70 yaşına girecek olan Putin’in hayatını şekillendiren 7 önemli olay

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin (AFP)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin (AFP)
TT

70 yaşına girecek olan Putin’in hayatını şekillendiren 7 önemli olay

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin (AFP)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin (AFP)

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, yarın yani 7 Ekim’de 70 yaşına girmiş olacak.
BBC, özellikle son dönemde küresel bir krize ve endişeye yol açması ışığında, Putin’in hayatında zihinsel oluşumuna ve düşünce dünyasına büyük katkı sağlayan 7 önemli anı ele aldı.

1-1964 yılında judoyu öğrendi
İkinci Dünya Savaşı sırasındaki 872 günlük kuşatmanın acı izlerini hala taşıyan Leningrad’da doğan Putin, okulda güçlü ve kavgacı bir çocuktu.
Putin’in en iyi arkadaşı, hiç kimseden korkmadığı için okuldaki herkesle kavga edebildiğini belirtmişti.
Ancak, bu zayıf ama agresif küçük çocuğun sokak çetelerinin istila ettiği bir şehirde yaşaması için dövüş sanatlarını öğrenmesi gerekiyordu.
Putin, 12 yaşında bir Rus savaş sanatı olan samboyu ve ardından judoyu öğrendi.

Azim ve disiplin sayesinde 18 yaşında judoda siyah kuşak sahibi oldu ve ulusal gençler turnuvasında üçüncülüğü elde etti.
O zamandan beri bu, Putin’in ataerkil egosunun şekillenmesine yardımcı oldu. Ayrıca her zaman tehdit altında olduğunu ve proaktif olarak savaşması ve kendisini savunması gerektiğini hissetmesini sağladı.
Putin bir konuşmasında, “Bir kişi kaçınılmaz bir savaştaysa, rakibinin ayakları üzerinde durmaması için ilk önce sert bir şekilde vurmalıdır” demişti.

2- 1968’de KGB’ye iş başvurusunda bulundu
Çoğu insan sorgulanma veya herhangi bir nedenle tutuklanma korkusuyla Leningrad’daki Sovyet gizli istihbarat servisi KGB karargahına gitmekten, hatta oradan geçmekten kaçınırken, Putin için durum çok farklıydı.
Putin, henüz 16 yaşındayken KGB binasına girdi ve o zamanlar buna oldukça şaşıran memura istihbarat servisi için nasıl çalışabileceğini sordu.
Putin’e ilk önce askerlik hizmetini yerine getirmesi veya bir diploma alması gerektiği söylendi. Bu yüzden hangi bölümü okumasının kendisine avantaj sağlayacağını bile sordu.
Putin’in aldığı cevap bir hukuk diplomasıydı ve o andan itibaren hukuk okumaya karar verdi.

Bu hedefini gerçekleştiren, Leningrad Devlet Üniversitesi’nde hukuk bölümünden mezun olan Putin KGB’ye katıldı.
Uzmanlara göre, Putin için KGB en büyük güçtü, partiyle hiçbir bağı olmayanlar için bile güvenlik ve terfi sağlardı.
KGB, aynı zamanda bir otorite figürü olma fırsatı da sunabilirdi.
Putin’in gençken izlediği casus filmleri hakkında söylediği gibi, ‘bir casus binlerce insanın kaderini belirleyebilirdi’.

3-Alman protestocular 1989’da KGB binasını basmaya çalıştı
Tüm umutlarına rağmen, Putin’in KGB’deki kariyeri başlarda hızla yükselmedi. Putin iyi bir iş çıkarıyor ama terfi alamıyordu.
Bu nedenle Almanca kursuna kaydoldu ve ardından 1985’te Dresden’deki KGB irtibat bürosuna atandı.
Ancak Kasım 1989’da Doğu Alman rejimi şok edici bir hızla parçalanmaya başladı.
5 Aralık 1989’da bir grup protestocu Dresden’deki KGB binasını kuşattı.

Putin acilen en yakın Kızıl Ordu karakolunu koruma talebinde bulunmak için aradı ve onlar çaresizce “Moskova’dan emir almadan hiçbir şey yapamayız. Moskova şu ana kadar sessiz” yanıtını verdi.
Putin, öfkeli kalabalıkla müzakere görevini üstlendi ve herhangi bir can kaybına yol açmadan kuşatmayı bitirmeyi başardı.
Bu durum Putin’in hayatını büyük ölçüde etkiledi.
Sonraki yaşamında merkezi otoritenin ani çöküş veya herhangi bir kuşatmaya maruz kalmaması için her şeyi yapmaya karar verdi.

4-1992 tarihli ‘Gıda Karşılığı Petrol’ anlaşması
Putin daha sonra Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte KGB’den ayrıldı, ancak hızla reformist St. Petersburg belediye başkanının asistanı olarak yeni bir işe başladı.
Ekonomi serbest düşüşteydi ve Putin, şehrin sakinlerine yardım etmek için bir anlaşmayı yönetmekten, petrol ve metalleri (100 milyon dolar değerinde) yiyecek için değiştirmekle görevlendirildi.
Aslında kimse yiyecek görmedi. Kısa süre sonra yapılan bir soruşturmaya göre Putin, arkadaşları ve şehrin gangsterleri parayı cebe indirdi.
Putin, siyasi etkinin para kazandıran bir şey olduğunu ve gangsterlerin yararlı müttefikler olabileceğini çabucak öğrendi.
Etraftaki herkes güç ve yetkisinden faydalanırken, o neden bunu yapmasın?

5-2008’de Gürcistan’ın işgali
Putin 2000 yılında Devlet Başkanı olduğunda, Batı ile ‘eski Sovyetler Birliği’ndeki nüfuz alanı da dahil olmak üzere’ olumlu ilişkiler kurmayı umuyordu. Ancak kısa süre sonra hayal kırıklığına uğradı ve Batı’nın aktif olarak Rusya’yı izole etmeye ve aşağılamaya çalıştığını düşündü.
Putin, dönemin Gürcistan Devlet Başkanı Mihail Saakaşvili’nin NATO’ya katılmaya kararlı olması ve Gürcistan’ın Rus destekli Güney Osetya’nın ayrılıkçı bölgesinin kontrolünü yeniden ele geçirme girişimine kızmıştı.
Rus ordusu, 5 gün içinde Gürcü ordusunu yendi ve bu durum Saakaşvili’yi aşağılayıcı bir barışa zorladı.

Batı bu durum karşısında çileden çıktı. Ancak bir yıl içinde ABD Başkanı Barack Obama, Moskova’ya 2018 Dünya Futbol Kupası’na ev sahipliği yapma hakkı verilen Rusya ile ‘ilişkileri sıfırlamayı’ teklif etti.
Putin bu durumu, zayıf ve değişken bir Batı’nın patlayabileceği, kızabileceği ve tehdit edebileceğinin, ancak çıkarları söz konusu olduğunda nihayetinde geri adım atabileceğinin bir işareti olarak gördü.

6-2011’den 2013’e Moskova’daki protestolar
2011 parlamento seçimlerinin hileli yapıldığına dair yaygın inanç, Putin’in 2012’de devlet başkanlığına aday olacağını açıklamasıyla daha da yoğunlaşan protestolara yol açtı.
Bu protestolar, Moskova’nın merkezindeki protestocularla dolu Bolotnaya Meydanı’na atıfta bulunarak ‘Bolotnaya protestoları’ olarak biliniyordu.
Protestolar, Putin döneminin en büyük halk isyanını temsil ediyordu.

Rus lider, protestoların Washington tarafından başlatıldığına, teşvik edildiğine ve yönetildiğine inanıyor ve bundan o zamanki ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ı sorumlu tutuyordu.
Özellikle Putin o zamandan beri Batı’nın kendisini tehdit ettiğini ve onu herhangi bir şekilde devirmek istediğini ve aslında savaşta olduğunu hissetti.

7-Koronavirüs izolasyonu
Yeni tip koronavirüs salgını tüm dünyayı kasıp kavururken, Putin olağanüstü bir izolasyona girdi.
Onu görmeye gelen herkes iki hafta karantinaya alındı ​​ve ardından mikropları öldürmek için ultraviyole ışıkla ışınlanmış ve dezenfektan püskürtülmüş bir koridordan geçmek zorunda kaldı.
Bu süre zarfında, Putin ile yüz yüze görüşebilecek müttefikler ve danışmanların sayısı önemli ölçüde azaldı.

Bu, Putin’in yetkililer ve danışmanlarla daha az görüşmesine ve dolayısıyla bir kriz veya sorun hakkında alternatif görüşleri daha az dinlemesine neden oldu.
Uzmanlar, o zamandan beri Putin’in tek başına düşünmeye ve kimseye danışmadan karar vermeye alıştığını söylüyor.
Onların görüşüne göre, Putin tüm varsayımlarının doğru ve tüm önyargılarının haklı olduğuna inandı ve Ukrayna’yı işgal kararını da böyle aldı.



Trump, savaş davulları ile İran’la uçurumun eşiğinde yönetilen gerilim arasında

ABD’ye ait “Abraham Lincoln” uçak gemisinin güvertesinde konuşlu savaş uçakları (AFP)
ABD’ye ait “Abraham Lincoln” uçak gemisinin güvertesinde konuşlu savaş uçakları (AFP)
TT

Trump, savaş davulları ile İran’la uçurumun eşiğinde yönetilen gerilim arasında

ABD’ye ait “Abraham Lincoln” uçak gemisinin güvertesinde konuşlu savaş uçakları (AFP)
ABD’ye ait “Abraham Lincoln” uçak gemisinin güvertesinde konuşlu savaş uçakları (AFP)

Washington ile Tahran arasındaki gerilim tırmanırken, ABD’nin askerî seçeneği masada tuttuğuna dair işaretler artıyor. Buna karşın, çatışmanın sınırına kadar gelinmesi, doğrudan savaş kadar müzakereyi zorlayan bir araç olarak da görülüyor. Karşılıklı tehdit dili ve askerî yığınak, Trump yönetiminin kontrollü gerilim stratejisini yansıtıyor.

Trump, bölgede bir Büyük Armada”dan söz etmeyi sürdürürken, aynı anda Tahran’ın müzakereye hazır olduğuna dair sinyaller gönderdiğini dile getiriyor. Bu kasıtlı görünen ikilik, karşı tarafı belirsizlik içinde tutmayı amaçlıyor.

Bu gerilimli denge, Washington Yakın Doğu Politikaları Enstitüsü’nde İran dosyasının kıdemli araştırmacısı Ferzin Nadimi’nin Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmelerle de örtüşüyor. Nadimi, “ABD başkanının nihai olarak neye karar vereceğini öngöremem” derken, “medyaya ne söylenirse söylensin, askerî yığınak sınırlı ve odaklı saldırılar ya da küçük ölçekli bir askerî operasyona işaret ediyor” ifadesini kullanıyor. Nadimi, Hedefin, İran rejimini cezalandırmak ve caydırmak, ABD ve müttefiklerine misilleme kapasitesini zayıflatmak ve/veya Körfez’den petrol akışını aksatmak olduğunu belirtiyor.

defrgty
ABD Donanması’na ait “Abraham Lincoln” uçak gemisi ve ona bağlı muharebe grubu, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM) sorumluluk sahasında (AFP)

Bu tablo, yığınağın bir gövde gösterisinden ibaret olmadığını; siyasi kanal tıkanırsa hızlı bir darbe indirmeye imkân veren bir operasyonel ortamın kurulduğunu gösteriyor.

Kontrollü seçenekler

Uçak gemisi USS Abraham Lincoln ve refakatinin Batı Hint Okyanusu’ndaki Merkez Kuvvetler Komutanlığı sahasına girmesi, siyasi karar çıkması hâlinde kısa sürede operasyon icrasını mümkün kılıyor. Buna, F‑15’lerin de aralarında olduğu hava takviyeleri eşlik ediyor. Bu unsurlar Washington’a bir seçenekler merdiveni sunuyor: sınırlı bir darbe, zamana yayılmış ardışık saldırılar ya da İran’ın ABD üsleri ve müttefiklerine yönelik olası tepkisinin maliyetini yükseltmek için savunma ağırlıklı bir konuşlanma.

89op0
Tahran’ın merkezindeki İnkılap Meydanı’nda ABD karşıtı bir propaganda duvar görseli (EPA)

Ancak “sınırlı darbe” yalnızca teknik değil, aynı zamanda siyasi bir tercih. Yanıtlanması gereken soru şu: Washington tam olarak neyi başarmak istiyor ve başarı ilan edip yeniden müzakereye dönmesine imkân verecek “dur işareti” nedir? Nadimi, “Bu hedeflerin bu sınırlı araçlarla elde edilebileceği konusunda kuşkularım var” diyor. Küçük ölçekli bir kampanya cazip görünebilir; çünkü savaştan kaçınır. Ancak Tahran asimetrik yöntemlerle karşılık vermeyi seçerse, caydırıcılığı tesis etmeyi ya da enerji akışını güvence altına almayı garanti etmeyebilir.

İran’ın tehdit dili bir sınıra dönüşebilir

Öte yandan Tahran ve bölgedeki müttefikleri tehdit tonunu yükseltti. İran’dan “daha acı verici” bir karşılık uyarıları gelirken; Hizbullah, Iraklı gruplar ve Yemen’deki Husiler olası bir çatışmaya hazır olduklarını ima ediyor. Bu dil caydırıcılık ve moral amaçlı olsa da yapısal bir risk taşıyor: Tehdit eşiği yükseldikçe geri adım alanı daralıyor; disiplin dışı bir aktörün—bir fraksiyon ya da milis grubun—başlatacağı bir eylem, “karşılığa karşılık” sarmalıyla sınırlı bir darbeyi çok cepheli bir çatışmaya dönüştürebilir.

Bu nedenle Washington’un, haberlerde de yer aldığı üzere, Bağdat’a ve silahlı aktörlere uyarı mesajları gönderdiği belirtiliyor: ABD güçlerinin hedef alınması, milislere doğrudan karşılıkla sonuçlanacak. Amaç, tek bir saldırıyı çoklu cephelere taşıyabilecek “kontrolsüzlüğü” frenlemek.

ABD’nin temel kaygısı yalnızca İran’ın misilleme kapasitesi değil, misillemenin nerede yapılacağı. Irak, Suriye ve Körfez’deki ABD üsleri her türlü tırmanmada hedef hâline gelebilir. Bu yüzden yığınak, belirgin bir savunma boyutu da taşıyor: Füze ve İHA’ları karşılamak için deniz ve hava savunma sistemlerinin güçlendirilmesi. Bu, hem kuvvetleri korumayı hem de tırmanma tavanını düşük tutmayı hedefliyor.

Savaşın alternatifi mi?

Güç kullanımına karar verilmesi hâlinde, en olası senaryonun; hava savunma sistemleri, füze üsleri, komuta-kontrol merkezleri ve bazı hassas tesislere yönelik, zamana yayılmış sınırlı saldırılar olduğu değerlendiriliyor. Bu adımların ardından siyasi sürece geri dönülmesi hedefleniyor. Amaç, sahaya doğrudan girilmeden “cezalandırma” ve “caydırma” sağlamak.

İran’ın her zaman vekiller üzerinden, deniz trafiğini aksatarak ya da kademeli bir yıpratmayla. “eşik altı” ama can yakıcı karşılık alanı var. Bu da Washington ve müttefiklerini zor seçeneklere itebilir. Nadimi, sınırlı araçların yeterliliğine bu noktada itiraz ederek, başarı, ilk gecede atılan füze sayısıyla değil; Tahran’ın savaş alanını ve zamanlamayı yeniden tanımlamasını engelleyebilme kapasitesiyle ölçülür.

“Lideri hedef alma” tartışması

Bu tür krizlerde “kafayı koparma” sorusu gündeme gelir: Washington İran liderliğini hedef alır mı? Nadimi, temkinli bir dille bunun ancak “operasyonun başarı ihtimali yüksek ve ABD güçleri için kayıp riski düşükse” düşünülebileceğini söylüyor. “İran ile Venezuela arasındaki temel farkların” hatırlatılması gerektiğini vurguluyor; yani bir bağlamda mümkün görülenin İran gibi daha tahkimli ve karmaşık bir yapıya otomatik olarak kopyalanamayacağını belirtiyor.

Buna rağmen, “içeriden bir operasyon ihtimali dışlanmamalı” ifadesini ekliyor. En tehlikeli senaryoların bazen bir füzeyle değil, dış baskıyla kesişen iç bölünmelerle alevlenebileceğine işaret ediyor.

Washington’un hesaplarında en ağır basan unsur, doğrudan askerî yenilgi korkusu değil; rejimin sarsılması ya da kontrolü yitirmesi hâlinde “ertesi gün”e dair belirsizlik. İran, kurumsal ve güvenlik yapısı karmaşık, büyük bir ülke. Büyük bir kırılma; güç mücadeleleri, güvenlik boşlukları, ekonomik sarsıntılar, göç dalgaları ve enerji piyasalarına anlık etkiler dâhil bir dizi senaryoyu tetikleyebilir. Bu nedenle ABD yığınağı, kapıları açmaya yetecek bir tehdit; çöküş sonrası sorumluluğu üstlenmeden aynı zamanda bir müzakere baskısı aracı olarak okunuyor.

Sonuçta Trump yönetimi iki ipi birlikte tutuyor gibi görünüyor: Darbeyi anlık bir seçenek hâline getirecek ölçüde yığınak yapıyor; Tahran’ı müzakereyi düşünmeye zorlayacak kadar tehdit ediyor.


‘Tüm anlaşmaların anası’ gün yüzüne çıkıyor... Hindistan ve AB, iki milyarlık nüfusu ile dünyanın en büyük pazarını hayata geçiriyor

TT

‘Tüm anlaşmaların anası’ gün yüzüne çıkıyor... Hindistan ve AB, iki milyarlık nüfusu ile dünyanın en büyük pazarını hayata geçiriyor

Avrupa Birliği (AB) Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ve AB Konseyi Başkanı Antonio Luis Santos da Costa, Hindistan Başbakanı Narendra Modi ile bir araya geldi. (EPA)
Avrupa Birliği (AB) Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ve AB Konseyi Başkanı Antonio Luis Santos da Costa, Hindistan Başbakanı Narendra Modi ile bir araya geldi. (EPA)

Yirmi yılı aşkın zorlu müzakerelerin ardından tarihi bir dönüm noktasına ulaşıldı. Yeni Delhi ile Brüksel bugün, ‘tüm anlaşmaların anası’ olarak nitelendirilen kapsamlı bir ticaret anlaşmasına vardıklarını açıkladı. Söz konusu anlaşma, yaklaşık iki milyar tüketiciyi kapsayan devasa bir serbest ticaret bölgesinin önünü açıyor. Küresel gayrisafi yurt içi hasılanın yaklaşık dörtte birini kapsayan bu iddialı anlaşma, Hindistan Başbakanı Narendra Modi ile Avrupa Birliği (AB) liderlerinin, yükselen ABD korumacılığına ve Çin kaynaklı ticari meydan okumalara karşı piyasalarını korumayı hedefleyen stratejik bir ‘ekonomik kalkan’ olarak değerlendiriliyor. Anlaşmayla birlikte, binlerce mal ve hizmette gümrük vergilerinin sıfırlanması öngörülürken, taraflar ekonomik açıklıkta yeni bir dönemin başladığını ilan etti.

Anlaşma kapsamında, Avrupa’nın ihracatının yaklaşık yüzde 97’sine uygulanan gümrük vergilerinin düşürülmesi ya da tamamen kaldırılması öngörülüyor. Bu düzenlemenin, 27 üyeli AB’ye yıllık 4 milyar euroya (4,75 milyar dolar) kadar gümrük vergisi tasarrufu sağlaması bekleniyor. Hindistan Başbakanı Narendra Modi bugün başkent Yeni Delhi’de AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ve AB Konseyi Başkanı Antonio Luis Santos da Costa ile yaptığı görüşmenin ardından anlaşmayı ‘tüm anlaşmaların anası’ olarak niteledi. Modi, “Bu anlaşma, Hindistan’daki 1,4 milyar insan ile AB’deki milyonlarca vatandaş için çok sayıda fırsat yaratacak” dedi. Modi ayrıca, anlaşmanın küresel gayrisafi yurt içi hasılanın yaklaşık yüzde 25’ini ve dünya ticaretinin üçte birini temsil ettiğini vurguladı.

fvgh
Avrupa Birliği (AB) Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ve AB Konseyi Başkanı Antonio Luis Santos da Costa, Hindistan Başbakanı Narendra Modi ile bir araya geldi. (EPA)

AB, dünyanın en kalabalık ülkesi olan Hindistan’ı geleceğin kilit pazarlarından biri olarak görüyor. AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, bir gün önce AB Konseyi Başkanı Antonio Costa ile birlikte Hindistan Cumhuriyet Günü törenlerinde onur konuğu olarak ağırlanmasının ardından yaptığı açıklamada, “Avrupa ve Hindistan bugün tarih yazıyor… İki milyar insanı kapsayan bir serbest ticaret bölgesi kurduk ve bundan her iki taraf da fayda sağlayacak” ifadelerini kullandı.

Avrupalı yetkililer, söz konusu anlaşmanın Hindistan’ın bugüne kadar imzaladığı en iddialı ticaret anlaşması olduğunu belirtirken, Avrupa şirketlerinin ‘pazara ilk giren olma avantajı’ elde edeceğini vurguladı. Anlaşmanın özellikle Avrupa’nın tarım, otomotiv ve hizmet sektörlerine önemli kazanımlar sağlaması bekleniyor.

Yeni Delhi yönetimi ise AB’yi, altyapı yatırımlarını hızlandırmak ve milyonlarca yeni istihdam yaratmak için ihtiyaç duyduğu teknoloji ve yatırımlar açısından kritik bir ortak olarak değerlendiriyor.

En yüksek düzeyde pazar erişimi

AB verilerine göre, 2024 yılında iki taraf arasındaki mal ticareti hacmi 120 milyar euroya (139 milyar dolar) ulaştı. Bu rakam, son on yılda yaklaşık yüzde 90’lık bir artışa işaret ederken, hizmet ticaretinin hacmi de 60 milyar euro (69 milyar dolar) olarak kaydedildi.

Anlaşma kapsamında Hindistan’ın, başlıca Avrupa ürünlerine yönelik pazar erişim kısıtlamalarını gevşetmesi bekleniyor. Buna göre otomobillere uygulanan ve azami yüzde 110’a kadar çıkan gümrük vergileri kademeli olarak yüzde 10 seviyesine kadar düşürülecek. Şarapta ise vergiler yüzde 150’den aşamalı biçimde yaklaşık yüzde 20’ye indirilecek. Halihazırda makarna ve çikolata gibi işlenmiş gıdalara uygulanan yüzde 50 oranındaki gümrük vergileri ise tamamen kaldırılacak.

dfv
Avrupa Birliği (AB) Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, AB Konseyi Başkanı Antonio Luis Santos da Costa ve Hindistan Başbakanı Narendra Modi, Hindistan Cumhuriyet Günü kutlamalarına katıldı. (DPA)

Ursula von der Leyen, Hindistan’a yapılan ihracatın iki katına çıkmasını beklediğini belirterek, AB’nin ‘geleneksel olarak korumacı olan Hindistan pazarında bir ticaret ortağına şimdiye kadar tanınmış en yüksek düzeyde pazar erişimini’ elde edeceğini vurguladı.

Anlaşmayla birlikte Avrupa şirketleri, Hindistan’daki finansal hizmetler ve deniz taşımacılığı sektörlerine de ayrıcalıklı erişim hakkı kazanacak. Hindistan Başbakanı Narendra Modi ise anlaşmanın, tekstil, değerli taşlar ve mücevherat, deri ürünleri ile hizmetler dahil olmak üzere birçok sektörü güçlendireceğini ifade etti.

Görüşmelere yakın kaynaklar, müzakerelerin dün son ana kadar sürdüğünü ve AB’nin uyguladığı sınırda karbon vergisinin çelik sektörü üzerindeki etkileri başta olmak üzere bazı hassas başlıkların ele alındığını aktardı.

Net seçim

Anlaşma, Brüksel ve Yeni Delhi’nin, ABD’nin gümrük tarifeleri ile Çin’in ihracat kısıtlamalarına karşı yeni pazarlar açma arayışında olduğu bir dönemde hayata geçirildi. Aynı zamanda Hindistan ile AB arasında, mevsimlik işçiler, öğrenciler, araştırmacılar ve yüksek vasıflı profesyonellerin hareketliliğini kolaylaştırmaya yönelik bir anlaşmanın yanı sıra güvenlik ve savunma alanlarını kapsayan düzenlemelerin de sonuçlandırılmasının beklendiği belirtildi.

Ursula von der Leyen, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, “Hindistan ve Avrupa açık bir tercih yaptı: stratejik ortaklık, diyalog ve açıklık” ifadesini kullandı. Von der Leyen, “Bölünmüş bir dünyaya başka bir yolun hâlâ mümkün olduğunu gösteriyoruz” değerlendirmesinde bulundu. Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) öngörülerine göre Hindistan, bu yıl dünyanın dördüncü büyük ekonomisi olma yolunda ilerliyor. On yıllar boyunca temel askeri teçhizat konusunda Moskova’ya bağımlı olan Yeni Delhi, son yıllarda ithalatını çeşitlendirerek ve yerli sanayi kapasitesini güçlendirerek Rusya’ya olan bağımlılığını azaltmaya çalışıyor. AB ise benzer şekilde, ABD’ye olan bağımlılığını azaltmayı hedefliyor.


Witkoff: Son İsrailli rehinenin cesedinin iadesi ile Ortadoğu'da yeni bir şafak doğdu

ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff (Reuters)
ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff (Reuters)
TT

Witkoff: Son İsrailli rehinenin cesedinin iadesi ile Ortadoğu'da yeni bir şafak doğdu

ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff (Reuters)
ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff (Reuters)

ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff bugün yaptığı açıklamada, Gazze Şeridi’nde tutulan son İsrailli rehinenin cesedinin geri getirilmesinin, savaş yerine barışın hâkim olduğu yeni bir geleceğin önünü açtığını söyledi.

Witkoff, X platformundaki paylaşımında, “Hayatta olan 20 rehinenin tamamı ile hayatını kaybeden 28 rehinenin tümünün naaşları ailelerine teslim edildi. Bu, pek çok kişinin beklemediği, büyük ve tarihi bir başarı” ifadelerini kullandı.

Bu sonucun, aralarında ABD Başkanı Donald Trump’ın da bulunduğu birçok kişinin yoğun çabaları sayesinde mümkün olduğunu belirten Witkoff, Trump’ın ‘barış için aralıksız çalıştığını’ vurguladı.

Witkoff, “Bu, Ortadoğu’da yeni bir şafak” ifadesini kullanarak, ABD’nin bölgede ‘herkes için kalıcı barış ve refahı sağlama’ konusundaki kararlılığını yineledi.

İsrail ordusu dün yaptığı açıklamada, Gazze’de bir mezarlıkta yaklaşık 250 ceset üzerinde yapılan incelemelerin ardından, son İsrailli esirin cesedinin bulunduğunu duyurmuştu.