Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu: ABD'nin GKRY'ye silah ambargosunu kaldırma kararına somut adımla cevap vereceğiz

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, "ABD'nin bu kararına (GKRY'ye silah ambargosunu kaldırması) somut adımla cevap vereceğiz. Madem tırmanma istiyorsunuz Ada'da, biz de gereğini yapacağız." dedi.

Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu (EPA)
Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu (EPA)
TT

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu: ABD'nin GKRY'ye silah ambargosunu kaldırma kararına somut adımla cevap vereceğiz

Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu (EPA)
Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu (EPA)

Çavuşoğlu, "2023'e Doğru Şehir Buluşmaları" programı kapsamında geldiği Muğla'da, Sıtkı Koçman Üniversitesi Öğrenci sarayı VIP Salonu'nda basın toplantısı düzenledi.
Kıbrıs Rum kesimine silah yardımı hakkında konuşan Çavuşoğlu, "Bu konu Milli Güvenlik Kurulunda değerlendirildi. Bu noktaya nasıl geldik. Biz garantör ülkeyiz. Garantör ülke olarak KKTC'nin de haklarını savunmak zorundayız. Oradaki Türk kardeşlerimizi korumak, kollamak bizim hakkımız. 1960'lar, 1974'ler konuşuluyor ama o günler geçti artık. O günlere dönülmesine müsaade etmeyiz. Her zaman KKTC'nin haklarını koruduk, koruyacağız." açıklamasında bulundu.
ABD'nin son dönemde aldığı bir kararının olduğunu anımsatan Çavuşoğlu, şunları kaydetti:
"Güney Kıbrıs Rum kesimine yönelik silah ambargoları var. Bunun da sebeplerinden bir tanesi, Rum tarafının kara para aklamada en önde gelen yerlerden birisi olması. Neymiş efendim, son zamanlarda Rum kesimi ABD ile kara para aklama konusunda iş birliği yapmış. Kara para aklama konusunda da iş birliği yapmış olabilir. Benim elimde veriler olmadığı için net bir şey söyleyemeyeceğim. Ama bunun karşılığı Rum tarafının ABD'den silah almasına izin vermek mi olması lazım. Başka destekler verebilir, maddi destek verebilir. Ama Ada'da Türk tarafı-Rum tarafı dengesi var. ABD, Türkiye ve Yunanistan arasında da bir denge politikası izliyordu. Bu politikadan 2 yıldır uzaklaşmaya başladı. Bu konuda biz uyardık. Bu son kararıyla da aslında denge politikasını tamamıyla bozduğunu, tamamen Rum yanlısı olduğunu gösteriyor ABD. ABD bir karar aldı. Rum tarafı silah alır, almaz. Bugüne kadar KKTC'de biz gerekli tedbirleri aldık. Bu karardan sonra biz de ilaveten buraya ne gerekiyorsa takviye yapacağız. Silah anlamında ne gerekiyorsa bunu yapacağız. ABD'nin bu kararına biz somut adımla cevap vereceğiz. Madem tırmanma istiyorsunuz Ada'da, biz de gereğini yapacağız. KKTC ve Kıbrıs Türkünü korumak için her türlü adımı atacağız."
Bunların teknik konular olduğunu anlatan Çavuşoğlu, Milli Savunma Bakanlığının bu konuda değerlendirmelerini yaptığını söyledi.
ABD'nin bu kararına somut bir adımla tepki vermeleri gerektiğini belirten Çavuşoğlu, "Artık başkalarının aldığı kararlara boyun eğmeyen bir Türkiye'nin olduğunu da dosta düşmana herkese göstermemiz gerekiyor." ifadesini kullandı.
Çavuşoğlu, Yunanistan'ın uluslararası hukuka aykırı bir şekilde silahsızlandırılmış adaların statüsünü ihlal etmesiyle ilgili olarak Türkiye'nin gerekli tedbirleri alacağını bildirdi.
"Biz de NATO üyesiyiz, biz olur vermeseydik Yunanistan NATO'ya üye olamazdı." diyen Çavuşoğlu, "Biliyorsunuz Yunanistan ayrıldı ve tekrar geldi. Yunanistan 'Arkamda o var, yanımda bu var.' gibi söylemlerin arkasına sığınırsa kendini aldatmış olur. Yarın herhangi bir durumda geçmişte olduğu gibi bugün kendisine gaz verenlerin hiçbirisini Yunanistan yanında göremez. Biz komşuyuz, biz yan yana olan iki ülkeyiz. Sorunlarımız var ve bunları çözmek için diplomasiyi ön plana çıkardık." dedi.
"AB, maalesef yüzde 100 haksız olduğu halde Yunanistan'ın yanında olmaya çalışıyor."
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın 14 Mart'ta Yunanistan Başbakanı'nı İstanbul'da misafir ettiğini ve burada gayet güzel bir mutabakata varıldığını hatırlatan Çavuşoğlu, şunları söyledi:
"Diplomasi yoluyla sorunlarımızı çözelim, birbirimizin aleyhinde olmayalım, üçüncü ülkeleri devreye sokmayalım. Mutabakat buydu ama Yunanistan 15 gün geçmedi tam tersine davranmaya başladı. Miçotakis'in New York'a gitmesiyle birlikte. Böyle uluslararası hukuktan yana olması lazım. Anlaşmalar varsa bu anlaşmalara uymak gerekiyor. Sonuçta Yunanistan'ın AB'nin arkasına sığınmasının da Yunanistan'a bir faydası olmaz. Siyasi cevaplar, demagoji, zayıf, cılız, hukuki argümanları ortaya koyamıyor. Tüm bu tezlerini ve yalanlarını çürüten mektuplarımızı görünce zaten zıvanadan çıktılar. Yunanistan AB tam arkamızda olur anlayışına sığınırsa yanılır. AB maalesef yüzde 100 haksız olduğu halde Yunanistan'ın yanında olmaya çalışıyor. O da uluslararası hukukun, hukukun üstünlüğünün, hakkın, hukukun eviyiz diye caka satan bir örgütten bahsediyoruz. Onlar da sorunun çözümüne katkı sağlamıyor. Oysa biz sorunlar için çözüm önerileri sunuyoruz. Hem Kıbrıs'ta hakça paylaşım, hem Ege'de sorunların çözümüyle ilgili biz her zaman öneriler ortaya koyuyoruz ama bizim üyemiz her şartta haklıdır yaklaşımının da bir faydası olmaz."
12 adaların silahlandırılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz sorusu üzerine, Çavuşoğlu, şunları ifade etti:
"Silahsızlandırılmış adalardan bahsediyorum. Yunanistan’ın ihlal ettiği adalar. 1923 Lozan Antlaşması ile Yunanistan'a verildi bunların bir kısmı. Biz bu anlaşmanın tarafıyız. Bir kısım da 1947 Paris Barış Antlaşması ile verildi. Biz o anlaşmanın tarafı değiliz ama Türkiye’nin taraf olup olmaması da önemli değil. Bu anlaşmalar niçin imzalanmış? Barışı tesis etmek için imzalandı. Barışın şartları olarak Yunanistan’a ‘Bu adaları tamam sana verdik, senin ama bunları silahlandıramazsın.’ Yunanistan bu adaları 1960’larda silahlandırmaya başladı. Önce inkar etti, sonra Kıbrıs Barış Harekatı'ndan sonra 'Bize tehdit var o yüzden silahlandırıyoruz.' dedi. Tabii bu statü ihlali o günlerde başladı. Biz bu silahsızlandırılmış adaların statüsünü ihlal eden Yunanistan’ı bu adımlarına karşı BM'ye bir mektup yazdık. Dedik ki 'Bu alınan adalar bu şartlarda verildi, anlaşmalar da ortada. Dolayısı ile Yunanistan bu ihlalden vazgeçmezse bu adaların egemenliği tartışılır.' Yunanistan hukuki bir cevap vermek yerine 'Türkiye bizim egemenliğimizi ihlal ediyor, tehdit ediyor.' demeye başladı. Oysa anlaşmalar var. Anlaşmayı ihlal eden Yunanistan. 8 ay sonra bir cevap yazdı. Biz tabii bir cevap daha yazdık. Yunanistan’ın iki cevabı oldu. İkisi de zayıf, cılız siyasi demogojiden ibaret. Hukuki yönü çok zayıf. Biz en son geçtiğimiz günlerde üçüncü bir mektubumuzu hukukçular ile oturduk. Yunanistan’ın içine düştüğü komik durumu anlatırken yine hukuki argümanlarımızı bir kere daha güçlü bir şekilde ortaya koyduk. Yunanistan’ı da esasen zıvanadan çıkaran bu, delirten bu. Türkiye soğukkanlı hukuki argümanları, bu anlaşmalara ne kadar bağlı olduğunu ortaya koyuyor. Yunanistan diyor ki 1947 Paris Barış Antlaşması'na Türkiye taraf değil. Türkiye'nin taraf olup olmaması değil, o zaman sana verilmiş, İtalyanlar vermiş ama şart koşmuş. İmza atmışsın. Kime karşı silahlandırıyorsun bunu. Türkiye'ye karşı silahlanıyorsun. Silahlandırmayacaksın. Barışın korunması için bu şart. Bu şartı bozuyorsan Türkiye'nin de eli kolu bağlı olarak beklemesi mümkün değil. Dedeağaç ve diğer bölgelerde ABD'nin sığınak yapması değişik bahaneler, efendim Rusya imiş, oraymış, buraymış, vesaire ama görüntüler öyle değil. En son Yunanistan’a verilen zırhlı araçları da bizim uçaklarımız tespit etti. Bundan da çok rahatsız oldular. Attıkları her adımın farkında olduğumuzdan da rahatsız oldular. Bu silahsızlandırılmış adaların statüsünü ihlal ettikleri bu adaları da bazılarını getirdiler bunu de tespit ettik. Bunun peşini tabii bırakmayacağız. Yunanistan ve Ankara büyükelçilerini bakanlığımıza çağırdık. Gerekli protestoları yaptık. Bundan sonra da adımlarımızı buna göre atacağız."
Mavi Vatan’a ilişkin bir soruyu yanıtlayan Çavuşoğlu şunları kaydetti:
“Dış politika milli bir politikadır. Dış politikayı içerideki kısır çekişmelere kurban etmemek lazım. Türkiye'nin milli menfaatlerini bir siyasete ya da çekişmeye kurban etmemek lazım. Adalarla ilgili önceden muhalefet milletvekilleri de gündeme getiriyordu, şimdi getirmiyorlar. Neden getirmiyorlar? Çünkü biz onlara gerçekleri belgelerle arşivlerle gösterdik. Ne yapıyorlardı? ‘AK Parti hükümetleri döneminde şu oldu bu oldu’ Bizim cevabımız gayet net. Biz AK Parti iktidarları ya da Cumhur İttifakı temize çıksın diye ülkemize zarar verecek açıklamalardan da imtina ediyoruz. Yani muhalefeti kötülemek için AK Parti'yi temize çıkarmak için ülkemizin menfaatlerine zararlı ise adım atmaktan biz imtina ederiz. Cumhurbaşkanı'mız da biz de öyle ama bizim cevabımız net. 1996 Kardak krizinden sonra hukuki ve fiziki statüsünde herhangi bir değişiklik olmamıştır. En son zırhlı araç. Zaten adaların statüsü zaten 60’lı yıllardan itibaren ihlal edilmiş. Bu bir mazeret değil ama yani ilaveten bu zırhlı araçları gönderdiler. Onu saymazsak, 1996 Kardak krizinden sonra böyle bir statünün ihlali olmamıştır. Dolayısıyla AK Parti'yi kötülemek için kara propaganda yapmaya gerek yok."
Çavuşoğlu, burada yaptığı konuşmada, Muğla'nın turizm ve tarımın göz bebeği olduğunu, Muğla ve 13 ilçesinde çeşitli programlarla hemşehrileriyle bir araya geleceklerini söyledi.
Toplam uzunluğu 1400 kilometreyi bulan sahiliyle Muğla'nın ülkenin en uzun kıyı şeridine sahip olduğunu belirten Çavuşoğlu, "Ege'deki haklarımızın korunmasında Muğla bizim için çok önemlidir. Yörük Türkmen diyarı Muğla'mız Antalya gibi ülkemizin turizm lokomotifidir. Turizm diplomasisine çok büyük önem veriyoruz. Bakanlık olarak Turizm Bakanlığımızın bu konudaki çalışmalarına da büyük önem veriyoruz. Turizm diplomasisinin bize de çok katkısı var." dedi.
Çavuşoğlu, daha fazla ve nitelikli turist çekmek için Kültür ve Turizm Bakanlığı ve sektör temsilcileriyle iş birliğinde çalıştıklarını anlattı. Türkiye'nin her coğrafyada diplomasisiyle iz bıraktığını dile getiren Çavuşoğlu, şöyle konuştu:
"Kafkaslar, Balkanlar, Afrika, Karayipler, Avrupa ve Asya... Her coğrafyada etkin ve güçlü bir Türkiye var. Geniş ufuklu, gerçekçi ve ilkeli bir politika yürütüyoruz. Her coğrafyada insanımızın girişimci yanı ve medeniyetimizin insani değerleriyle boy gösteriyoruz. Hem doğuyla hem batıyla konuşabilmemiz dış politikamıza güç katıyor. Türkiye kritik süreçlerin, diyalogları kolaylaştırıcı ve çözüm üreten ana aktörleri arasındadır. Avrupa'nın ortasındaki savaş 7 aydır devam ediyor. Salgın iklim değişikliği göç, enerji ve gıda krizleri gibi küresel sınamalar var. Bunlarla karşı karşıyayız. Küresel sistemin bu sınamalara çözüm üretemediğini bugün herkes kabul ediyor. Sistemin içinde olanlar da kabul ediyor."
Kriz dönemlerinde sağduyu, diyalog ve diplomasiyi öne çıkaran aktörlere ihtiyaç olduğuna dikkati çeken Çavuşoğlu, Cumhurbaşkanı'nın liderliğinde Türkiye'nin ortaya koyduğu küresel iddiayla tüm insanlığın sorunlarına çözüm arayışı içerisinde olduğunu vurguladı.
"Bambaşka bir Türkiye'yi hep birlikte inşa ettik"
Diplomasideki yoğun çabanın yanında birlikte ülkede de büyük hizmetler yapma gayretinde olduklarını ifade eden Çavuşoğlu, "Hükümetimiz son 20 yılda ortaya koyduğu eserlerle mihenk taşı haline gelmiştir. Türkiye’nin her bir köşesine yayılmış hizmetlerimiz var. Medeniyet bize bırakılan en büyük emanet. Muğla'da son 20 yılda 40 milyar lirayı aşan önemli kamu yatırımları gerçekleştirdik. Sağlık alanında yaptığımız bu devrim Muğla'nın sağlık turizmine canlılık getirecek hem şehir hem ülke ekonomisine önemli katkılar sağlayacak." diye konuştu.
Çavuşoğlu, konuşmasında Muğla'nın sağlık, eğitim ve diğer alanlarda yaptığı yatırımlar hakkında bilgi verdi. Muğla'da tek bir öğrencinin eğitim yılında açıkta kalmadığını vurgulayan Çavuşoğlu, tüm öğrencilerin yurtlara yerleştiğini bildirdi.
Muğla'nın turizmin yanında aynı zamanda tarım şehri olduğuna işaret eden Çavuşoğlu, 2 milyar lira destekle çiftçileri de yalnız bırakmadıklarını belirtti.
Ülkede son 20 yılda turizm, tarım, sanayi ve diplomaside büyük atılımlar yaşandığını vurgulayan Çavuşoğlu, "Bambaşka bir Türkiye'yi hep birlikte inşa ettik. Ülkemizi daha ileriye hep birlikte ileriye taşıyacağız." dedi.
Çavuşoğlu, Muğla'nın tarımdan turizme Türkiye ekonomisine ciddi katkı sağladığını, devletin de Muğla ekonomisini daha yukarıya taşımak için çalışacağını kaydetti.



İsrail, E1 yerleşim projesi için Filistinlilere ait yapıları yıkacağını duyurdu

İsrail'in aşırı sağcı Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, Batı Şeria'daki E1 haritasını incelerken (AFP)
İsrail'in aşırı sağcı Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, Batı Şeria'daki E1 haritasını incelerken (AFP)
TT

İsrail, E1 yerleşim projesi için Filistinlilere ait yapıları yıkacağını duyurdu

İsrail'in aşırı sağcı Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, Batı Şeria'daki E1 haritasını incelerken (AFP)
İsrail'in aşırı sağcı Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, Batı Şeria'daki E1 haritasını incelerken (AFP)

İsrail, bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını tehdit eden en tehlikeli yerleşim projesi olan Batı Şeria'nın ortasındaki E1 yerleşim planını hayata geçirmek için bir adım daha attı. İsrail, Birleşmiş Milletler (BM) ve Avrupa ülkeleri tarafından projenin derhal durdurulması yönündeki çağrıları görmezden geliyor.

İşgalci İsrail güçleri dün, işgal altındaki Kudüs'ün güneydoğusundaki el-Eizariya beldesinde, Batı Şeria'nın ortasındaki Ma'ale Adumim yerleşim birimini Kudüs'e bağlamayı amaçlayan yerleşim planı kapsamında yer alan 50 yapı ve dükkânın yıkılacağını bildirdi.

Kudüs Valiliği tarafından dün yapılan açıklamada, şu ifadeler yer aldı:

“İşgalci İsrail makamları, beldenin ana girişindeki el-Meştal bölgesinde bulunan yaklaşık 50 vatandaşa, 2025 yılının ağustos ayında kendilerine tebliğ edilen yıkım bildirimlerinin uygulanması öncesinde, önümüzdeki pazar sabahı itibarıyla dükkanlarını ve ticari tesislerini boşaltmaları gerektiğini bildirdi. Bu uyarı, bölgedeki E1 planının uygulanmasına zemin hazırlamak amacıyla yapılmıştır."

İşgal yetkilileri, belirlenen süre içinde tahliyeye uyulmaması halinde bu tesisleri ve içindeki eşyaları da dahil olmak üzere yıkmakla tehdit etti.

Kudüs Valiliği'ne göre bu adım, yıkım kararlarına karşı işgalci İsrail mahkemesine sunulan ve bu ayın ortalarında karara bağlanması planlanan itirazlara rağmen atılıyor.

Yaklaşık 12 kilometrekarelik bir alanı kapsayan E1 planı, 1990’lı yıllardan bu yana gündemdeydi, ancak geniş çaplı uluslararası itirazlarla karşılaştı. Bu yüzden planın resmi olarak başlatılması ertelendi. Ta ki aşırı sağcı Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, 2025 yılının ağustos ayı sonlarından önce plan için nihai onayı alana kadar. Smotrich, on yıllardır dondurulmuş durumda olan planın, Savunma Bakanlığı'na bağlı Sivil İdare'nin Üst Planlama Komitesi'nden resmi olarak yeşil ışık aldığını duyurdu. Savunma Bakanlığı'nda yerleşim yerlerinin inşasında geniş yetkiler veren bir bakanlık görevini de yürüten Smotrich, o zamanki kararı ‘tarihi’ olarak nitelendirdi. Ayrıca inşaat planını ‘iki devletli çözümü fiilen ortadan kaldıran ve Yahudi halkının İsrail topraklarının kalbindeki hakimiyetini pekiştiren önemli bir adım’ olarak tanımladı. Smotrich, sloganlarla değil, eylemlerle Filistin devletini masadan silmeye çalıştığını söylüyor. Son on yılların en önemli yerleşim projesi olan bu plan, fiilen Batı Şeria'yı ikiye bölüyor. Batı Şeria'da herhangi bir coğrafi bağlantıyı engelliyor. Kudüs'ü Batı Şeria'dan tamamen izole ediyor ve daha fazla Filistin toprağını yutuyor.

Plan, Kudüs şehrini Batı Şeria'nın ortasındaki devasa Ma'ale Adumim yerleşim birimiyle birleştirecek. İsrailli insan hakları kuruluşu B'Tselem, bu planın gelecekte bir Filistin devletinin kurulma olasılığını ciddi şekilde tehdit ettiğini ve iki uluslu bir apartheid yönetimini pekiştirdiğini söyledi.

Ulusal Bilgi Merkezi, tarihsel olarak ilan edilen hedefin yanı sıra, Ma'ale Adumim yerleşimini Kudüs'e bağlayarak Filistin mahallelerini doğal gelişim alanlarının dışına çıkarmak suretiyle, bu planın daha geniş bir perspektifte yaklaşık 600 kilometrekarelik bir alana (Batı Şeria'nın yaklaşık yüzde 10'u) kapsamındaki “Büyük Kudüs” vizyonuna hizmet ediyor.

E1 planı, ‘Yaşam Dokusu’ adlı yerleşim yolu projesine ve Filistinlilerin Batı Şeria'nın merkezinde hareket etmelerini engelleyip yakın Filistin bölgelerini tünellerdeki kontrollü geçitler aracılığıyla birbirine bağlamak için alternatif güzergahlara dayanıyor.

İsrail, geniş uluslararası muhalefete rağmen planı ilerletiyor ve bölgede ilan edilmemiş küçük yerleşim yerleri inşa ederken, Filistinli toplulukları oradan çıkarmak için çalışmalar sürüyor.

Dün Avrupa’dan aralarında bakan, büyükelçi ve yetkilinin de bulunduğu 400’den fazla diplomat, Avrupa Birliği (AB) liderlerine açık bir mektup göndererek İsrail'in işgal altındaki Batı Şeria'da binlerce ev inşa etmeyi planladığı E1 projesi ile gerçekleştirdiği ‘yasadışı ilhaka’ karşı ‘derhal harekete geçilmesi’ çağrısında bulundu.

Aralarında eski Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı Josep Borrell ve eski Belçika Başbakanı Guy Verhofstadt'ın da bulunduğu 448 imzacı, AB ve üye devletlerinin müttefikleriyle iş birliği içinde, İsrail'i Batı Şeria'daki Filistin topraklarını yasadışı olarak ilhak etmeye devam etmekten caydırmak için acil adımlar atması gerektiğini belirtti.

Bu çağrı, BM, AB ve birçok dünya liderinin İsrail'e bu projeden vazgeçmesi yönünde yaptıkları çağrılarla aynı bağlamda yapıldı.

İsrail hükümetinin 1 Haziran'da projenin kapsadığı bölgenin geliştirilmesine yönelik ayrıntılı ihaleler açmayı planladığını vurgulayan imzacılar, bunun için AB ve üye devletlerinin, özellikle 11 Mayıs'taki Dışişleri Konseyi toplantısında harekete geçmesi gerektiğini eklediler.

İmzacılar, AB’nin en azından, yasadışı yerleşim faaliyetlerine karışan tüm kişilere, özellikle de E1 bölgesi ile ilgili planı tanıtan, ihalelere katılan ve uygulayanlara karşı, vize yasağı ve AB’de ticari faaliyetlerde bulunma yasağı dahil olmak üzere, hedefli yaptırımlar uygulaması gerektiğini söylediler.

İsrail merkezli barış hareketi Peace Now’a göre mevcut İsrail hükümeti 2025 yılında 54 yerleşim biriminin inşasına onay vererek yerleşim birimleri inşa hızını rekor oranda artırdı.

Ayrıca, mevcut hükümetin 2022 yılında iktidara gelmesinden bu yana 100'den fazla yerleşim yeri onaylandı.

İsrail, “E1” projesinde binlerce yerleşim birimi inşa etmeyi planlıyor; bu, birkaç ayrı proje kapsamında oteller ve bir Tevrat Parkı da içeriyor.


İran savaşı sonrasında dünyada nükleer silahların yayılması artacak mı?

İran açıklarında, ufukta bir gemi Hürmüz Boğazı'ndan geçerken, 18 Nisan 2026 (AP)
İran açıklarında, ufukta bir gemi Hürmüz Boğazı'ndan geçerken, 18 Nisan 2026 (AP)
TT

İran savaşı sonrasında dünyada nükleer silahların yayılması artacak mı?

İran açıklarında, ufukta bir gemi Hürmüz Boğazı'ndan geçerken, 18 Nisan 2026 (AP)
İran açıklarında, ufukta bir gemi Hürmüz Boğazı'ndan geçerken, 18 Nisan 2026 (AP)

Christopher Phillips

ABD Başkanı Donald Trump’ın ABD ve İsrail’in İran’a karşı savaşını haklı çıkarmak için öne sürdüğü sayısız gerekçeden biri, Tahran’ın nükleer silah geliştirmesini engellemekti. Pakistan'ın arabuluculuğunda yürütülen görüşmeler, İran’ın nükleer programına belirli kısıtlamalar getirilmesini kabul etmesine yol açabilir fakat nükleer silahsızlanmaya yönelik uzun vadeli bir taahhüt halen oldukça uzak görünüyor. Buna karşın İranlı liderler nükleer silaha sahip olmanın düşmanlarını gelecekteki saldırılardan caydıracağına ikna olmuşlardır ve bu da onları nükleer bomba sahibi olmaya itti.

Bu, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) Genel Direktörü Rafael Mariano Grossi'nin nisan ortasında The Economist dergisine verdiği demeçte, nükleer silahların yayılmasının artmasından büyük endişe duyduğunu söylemesinin nedenlerinden birisi. Sonuç olarak İran nükleer silaha sahip olmaya yönelirse, Ortadoğu'daki komşuları da onun izinden gidebilir.

Ancak İran’ın sözde nükleer emelleri, bu hikâyenin sadece bir yönünü oluşturuyor. Trump’ın önceki açıklamaları çerçevesinde, çatışma sırasındaki tutumu, dünyanın dört bir yanındaki birçok ABD müttefikini, gelecekte bir nükleer saldırı olması durumunda Washington’ın kendilerini korumaya kalkışıp kalkışmayacağını sorgulamaya itti. Grossi'ye göre çoğu nükleer silahlanmaya şiddetle karşı çıkan Avrupa ve Doğu Asya hükümetleri ciddi müzakereler yürütüyor. Fakat görünüşte nükleer silahların yayılmasını durdurmayı amaçlayan bir savaşın sonuçları, bu silahların yayılma olasılığını artırmış olabilir mi? Bu oldukça ironik olur.

Çökmekte olan nükleer silahların yayılmasının önlenmesi

Teorik olarak, 1970 tarihli Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması (NPT) nükleer silahların yayılmasını yasaklıyor. NPT, o dönemde bu silaha sahip olduğunu resmi olarak kabul eden ABD, Sovyetler Birliği, Çin, Birleşik Krallık ve Fransa dışındaki hiçbir ülkenin nükleer silaha sahip olmaya çalışmamasını öngörse de İsrail, bu antlaşmayı kabul etmeyip nükleer silah edindi.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre NPT, 191 ülke tarafından imzalandı, ancak Hindistan, İsrail, Pakistan ve Güney Sudan ile 2003 yılından itibaren Kuzey Kore bu çerçevenin dışında kaldı. Bugün ‘Değişen küresel ortamda bu uluslararası konsensüs ayakta kalabilecek mi?’ sorusunun yanıtı halen belirsizliğini koruyor.

Soğuk Savaş'ın hemen ardından, ABD'nin ‘tek kutuplu’ döneme hâkim olduğu dönemde NPT’nin etkisi zirveye ulaştı. O dönemde Belarus, Ukrayna ve Kazakistan gibi eski Sovyet cumhuriyetleri nükleer silahlarını terk ederek anlaşmaya katıldı ve apartheid sonrası Güney Afrika da aynı yolu izledi. Ancak, anlaşmayı imzalamayan Pakistan'ın 1998'de nükleer programa sahip olması üzerine uygulanan sınırlı yaptırımlar ve 2006 yılında Kuzey Kore'nin nükleer emellerini frenlemede yaptırımların başarısız olması, ABD'nin küresel hakimiyet döneminde bile, nükleer silaha sahip olmaya kararlı ülkeleri engellemenin zor bir görev olduğunu açıkça ortaya koydu.

Bugün ise çok kutuplu bir dünyada daha da bölünmüş bir uluslararası toplumla bu görev çok daha zor görünüyor. İran’ın yoğun bir inceleme altında olduğu şüphesizdir, ancak bu öncelikle rejiminin doğasından kaynaklanıyor. Etkili Batılı aktörler ve Ortadoğu’daki müttefikleri, 1979 devriminden beri bu rejime güvenmiyor. Türkiye veya Güney Kore gibi daha az tartışmalı bir ülke nükleer silahlara sahip olmaya çalışsaydı, özellikle de İran'ın ardından geliyorsa, aynı tek sesli reddedilme duvarıyla karşılaşmayabilirdi.

fdbfg
İran'ın Buşehir Nükleer Santrali'ndeki ikinci nükleer enerji reaktörü, 10 Kasım 2019 (AP)

Soğuk Savaş'ın hemen ardından, ABD'nin hâkim olduğu ‘tek kutuplu’ dönemde NPT’nin etkisi zirveye ulaştı.

Olası nükleer yayılma aktörleri

Nükleer silahlara yönelik tutumlarını yeniden gözden geçirdiği ileri sürülen ülkelerin bu silahların zaten mevcut olduğu bölgelerde yer alması şaşırtıcı değil. Ortadoğu'da İsrail'in nükleer cephaneliği ve İran'ın benzer bir silaha sahip olma ihtimali, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı 2019 yılında yaptığı bir açıklamada, Türkiye'nin bu silahlardan yoksun bırakılmasının kabul edilemez olduğunu söylemeye itti. Geçtiğimiz şubat ayında ise Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, İran'ın nükleer silah edinmesi halinde Ankara'nın silahlanma yarışına katılmasının kaçınılmaz olacağını vurguladı. Benzer bir çizgide Suudi Arabistan liderleri de nükleer tutumlarını İran'ın durumuyla ilişkilendirdi.

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, 2023 yılında Fox News'e yaptığı açıklamada, "İran nükleer silah sahibi olursa bizim de bir tanesine sahip olmamız gerekir" demişti.

Öte yandan Rusya'nın 2022'de Ukrayna'yı işgalinin ardından sık sık tekrarladığı nükleer silah kullanma tehditleri Avrupa ülkelerinde artan endişelere yol açtı. Polonya NATO'nun nükleer silah paylaşım programına ilgi duyduğunu gösterirken, Savunma Bakanı Władysław Kosiniak-Kamysz nükleer araştırmaların kapsamının genişletilmesini önerdi. Daha önce hayal bile edilemeyecek olan nükleer silahlanma meselesi Almanya'da da siyasi ve entelektüel tartışmalarda giderek daha fazla yer buluyor.

Doğu Asya'da ise Japonya ve Güney Kore, sivil nükleer enerji programlarına sahip olmaları ve iki nükleer güç olan Çin ile Kuzey Kore'yle yüzleşiyor olmaları nedeniyle nükleer silah sahibi olmaya en güçlü aday ülkeler olarak öne çıkıyor. Dış İlişkiler Konseyi'nde Güneydoğu Asya ve Güney Asya kıdemli araştırmacısı Joshua Kurlantzick, 2025 yılında yapılan bir kamuoyu araştırmasının Güney Korelilerin yüzde 76'sının yerli nükleer silah üretim kapasitesine sahip olunmasını desteklediğini ortaya koyduğuna dikkat çekti. Görevden uzaklaştırılan eski Cumhurbaşkanı Yoon Suk Yeol, 2023 yılında bu olasılığı kamuoyu önünde gündeme taşımıştı. Japonya'nın da tutumunu yeniden değerlendirmesinin kuvvetle muhtemel olduğuna işaret eden Kurlantzick, Japonya Başbakanı Sanae Takaiçi'nin Tokyo'nun nükleer silah edinmeme taahhüdünden vazgeçme ihtimaline kapıyı araladığını vurguladı.

efvfe
Umman (Arap) Denizi'nde, USS Abraham Lincoln uçak gemisinde mühimmatlarla birlikte Amerikan denizciler, 27 Şubat 2026 (AFP)

Doğu Asya'da Japonya ve Güney Kore, sivil nükleer enerji programlarına sahip olmaları ve nükleer güçler olan Çin ve Kuzey Kore ile karşı karşıya bulunmaları nedeniyle nükleer silaha sahip olabilecek en olası adaylar olarak öne çıkıyor.

ABD’ye olan güven kaybı

ABD'nin birçok müttefiki için en köklü değişim, Washington'a duyulan güvenin aşınmasında yatıyor. Örneğin Güney Kore ve Japonya, Trump’ın İran’a yönelik pervasız tutumundan endişe duydu. Bu tutum, kendileriyle önceden istişare edilmeden Doğu Asya ekonomilerine zarar verdi. Hatta Trump, çatışma sırasında Güney Kore'ye söz verilen yüksek irtifa füze savunma sisteminin bir kısmını Körfez'e nakletti. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Seul ve Tokyo, uzun süredir güvendikleri ABD'nin nükleer şemsiyesinin zayıflamasından korkuyor ve kendi nükleer silahlarına sahip olmanın acil bir gereklilik olduğu sonucuna varabilirler. Trump, ABD'nin askeri desteğinin garanti edilmediğini söylemiş, hatta 2016'da Japonya'nın kendi nükleer silahlarını geliştirmesini önermişti; bu nedenle Doğu Asya müttefiklerinden önemli ölçüde uzaklaşılması tartışmalı olsa da sürpriz oluyor.

Washington’ın Ortadoğu ve Avrupa’daki müttefikleri ise ABD’nin askeri desteğinin güvenilirliği konusunda benzer endişeler taşıyor. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, geçtiğimiz mart ayında, Fransa’nın nükleer silahlarının Avrupa için bağımsız nükleer caydırıcılık gücünün temelini oluşturmasını önerdi. Trump'ın, İran savaşı sırasında Avrupa'nın desteğini esirgemesi üzerine NATO'nun değerini ve geleceğini açıkça sorgulamasıyla Fransa, belki İngiltere, belki de gelecekte Almanya ve Polonya’da nükleer silahlara dayalı bir Avrupa caydırıcılığı fikri giderek ivme kazanabilir. Benzer şekilde Ortadoğu'da, Türkiye ve Suudi Arabistan'ın nükleer silahlanmaya olan ilgisi, kısmen Tahran’ın nükleer silaha sahip olması halinde bölgesel güç dengesinin Tahran’ın lehine kaymasından duydukları endişeyle bağlantılı. Ancak bu ilgi, ABD'nin kendilerini koruma kabiliyetine dair artan şüphelerle de ilgili. Bu endişeler, İran-ABD savaşı sırasında Trump'ın davranışlarının öngörülemezliği nedeniyle daha da derinleşmiştir.

Nükleer silahların yayılması kaçınılmaz bir kader olmasa da İran'ın nükleer silah edinme ihtimali, çok kutuplu bir dünyaya geçiş ve ABD'ye duyulan güvenin azalması bu silahı edinmenin cazibesini artıran etkenler haline geldi.

Bazı analistler, bunun zorunlu olarak kötü bir gelişme olmayabileceğini ileri sürerek tartışma yarattı. Uluslararası ilişkiler araştırmacısı John Mearsheimer, 2012 yılında İran’ın nükleer silah sahibi olmasının ilerideki savaşları caydırabileceği için bölgesel istikrarın pekişmesine katkıda bulunabileceğini söyledi. Nükleer silahları ‘barış silahları’ olarak nitelendiren Mearsheimer, Ukrayna 1990’ların başında silahlarını elinde tutmuş olsaydı, Rusya’nın 2022 yılında onu işgale kalkışmasının pek olası olmayacağını hatırlattı.

Öte yandan karşı bir argüman, nükleer silahların otoriter rejimleri güçlendirme ve varlıklarını sürdürme eğiliminde olduğunu öne sürüyor. George W. Bush ve John Bolton’ın ‘şer ekseni’ çerçevesinde ‘haydut devletler’ olarak nitelendirdiği altı ülkeden nükleer kapasiteye sahip olmayan dördünün, yani Libya, Irak, İran ve Suriye’nin, rejimlerini deviren ya da derinden tehdit eden büyük çatışmalara sahne olması tesadüf değildi. Buna karşın nükleer silah geliştiren Kuzey Kore, bu denli büyük çalkantılara sahne olmadı. Nükleer silahlanmayı düşünen bazı ülkeler bu derslere iyi çalışmış durumda.

Bu silahlar barışı dayatmaya mı, yönetimleri iktidarda tutmaya mı yoksa her ikisine birden mi katkıda bulunduğundan bağımsız olarak, cazibeleri kaos ve çalkantıyla ağırlık kazanmış son derece tehlikeli bir jeopolitik iklimde giderek artıyor. İran savaşı da bu eğilimi besleyerek gündeme taşımış olabilir.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından  Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


Endonezya'da yolcu otobüsü ile yakıt tankeri çarpışmasında 16 kişi hayatını kaybetti

Endonezya'nın Sumatra adasında bir otoyolda yolcu otobüsü ile yakıt tankerinin kafa kafaya çarpıştı (EPA)
Endonezya'nın Sumatra adasında bir otoyolda yolcu otobüsü ile yakıt tankerinin kafa kafaya çarpıştı (EPA)
TT

Endonezya'da yolcu otobüsü ile yakıt tankeri çarpışmasında 16 kişi hayatını kaybetti

Endonezya'nın Sumatra adasında bir otoyolda yolcu otobüsü ile yakıt tankerinin kafa kafaya çarpıştı (EPA)
Endonezya'nın Sumatra adasında bir otoyolda yolcu otobüsü ile yakıt tankerinin kafa kafaya çarpıştı (EPA)

Endonezya’nın Sumatra Adası’nda bir yolcu otobüsü ile yakıt tankerinin kafa kafaya çarpışması sonucu en az 16 kişi hayatını kaybetti, 4 kişi de yaralandı.

Yerel Afet Yönetim Ajansı yetkilisi Mujiono, kazanın dün öğle saatlerinde Güney Sumatra eyaletine bağlı Kuzey Musi Rawas bölgesindeki Trans-Sumatra Karayolu üzerinde meydana geldiğini belirtti. En az 20 yolcu taşıyan şehirlerarası otobüs, karşı yönden gelen yakıt tankeriyle çarpıştı.

Endonezya'da yaygın olduğu üzere tek isim kullanan Mujiono, ilk bulguların otobüsün çarpışmadan kısa bir süre önce kıvılcımlar çıkardığını gösterdiğini söyledi. İddiaya göre bu durum, şoförün daha ciddi bir kazayı önlemek amacıyla direksiyonu yolun sağ tarafına kırmasına neden oldu. Ancak bu sırada yüksek hızla yaklaşan yakıt tankeriyle kafa kafaya çarpışmaktan kaçınmak için yeterli zaman kalmadı.

Mujiono şu detayları paylaştı:

"Şiddetli çarpışma her iki aracın da alev almasına neden oldu ve birçok kurban araçların içinde mahsur kaldı."

Kurtulanlar hastaneye kaldırıldı

Yetkililer, hayatını kaybedenler arasında otobüs şoförü ve 13 yolcunun yanı sıra, yakıt tankeri şoförü ile yardımcısının da bulunduğunu bildirdi. Kurbanların tamamının araçların içinde yanarak can verdiği edildi. Otobüsteki yolculardan kurtulmayı başaran 4 kişi ise en yakın sağlık merkezine sevk edildi. Yaralılardan üçünün durumunun ağır olduğu, birinin ise hafif yaralı olduğu öğrenildi.