Alimi, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres ile New York’tayken (SABA)
Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres ateşkesi yeniden canlandırma umuduyla bölgedeki çalışmalarını sürdürürken, Suudi Arabistan’ın Yemen Büyükelçisi Muhammed Al Cabir, ülkesinin bu çabaları desteklemeye devam edeceğini belirtti.
Yemen Başkanlık Konseyi’nin Başkanı Dr. Reşad Muhammed el-Alimi, Riyad’dan geçici başkent Aden’e dönmesinin ardından, Konsey’in Yemenlilerin barış ve kalkınma arzularını gerçekleştirme taahhütlerini yineledi. Alimi, Husi milislerinin ateşkesin uzatılması ve kapsamının genişletilmesine karşı tutumuna yönelik hayal kırıklığını dile getirdi.
Suudi Arabistan’ın Aden Büyükelçisi Cabir Twitter hesabında yaptığı paylaşımda, BM Yemen Özel Temsilcisi Hans Grundberg ile bir araya geldiğini ve görüşmede Krallığın ateşkesi uzatma ve kapsamını genişletmeye yönelik çabalara olan desteğini vurguladığını açıkladı. Grundberg ile ‘ateşkes sırasında Yemen halkı için sağlanan faydaları ve Husi milislerinin hala reddettiği BM temsilcisinin sunduğu önerinin önemli faydalarını’ ele aldıklarını söyledi.
Yemenliler güvenliği sağlama, devleti yeniden kurma, darbeyi sona erdirme ve hizmet sunma çabalarının sürdürülmesi için Konseyi’ne güveniyor. İki ay önce yurt dışı ziyaretleri sebebiyle Aden’den ayrılan ve geçtiğimiz günlerde geri dönen Alimi, Twitter’da yaptığı paylaşımda, bu ziyaretlerin Başkanlık Konseyi’nin ve hükümetin geri kalan üyelerinin yüzleştikleri tüm zorluklara rağmen barış, özgürlük, güvenlik ve insana yakışır bir yaşam ihtiyacı başta olmak üzere tüm Yemenlilerin kaygı ve ihtiyaçlarını taşıdığını belirtti.
Husilerin barış çabaları ve ateşkesin uzatılmasına karşı çıkmaya devam etmeleri sebebiyle hayal kırıklığını dile getiren Alimi “Husi milisleri, halkımızın barış ve istikrara ulaşmanın yanı sıra ateşkesin uzatılması ve kapsamının genişletilmesine yönelik umutlarını yok etti. Kontrolleri altındaki bölgelerde bulunan halkımızın maaşlarını baskı ve yağma yaparak harcadılar” dedi.
Alimi, Başkanlık Konseyi’nin üyeleri ve hükümetle ‘bu ihtiyaçları karşılamak için yorulmaksızın’ çalışacağına yönelik söz verdi. Ayrıca “Yurt içinde ve yurt dışındaki halkımıza verdiğimiz söze, ülke genelinde arzularını gerçekleştirinceye kadar sadık kalacağız” ifadelerini kullandı.
Başkanlık Konseyi Başkanı Aden’e dönüşüyle Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Suudi Arabistan ve Almanya’yı kapsayan yurtdışı gezisini sonlandırmış oldu. Alimi, yurtdışı gezisi sırasında BM Genel Kurulu’nun 77’nci oturumunun çalışmalarına da katıldı. Gezisi sırasında devlet liderleri, BM yetkilileri, politikacılar, diplomatlar ve araştırmacıların yanı sıra yurtdışındaki Yemen topluluklarından liderler ve aktivistlerle görüşmelerde bulundu.
Yemen resmi kaynaklara göre, Alimi bu görüşmelerde, Yemen’deki son gelişmelere, Başkanlık Konseyi ve hükümet tarafından yürütülen ekonomi ve hizmet sektörlerindeki reformları destekleme yollarına, Yemen’deki barış sürecini canlandırmaya yönelik çabalara, Husi milisleri ve destekçilerini bu çabalarla olumlu bir şekilde yanıt vermeye zorlamak üzere gerekli olan uluslararası baskılara değindi.
Şarku’l Avsat’ın SABA haber ajansından aktardığı habere göre, Alimi “Yemen konusuna küresel bir ivme kazandırmak, hükümet ve Başkanlık Konseyi’ne ve çeşitli alanlarda devam eden reformlarına yönelik bölgesel ve uluslararası destek toplamak da dahil olmak üzere yurtdışın gezisinin sonuçlarından duyduğu memnuniyeti dile getirdi” ifadelerini kullandı.
SABA’ya göre Başkanlık Konseyi Başkanı Alimi, Suudi Arabistan Krallığı ve BAE liderliğindeki meşru hükümeti destekleyen Arap Koalisyonu’nun rolünü ayrıca, Yemen halkının acılarını hafifletme, darbeyi sona erdirme, devlet kurumlarını yeniden kurma ayrıca ülkede barış, güvenlik ve istikrarı sağlama konusundaki hedeflerini gerçekleştirme konusundaki kararlılığını övdü.
Alimi ayrıca Suudi Arabistan ve BAE’nin kalkınma ve topluma hizmet ihtiyaçlarına müdahalelerine verdiği yanıta övgüde bulundu. Söz konusu iki ülkenin desteğinin, ulusal döviz kurunda ve ekonomik koşullarda umulan iyileşmenin yanı sıra yakında bir dizi hayati projenin başlatılması ve uygulanmasını sağlayacağını söyledi.
Yemen Başkanlık Konseyi Başkanı’nın geçici başkent Aden’e dönüşü, Husilerin BM temsilcisinin ‘uygulanması imkansız’, BM Güvenlik Konseyi’nin ise ‘aşırı talepler’ olarak nitelendirdiği şartlar sunarak, ateşkesin uzatılmasına ve kapsamının genişletilmesine karşı çıkması sebebiyle geniş çaplı bir savaşa geri dönüleceğine yönelik korkuların arttığı bir zamanda geldi.
BM Özel Temsilcisi Hans Grundberg, Güvenlik Konseyi’nde verdiği son brifingde Husilerin ateşkesin uzatılması ve kapsamının genişletilmesine yönelik öneriyi reddettiği belirterek, bu konudaki üzüntüsünü dile getirdi. Ayrıca grubun, 6 aydan fazla bir sürenin ardından tekrar savaşmaya ve ateşkes kazanımlarının kaybolmasına yol açmasına karşı uyarıda bulundu.
Grundberg’in Husiler tarafından karşı çıkılan planı, tüm çatışmaların durdurulmaya devam edilmesini, gerilimi azaltmak üzere aktif bir iletişim ve koordinasyon kanalı olarak Askeri Koordinasyon Komitesinin güçlendirilmesini içeriyor.
Plan ayrıca, memur maaşlarının ve emekli maaşlarının düzenli ödenmesi için şeffaf ve etkili bir ödeme mekanizması kurulması, Taiz ve diğer illerde yolların kademeli olarak açılmasının yanı sıra Sanaa Uluslararası Havalimanı’na uçuşların ve destinasyonların sayısını artırılması ve Hudeyde limanlarından düzenli ve engelsiz yakıt akışını sağlanması ile tutukluların derhal serbest bırakılmasına yönelik taahhüt verilmesini kapsıyor.
BM önerisi, ekonomik konularda müzakerelere başlamak için sürecin belirlenmesinin yanı sıra kalıcı bir ateşkes ve çatışmaya yönelik kapsamlı bir çözüme ulaşmak üzere çalışılması için Yemen liderliğindeki kapsayıcı bir siyasi sürecin yeniden başlatılmasını da gerektiriyor.
Yeni Suriye Ordusu: İsim değişikliği mi, kurumsal yeniden yapılanma mı? https://turkish.aawsat.com/arap-d%C3%BCnyasi/5318590-yeni-suriye-ordusu-i%CC%87sim-de%C4%9Fi%C5%9Fikli%C4%9Fi-mi-kurumsal-yeniden-yap%C4%B1lanma%C2%A0m%C4%B1%C2%A0
Yeni Suriye Ordusu: İsim değişikliği mi, kurumsal yeniden yapılanma mı?
1 Haziran 2025 tarihinde Suriye Ordusu’nun 56. Tümeni mensuplarının mezuniyet töreni sırasında düzenlenen askerî geçit töreni (Savunma Bakanlığı)
Sultan el-Kenc
Beşar Esed rejiminin devrilmesinin ardından Suriye yönetimi, savaş yıllarında çatışmalara ve kendi aralarındaki mücadelelere katılan silahlı devrimci grupları Savunma Bakanlığı bünyesinde birleştirerek yeni bir ordu oluşturmak için çalışmaya başladı. İlk aşamada farklı askeri yapılanmaların tek bir resmi kurumun çatısı altında toplanması hedeflendi.
Rejimin devrilmesinin ardından oluşturulan yeni Suriye ordusu yaklaşık 22 askeri tümeni kapsıyordu. Bu tümenler önceki silahlı grupların doğrudan devamı niteliğindeydi ve kendi yapılarını, komuta kadrolarını ve iç organizasyonlarını büyük ölçüde koruyordu. Ancak idari açıdan Suriye Savunma Bakanlığı çatısı altında faaliyet göstermeye başladılar.
Yalnız bu düzenleme, fraksiyonel yapının sona erdiği anlamına gelmiyordu. Aksine, zorlu birleşme sürecinin ilk aşamasını oluşturuyordu. Eski silahlı gruplar, Savunma Bakanlığı'nın yeni yapılanması içerisinde “tümen” ve “tugay” gibi yeni isimler aldı; ancak önceki örgütsel yapılarını, nüfuz alanlarını ve savaş yıllarında oluşan bağlılık ağlarını tamamen kaybetmedi.
Birçok durumda bu gruplar kendi nüfuz bölgeleriyle, liderlerine bağlılıklarıyla ve yıllar içerisinde oluşturdukları ekonomik, idari ve toplumsal ağlarla bağlarını korudu. Bu nedenle birleşme süreci, kurumsal ve bütünleşmiş bir ordu oluşturmaktan ziyade, daha fazla farklı grupların tek bir çatı altında toplanmasına benziyordu.
Suriye ordusu askerleri Şam kırsalında (AFP)
Fraksiyonel yapılanmaların dağıtılması
Şam yönetimi zamanla, askeri kurumu yeniden yapılandırma sürecinde daha belirgin olan ikinci aşamaya geçmeye başladı. Bu aşama, birliklerin yeniden oluşturulmasını, yeni askeri yapılanmalar içerisinde birleştirilmesini ve nihayetinde ordu içerisindeki fraksiyonel güç bloklarının dağıtılmasını öngörüyor.
Bu aşamadaki en hassas adım, geçmişten miras kalan silahlı grupların ordu içerisindeki güç blokları olarak varlığını sona erdirmek oldu. Bu kapsamda militanlar farklı askeri yapılara yeniden dağıtılırken, grupların eski örgütsel bütünlüklerini koruma ve ordu içerisinde kendilerine özgü nüfuz alanları oluşturma kapasitesinin azaltılması hedefleniyor.
Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklara göre bu adım, Suriye ordusunun yeniden yapılandırılmasının en zor aşamalarından birini oluşturuyor. Zira artık sorun yalnızca silahlı grupları ordu adı verilen tek bir yapı içerisinde birleştirmek değil; “grupların ordu içerisindeki kanatlarını kırmak.”
Eski silahlı grupların Savunma Bakanlığı'na bağlı tümenlere dönüştürülmesinin ardından bazıları örgütsel bütünlüklerini ve bölgesel karakterlerini korudu. Liderlere yönelik bağlılık ilişkileri de farklı düzeylerde varlığını sürdürdü. Bunun yanı sıra savaşın 10 yılı aşkın süresi boyunca oluşan mali, idari ve toplumsal ağlarla bağlar da devam etti.
7 Aralık 2024'te Hama Askeri Havaalanı'nda, Beşar Esad hükümetine bağlı güçlere ait bir askeri uçağın üzerinde zafer işareti yapan Suriyeli muhalif savaşçı; arşiv fotoğrafı (Reuters)
Geçiş süreci henüz tamamlanmış değil
Ancak söz konusu süreç henüz nihai hedefine ulaşmış değil. Ordudaki bazı tümenler, farklı ölçülerde de olsa eski yapılarını korumaya devam ederken, bunların yeniden dağıtılması, yeni komuta kadrolarının oluşturulması, görevlerinin ve konuşlanma bölgelerinin değiştirilmesine yönelik çalışmalar sürüyor.
Bu durum, Suriye ordusunun şu anda iki model arasında bir geçiş sürecinde olduğunu gösteriyor: Esed rejiminin devrilmesinin ardından grupların etkili biçimde bütünleştirilemeden Savunma Bakanlığı çatısı altında toplanması ve fraksiyonel ve bölgesel bağlılıkların ortadan kalktığı, komuta ve askeri karar alma mekanizmasının doğrudan Suriye devletine bağlandığı kurumsal ordu modeli.
Bu çerçevede Şarku’l Avsat’a gazetesine konuşan bir kaynak, “Suriye devleti bugün bütün grupların zorunlu entegrasyon sürecini ve son yıllarda sahip oldukları güç noktalarının zayıflatılmasını sürdürüyor” dedi.
Kaynak, bu adımın son derece gerekli olduğunu belirterek, Şam'ın birleşik ordu kurması ve istikrarlı bir devlet inşa edebilmesi için bunun zorunlu olduğunu ifade etti.
İsminin açıklanmasını istemeyen kaynak, son günlerde aralarında “İslam Ordusu”nun da bulunduğu bazı askeri güç bloklarının dağıtıldığını söyledi. İslam Ordusu'nun 70. Tümen bünyesine dahil edildiğini belirten kaynak, “El-Amşat”, “El-Hamzat” ve “Ahrar el-Şarkiyye” gruplarının da dağıtıldığını belirtti.
Suriyeli askerler, 9 Eylül'de İdlib'de 14 kişinin hayatını kaybettiği silah deposu patlamasının ardından olay yerine koşarken (EPA)
Kaynağa göre daha önce de “Ahrar el-Şam” ve “Şam Cephesi” gibi yapılanmalara yönelik benzer operasyonlar gerçekleştirilmişti. Bu grupların örgütsel bütünlüklerini koruduğu, ekonomik ve bölgesel çıkarlarının bulunduğu belirtilirken, Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara yönetiminin söz konusu yapıları sessiz ve kademeli biçimde dağıtmayı başardığı, bunun sonucunda ordunun içerisinde ağırlık oluşturan bu güç bloklarının etkisinin azaltıldığı ifade edildi.
Devlet içerisindeki silahlı gruplar
Şu aşamadaki temel görev, silahlı grupların ordu ve güvenlik kurumlarına dahil edilmesinin ardından askeri ve güvenlik kurumlarının yeniden yapılandırılması ve Suriye devleti içerisindeki fraksiyonel yapının tamamen ortadan kaldırılması olarak tanımlanıyor.
Bazı gruplar hâlâ ordu içerisinde varlığını sürdürürken, eski “Suriye Milli Ordusu”na bağlı oluşumların büyük bölümünün dağıtıldığı belirtiliyor. ABD'nin Ürdün sınırı yakınlarındaki Tenef bölgesinde bulunan üssünde önemli bir müttefiki olan “Özgür Suriye Ordusu”nun da halen dağıtılma sürecinde olduğu ifade ediliyor.
Kaynak, Şara yönetimi ile Türkiye ve ABD arasında Suriye'nin yeni ordusu içerisindeki silahlı grupların dağıtılması konusunda tam bir koordinasyon bulunduğunu öne sürdü.
Daha önce, Türkiye'nin müttefiki olan Ebu Amşe, Hatem Ebu Şakra ve Seyf Polad Ebu Bekir gibi isimlerin etkisizleştirilmesinin Ankara açısından hassasiyet oluşturabileceği ve Türkiye'nin bu isimlerin görevden uzaklaştırılmasına karşı baskı yapabileceği düşünülüyordu.
Ancak kaynak, durumun tam tersinin yaşandığını ve Türkiye'nin bugün geçmişte müttefiki olan yapılanmaların dağıtılmasını destekleme konusunda istekli olduğunu ifade etti.
Eski Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed'in devrilmesinin ardından, Heyet Tahrir eş-Şam'ın bir parçası olan “Halid bin Velid Tugayları” askeri geçit töreni düzenliyor (Arşiv – Reuters)
Yeni yapılanmada HTŞ'nin konumu
Silahlı grupların dağıtılması, birleştirilmesi ve daha bütünlüklü bir askeri kurum oluşturulmasına yönelik çabalara rağmen kaynak, güvenlik kurumları ile ordunun nihai yapılanmasında “Heyet Tahrir eş-Şam” (HTŞ) mensubu subay ve komutanların yanı sıra eski Nusra Cephesi'nin önemli isimlerinin temel karar ve komuta noktalarında kalmasının hedeflendiğini ileri sürdü.
Kaynağa göre, daha önce orduya katılan muhalif subayların veya dağıtılan grupların liderlerinin başına getirilecek kişilerin nihayetinde HTŞ kökenli olması planlanıyor.
Kaynak bu yaklaşımın, devletin içeride ve dışarıda ciddi sınamalarla karşı karşıya olduğu mevcut hassas dönemde mantıklı olduğunu belirtti. Siyasi faaliyetlerin sağlam bir çekirdek ve iç bütünlük gerektirdiğini belirten kaynak, güvenlik ve askeri alandaki kritik kararların güvence altına alınamaması halinde herhangi bir yapı kurulamayacağını, kurumların dış müdahalelere ve iç çekişmelere açık hale geleceğini ifade etti.
Suriye güvenlik güçleri mensupları Lazkiye'de (Arşiv – Reuters)
Yönetimin yaklaşımı
Şarku’l Avsat, yeni Suriye ordusunun askeri komutanlarından ve geçmişte Nusra Cephesi içerisinde üst düzey görevlerde bulunmuş isimlerden biri olan Albay Abdülmuati el-Halebi ile de görüştü.
Halebi, grupların dağıtılmasının “herhangi bir kesimi hedef almak” anlamına gelmediğini, bunun aksine “gerçek bir askeri kurum inşa etmek için varoluşsal bir zorunluluk” olduğunu söyledi.
Grupların ordu içerisinde kendi bütünlüklerini korumalarının, farklı bağlılıkların askeri kurum içerisinde varlığını sürdürmesi anlamına geleceğini belirten Halebi, bunun güvenlik ve askeri karar alma mekanizmasını tehdit edeceğini ve devleti kırılgan hale getireceğini ifade etti.
Halebi, “Her grubun kendisini bağımsız bir yapı olarak gördüğü, kendi ekonomisine ve kendi bağlılıklarına sahip olduğu ortamda ulusal bir ordu kuramayız” dedi. Devletin komutanları farklı yapılara dağıtmak ve yeniden görevlendirmek için çalıştığını belirtti.
Kolordu komutanlarının HTŞ içerisinden seçildiği yönündeki iddialara da değinen Halebi, bu yaklaşımın kamuoyunda anlatıldığı kadar kesin olmadığını kaydetti.
Halebi, “HTŞ kendisini ilk fesheden ve devlete entegre olan yapıydı” dedi. HTŞ'nin diğer gruplardan önce örgütsel, güvenlik ve idari tecrübe kazandığını belirten Halebi, örgütün İdlib'de yönetim ve idare deneyimi yaşadığını, karmaşık güvenlik operasyonları yürüttüğünü ve sahadaki kurumları kontrol etme kapasitesine sahip olduğunu ifade etti.
Halebi, “Önceki düzeni korusaydık bölgesel hassasiyetler ve eski bağlılıklar yeniden ortaya çıkardı. Biz bu aşamada herhangi bir çekişmeye tabi olmayan, güçlü ve birleşik bir komuta istiyoruz. Bu süreç herkesin katılımıyla ve ayrım gözetilmeksizin yürütülüyor” iadelerini kullandı.
Geçtiğimiz mart ayında, “Çiya Kobani” lakabıyla tanınan Hacı Muhammed Nebo, Haseke’de faaliyet gösteren Suriye Ordusu’nun “60. Tümeni”nin komutan yardımcılığına atandı (Facebook hesabı)
Geçtiğimiz Mart ayında, “Çiya Kobani” lakabıyla tanınan Hacı Muhammed Nebo, Haseke’de faaliyet gösteren Suriye Ordusu’nun “60. Tümeni”nin komutan yardımcılığına atandı (Facebook hesabı)
5 kolordu ve beklenen değişiklikler
Suriye ordusunun yeni yapılanmasının büyük olasılıkla 5 kolordudan oluşan mevcut yapıyı koruyacağını belirten Jusoor Araştırmalar Merkezi'nde güvenlik meseleleri araştırmacısı Raşid Hurani Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, komuta kademesinde, kolorduların personel yapısında, konuşlanma bölgelerinde ve operasyonel görevlerinde değişiklikler yapılabileceğini söyledi.
Hurani, önceki dönemin, söz konusu birliklerin iç ve dış tehditlere karşı daha esnek hareket edebilmesine duyulan ihtiyacı ortaya koyduğunu belirtti.
9 Eylül'de İdlib'de 14 kişinin hayatını kaybetmesine neden olan bir silah deposu patlamasının ardından, Suriyeli askerin arkasından yükselen duman (AFP)
Hurani, “Büyük olasılıkla kısa süre önce açıklanan ve Suriye ordusunun 5 kolordudan oluşmasını öngören yapı korunacak. Ancak değişiklik, açıklanan askeri kolorduların komuta kademelerini ve personel yapısını, konuşlanma bölgelerini ve sorumluluk alanlarını daha kapsamlı biçimde etkileyebilir. Çünkü önceki dönemde bu kolorduların iç ve dış tehditlere karşı hareket kabiliyeti konusunda bazı noktalar tespit edildi. Dolayısıyla yeni yapılanmada komuta kadroları ve her bir kolordunun çalışma yöntemleri, üstleneceği görevlere uygun şekilde değiştirilebilir” değerlendirmesinde bulundu.
Yeni yapılanmanın amacına ilişkin değerlendirmesinde Hurani, askeri kurumun yeniden düzenlenmesinin, Suriye ordusunun yeniden inşa edilmesi ve çalışma mekanizmalarının geliştirilmesine yönelik daha geniş kapsamlı sürecin bir parçası olduğunu belirtti. Bu sürecin, devletin ihtiyaçları ve önümüzdeki dönemin koşullarıyla uyumlu bir ordu oluşturmayı hedeflediğini belirtti.
Suriye'deki bazı internet sitelerinde, yeni düzenlemeler kapsamında doğu bölgesinden sorumlu kolordunun, daha önce 66. Tümen yönetimiyle adı anılan Tuğgeneral Ahmed Muhammed el-Casim'e, askeri çevrelerde “Ebu Muhammed Şura” olarak bilinen isme bağlanacağı yönünde haberler yayımlandı.
Başka kaynaklarda ise kuzey bölgesinin, 60. Tümen ile bağlantılı olan Tuğgeneral Avvad el-Casim “Ebu Kuteybe eş-Şami”nin komutasına bırakılacağı ve bölgede faaliyet gösteren dört tümenin yeniden dağıtılacağı ileri sürüldü.
Merkez bölgeye ilişkin bazı kaynaklar, bu sektörden sorumlu kolordunun başına Tuğgeneral Heysem el-Ali “Ebu Müslim Afs”ın getirileceğini belirtiyor. Başka sızıntılarda ise başkent Şam'da farklı bir düzenleme yapılacağı ve halen Şam Askeri Tümeni'ni yöneten Tuğgeneral Ömer Muhammed Ciftçi “Muhtar et-Türki”nin bu yapılanmanın başına geçeceği öne sürülüyor.
Öte yandan yerel platformlarda, batı bölgesi ve sahil kesiminin Tuğgeneral Münir eş-Şeyh “Ebu Usame”nin denetimine bırakılacağı ve yakın zamanda yeniden yapılandırılan 4 tümeni kapsayan bir kolordunun oluşturulacağı yönünde bilgiler paylaşılıyor.
Daha radikal gruplar sorunu
Daha radikal grupların durumuna ilişkin konuşan Albay Abdülmuati el-Halebi, devletin bu gruplarla “dikkatli ve sistematik bir yöntemle” ilgilendiğini söyledi.
Halebi, söz konusu grupların dağıtılacağını ve unsurlarının kolordular içerisinde farklı birliklere dağıtılacağını, böylece ordu içerisinde herhangi bir güç bloğunun oluşmasının önüne geçileceğini belirtti.
Halebi, “Bu grupların önemli bir savaş tecrübesi var. Ancak bir topluluk veya örgüt mantığıyla değil, bir kurum içerisinde faaliyet göstermeleri gerekiyor. Bu nedenle unsurları kolordulara planlı bir şekilde dağıtılacak ve yeni askeri yapı içerisinde erimeleri sağlanacak” dedi.
Halebi, sözlerini, mevcut süreçteki en önemli sınamanın “fraksiyonel zihniyetten devlet zihniyetine geçiş” olduğunu belirterek tamamladı.
Yabancı savaşçıların durumu
Yabancı savaşçılar ve bunlar arasında Türkistanlı grupların da bulunduğu unsurların yeni askeri yapı içerisindeki konumuna ilişkin Hurani, bu grupların artık ordu bünyesine dahil edildiğini, özellikle 84. Tümen içerisinde yer aldıklarını belirtti.
Hurani, bu nedenle söz konusu grupların prensip olarak diğer askeri birliklere uygulanan aynı askeri kurallara ve yasalara tabi olduğunu ifade etti.
“Yabancı İslami gruplar, özellikle 84. Tümen içerisinde orduya dahil oldu ve bundan böyle diğer bütün askeri birliklere uygulanan kurallar onlar için de geçerli. Bu gruplardan herhangi birinin ihlalde bulunması halinde yürürlükteki askeri hukuk çerçevesinde işlem yapılır” dedi.
Önümüzdeki dönemde askeri yapılanmalar içerisinde bulunan bazı radikal grupların ortadan kaldırılması veya dağıtılması yönünde adımlar atılıp atılmayacağı ve bu konuda uluslararası taleplerin bulunup bulunmadığı sorusuna ise Hurani, bu gruplarla ilgili yaklaşımın orduyu inşa etme ve önceki dönemlerden ders çıkarma sürecinin bir parçası olmaya devam edeceğini söyledi.
Ancak Hurani, bu dosyayı belirleyen iki temel unsur bulunduğuna da dikkat çekti.
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed El-Şera, Suriye Devrimi’nin zaferinin ilan edildiği konferansta, Askeri Operasyonlar İdaresi’ne bağlı çeşitli grupların geniş katılımıyla 29 Ocak 2025 tarihinde (AFP)
Grupların yeniden yapılanmaya yaklaşımı
Savunma Bakanlığı'na katılan grupların yeniden yapılanmanın sonuçlarına ilişkin çekinceleri ve endişeleri konusunda değerlendirmede bulunan Hurani, bu grupların rejimin devrilmesi sürecinde ortaya çıkan silahlı yapılanmalar ile devlet kurumları içerisinde faaliyet gösterecek bir ordunun gereklilikleri arasındaki farkı artık kavradığını belirtti.
Hurani, “Savunma Bakanlığı'na katılan gruplar, rejimin devrilmesi aşamasındaki grupların çalışma ve yapılanma biçiminin, devlet çatısı altında bir ordunun yapılanması ve görevlerinden farklı olduğunu biliyor. Bu nedenle, Batılı raporlarda birleşme yöntemi ve bunun sonuçları konusunda uyarılar yapılmış olmasına rağmen, bütün gruplar birleşme sürecine büyük ölçüde uyum gösterdi. Grupların genel hedefinin aynı olması, süreci kolaylaştırdı ve ordunun oluşturulmasının daha sorunsuz ilerlemesini sağladı” dedi.
Bazı kolordu komutanlarının belirli gruplarla bağlantılı isimlerden oluşmaya devam etmesinin nedenine ilişkin ise Hurani, bunun HTŞ'nin askeri kanadının rejimin devrilmesinden önceki yıllarda kazandığı deneyimle bağlantılı olduğunu söyledi.
Hurani, “HTŞ'nin askeri kanadı, rejimin devrilmesinden önce eğitim, örgütlenme ve askeri çalışma yöntemleri konusunda önemli ölçüde gelişti. Bugünkü yönetim de bu deneyimden yararlanmak istiyor” ifadelerini kullandı.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, bu ayın başında Suriye topraklarında ilerleyen İsrail askerlerini izliyor (DPA)
Suriye-Türkiye koordinasyonu ve ABD'nin rolü
Ordunun yeniden yapılandırılmasında bölgesel ve uluslararası aktörlerin rolüne ilişkin konuşan Hurani, askeri alanda Suriye-Türkiye koordinasyonunun artık açık biçimde yürütüldüğünü belirtti.
Bu koordinasyonun örgütlenme ve eğitim alanlarını kapsadığını kaydeden Hurani, bunun hem Suriye hem de Türkiye'deki askeri kurumların en üst kademelerinde görev yapan üst düzey askeri yetkililerin karşılıklı ziyaretlerine de yansıdığını söyledi.
Hurani, “Suriye ve Türkiye tarafları, örgütlenme ve eğitimi de kapsayan askeri koordinasyonu gizlemiyor. Bu durum, her iki ülkedeki askeri kurumların en üst kademelerinde bulunan üst düzey askeri yetkililerin gerçekleştirdiği tekrarlanan ziyaretlere de yansıdı” dedi.
Hurani ayrıca, bu iş birliğinin ABD tarafından da desteklendiğini belirterek, ABD Senatosu'nun ilgili güvenlik ve savunma komitesine 2026 yılı içerisinde Suriye ile askeri ortaklık kurulmasının mümkün olup olmadığına ilişkin bir rapor hazırlanması yönünde tavsiyede bulunulduğunu söyledi.
Hurani, bunun Suriye'nin terörle mücadelede üstleneceği rolle bağlantılı olduğunu ifade etti.
Türkiye'nin hedefleri
Türkiye'nin, özellikle Suriye ordusunun inşası sürecindeki rolünün amaçlarına ilişkin değerlendirmesinde Hurani, Ankara'nın askeri faaliyetlerinin Türkiye'nin ulusal güvenliğiyle bağlantılı bir dizi hedef taşıdığını belirtti.
Bunların yanı sıra siyasi ve askeri hedeflerin de bulunduğunu, bu hedeflerin Türkiye'nin Suriye ve bölgedeki konumuyla ilişkili olduğunu söyledi.
Hurani, “Askeri rolün birçok amacı var. Bunların başında Türkiye'nin ulusal güvenliğini korumak ve geçmişte Suriye'nin doğusunda Kürt yapılanması açısından tehdit oluşturan PKK/YPG öncülüğündeki Suriye Demokratik Güçleri (SDG) gibi ayrılıkçı yapıların ortaya çıkmasının önünü kesecek birleşik bir Suriye ordusu oluşturmak geliyor” dedi.
Hurani ayrıca Türkiye'nin siyasi ve askeri nüfuzunu güçlendirmek, Afrika ülkelerinde ordu yapılanmalarının oluşturulmasında edindiği askeri deneyimi tekrarlamak ve Türkiye'nin devrim sürecinde destek verdiği yeni Suriye yönetimine destek sağlamak gibi hedeflerin de bulunduğunu ifade etti.
Abdi, Suriye ordusu üniforması giymiş bir grup askeriyle birlikte (sosyal medya)
Sadece entegrasyon değil, yeniden inşa mücadelesi
Sonuç olarak Suriye ordusunun yeniden yapılandırılması süreci, Şam yönetiminin karşı karşıya olduğu meselenin yalnızca eski silahlı grupları Savunma Bakanlığı bünyesine almak olmadığını gösteriyor. Asıl mesele, bu grupların askeri kurum içerisinde bağımsız güç blokları olarak hareket etme kapasitesini ortadan kaldırmak.
İlk aşamada grupların devlet çatısı altında toplanması hedeflenirken, mevcut aşamada bu yapıların iç örgütlenmelerinin dağıtılması, unsurlarının ve komutanlarının yeniden görevlendirilmesi, konuşlanma bölgeleri ile görevlerinin değiştirilmesi ve böylece bölgesel ve fraksiyonel bağlılıkların yeniden üretilmesinin önüne geçilmesi amaçlanıyor.
Askeri makamlar hedefin bütün Suriyelileri kapsayan birleşik bir ordu kurmak olduğunu vurgularken, buna karşılık HTŞ'den gelen isimlerin yeni orduda ne ölçüde etkili olacağı, ordunun yeni askeri doktrininin nasıl şekilleneceği ve Türkiye ile diğer uluslararası aktörlerin kuruluş sürecindeki etkisinin sınırlarının ne olacağı konusunda soru işaretleri bulunuyor.
Sonuç olarak yeniden yapılanma süreci, yeni Suriye devletinin “galip gruplar” döneminden “devlete bağlı kurumsal ordu” dönemine geçme kapasitesinin temel sınavlarından biri olarak öne çıkıyor. Henüz tamamlanmayan bu sürecin sonuçları, önümüzdeki dönemde Suriye devletinin yapısını ve güvenlik mimarisini büyük ölçüde belirleyecek.
Fukuyama: Saddam Hüseyin'in devrilmesi beni değiştirdi ve muhafazakar akımdan uzaklaştırdıhttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5318508-fukuyama-saddam-h%C3%BCseyinin-devrilmesi-beni-de%C4%9Fi%C5%9Ftirdi-ve-muhafazakar-ak%C4%B1mdan
Fukuyama: Saddam Hüseyin'in devrilmesi beni değiştirdi ve muhafazakar akımdan uzaklaştırdı
Fukuyama, Trump'ı 11 Eylül sonrası ABD'nin hatalarının bir uzantısı olarak görüyor (Independent Arabia)
Mustafa Ensari
Amerikalı düşünür Francis Fukuyama, Irak'ın ABD tarafından işgal edilmesinden 23 yıl sonra, entelektüel kariyerinin en tartışmalı noktalarından birine, Saddam Hüseyin'in devrilmesi ve ardından gelen savaşa ilişkin duruşuna geri dönüyor. 1990'ların sonlarında neo-muhafazakar akıma yakın olan ve Irak'ta rejim değişikliği çağrısında bulunan mektupları imzalayan Fukuyama, şimdi Irak deneyiminin kendisinin bu akımdan uzaklaşmasının nedeni olduğunu söylüyor.
New York Times'a verdiği röportajda Fukuyama, İkinci Dünya Savaşı sonrası Almanya ve Japonya deneyimlerini örnek göstererek, itirazının prensipte bir diktatörü devirmek için güç kullanılmasına yönelik olmadığını, asıl itirazının Amerika Birleşik Devletleri'nin kendi toplumundan kültürel ve politik olarak çok farklı bir toplumda radikal ve kalıcı bir değişim gerçekleştirme kabiliyetine yönelik olduğunu açıklıyor.
“Bir diktatörü devirmek için güç kullanılmasıyla ilgili bir sorunum yok” diyor, ancak 1990'larda “Amerika Birleşik Devletleri'nin tamamen farklı bir toplumda radikal bir değişim gerçekleştirmeyi sürdürme kudretinden oldukça şüphe duyduğunu” da belirtiyor.
Irak'ta yaşananlar “beklediğimden daha kötüydü”
Ona göre, Irak savaşı, bu şüphelerin neo-muhafazakârlarla siyasi ve entelektüel bir kopuşa dönüştüğü an oldu. George W. Bush yönetiminin ilk görevinde -Saddam Hüseyin'i devirmekte- başarılı olacağından, ancak eski rejimin kalıntılarından istikrarlı bir devlet kurma gibi daha zor olan görevde başarısız olacağından korkuyordu. Olanlar için “beklediğimden daha kötüydü” diyen Fukuyama, Amerikan yönetiminin “işgal sırasında bu uzun vadeli çabaya daha az hazırlıklı olduğunu” da ekliyor.
2003 işgalinden sonra Bağdat'taki Firdevs Meydanı'nda Saddam Hüseyin heykelinin yıkıldığı an (Wikipedia)
O pozisyonunu, artık Saddam'ın iktidarda kalmaya devam etmesini savunmaya başladığı için değil, Irak ona otoriter bir rejimi devirmenin bir şey, yerine istikrarlı bir rejim kurmanın ise bambaşka bir şey olduğunu gösterdiği için değiştirdi. Bu yeniden değerlendirme, günümüzde de devam eden, Amerikan gücünü rejimleri ve toplumları yeniden şekillendirmenin bir aracı olarak gören neo-muhafazakarların temel fikirlerinden birine değiniyor. Bölgedeki ülkelerin aynı nedenlerle öfkesini uyandıran İran ile mevcut savaş da buna dahil.
İşgalden sonraki yıllarda Fukuyama, New York Times’a verdiği uzun röportaj ile diğer yayın organlarına verdiği röportajlarda belirttiği gibi, Saddam'ın devrilmesinin ve sonrasına dair yeterli bir planın yokluğunun, başta İran olmak üzere diğer güçlerin istismar edeceği bir boşluk yaratacağı konusunda uyarıda bulundu. Ve zamanla Tahran Irak'ta önemli bir nüfuz kazandı, ona bağlı silahlı fraksiyonlar yükselerek, güç ve güvenlik denkleminin bir parçası haline geldi. Bu, Saddam'dan sonra istikrarlı, demokratik bir Irak'a dair Amerikan vizyonundan tamamen farklı bir senaryoydu. Bu milis gruplar, Washington'un farkında olmadan kendisi ve bölgedeki ana müttefikleri için yarattığı bir düşman haline geldi.
Radikal İslam, yaygın olarak inanıldığından daha az tehlikelidir
Fukuyama'nın eleştirisi Irak deneyimiyle sınırlı kalmıyor. Ona göre, daha geniş dönüm noktası, bazı çatışmaların yalnızca ekonomi ve maddi çıkarlarla açıklanamayacağını ortaya koyan 11 Eylül 2001 saldırılarıydı. Söylediğine göre saldırılar, tanınma, aşağılanma ve fedakarlıkla bağlantılı dini ve siyasi güdülerle hareket eden bireyler tarafından gerçekleştirildi. Bunu şöyle açıklıyor: “Eğer intihar bombacısı olmaya razıysanız, açıkça tamamen maddi olmayan bir amaca hizmet ettiğinizi hissediyorsunuzdur.”
Bununla birlikte, Fukuyama radikal İslam'ı Marksizm ve Leninizm gibi liberalizmin küresel bir ideolojik rakibi olarak görmüyor ve şöyle diyor: “Radikal İslam'ın asla dünyayı fethedecek bir ideoloji olduğunu düşünmüyorum.” Çünkü, onun değerlendirmesine göre, sınırları ve kültürleri aşan evrensel bir çekiciliğe sahip entelektüel bir proje olmaktan ziyade, nispeten yoksul ve düzensiz Müslüman toplumlarda kök salması daha olası bir ideoloji olmayı sürdürüyor.
Ancak Fukuyama, 11 Eylül’ün etkisinin önemli bir yönünü başka bir yere yerleştiriyor; Batı'nın şoka verdiği tepkiye. Fukuyama, saldırıların tehdidin doğasının kapsamlı bir şekilde yeniden değerlendirilmesini sağlamak yerine, özellikle Afganistan ve ardından Irak'taki Amerikan ve Batı tepkisinin, terörizmle mücadeleden öteye geçerek, Amerikan gücünün yurtdışındaki kullanımının geniş bir yeniden tanımlanmasına neden olduğunu savunuyor.
Dış politikanın militarizasyonu, 11 Eylül'den daha acımasızdır
Bunu “Batı'nın hem Afganistan'a hem de Irak'a verdiği tepki, daha doğrusu aşırı tepkisi” olarak özetleyen Fukuyama, bunun sonucunun “terörizm korkusu nedeniyle dış politikanın militarizasyonu ve Amerika Birleşik Devletleri'nde gözetleme devletinin başlangıcı” olduğunu düşünüyor. Savaşlar uzadıkça ve sonuçları başarısız oldukça, ABD'nin sınırları dışındaki siyasi geçişleri yönetme kabiliyetine olan güven azaldı ve müdahalelerinin etkinliği konusunda şüpheler arttı. Fukuyama, bu ortamın Donald Trump gibi figürlerin yükselişine ve Amerikan politikasının geleneksel kurumları, ittifakları ve dış müdahaleleri sorgulama yönünde yeniden yönlendirilmesine katkıda bulunduğunu savunuyor.
Eleştirileri daha sonra devletin işleyiş biçimine kadar uzanıyor ve sorunun artık sadece büyük kararlarla ilgili olmadığını, profesyonel devletin yerini kişisel ilişkilerin ve siyasi sadakatlerin almasıyla ilgili olduğunu belirtiyor. Bu değişimi “babacı yönetim sisteminin yeniden kurulması” olarak tanımlıyor ve özellikle Ortadoğu'da Amerikan dış politikasının yönetiminde liyakat ilkesinin gerilemesini eleştiriyor.
Bu bağlamda, “Ortadoğu'daki politikalarımızın profesyonel diplomatlar yerine, Donald Trump'ın arkadaşları ve ailesi olan Jared Kushner ve Steve Witkoff tarafından yönetildiğini görüyoruz. Ve bunun bedelini ödüyoruz, çünkü modern devletin gerçekten de devlet aygıtını yönetmek için teknokratlara ve tarafsız insanlara ihtiyacı vardır” diyor.
Fukuyama için mesele sadece etkili pozisyonlara getirilen isimlerle değil, modern devletin daha derin bir kavramıyla ilgili. Kişisel ilişkiler kurumların ve profesyonel uzmanlığın yerini aldığında, dış politika daha istikrarsız ve değişken hale gelir ve uzun vadeli bir strateji oluşturma yeteneği azalır. Bu, Irak'tan itibaren Amerikan gücünün sınırlarını yeniden düşünmeye iten sorunun aynısıdır.
Gelişmekte olan ülkelerde güç kullanımı
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Fukuyama, İran ve bölgedeki vekilleriyle devam eden savaş hakkında hiçbir şey söylemiyor. Ancak bu bağlamda, bunun ilk savaşın sonuçlarından biri olduğunu belirtiyor. ABD'nin Japonya ve Almanya'da gerçekleştirdiği değişim gibi daha derin bir değişim ile sonuçlanabileceği gerekçesiyle daha önce bu savaşı desteklemeyi haklı gördüğünü söylüyor.
Şöyle ekliyor: “Bir diktatörü devirmek için güç kullanmakta bir sorun görmüyorum. Yani, bunu İkinci Dünya Savaşı'nda Almanya ve Japonya ile yaptık ve sonuç çok olumlu oldu.”
Ancak sonraki deneyimlerin farklı olduğunu da kabul ediyor ve bunun onu “Doksanlı yılların çoğunu Orta Amerika, Güneydoğu Asya ve başka yerlerde kültürel olarak çok farklı olan gelişmekte olan ülkelerde güç kullanımını inceleyerek” geçirmeye yönelttiğini ifade ediyor.
Röportaj sırasında, Washington'un bunu Filipinler, Nikaragua, Vietnam ve birçok başka yerde denediğini de kabul ediyor. Ancak Amerikan kamuoyu, dediğine göre, “yaklaşık dört veya beş yıl sonra sıkılıyor, sonra bundan vazgeçiyor ve sonunda toplum daha kötü bir duruma düşüyor.”
Görünüşe göre bölgenin bu dönemdeki kaderi, Amerikan müdahalesinin tehlikeleri ile müdahale etmemesinin tehlikeleri arasında yaşamaktır. Bu döngü Kuveyt'in kurtuluşundan bu yana devam ediyor. Nitekim bugün, Washington İran ile gereksiz bir savaşa girmesine rağmen, Babu’l Mendeb Boğazı'ndaki en önemli sonuçlarından birini kararlılıkla çözmekte hâlâ tereddüt ediyor.
Fransa ve Irak, ‘stratejik ortaklığı’ güçlendirme konusunda mutabık kaldıhttps://turkish.aawsat.com/arap-d%C3%BCnyasi/5318447-fransa-ve-irak-%E2%80%98stratejik-ortakl%C4%B1%C4%9F%C4%B1%E2%80%99-g%C3%BC%C3%A7lendirme-konusunda-mutab%C4%B1k-kald%C4%B1
Fransa ve Irak, ‘stratejik ortaklığı’ güçlendirme konusunda mutabık kaldı
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi imza töreninin ardından el sıkıştı. (AFP)
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, beraberindeki heyetle birlikte, başbakanlık görevini üstlenmesinden bu yana Avrupa’daki ilk durağı olan Paris’e kısa ancak yoğun temaslarla geçen bir ziyaret gerçekleştirdi. Zeydi’nin Avrupa turundaki ikinci durağı ise Berlin olacak. Elysee Sarayı tarafından dün öğleden sonra yayımlanan ortak bildiri, Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Başbakan Ali ez-Zeydi düzeyinde olduğu kadar, iki ülke arasındaki bakanlıklar ve Fransız şirketleri nezdinde de ele alınan konuların geniş yelpazesini ortaya koydu. Görüşmelerde, Irak’taki faaliyetlerini genişletmek isteyen TotalEnergies de yer aldı.
Zeydi, Le Figaro gazetesinde yayımlanan makalesinde, ülkesinin 145 milyar varil olarak tahmin edilen kanıtlanmış petrol rezervleriyle dünyada dördüncü sırada bulunduğunu belirtti. Zeydi aynı makalesinde, Irak’ın Fransa ile kurmasını istediği yeni ilişkiler konusundaki vizyonunu da ortaya koyarak, bu ilişkilerde ‘Irak’ın talepler listesiyle gelen veya siyasi şemsiye arayan bir ülke değil, etkin bir ortak’ olmasını istediğini ifade etti. Zeydi’ye göre ziyaret, ‘zamanlaması açısından’ ayrı bir önem taşıyor. Zeydi, ziyaretin, Ortadoğu’da büyük ölçüde belirsizliğin hâkim olduğu, gerilimlerin kontrol altına alınması ve bölgeye yeniden sükûnetin getirilmesi için bölgesel ve uluslararası düzeyde çabalara acil ihtiyaç duyulan bir döneme denk geldiğini belirtti.
Zeydi, ziyaretin öneminin ‘Irak ile Fransa arasındaki ikili ilişkilerin sınırlarını aştığını’ belirterek, bunun Irak’a Avrupa’daki ortaklıklarının ve angajmanının kapsamını genişletme, ayrıca bölgede istikrarın tesis edilmesine yönelik ortak çabalardaki rolünü güçlendirme imkânı sunduğunu kaydetti.
Ortak bildiriye göre ziyaretin temel amacı, ‘Fransa ile Irak arasındaki stratejik ortaklığı ve dostane ilişkileri güçlendirmek’ olarak belirlendi.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, dün öğleden sonra Elysee Sarayı’nda bir dizi mutabakat zaptı ve anlaşmanın imzalanmasına şahitlik etti. (AFP)
Bildiri, ziyaret sırasında yaşanan tüm gelişmeleri ele alan 20 paragraftan oluşuyor. Anlaşmalar, niyet beyanları ve mutabakatların da yer aldığı bu unsurlar, Fransız Cumhurbaşkanlığı tarafından yayımlanan ayrı bir açıklamada ayrıntılı şekilde sıralandı. Bunlar arasında Macron ve Zeydi’nin huzurunda imzalanan altı anlaşma da bulunuyor. Bildiride, tarafların Ortadoğu’daki krizlerle nasıl başa çıkılacağı ve bölgede güvenlik ile istikrarın nasıl güçlendirileceği konusunda sahip oldukları ‘ortak vizyona’ yapılan vurgu dikkat çekti. Bu vizyonun ‘ulusal egemenliğe, müdahale etmeme ilkesine, iyi komşuluk ilişkilerine ve toprak bütünlüğüne saygı, uluslararası hukuka riayet ve bölgenin karşı karşıya olduğu ortak kriz ve tehditlerle mücadelede diplomatik çözümlere başvurma’ temelinde şekillendiği belirtildi. Bu ifadeler, ABD ile İran arasında devam eden savaşa ve tarafların bu savaşın sona erdirilmesinin diplomatik çözümlerden geçmesi gerektiğine yönelik görüşlerine işaret ediyor.
Ortak bildiride Macron’un ‘Irak’ın izlediği dengeli dış politikayı’ ve ‘ülkenin bağlar kurma, diyaloğu geliştirme ve bölgesel iş birliğini teşvik etme konusunda üstlendiği rolü’ övmesine yer verilirken, Zeydi de makalesinde Irak’ı bir ‘diyalog platformu’ olarak öne çıkarmaya özen gösterdi. Zeydi, Irak’ın ‘topraklarının komşu ülkelere yönelik tehditlerin düzenleneceği bir üsse veya bölgesel ve uluslararası güçler arasındaki bir çatışma alanına dönüşmesine izin vermeyeceğini’ belirtti. Zeydi’nin ifadesine göre Irak, ‘gerekli siyasi iradenin ortaya çıkması halinde çatışmanın tarafları arasında doğrudan görüşmelere ev sahipliği yapmaya hazır.’
Güvenlik dosyası, Elysee Sarayı’ndaki görüşmelerde ele alınan en önemli başlıklardan birini oluşturdu. Ortak bildiride, “Fransa’nın Uluslararası Koalisyon bünyesinde oynadığı olumlu rol göz önünde bulundurularak, Fransa Cumhurbaşkanı ile Irak Başbakanı askeri iş birliğini sürdürme ve derinleştirme konusunda mutabık kaldı” denildi. Bu kapsamda, Irak’ın sınırlarını koruma kapasitesinin güçlendirilmesi ve toprakları üzerindeki egemenliğinin desteklenmesi hedefleniyor. Bildiride, söz konusu iş birliğinin iki ülkenin egemenliğine saygı gösteren ikili bir çerçevede yürütüleceği ve Uluslararası Koalisyon’un görevinin sona ermesinin ardından bu çerçevenin ayrıca kararlaştırılacağı ifade edildi.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi’yi Elysee Sarayı’nda karşıladı. (AP)
Bu mutabakat, iki ülkenin ilişkilerini 2023 yılında imzalanan ve ‘ikili stratejik ortaklık anlaşması’ temelinde geliştirme arzusunun bir parçasını oluşturuyor. Fransa anlaşmayı halihazırda onaylarken, Irak da ‘yakında onaylama konusunda kararlı’ olduğunu bildirdi. Güvenlik alanının önemi, Irak’ın askeri kapasitesini yeniden inşa etme ve modernize etme çabaları kapsamında Fransız askeri teçhizatı tedarik etmesine yönelik ‘stratejik bir yol haritası’ üzerinde iki tarafın anlaşmaya varmasıyla da ortaya çıktı. Ayrıca Irak Savunma Bakanlığı ile Fransız şirketi Harmattan AI arasında ‘otonom hava savunma sistemleri’ konusunda bir niyet mektubu imzalandı. Paris, bu iki adımı, ‘iki tarafın askeri kapasitenin güçlendirilmesi alanındaki iş birliğini sürdürme ve Irak’a egemenlik görevlerini yerine getirmesi konusunda destek sağlama yönündeki iradesinin teyidi’ olarak değerlendiriyor. Ortak bildirinin bir bölümünde Zeydi’nin, ‘hava hareketliliği, topçu sistemleri, insansız hava araçlarına karşı sistemler (C-UAS) ile hava savunma ve gözetleme sistemleri’ alanlarında Fransız şirketleri ile Irak Savunma Bakanlığı arasındaki görüşmeleri teşvik etme niyetinde olduğu belirtildi.
Tüm bunlar, Irak’ın silah tedarik kaynaklarını çeşitlendirme eğilimine işaret ediyor ve Paris bu amaç doğrultusunda uygun bir kapı olarak öne çıkıyor. Fransa’nın Irak’taki siyasi, diplomatik, kültürel ve sağlık alanlarında çok yönlü varlığını güçlendirmeye çalıştığı doğru olmakla birlikte, ülke özellikle iki ana sektöre önem veriyor: savunma ve enerji.
Savunma sektöründe olduğu gibi enerji alanında da Irak Elektrik Bakanlığı ile TotalEnergies arasında Irak’a sıvılaştırılmış doğal gaz tedarik edilmesine yönelik bir mutabakat zaptı imzalandı. Bu kapsamda Zeydi, Fransız petrol şirketinin Başkanı Patrick Pouyanne’yi kabul etti. Taraflar ayrıca Irak’ın enerji sektöründeki kapasitesinin geliştirilmesi ve güçlendirilmesine yönelik bir program konusunda mutabakat zaptı imzaladı. Ancak Fransa’nın Irak’taki petrol ve doğal gaz alanındaki hedefleri bununla sınırlı değil. Ortak bildiride, Irak’ın TotalEnergies ile ‘Irak’ın petrol üretimini artırmayı, enerji verimliliğinin yükseltilmesine katkı sunmayı, enerji alanındaki egemenliğini güçlendirmeyi ve ülkedeki enerji dönüşümünü desteklemeyi’ amaçlayan, ‘geniş ölçekli yatırımlara dayalı’ bir dizi enerji projesi konusunda görüşmelere başlamayı kabul ettiği belirtildi. Dünyanın ciddi bir enerji krizi yaşadığı bir dönemde, büyük petrol rezervlerine sahip bir ülkeyle böyle bir anlaşmaya varılması Fransa açısından son derece önemli bir kazanım olarak değerlendiriliyor.
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة