediyor. Aynı zamanda, enerji güvenliği ve stokların endüstriyel esnekliğe dönüşümü konusunda ciddi bir sınavla karşı karşıya.

Bugün Çin, “endişeli kazanan” konumunda: diplomatik olarak daha güçlü, ancak ekonomik veya stratejik olarak sınırsız değil; dış şoklara karşı nispeten dayanıklı, fakat tamamen etkilenmez durumda değil.


Savaş, İran'ın siyasi haritasını nasıl değiştirdi?

Ortadoğu ve bölgenin kaynakları üzerindeki uluslararası hakimiyet mücadelesi anlaşılmadan, mevcut savaş anlaşılamaz (Independent Arabia)
Ortadoğu ve bölgenin kaynakları üzerindeki uluslararası hakimiyet mücadelesi anlaşılmadan, mevcut savaş anlaşılamaz (Independent Arabia)
TT

Savaş, İran'ın siyasi haritasını nasıl değiştirdi?

Ortadoğu ve bölgenin kaynakları üzerindeki uluslararası hakimiyet mücadelesi anlaşılmadan, mevcut savaş anlaşılamaz (Independent Arabia)
Ortadoğu ve bölgenin kaynakları üzerindeki uluslararası hakimiyet mücadelesi anlaşılmadan, mevcut savaş anlaşılamaz (Independent Arabia)

Yusuf Azizi

Dikkatli bir şekilde bakıldığında Filistin, bir yandan İsrail ve ABD ile diğer yandan İran arasında devam eden mevcut savaşın en önemli temel nedenlerinden ve ana itici güçlerinden biri olarak görülebilir.

İran Anayasası’nın 15’inci maddesi, ‘zulüm görenlerin, Müslümanların haklarının ve ezilen halkların’ desteklenmesini vurguluyor. Bu ilkeler, rejimin genel politikalarında Filistin davasının desteklenmesini de kapsayacak şekilde yorumlanıyor ve bu durum, İran rejiminin kurucusu Ayetullah Humeyni'nin düşüncesine ve ülkedeki radikal İslamcı akımın görüşüne dayanıyor. Humeyni, Kudüs'e ulaşmak için Irak'ı işgal etmeyi hedefliyordu, ancak başarısız oldu ve ‘zehirli kadehten yudumlamak’ zorunda kaldı. Ancak halefi Ali Hamaney yöntemleri değiştirmeye çalıştı ve ‘Şii Hilali’ olarak adlandırılan bir plan çizerek Şii grupların bulunduğu ülkelerde nüfuz kolları oluşturmayı planladı. Bu amacı gerçekleştirmek için de 1988 yılında Kudüs Gücü’nü kurdu.

Kudüs'e ulaşmak (ve ardından Şii Hilali’ni oluşturmak), Humeyni ve Hamaney için ‘Bereketli Hilal'e hakim olmak ve Akdeniz'e inmek anlamına geliyordu. Amaç, İslam fetihlerinden önceki Sasani İmparatorluğu döneminde olduğu gibi Pers İmparatorluğu’nun geçmişteki ihtişamını geri kazanma yönündeki tarihi hayallerini, bu kez İslami bir söylemle gerçekleştirmekti.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Ali Hamaney ve projesini destekleyen derin devletin motivasyonları, mezhepçi ve Fars milliyetçiliği temelleri üzerine inşa edildi. İran, onun döneminde güçlü bir bölgesel nükleer devlet olmaya çalıştı ve ‘küçük emperyalizm’ olarak tanımlanabilecek İsrail'e ve büyük emperyalizme, yani ABD'ye karşıt bir yaklaşım benimsedi.

Ali Hamaney, 1953 yılında dönemin İran Başbakanı Dr. Muhammed Musaddık yönetiminin devrilmesinde ve Şah'ın otoriter yönetiminin devam etmesinde ana etken olarak görülen ABD'ye karşı halkın tarihi hoşnutsuzluğunu kullandı.

İran'ın iç durumu ve rejimin ayakta kalmasının nedeni

İran toplumu hem yatay hem de dikey olarak incelenebilir. Yatay düzlemde, ulusal ve etnik bir mozaikle karşı karşıyayız. İran nüfusunun yüzde 50'sinden fazlasını Farslar oluştururken bu topraklarda Azeriler, Kürtler, Araplar, Beluçlar, Türkmenler ve diğer topluluklar da yaşıyor. Ancak bu etnik grupların çıkarları her zaman ortak olmuyor.

Derinlemesine bir perspektifle baktığımızda İran toplumunun yaşadığı ekonomik, siyasi ve sosyal krizler nedeniyle artık eskisi kadar popüler olmayan bir sosyal hiyerarşi görüyoruz. Yoksul kesimin, orta sınıfın, ezilen etnik grupların ve kadınların hoşnutsuzluğu, 2009 yılından bu yana İran'da yaşanan birçok protesto ve ayaklanmada kendini gösterdi. Bunların sonuncusu, geçtiğimiz ocak ayında binlerce göstericinin hayatını kaybettiği protesto gösterisiydi.

Ancak 28 Şubat'ta patlak veren mevcut savaş, ABD ve İsrail'in İran'a düzenlediği saldırının ardından, İran'daki çatışmanın siyasi haritasını değiştirdi. Başkan Donald Trump'ın ve daha çok da İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun, Dini Lider Hamaney ve bazı üst düzey yetkililerin öldürülmesinin ardından rejime öfkeli İran halkına sokaklara çıkıp devlet kurumlarını basma çağrıları yapmalarına rağmen, bu çağrılara yanıt verenler çok azdı. Hatta rejimin performansından memnun olmayan orta sınıf ve işçi kesimlerinden azımsanmayacak büyüklükte bir kesim rejimi destekledi.

Bu durum, İran’daki ulusal ve sol muhalefetin baskısıyla, rejime olan sevgiden ziyade, saldırganlara duyulan nefretten ve onların, askeri ve nükleer kurumların yanı sıra ülkenin altyapısını, sivil ve ekonomik tesislerini de tahrip eden saldırılara verilen tepkiden kaynaklandı. Buna, İran’ın bölünmesi ya da federal bir devlete dönüştürülmesi korkusu da ekleniyor.

Aslında, ABD'nin İran'daki dini rejimi devirmek ya da en azından zayıflatmak için güvendiği en önemli Fars olmayan halk, Fars olmayan halklar arasında en organize ve en iyi silahlanmış olan Kürt halkıdır. Onları, çoğunluğu Sünni olan ve İran’daki mezhepçi yönetime düşmanlık besleyen Beluçlar ve Sünniler izlese de Kürt hareketi seküler nitelikteyken, Beluçların silahlı siyasi hareketi Sünni dini niteliktedir.

İran'daki Kürtler nüfusun yaklaşık yüzde 10'unu oluşturuyor. Bunların yaklaşık yüzde 40'ı Şii. Beluçlar ise nüfusun yaklaşık yüzde 4'ünü oluşturuyor. Ayrıca çoğu Şii olan Azeri Türkleri hem Kürtlerle olan anlaşmazlıkları nedeniyle hem de tarihi ve ekonomik nedenlerden ötürü Kürtlerin niyetlerinden şüphe duyuyorlar. İran’daki Azeri Türkleri bazen rejime bazen muhalefete yakın eğilim gösteriyor. Aynı durum bir dereceye kadar Ahvaz'daki Araplar için de geçerli. Bu da İran’daki Arapların ve Türklerin ülkedeki monarşinin geri dönmesinden duydukları korkuyu pekiştiriyor.

Farsların diğer hiçbir milletten daha fazla, Fars dini otoritesinin zayıflamasından ve onların ifadesiyle ‘İran'ın parçalanmasından’ korktukları için ABD-İsrail saldırısına karşı durduklarını unutmamalıyız. İşte burada İran'ın durumu ile Irak'ın (ya da Afganistan, Suriye ve Libya'nın) durumu arasındaki fark ortaya çıkıyor. Irak'ta Kürtler nüfusun yaklaşık yüzde 25'ini oluşturuyor. Şiilerle ve az sayıda Sünnilerle ittifak kurarak Irak'ın çoğu bölgesini temsil eden bir siyasi güç oluşturdular. Saddam Hüseyin'i devirmek için Amerikalılar ve İngilizlerle ittifak kurdular. İran'da ise böyle bir durum görülmedi. Irak’ta 2003 yılına kadar iktidarı elinde tutan Sünni Araplar, Kürtlere haklar tanıma konusunda daha esnek davranmışlardı. Bu durum, 1970 yılında Irak rejiminin Kürtlerin haklarını tanıması ve onlara özerklik vermesiyle ortaya çıktı. Bu yıl Suriye’de de benzer bir duruma tanık olduk. Ayrıca 20 yıldan fazla bir süre önce Fas ve Cezayir’de Amaziglere kültürel haklarının tanınmasında da benzer bir durum yaşanmıştı.

İranlıların çoğu, kendilerini Ahameniş Pers İmparatorluğu'nun kurucusu Büyük Kiros (526-576 M.Ö.) döneminden beri bugün İran Devleti olarak bilinen toprakların tarihi sahipleri olarak görüyor ve Pers kökenli olmayan halkların iktidar ve servetten adil bir şekilde pay almasını istemiyor. Çoğu, farklı görüşlere sahip olsalar da İran'ın bölgede genişlemeci bir emperyalist rol üstlenmesini tercih ediyor.

Dolayısıyla Pers halkına ayrıcalıklar tanıyan İran devletini korumak ve parçalanmasını önlemek için en iyi yolun bu iki saldırgan güçle ittifak kurmak olduğunu düşünen monarşi destekçisi kesim dışında ülkelerine yönelik ABD-İsrail saldırısına karşı çıkıyorlar. Fakat bu monarşistler, Pers halkı içinde çoğunluğu oluşturmuyor.

Mesele sadece İran halkının siyasi psikolojisiyle ilgili değil. Ali Hamaney'in şahsi psikolojisi, siyasi yetiştirilme tarzı, katı tutumu ve mesihçi ahiret inancı da, savaş ve öncesindeki protestolar sırasında yaşanan büyük yıkım ve kayıplara rağmen yönetici elitlerin ayakta kalmasına katkıda bulundu. Hamaney, Muammer Kaddafi, Saddam Hüseyin ve Beşşar Esed'in kaderini paylaşmaktan kaçınmaya çalıştı.

Mücteba Hamaney’in düşünce yapısı ve yaklaşımı ise babası Ali Hamaney’inkinden çok da farklı değil. Hatta eşinin, babasının ve annesinin öldürülmesi, katı tutumunu sürdürmesini ve Amerikalılar ile İsraillilerden intikam alma arzusunu daha da pekiştirdi.

Ayrıca, Ortadoğu'da şu anda devam eden çatışmada Irak milislerinin, Lübnan'daki Hizbullah'ın ve Yemen'deki Husilerin rolünü de unutmamak gerekir. Zira Tahran'ın talebi üzerine Sanaa'nın da çatışmaya gireceği tahmin ediliyor.

Son olarak, Mısır ve Körfez ülkelerinin, İran'ın saldırılarına rağmen, İsrail'in yanında yer almamak için Tahran'a karşı bir savaşa girmek istemediklerine dikkati çekmeliyiz. Bu ülkeler, herhangi bir Arap-İsrail-ABD ve belki de Avrupa ittifakının İran rejimini devirmesine veya zayıflatmasına yol açabileceğini ve bunun da İsrail'i Ortadoğu'nun tartışmasız hakim gücü haline getireceğini düşünüyor.

Eğer ABD ve İsrail, şimdiye kadar tanık olduğumuz iki haftadan fazla süren yıkıcı savaşın ardından İran rejimini deviremezlerse, roketlerin uğultusu ve bombaların sesi dinledikten sonra bu görevi muhtemelen İranlılar kendileri yerine getirecekler.

İran'daki otoriter dini rejimin çözümü, nihayetinde İran halkının, özellikle de Fars halkının elinden, başkent Tahran'da gerçekleşecek.

Eğer ulusal ve demokratik bir halk hareketi ortaya çıkmazsa, İran'da demokratik ve ademi merkeziyetçi bir yönetim kurulamaz. Zira bu, 1909 Anayasa Devrimi'nden 1979 İran İslam Devrimi'ne, genel olarak ülkenin ve özellikle de Fars olmayan bölgelerin tanık olduğu birçok ayaklanmaya kadar İranlıların hayalini süsleyen bir hayal.

Uluslararası çatışma bağlamında savaş

Ortadoğu’daki hakimiyet ve kaynaklar üzerine süren uluslararası çatışmayı anlamadan mevcut savaş anlaşılamaz. ABD ile Çin arasındaki ekonomik ve siyasi rekabet, Ortadoğu’da şu anda yaşananların tam merkezinde yer alıyor. Bu durum, iki ekonomik proje arasındaki rekabete işaret edilebilir. Bunlardan birincisi, Pekin tarafından benimsenen ve İran tarafından desteklenen Kuşak ve Yol Girişimi. İkincisi ise Hindistan'dan Körfez ülkelerine, oradan Hayfa'ya ve ardından Avrupa'ya uzanan ticaret yolu. Bu projeye İran ve Çin karşı çıkıyor.

Bölge düzeyinde ise İran, Türkiye ve İsrail olmak üzere Arap olmayan üç ülke, birbiriyle çelişen bölgesel projeler kapsamında rekabet halindeler. Bu bağlamda ABD ve İsrail, ‘güç yoluyla barış’ söyleminde birleşiyor. Bu proje, bir süre önce yayınlanan ve Washington'un Venezuela ve İran'da yaptıklarında açıkça ortaya çıkan ABD ulusal güvenlik stratejisiyle teyit edildi. Bazı gözlemciler, İran'ın zayıflaması halinde İsrail ve Türkiye'nin konumunun güçleneceğini, savaşın bir kazanan ve bir kaybedenle sonuçlanmayacağını, bunun yerine bölgede yeni bir güç dengesi oluşacağını düşünüyor.