İsrail’de politikacıları ve generalleri mağlup eden pragmatik lider: Netanyahu

ABD’ye sırtını dönen, Yahudilere meydan okuyan ve Demokratları kızdıran bir ABD’li.

Netanyahu, eşiyle birlikte geçen çarşamba günü Kudüs’teki Likud binasında destekçilerini selamladı. (Reuters)
Netanyahu, eşiyle birlikte geçen çarşamba günü Kudüs’teki Likud binasında destekçilerini selamladı. (Reuters)
TT

İsrail’de politikacıları ve generalleri mağlup eden pragmatik lider: Netanyahu

Netanyahu, eşiyle birlikte geçen çarşamba günü Kudüs’teki Likud binasında destekçilerini selamladı. (Reuters)
Netanyahu, eşiyle birlikte geçen çarşamba günü Kudüs’teki Likud binasında destekçilerini selamladı. (Reuters)

İsrail’de bu hafta düzenlenen seçimlerin sonuçları açıklandığında Binyamin Netanyahu’nun daha önce hiç olmadığı derecede ezici bir zafer kazandığı ortaya çıktı. Sadece rakipleri için değil, evi içerisinde de büyük bir şok yaşanırken, herkes nihai sonuca kilitlendi.
Sonuç, en iyimser beklentileri dahi aştı. Netanyahu’ya yakın isimler şaşkınlık yaşarken aralarından biri “Kazandın. Sadece Yair Lapid’e karşı değil, ABD’ye ve tüm rakiplerine karşı da” diye haykırdı. Bir danışman ise “Tüm başkentlerde ışıklar yanıyor. Sonucu izliyor. Bibi’nin (Netanyahu) geri dönüp dönmeyeceğini takip ediyor” dedi. Ancak Netanyahu’nun yüzünde herhangi bir sevinç ifadesi yoktu. Her zamanki gibi dudaklarının sağ tarafına hafif bir gülümseme yerleştirdi ve “Hadi işe koyulalım” dedi.
Kendisi, çalışan bir adam. Rakipleri ve düşmanları bile onun ‘delicesine enerjik’ olduğunu söylerken, çalışmayı çok sevdiği için de Netanyahu hakkında ‘çiftçi’ yorumu yapılıyor. Ayrıca ‘çalışma tutkusu, siyasi zaferlerinin temel motivasyonudur’ değerlendirmesi yapılıyor. Hatta İsrail’de onun gibi partizan savaşları veren bir politikacı yok. Eşdeğer süre görev yapmış bir başbakan da bulunmuyor. Rakiplerini niceliksel ve niteliksel olarak kendi hızında yenen bir lider yok. En önemlisi de onun gibi ‘Başbakanın devleti’ unvanına ve başbakanlık tutkusuna sahip siyasi bir lider olmaması. 1996’dan 1999’a ve 2009’dan 2021’e kadar bu pozisyonda 15 yıl geçirdi. Şimdi süresini belirlemeye kimsenin cesaret edemediği yeni bir döngü başlıyor.
Netanyahu bu pozisyonda, İsrail’deki en iyi liderleri yenmeyi başardı. En iyi generallerden biri olan ve sağcı bir üniversite öğrencisinin kurşunlarıyla ölen İzak Rabin’e karşı şiddetli bir savaşa öncülük ettikten sonra, nükleer projenin babası, Filistinliler ve Ürdün ile barış anlaşmalarının mimarı olan Şimon Peres’i mağlup etti. General Ehud Barak, başbakanlık seçimlerinde kendisini mağlup etse de Netanyahu, yenilgiyi nasıl tersine çevireceğini biliyordu. Daha sonra Barak, Netanyahu liderliğinde birkaç yıl bakan olarak kaldı.
Onu ‘yıkım meleği’ olarak adlandıran İzak Şamir ve ‘ebedi bir komplocu’ gören Ariel Şaron gibi siyasi liderler, hatta sağın liderleri bile kendisiyle çok savaştı. Ona güvenmediler. Yahudi devletinin geleceğine yönelik tehlikeli olacağı konusunda uyardılar. Ancak Şamir ve Şaron, onu kendi hükümetlerinde bakan olarak atamak zorunda kaldılar ve başbakan olarak gelişine tanık oldular.
‘Dostluk ve düşmanlık’ hesaplarını ona bırakın. Netanyahu’nun bir sırrı, hatta belki de başbakanlık koltuğu için mıknatısa sahip olmasını sağlayan sırları var. Tüm göstergeler daha uzun yıllar orada kalacağı yönünde. Onunla ve İsrail’de temsil ettiği şeyle muhatap olmak isteyenler, onun kişiliğinin sırlarını ve bileşenlerini bilmelidir. Doğuda, batıda ve hatta bu çağda yaşayan herkes bir yer ve zamanda bu karakterle karşılaşacaktır.

Akademisyenin oğlu
73 yaşının üzerinde, tüm asistanları ondan daha genç ama hepsinden daha fazla çalışıyor. Sadece bugün değil, her gün. Bu dünyanın bilincine vardığından beri...
Binyamin Netanyahu, 1949 yılında Tel Aviv’de orta gelirli ama önemli bir ailede dünyaya geldi. Babası İsrail ve ABD’de yüksek akademik itibara sahip büyük bir tarihçi olarak kabul ediliyor ve annesi Zila da bir eğitimci. Anne ve babasının, Netanyahu’nun kişiliği üzerinde de etkileri oldu. Siyonist tarihçi ve aktivist olan babası Benzion Netanyahu’ya Cornell Üniversitesi’nde öğretim üyeliği teklif edilmesi sonrasında ailesi, 1963 yılında ABD’ye taşındı. Binyamin Netanyahu, ABD’de geleneksel Amerikan aksanı ve Amerikan siyasi kavramları ile mükemmel İngilizcesini edindi.
ABD’de liseyi bitirdi. Ardından askerlik hizmetini yapmak için İsrail’e döndü. Hayatını ve siyasi algısını derinden etkileyen orduda beş yıl geçirdi. Genelkurmay Başkanlığı’nın elit kuvvetler birliğinde görev yaptı. Arkadaşı, müttefiki ve ardından siyasi muhalifi olan Ehud Barak’ın önderliği altında yüzbaşı rütbesiyle mezun oldu.
Askerliği sırasında bir silah arkadaşının serseri kurşunuyla yaralandı. Bir keresinde Yıpratma Savaşı sırasında Süveyş Kanalı’nı geçmeye çalışırken, bir kere de Suriye topraklarında gizli bir komando operasyonu sırasında iki kez neredeyse esir düştü. Suriye ordusu tarafından saatlerce kuşatılmış, büyük bir askeri operasyonla da kurtarılmıştı. 1968 yılında Beyrut Havaalanı’na yapılan baskına, Ben Gurion Havalimanı’nda kaçırılan bir uçağın kurtarılması operasyonuna ve 1973 yılındaki Ekim Savaşı’na katıldı. Daha sonra ordudan terhis edildi. ABD’ye geri döndü. ABD’de Harvard Üniversitesi Massachusetts Teknoloji ve Siyaset Bilimi Enstitüsü’nde lisans ve yüksek lisans eğitimi altı.
Üniversite eğitimi sırasında kardeşi Yonatan, 1976’da Uganda’nın Entebbe şehrinde kaçırılan bir uçaktan rehineleri kurtarmak için düzenlenen bir baskın sırasında öldürüldü. Bu durum, Netanyahu ailesi üzerinde derin bir etki bıraktı. Ardından ailesi ülkeye geri dönme kararı aldı. Yonatan umut verici bir askeri liderdi ve adı İsrail’de efsane oldu. Bu nedenle Binyamin Netanyahu’nun ilk kamu faaliyeti, kardeşinin anısına ‘bir terörle mücadele enstitüsü’ kurmak oldu.
Daha sonra ikinci kardeşi Iddo ile Yonatan’ın vatansever mektupları üzerine bir çalışma hazırladı ve ordudan ödül aldı. Netanyahu, bu adımlıya  ün kazandı. Ardından Dışişleri Bakanı ve daha sonra da Savunma Bakanı olan Profesör Moşe Arens ile tanıştı. Arens, Netanyahu’yu gelecek vaat eden bir lider olarak görüyordu. Netanyahu 1982 yılında Washington’daki İsrail Büyükelçiliği’ne siyasi ataşe olarak atandı. Böylece siyasi hayatına başladı. ABD’de Lübnan'daki İsrail savaşını savunurken parladı ve bir medya yıldızına dönüştü.
Netanyahu, 6 yıl sonra, 1988’de İsrail’e geri döndü. İktidardaki Likud partisine katıldı. Knesset üyeliğini kazandı. İzak Şamir hükümetinde dışişleri bakan yardımcısı olarak yer aldı. 1992’de Rabin’in iktidardaki zaferinden ve Şamir’in emekliliğinden sonra, Mizrahi Yahudilerinin en önde gelen liderlerinden biri olan David Levy’i geride bırakan Netanyahu parti lideri seçildi.

Eşiyle sözleşme
Netanyahu, söz konusu dönemde İsraillileri şok eden ama kendisini siyasi hayatın merkezine koyan ve siyasette yabancı bir yüzü ortaya çıkaran Amerikan tarzı bir ‘siyasi oyun’ ile ünlendi. Öyle ki eşiyle birlikte televizyon ekranlarında göründü ve halka hitaben şunları söyledi:
“Rakibimin bana karşı hazırladığı kirli bir komplo var. Elinde olduğunu söylediği ve beni başka bir kadınla gösteren bir video ile şantaj yapıyor. Aslında seni bir kez aldattım. Ve senden herkesin önünde özür dilemek için buradayım.”
Polis konuyu araştırdı ve herhangi bir kaset ya da şantaj olmadığı ortaya çıktı. Yaklaşık 20 yıl sonra Netanyahu’nun eşinin, aldatılmış bir eş olarak görünmek için televizyona çıkarılan o saf kadın olmadığı görüldü. Aksine kocasıyla, bir avukat aracılığıyla ‘tüm yönetim işlerinde evin hanımı ve parasını harcayan tek kişi olacağı sözünü aldığı’ bir anlaşma yapmıştı. Anlaşma, ayrılmaları durumunda Netanyahu’nun tüm parasının eşine aktarılacağı, değiştirilemeyecek bir vasiyet içeriyor.
Bu belge, evlilik ve siyasi yaşamlarında bir ‘doktrin’ haline geldi. Öyle ki çifte yakın olanlar, Sarah’ın eşinin hayatındaki büyük ve küçük her şeye müdahale ettiğini doğruluyor.
Bu hikâyenin Netanyahu’nun hayatında bıraktığı iz ise şu; Kendisi, kurban rolünde şaşırtıcı bir şekilde usta ve siyasi hayatında çokça kullandığı oyunculuk yeteneklerine sahip. Bu iki özellik de onun popülaritesinin en önemli iki sırrına dönüşmüş durumda. Söylediği her şeye inanan yüz binlerce İsrailli ona aşık oldu ve bugüne kadar İsrail’i kontrol eden güç merkezlerinin (basın, yargı ve güvenlik hizmetleri) önünde Netanyahu’nun bir kurban olduğuna inanıyorlar.
Netanyahu’nun sokağın kontrolünü bu şekilde ele geçirmesi ve önderlik ettiği ve vatandaşları Oslo Anlaşmalarına ve Rabin’e karşı kışkırttığı gösteriler, İsrail toplumunda sağ ve sol olmak üzere iki düşman kamp arasında tehlikeli bir bölünmeye dönüştü. Öyle ki Netanyahu’nun yandaşları, Rabin’in bir Nazi subayı üniforması içindeki fotoğraflarını yayınladı. İsrail’de depreme neden olan Rabin suikastından sonra ise Rabin’in Oslo Anlaşmalarında yoldaşı ve ortağı Şimon Peres hezimete uğradı ve Netanyahu 1996 yılında başbakan oldu.
Oslo Anlaşmalarının normalleşmesiyle birlikte Netanyahu, onları uygulama sözü verdi ve bu eylem ABD’nin baskısı altında başladı. El-Halil’den ve Batı Şeria’nın yüzde 13’ünden geri çekildi. Ama aynı zamanda Netanyahu, bu anlaşmaları nasıl gölgede bırakacağını ve bir Filistin devletinin kurulmasını nasıl engelleyeceğini de biliyordu.
O dönemde İsrail, Filistinlilerle olan anlaşmazlığı çözmeyi arzuluyordu. Netanyahu, ordu komutanı ve arkadaşı Ehud Barak tarafından 1999 seçimlerinde hezimete uğradı. Bu durum, Netanyahu’nun hayatında gerçek bir aksilikti. Daha sonra da Netanhayu’nun yerine Likud liderliğine Ariel Şaron geldi.

Siyasette kuvvetlenmesi
Şaron, 2001 yılında başbakan seçildikten sonra Netanyahu, ülkeye ve siyasi hayata geri döndü. Şaron, ondan nefret etmesine ve ona güvenmemesine rağmen kendisini hükümetinde Dışişleri Bakanı ve daha sonra Maliye Bakanı olarak atadı. Şaron’a sadıktı. 2005 yılında ‘çekilme’ planının bir parçası olarak İsrail’in Gazze Şeridi’nden geri çekilmesi lehine oy verdi. Ama Şaron, İsrail’in Batı Şeria’daki işgalini sona erdirme gerekliliğinden bahsetmeye başlayınca, liderliğe geri dönmek için bir şansı olduğunu düşünerek, hükümetten istifa etti. Zira Netanyahu, Şaron’un sağ kanatta sert bir muhalefetle karşı karşıya olduğunu fark etmişti. Şaron ise kendisini devirmeyi amaçlayan bir komplonun varlığını hissederken, büyük bir grupla Likud’dan geri çekildi. Daha sonra İşçi Partisi’nden ayrılan Şimon Peres ile ‘Kadima’ (ileri) adlı yeni bir parti kurdu.
Bu çerçevede Netanyahu, Likud liderliğini kazandı. Likud’un seçimlerde ezilip 36 sandalyeden 12 sandalyeye düşmesine rağmen Netanyahu, ‘partiyi yeniden inşa etme’ ve ‘canlandırma’ sürecini başlattı. Daha sonra muhalefetteki üç yılık sıkı çalışmanın ardından kazandı ve 2009 yılının mart ayında ikinci kez başbakan seçildi. Nihayetinde 2021 yılına kadar bu pozisyonu üstlendi. İsrail tarihinde bu pozisyonun en uzun süre hüküm süren sahibi oldu.
Netayahu, yalnızca başbakanlık rolünde değil, aynı zamanda bu pozisyonda yalnızca bir yıl kalmasına ve ‘dolandırıcılık, güveni kötüye kullanma ve rüşvet’ olmak üzere üç suçtan yargılanmak üzere kürsüye oturmasına rağmen muhalefet lideri rolünde de ustalaştı. Amerikan yönetimine, askeri düzene ve medyanın karşısında durmasına rağmen kendi imajını iyileştirmeyi ve tüm rakiplerini yenmeyi başardı. Naftali Bennett hükümetini devirmeyi ve liderlik ettiği Yamina partisini yok etmeyi başardı. Nihayetinde büyük bir üstünlükle iktidara döndü.

Amerikalı pragmatist
Netanyahu, hayatı boyunca pragmatik bir iş üslubuyla ortaya çıktı ve çelişkili tavırlar takınmakta sorun yaşamadı. İki devletli çözümü onayladığını açıkladı. 10 ay boyunca Filistinlilerle barış görüşmeleri yürüttü. Bu dönemde Batı Şeria’daki yerleşim birimi inşaatlarını benzeri görülmemiş bir şekilde dondurmayı kabul etti. Kendisine yakın yerleşim yerlerinin liderleriyle çatışmalara girdi. Bundan önce ve sonra müzakereleri dondurma ve Filistin devletinin önüne engeller çıkaracak bir politikayı sahaya empoze etme politikasına öncülük etti. ABD ile ilişkileri İsrail için stratejik bir misyon olarak gördü. Birçok kişi Netanyahu’yu İsrailliden çok Amerikalı olarak tanımladı. Hatta Netanyahu’ya atıfla, ABD’nin İsrail’de iki büyükelçisi bulunduğunu belirttiler: Washington’dan Tel Aviv’e gönderilen büyükelçi ve ABD’nin, vatanın ve halkın büyükelçisi Binyamin Netanyahu. Ancak Başkan Barack Obama ve yönetimi ile benzeri görülmemiş bir çatışmaya girmekten de çekinmedi. Hatta Demokrat Başkan ve partisine karşı Cumhuriyetçi Parti ile birleşti. İran ile nükleer anlaşmayı reddetmesi çerçevesinde Başkan Obama’nın etrafından dolaştı, ABD’ye seyahat etti, başkanın İran meselesine ilişkin politikasına karşı Kongre’de konuşma yaptı.
Bugüne kadar Demokrat Parti’nin İran konusundaki politikasına karşı sert bir duruş sergiledi. Bu nedenle Başkan Joe Biden yönetimi, Netanyahu’ya karşı harekete geçti ve rakibi Yair Lapid’i destekledi. Başkan Donald Trump döneminden önce ve sonra Cumhuriyetçi Parti ile ilişkilerini güçlendirirken, bunun bedelini ABD Yahudileriyle çatışarak ödedi.
İsrail’in doğudan uzak batı dünyasına üyeliğini kutsayan bir siyasi ideolojiye öncülük etti. Ancak İbrahim Anlaşmaları’nda ortaklığı kabul ederek, Arap dünyası ve doğu ülkeleriyle stratejik ilişkilere yöneldi.
İç meselelerde de bu üslubu belirgindi. Radikalizm yanlıları da dahil olmak üzere tüm katı sağcı güçlerle geniş bir ittifak kurmasına rağmen eski iktidar döneminde bir Arap İslami partisini (Mansur Abbas liderliğindeki İslami Hareket’in oluşturduğu Birleşik Arap Listesi) yönetimine dahil etmek için inisiyatif aldı.
Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgilere göre Netanyahu, ordu ve güvenlik hizmetleri konusunda en cömert başbakan olarak kabul ediliyor. Ancak aynı zamanda ısrarla bu kuruluşların liderlerine karşı bir savaş yürütüyor ve bu kuruluşların kendi üzerindeki etkilerini azaltmaya çalışıyor. Aynı durum kolluk kuvvetlerine, yargıya, polise ve savcılığa yönelik politikası için de geçerli.
Bu çerçevede Netanyahu, belirli bir siyasi programa oturtulmaya ya da belirli fikirler zindanına hapsedilmeye uygun bir politikacı değil. Herhangi bir baskı altında fikri değiştirilen zayıf bir lider olabilir. Ama cesurca ayağa kalkacak ve eskiden reddettiği bir görüşü savunacak kadar da güçlü. İki gün önce çatıştığı bir şeyi savunan ateşli bir konuşma yapma yeteneğine sahip. Kendisinden nefret eden birini değil, her zaman onu alkışlayan birini görür. Eski dostları da dahil olmak üzere kendisinden nefret eden birçok kişinin karşısında onu körü körüne takip eden, ona değer veren, saygı duyan ve onun için her şeyi feda etmeye hazır birini bulur...



Yemen'in batı sahili: Husiler için bir tuzak, bir ödül değil

Fotoğraf: Reuters / Al Majalla
Fotoğraf: Reuters / Al Majalla
TT

Yemen'in batı sahili: Husiler için bir tuzak, bir ödül değil

Fotoğraf: Reuters / Al Majalla
Fotoğraf: Reuters / Al Majalla

Enver el-Ansi

En yakın bağlamda, Yemen'de gelişen olaylar, daha geniş bölgesel ve uluslararası boyutların bazılarını gölgede bırakarak, dünyanın dört bir yanında birçok kişiyi meşgul ediyor gibi görünüyor. Örneğin, ABD ve İran, keza Batı tarafından güçlü bir şekilde desteklenen Ukrayna ve Rusya arasında pozisyonlardaki farklılık ve uzaklığın somutlaştırdığı gibi, askeri, ekonomik ve siyasi çatışmalar nedeniyle çıkarların yakınlaşması en azından şimdilik ertelenmiş gibi görünüyor.

Yemen meselesinde, sınırlı güç, nitelik, deneyim ve eğitime sahip kabile gruplarından oluşan milisler, bu hayati öneme sahip stratejik boğaza ilerlemelerini kolaylaştıran karmaşık faktörler bir araya gelmeseydi Babu’l Mendeb'e ulaşamazlardı. Bu durumda, üçüncü bir tarafın ve belki de başka uluslararası aktörlerin, askeri ve teknik destek açısından olmasa bile, en azından istihbarat, bilgi ve lojistik açısından, çeşitli derecelerde bu gelişmelerin içinde yer aldıkları, perde arkasından durumu manipüle ettikleri, nihayetinde işlerin Yemen'in batı sahilinde ve Kızıldeniz'in güneyinde son haftalarda ve günlerde tanık olduğumuz noktaya vardığı güçlü ve neredeyse kesin bir şekilde varsayılıyor.

“Gerçek” bir mücadele yoktu, ancak doğal kaynaklar ve madenler bakımından zengin, yüzölçümü büyük Marib ve el-Cevf vilayetlerinin çevresinde geçmişte olduğu gibi bugün de yüksek ve daha yoğun bir tempoda çatışmalar yaşanmaya devam ediyor. El-Beyda şehrinde de çatışmalar nispeten yoğun, ancak burada savaş cephelerinde maruz kaldıkları yıkıcı hava saldırılarıyla zayıflayan Husi milislerinin belirgin bir şekilde geri çekilmesinin ışığında, hükümet güçleri saldırılara karşılık verme ve caydırma konusunda inisiyatifi yeniden ele geçirerek daha yüksek bir saldırı performansı sergiliyor. Husi unsurları kendilerine nispeten bir koruma sağlayan doğal tahkimatlarından uzaklaşarak ovalarda ve sahil bölgelerinde konuşlandıkları için bu saldırılara karşı savunmasız hale geldiler. Oysa bahsedilen doğal tahkimatlar gerek Yemen ordusu ve Suudi Arabistan liderliğindeki koalisyonun saldırıları, gerekse daha da öncesinde Gazze savaşı sırasında Husilerin “Gazze'yi destekleme” bahanesiyle, ABD gemilerini hedef almalarının, İsrail'e çoğu hedefine ulaşamayan füze ve insansız hava araçlarıyla saldırılar düzenlemelerinin ardından, ABD ve İsrail’in mevzilerine düzenledikleri hava saldırıları sırasında milisleri korumuşlardı.

CFRTB
Yemen hükümetine bağlı savaşçılar, Cevf şehrinde Husilerle yaşanan çatışmalar sırasında, 15 Eylül 2026 (AFP TV/AFP)

Yemen'in Kızıldeniz'e nazır batı sahilinde yaşananlara ilişkin olarak, Ulusal Direniş Güçleri Sözcüsü General Sadık Duveyd şunları söyledi: “Batı kıyısındaki operasyonlar aylar öncesinden planlanmış ve İran Devrim Muhafızları'nın doğrudan emriyle, İran ve Lübnanlı uzmanların katılımıyla, İran'ın savaşının bir parçası olarak gerçekleştirilmiştir.”

Husiler, son birkaç gündür binlerce (en az 3 bin) cesedi savaş bölgelerinden çekmekte büyük zorluklar yaşıyor

Sonuç olarak, durumun değişmeyen tek yanı, Husilerin her zamanki gibi, savaş alanlarına gönderilen yüzlerce, belki de binlerce savaşçının ölümüne kayıtsız kalmalarıdır. Son bilgiler, Lahc şehrindeki el-Mudaraba’nın eteklerindeki Kahbub bölgesi ile Zubab bölgesine doğru ilerleme girişimlerinde onlarca Husi militanının öldürüldüğünden veya yaralandığından bahsetti. Husilerin batı sahiline yönelik büyük çaplı saldırısının ardından buralardan kaçan binlerce sivil ve yüzlerce asker bu bölgeye sığındı. Yemenli askeri uzmanların tahminlerine göre, 100 binden fazla Husi milisi saldırıya katıldı, 120'den fazla balistik füze ve belki de bu sayıdan daha fazla insansız hava aracı fırlatıldı, çeşitli ağır ve orta sınıf silahlar kullanıldı.

Gelişmiş teknolojiler

Yemen ordusu, Husi milislerinin liderleri ve İranlı işbirlikçileri tarafından batı sahiline yönelik saldırılar sırasında 3 binden fazla telsiz cihazın kullanıldığını gözlemledi. Bu saldırılar, Babu’l Mendeb Boğazı'na nazır Taiz şehrinden başlatıldı ve Kızıldeniz'in güneyindeki tüm Yemen adalarını ve kasabalarını kapsadı. Bu, Husilerin Babu’l Mendeb Boğazı'na yaklaşmalarının esasında gerçekleşmeyen bir çatışmanın değil, eski/yeni bir planın sonucu olduğu anlamına geliyor. Hudeyde Valisi Hasan Tahir'in belirttiği gibi: “Batı sahilinde yaşananlar askeri bir yenilgi değildi, çünkü savaş yoktu, aksine ortada bir aldatmaca ve büyük bir komplo vardı.”

Yemen'in batı sahilinin coğrafyasına hakim, batı Tihama bölgesinin sakinlerinden olan Ebker ise şunları ekledi: “Komplocuları, onlara para ödeyenleri ve onları finanse edenleri ifşa edeceğimiz gün gelecek. Hudeyde ve Yemen halkına gerçek düşmanın kim olduğunu ve yaşananları kolaylaştırmak için milyarlarca dolar ödeyenlerin kim olduğunu açıklayacağız.” Bunu şu sözlerle vurguladı: “Sadece Husilerle değil, İran ve büyük güçler dahil destekçileriyle savaştık.”

VFGHYJ
Stratejik Babu’l Mendeb Boğazı'na ve Kızıldeniz'in girişine bakan dağlık bir bölge olan Kahbub yakınlarında, Yemen hükümet güçlerinden bir savaşçı bir kamyonetin yanında nöbet tutuyor, 15 Eylül 2016 (AFP)

Ancak diğer tarafta tablo, Husilerin övüneceği ve uzaktan, Tahran, Bağdat ve Beyrut'tan gelen davul sesleriyle kutlayacakları kadar parlak değil. Gerçekte, yeni mevzilerini koruyamamaları ve hükümete ait insansız hava araçlarının Husi araçlarını ve hatta unsurlarını tespit etmeleri ve hedef almaları sebebiyle, askeri ve lojistik tedarik hatları her yönden kesildiği için büyük sıkıntı çekiyorlar.

Tekrarlama

Her zamanki gibi, Husi milisleri, binlerce üyesinin öldürülmesine, yaralanmasına veya esir alınmasına karşı kayıtsız ve ilgisiz davranıyor. 1980'lerde Irak ile savaşı sırasında İran'ın benimsediği aynı yaklaşımı tekrarlıyor. O zaman da İran, genç, deneyimsiz acemi askerleri, profesyonel bir orduya karşı kaderlerini umursamadan, ardı ardına cepheye göndermişti. Zira önemli olan, daha iyi eğitimli güçler cepheye gönderilene kadar düşman ordusunu yormaktı. Bu yaklaşım İran'a herhangi bir askeri zafer getirmedi; aksine, yaklaşık 1 milyon cana mal oldu. Ne var ki Yemen'deki Husi savaşları sırasında, İran Devrim Muhafızları, Marib, Cevf, Taiz veya Yemen'in batı sahili gibi çeşitli savaş cephelerinde bu trajik deneyimi bir kez daha tekrarlamaya kararlı görünüyor.

Kibir ve yanlış hesap

Husiler, son birkaç gündür savaş bölgelerinden binlerce (en az 3 bin) cesedi çekmekte büyük zorluklar yaşıyor. Ayrıca, hükümet güçlerinin siperlerine ve mevzilerine yönelik devam eden hava saldırıları sonucu binlerce hafif ve ağır yaralı unsurunu tahliye etmekte de zorlanıyor. Bu durum, Husileri, tüm cephelerde hedeflerine kolayca ulaşabilmeleri için artık tüm yolların açık olduğu konusunda yanılttıkları milisleri karşısında zor durumda bırakıyor.

Yemen'in batı sahilindeki son gelişmelere rağmen, durum Husi milislerinin ele geçirdikleri bölgeler üzerindeki kontrollerini pekiştirmelerine elverişli görünmüyor. Uzmanlara ve askeri kaynaklara göre, örneğin Husiler ve güçleri, stratejik öneme sahip Lahc şehrinin Kahbub bölgesinde herhangi bir ilerleme kaydedemedi. Bu arada, bölgede konuşlandırılan hükümete bağlı askeri güçler, savunma yapmak, kıyıdaki ve batı Taiz'in dağlık bölgelerindeki Husi mevzilerine karşı operasyonlar düzenlemek konusunda daha organize ve daha donanımlı hale geldi.

Kahbub, idari olarak Lahc vilayetindeki Mudaraba ve el-Ara bölgesine bağlı, Taiz vilayeti ile sınır komşusu olan stratejik bir dağlık bölgedir. Stratejik Babu’l Mendeb Boğazı'na nazır en önemli dağ sıralarından biridir.

Savaşlardaki kabileler dengesi

Bu silahlı mücadele içinde, savaşan tarafların ittifakları ve çıkarları gibi, sahnenin günden güne sürekli değiştiği mevcut savaş da yer alıyor. İçeride, Husi milislerinin, onları hâlâ destekleyen bazı kabilelerle ilişkilerinde değişikliklere tanık olacağımıza şüphe yok.  Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre son deneyimler, kabilelerin kendi dengelerine ve “gerçekçi” hesaplara sahip olduklarını kanıtlıyor. Gerek 26 Eylül 1962 devriminden sonra İmam yönetiminin kalıntılarına karşı yürütülen cumhuriyet savaşları, gerekse Sana'yı çevreleyen kabilelerin merhum Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih'i terk etmeleri bunu gösteriyor. Aynı durum dışarısı için de geçerli; nitekim Husiler, kabileler tarafından kolayca benimsenmeyen garip bir gurur ve kibirle, kendi halklarının ezici çoğunluğuna, ülke içindeki en yakın akrabalarına ya da sınırın her iki tarafındaki iç içe geçmiş kabile ilişkileri göz önüne alındığında, diğer tüm komşulardan daha yakın olan Arap komşularına (Suudi Arabistan’a) karşı, coğrafi olarak uzak ve kültürel olarak farklı olan İran'ın müttefiki olduklarını itiraf ediyorlar.

İran'ın otuz yılı aşkın süredir Husi şahinlerin ve onları çevreleyen küçük bir grup genç kabile üyesinin zihinlerine uyguladığı ideolojik beyin yıkama, Yemen devletinin buna kayıtsız kalması ve bölgelerine yönelik kapsamlı bir kalkınma yokluğuyla birleşince, hayatın savaştan ibaret olduğuna ve geleceğin yalnızca ölüm veya ahirette olduğuna inanmalarına neden oldu Esir alınan Husi savaşçılarına savaşma motivasyonlarının ne olduğu sorulduğunda verdikleri cevaplarda bunu açıkça gösteriyor. Cevapları içinde bulundukları acınası ve zavallı durumu ortaya koyuyor; arkalarında sadece İranlı ve Hizbullahlı savaş uzmanlarının, önlerinde ise kendileri gibi Yemenlilerin olduğunu keşfettiklerini söylüyorlar. Aldandıkları ve tuzağa düştükleri için gözyaşlarına boğulacak kadar pişman oluyorlar, ama son pişmanlığın bir faydası yok.


BM’den savaşın Yemen’e yönelik yardımlar üzerindeki etkisine ilişkin uyarı

Uluslararası Göç Örgütü (IOM) görevlisi, dün Cibuti’de Yemen’de devam eden savaştan kaçanları karşılıyor (Reuters)
Uluslararası Göç Örgütü (IOM) görevlisi, dün Cibuti’de Yemen’de devam eden savaştan kaçanları karşılıyor (Reuters)
TT

BM’den savaşın Yemen’e yönelik yardımlar üzerindeki etkisine ilişkin uyarı

Uluslararası Göç Örgütü (IOM) görevlisi, dün Cibuti’de Yemen’de devam eden savaştan kaçanları karşılıyor (Reuters)
Uluslararası Göç Örgütü (IOM) görevlisi, dün Cibuti’de Yemen’de devam eden savaştan kaçanları karşılıyor (Reuters)

Birleşmiş Milletler (BM), Yemen’de devam eden savaşın ülkedeki insani yardım ihtiyaçlarına erişimi olumsuz etkilediği konusunda uyarıda bulundu. Eylül ayının başından bu yana 100 binden fazla kişinin yerinden edildiği, bunların büyük bölümünün Taiz ve Lahic vilayetlerine sığındığı bildirildi.

BM Yemen Mukim ve İnsani İşler Koordinatörü Laurent Bukera, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, durumun “hızla değiştiğini” belirterek, yeni yerinden edilme dalgalarının yaşanmasını ve insani ihtiyaçların artmasını beklediklerini söyledi. Bukera, 15 Eylül itibarıyla 60 binden fazla yerinden edilmiş kişiye hızlı müdahale mekanizması kapsamında yardım ulaştırıldığını ifade etti.

Bukera, yardımların güvenli ve sürdürülebilir şekilde ulaştırılmasının güvence altına alınması ve çatışmalardan kaçanlar için güvenli koridorlar oluşturulması gerektiğini vurguladı.

Suudi Arabistan’da ise Sivil Savunma Müdürlüğü, Taif vilayetinde Husilere ait bir İHA’nın önlenerek imha edilmesinin ardından düşen şarapnel parçaları nedeniyle Yemen uyruklu bir kişinin hayatını kaybettiğini, bir Suudi vatandaşı ile Pakistan uyruklu bir kişinin yaralandığını açıkladı. Olayda bazı binalar ve araçlarda da maddi hasar meydana geldi.

Öte yandan Türkiye, Husilerin bir İHA ile Mekke-i Mükerreme’ye yönelik saldırı girişimini ve grubun gerçekleştirdiği diğer eylemleri şiddetle kınadı. Ankara, bu eylemlerin yalnızca bölgesel güvenlik açısından tehdit oluşturmadığını, aynı zamanda uluslararası deniz ticaret yollarını ve küresel istikrarı da olumsuz etkilediğini ifade etti.


Bağdat, DEAŞ tutukluları üzerindeki yargı yetkisinde ısrarcı

DEAŞ mensubu olduğundan şüphelenilen kişi, Bağdat’taki Karh Cezaevi’nde sorgulanmak üzere bir bölüme götürülüyor (AP)
DEAŞ mensubu olduğundan şüphelenilen kişi, Bağdat’taki Karh Cezaevi’nde sorgulanmak üzere bir bölüme götürülüyor (AP)
TT

Bağdat, DEAŞ tutukluları üzerindeki yargı yetkisinde ısrarcı

DEAŞ mensubu olduğundan şüphelenilen kişi, Bağdat’taki Karh Cezaevi’nde sorgulanmak üzere bir bölüme götürülüyor (AP)
DEAŞ mensubu olduğundan şüphelenilen kişi, Bağdat’taki Karh Cezaevi’nde sorgulanmak üzere bir bölüme götürülüyor (AP)

Bağdat’ta dün yapılan açıklamada, Irak makamlarının yıl ortasında Suriye’den nakledilen DEAŞ mensubu tutuklular üzerindeki yargı yetkisinden vazgeçmediği bildirildi. Iraklı üst düzey bir yetkili, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, örgüt mensubu tutuklulara ilişkin dosyaların yalnızca Terörle Mücadele Birimi ve Yüksek Yargı Konseyi’nin yetkisinde olduğunu söyledi.

Irak’ın bu tutumu, Fransız avukatların Bağdat’ın müvekkillerini temsil etmeleri için kendilerine izin vermeyi reddettiğini açıklamasından sonra geldi. Avukatlar, adil olmadığını savundukları yargılamaların ardından idam cezalarının verilmesi ihtimaline karşı uyarıda bulundu.

Ancak Iraklı yetkili, tutuklulara ilişkin dosyaların “halen soruşturma aşamasında olduğunu ve mahkemeye sevk edilmelerinin zaman alabileceğini” ifade etti. Yetkili, söz konusu hassas dosyaların “Irak’ın ulusal güvenliğiyle ilgili bir mesele” olduğunu vurguladı.

Iraklı bir uzmana göre, yerel yasalar mahkemelerde yalnızca Irak’ta ruhsatlı avukatların savunma yapmasına izin veriyor. Fransız makamlarının rolü ise vatandaşlarını ziyaret ederek durumları hakkında bilgi almakla sınırlı; bu kapsamda yabancı avukatların tutukluları mahkemelerde temsil etmesine izin verilmiyor.