KDP-İ Genel Sekreteri Mustafa Hicri Şarku'l Avsat'a konuştu: Önceliğimiz İran'da federal bir sistem kurmak

Genel SekreteriMustafa Hicri, hiçbir sınıf ya da topluluğun kendisini ülkenin mutlak sahibi olarak görmemesi gerektiğini söyledi.

Mustafa Hicri
Mustafa Hicri
TT

KDP-İ Genel Sekreteri Mustafa Hicri Şarku'l Avsat'a konuştu: Önceliğimiz İran'da federal bir sistem kurmak

Mustafa Hicri
Mustafa Hicri

İran'ın batısı ve kuzeybatısında Kürt nüfusun yoğun olduğu şehirler, tıpkı daha önce düzenlenen protestolarda olduğu gibi bir kez daha protestocuların İran rejiminin düşmesi için sloganlar attıkları halk protestolarının yuvasına dönüştü. İranlı üst düzey yetkililer, düşman ülkelerden muhaliflerine kadar dış mihrakları ülkenin ‘ilerlemesine’ karşı ‘uluslararası bir komplo’ kurmakla suçladı. İranlı yöneticiler, halkı ‘ayrılıkçılığa’ ve ulusal egemenliğin tehdit altında olduğu konusunda korkutarak krizi yatıştırmaya çalışırken, özellikle etnik azınlıklara karşı suçlamalarda bulundu.
İran, baskı kampanyasıyla birlikte İranlı Kürt muhalefet partilerinin genel merkezlerini insansız hava araçları (İHA) ve balistik füzelerle hedef alırken bu partilere karşı geniş çaplı bir askeri operasyon başlatmakla tehdit etti. İran'ın suçlamalarının odağında en eski İranlı Kürt muhalefet partisi olan İran Kürdistan Demokrat Partisi (KDP-İ) yer alıyordu. Adımları, İran rejimi ve İranlı olmayan halkların kendi özyönetimlerini kurma özlemlerini tanımayarak başka alternatifler önerenler arasında ortak endişeler yaratan KDP-İ’nin Genel Sekreteri Mustafa Hicri, Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda, KDP-İ’nin yaklaşık 20 yıldır süren iç çekişmelere son verdiğine dikkat çekti. Hicri, partisinin önceliğinin parlamenter, demokratik ve federal bir İran'ın kurulması olduğunu vurguladı.

-(İran’da) son protestoların başlamasından haftalar önce KDP-İ’nin iki kolunun birleştiğini gördük. KDP-İ’nin kolları arasındaki uyumun yeniden sağlanması niçin önemli?
Şu an İran'da özgürlüklere karşı baskı uygulayan, insanları temel haklarından mahrum eden diktatör ve gerici bir rejimle karşı karşıyayız. Bizler KDP-İ olarak, muhalefet kanadındaki siyasi partiler ve siyasi isimler olarak yıllardır İran İslam Cumhuriyeti rejimine karşı mücadele ediyoruz. Fakat ne yazık ki bu mücadele henüz meyvesini vermemiş, halkın taleplerini yerine getirememiştir.
İran İslam Cumhuriyeti'nin halkın taleplerine cevap verememesinin nedeninin başta siyasi partiler olmak üzere İranlıların dağılması ve parçalanması olduğunu düşünüyoruz. Birbirlerinden uzak ve farklı bakış açılarına sahip olduklarını görüyoruz. Bu yüzden İran’daki siyasi güçler bölündü, etkinliği azaldı. Gösterilerde ve yürüyüşlerde seslerini olması gerektiği gibi duyuramadılar.

Hicri, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) bölgesinde Peşmerge güçlerine ait askeri bir üsse inceleme gezisi gerçekleştirdiği sırada (KDP-İ)

Bu sebeple KDP-İ içinde birkaç yıl devam eden bölünmenin ardından, Kürt hareketinin İran Kürdistanı'nda etkili olabilmesi için yeniden birleşme kararı aldık. Bunu uzun zamandır tartışıyorduk ve çok şükür son zamanlarda KDP-İ’nin İran'daki iki kolunu yeniden bir araya getirebildik.
Bu gelişme, İran Kürdistanı üzerinde olduğu kadar İran muhalefeti arasında da büyük bir etki bıraktı. Birleşmenin, İran İslam Cumhuriyeti'ne karşı savaşan diğer İranlı muhalif örgütler üzerinde de etkisi ve yeni bir birlik, iş birliği, fikir ve ortak planlar döneminin başlangıcı olabileceğine inanıyorum.

-Peki bu, gelecekte İranlı Kürt muhalefet partileri arasında daha fazla iş birliğinin olduğunu göreceğimiz anlamına mı geliyor?
KDP-İ birleşmeden önce Kürdistan’ın önde gelen partileriyle ittifak halindeydik. İran Kürdistanı Komele Partisi’nin iki kolu ile iş birliği yapıyoruz. Bu mücadeleyi hep birlikte sürdüreceğiz.

-Partinizin ve yoldaşlarınızın Kürt muhalefetinin merkezindeki öncelikleri nelerdir?
Genel olarak önceliğimiz parlamenter, demokratik, federal bir İran'ın kurulmasıdır. Biz bu amaç için çabalıyoruz. Muhalif gruplar ve İran halkıyla birlikte ortak mücadele bu amaca ulaşmanın şartlarındandır.

-Eğer İranlı Kürtler özerklik isterse nasıl bir tutum sergileyeceksiniz? Federalizm derken, IKBY bölgesindeki gibi bir sistemi mi kastediyorsunuz?
IKBY’nin bir kopyası olacağını söyleyemem. Çünkü İran'da yönetim biçimi ne olursa olsun, bu yönetim biçimi ülkenin siyasi, coğrafi ve ulusal durumuyla uyum içinde olmalı. Ama kısaca bunu İran'ın coğrafi çerçevesi içinde istediğimizi söyleyebilirim. Hem Kürtlerin hem de İran'da kendi coğrafyasında yaşayan diğer halkların kendi iç hükümetleri olmalı. İran'da demokratik bir anayasa çerçevesinde faaliyet göstermeliler. Dolayısıyla hepimiz İran'ı kendimize ait olarak görüyoruz. Hiçbir sınıf ya da topluluk kendini İran'ın mutlak sahibi olarak görmemeli ve başkalarına zulmetmemelidir.

-İran muhalefetindeki bazı kesimler etnik, dini ve diğer azınlıkların varlığını inkâr ediyor ve İran'ın geleceğinde yerleri olmadığını düşünüyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Bu tür şovenist fikirlerle yıllarca İran'da çok sayıda etnik kökenin varlığı inkâr edildi. Ancak bu çabaları başarısız oldu. Bugün, gerek ülke içinde gerek dışında, modern ve ilerici fikirlerin anlaşıldığını görüyoruz. Halkların ve ülkenin tüm sakinlerinin haklarının garanti altına alındığı bir İran'ın olmasını istiyorlar. Aynı zamanda demokratik ve federal bir İran çerçevesinde Kürt halkının ulusal haklarını güvence altına almak bizim politikamızdır.

-İran’ın özgür ve demokratik bir ülke olmasında ısrar etmenize rağmen, talepleriniz İranlılar tarafından ayrılıkçı olarak algılandı. Bu suçlama karşısında ne diyeceksiniz?
Bu suçlama, İran İslam Cumhuriyeti'nin kurulmasından önce Pehlevi rejimini KDP-İ’nin talepleriyle mücadeleye itti. Ardından mevcut rejim bu suçlamayı selefinden devraldı.
Suçlama, Kürt halkının kurtuluş mücadelesini İran bağlamında çarpıtmayı amaçlıyor. Hatta KDP-İ aktivistleri ve Kürt halkı İran İslam Cumhuriyeti mahkemelerinde ağır şekilde cezalandırılıyor. İran Kürdistanı'nda ayrılık çağrısında bulunan önde gelen bir parti yok. Bazı insanlar, önde gelen bazı isimler ve belki de daha küçük birkaç parti, İran'dan ayrılma çağrısında bulunduklarında bu davranışları, İran İslam Cumhuriyeti’nin şiddet ve zulmüne karşı gösterdikleri bir tepkiden ibarettir. Dolayısıyla İran Kürdistanı'nda İran'ı bölmek isteyen önde gelen hiç bir parti yok.

-KDP-İ’nin ve İranlı Kürt muhalefet hareketlerinin mevcut rejime bir alternatif bulma yolunda karşılaştığı en önemli zorluk nedir?
İran muhalefetinin bazı siyasi partilerinin ne yazık ki bir miktar totaliter partiler olmasının en önemli zorluk olduğunu düşünüyorum. İran İslam Cumhuriyeti'ni tek başlarına devirebileceklerini ve hür iradeleriyle hükümeti kuracaklarını sanıyorlar.
Bir partinin ya da bir grubun İran İslam Cumhuriyeti'ni devirip, istediği devleti kurmasının imkânsız olduğuna inanıyorum.
Doğru yol, İranlı Kürt muhalefetinin tüm siyasi örgütleriyle ya da en azından büyük bir çoğunluğuyla belirli bir program temelinde birbirimizle çalışabileceğimiz ve bu mücadelede halkın taleplerini gerçekleştirmek amacıyla ilerleyebileceğimiz belirli bir çerçeveye ulaşılması olacaktır. Bu, özellikle İran halkı ve İslam Cumhuriyeti'ne karşı muhalefete ve mücadeleye katılanların takip etmesi için farklı grupların temel taleplerini gerçekten yakalayan bir çerçeve olmalı.

-İran'daki iç siyasi durum hakkında ne düşünüyorsunuz?
İran İslam Cumhuriyeti’nin kurulmasından geçtiğimiz eylül ayına ve son protesto hareketinin başlamasından bu güne kadar İran’daki durumun ayrı ayrı incelenmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bu mücadeleler, esasen İran halkının İslam Cumhuriyeti'ne karşı verdiği mücadelelerin tarihinde bir dönüm noktasıdır. Bu mücadelelerin İran'ın özgürlükçü halkına ve İran Kürdistanı'ndaki Kürt halkına çok şey kazandırdığına inanıyorum.  Esasen böyle günlerde insanlar birbirine sempati duyar, iş birliği yapar ve İslam Cumhuriyeti'ne karşı birlik olurlarsa taleplerini gerçekleştirebilirler.
İran'da devam eden bu protesto hareketi bastırılsa da olumlu sonuçlarının, halk için başarılı bir deneyim olarak kalacağına inanıyorum. Son protestoların ardından İran İslam Cumhuriyeti, başka bir İslam Cumhuriyeti oldu. Artık tüm önlemlere ve yaptırımlara rağmen İran İslam Cumhuriyeti'nin İran halkı için belirli bir zihniyet oluşturmada başarısız olduğu kanıtlandı.
İranlı Kürt muhalefetinin tüm siyasi örgütleriyle ya da en azından büyük bir çoğunluğuyla belirli bir program temelinde birbirimizle çalışabileceğimiz ve bu mücadelede halkın taleplerini gerçekleştirmek amacıyla ilerleyebileceğimiz belirli bir çerçeveye ulaşılması olacaktır. Bu, özellikle İran halkı ve İslam Cumhuriyeti'ne karşı muhalefete ve mücadeleye katılanların takip etmesi için farklı grupların temel taleplerini gerçekten yakalayan bir çerçeve olmalı.

-Devam eden protestoların geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce bu durum daha ne kadar devam edecek?
Halk mücadelelerini ortak hale getirinceye kadar İran İslam Cumhuriyeti'nin onları şiddetli bir şekilde bastırabileceğine inanıyorum. Ama bu mücadeleyi devam ettirebilmek için çok önemli iki nokta var. Birincisi, İran'daki demokratik ve özgürlükçü muhalefetin ortak bir programı olması gerekiyor. Böylece halkı yönlendirip birleştirebilirler. İkincisi, insanlar sebatlarını korumalı, umutsuzluğa kapılmamalı ve sokakları terk etmemeliler. Çünkü İran İslam Cumhuriyeti'ni devirmek için çok fazla direniş ve fedakârlık göstermek gerekiyor.

-Peki, spontane gelişen bu protestoların gelecekte de devam edeceğini düşünüyor musunuz?
Yine bu türden ve belki daha geniş çaplı protestolara tanık olacağımıza şüphe yok. Zira İran İslam Cumhuriyeti rejiminin bu ideoloji ve anlayışla halkın taleplerine cevap verebilmesi ve halkın memnuniyetini kazanması mümkün değil.
Birkaç yıl süren hoşgörülü tutumun ardından insanlar her şeylerini kaybettiler. Hoşgörüleri sona erdi. İran'da bu durum böyle devam edemez.
Son protesto hareketinin başladığı ilk günlerde İran İslam Cumhuriyeti ve onun propaganda aygıtının son protestolara karşı iki yaklaşım benimsediği açıktı. Bunlardan ilkinde, Kürt Peşmerge güçlerinin Kürt şehirlerine geldiğine dair çeşitli videolar yayınlamaya çalıştılar ve bu protestoları Peşmerge’ye mal etmek için eski videolara başvurdukları ortaya çıktı. İkinci yaklaşım ise göstericileri İslam dininin düşmanı olarak göstermekti.

-Peki, kullanılan bu yöntemler İran halkını etkiler mi?
Bir etkisi olacağını düşünmüyorum. Çünkü İran İslam Cumhuriyeti, yönetimi boyunca yapılan tüm özgürlük talep edenlerini düşman güdümlü, İslam'a ve İran rejimine karşıymış gibi gösterdi. İslam Cumhuriyeti bu konuda son derece ileri gitti. Bu kara propaganda o kadar ileri gitti ki, önceleri bir grubun bu propagandasına cehalet yüzünden inanmak mümkünken, bugün kimse bunlara inanmıyor.
Görüldüğü üzere mesele sadece KDP-İ ya da diğer muhalefet partileri meselesi değil, kadınların saçı ve başörtüsü bile İsrail'e, ABD’ye ve İran'ın düşmanlarına mal edilebiliyor.
İran İslam Cumhuriyeti, halkın taleplerine cevap vermeye hazır değil. Onları dinlemek, sorumluluğunu kabul etmek ve halkın güvenliği, rahatı ve özgürlüğü için adım atmak yerine her türlü muhalif sesi hemen bastırmayı seçiyor.

-İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) özellikle Kürdistan ve Belucistan eyaletlerinde düzenlenen protestoların bastırılmasındaki rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Çok sayıda ölü, yaralı, tutuklama ve infaz olması göz önüne alındığında, özellikle son 100 gün içinde DMO da dahil olmak üzere güvenlik güçlerinin Belucistan ve Kürdistan eyaletlerine baskı yapmadaki rolüne dair birtakım raporlar ve kanıtlar var.

-Son protesto gösterilerinde kadınların rolünü ve genel olarak İranlı Kürtlerin mücadelelerindeki yerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
İranlı Kürt kadınlar, İran'ın dört bir yanındaki kadınlarla birlikte özgürlük mücadelesine katıldılar.  Son günlerde ortaya çıkan bu protesto hareketi, kadınların mücadelesinin önemini büyük ölçüde artırırken, kadınların endişelerini ve İran rejimi tarafından baskı görme korkularını azalttı. Bu yüzden kadınların eskisinden daha aktif ve İran halkının genel özlemlerinin yanı sıra kadınlar olarak kendi özlemleri için ilerleme kaydetmede daha etkili olacaklarına inanıyorum.

-Size İran'ın iç durumu hakkındaki görüşünüzü sordum. Şimdi İran'ın bölgesel durumu hakkındaki görüşünüzü de sormak istiyorum. İran'ın bölgedeki rolünü nasıl görüyorsunuz?
İran, içinde bulunduğumuz dönemde bölgede müdahaleci ve saldırgan bir rol oynadı. Bu rol, İran'ın içeride maruz kaldığı tehditlere dayandığı gibi dışarıda ve bölgede uyguladığı politikası da komşularını tehditlerine ve bu tehditler sonucunda İslam Cumhuriyeti'nin yarattığı duruma dayanıyordu. Bu rol, İran İslam Cumhuriyeti'nin hedeflerine ulaşmasına yardım edeceğine ters tepti. Şimdi bu politikanın bir sonucu olarak Arap ülkelerinin hepsi olmasa da büyük çoğunluğunun İsrail'e düşman olmak yerine onunla ‘İbrahim Anlaşmaları’ imzaladıklarını ve İran İslam Cumhuriyeti'ne karşı birleştiklerini görüyoruz.
Lübnan ve Irak gibi Şiilerin yoğun olduğu diğer bazı ülkelerde insanların başlarda İran İslam Cumhuriyeti'nin Şii olduğuna ve onun iddialarına göre Şiiler için bir sığınak olacağına inansalar da şimdi bu politikaya karşı isteksiz olduklarını görüyoruz. Irak ve Lübnan'ın farklı şehirlerinde insanların birçok kez İran İslam Cumhuriyeti'nin saldırılarına ve politikalarına karşı gösteriler düzenlemek için sokaklara döküldüklerini gördük. Bu yüzden İran rejimi, bölgede kendisini çok güçlü göstermeye çalışsa da şu an en kötü siyasi dönemini yaşadığını düşünüyorum.

-İran’ın yeni hükümetinin komşularıyla ilişkilerini geliştirme konusundaki performansını nasıl değerlendiriyorsunuz?
İran rejiminin komşularıyla ilişkilerini geliştirmek gibi bir amacı yok. Aksine İran, devrimini komşu ülkelere ihraç etmeye çalışıyor. Bu politika, İran rejiminin ideolojisinden kaynaklanıyor. İran İslam Cumhuriyeti, bir yandan bölgede barış ve uzlaşı için adımlar attığını dile getirirken diğer yandan aynı ülkelere komplo kurmaya ve onları istikrarsızlaştırmaya devam ediyor. İran rejimi, fırsatını bulsa bölgedeki hükümetleri devirmek için komplolar kurarak, ideolojisini bölge ülkelerine empoze etmeye ve mevcut durumu İran lehine çevirmeye çalışır.
Rejimin ideolojisine göre İslam anlayışı, mollaların (din adamları) yönetimine dayalı Şiilik demektir. Bu anlayışını da komşu ülkelerde ve dünyanın diğer yerlerinde yaymayı istiyor. Çünkü İran rejiminin meşru görevlerinden biri de bu.

-Geçtiğimiz yıl İran'da birkaç askeri saldırı gerçekleşti. Tahran her seferinde İsrail'i ve İranlı muhalif Kürt partilerini bu saldırılara karışmakla suçladı. Bu suçlamalarla ilgili ne söylemek istersiniz?
Bu suçlama, İran İslam Cumhuriyeti’nin yanlış politikasına dayanıyor. İran rejimi, öncelikle bugünün gerçeklerini anlamıyor, ikinci olarak ise bölgedeki ve dünyadaki planlarını gözden geçirmeye ve politikalarını sürdürmeye hazır değil. Bundan ötürü İran İslam Cumhuriyeti'ni hedef alan askeri saldırılar karşısında program, silah ve örgütsel zafiyetlerini görüp düzeltmeye çalışmak yerine başkalarını sorumlu tutmaya çalışıyor. Rejim kendini kusursuz gördüğünden politikasını gözden geçirmeye kesinlikle hazır değil, yoksa KDP-İ ve diğer İranlı Kürt muhalefet partileri nasıl Tahran'da ve ülkenin orta kesimlerinde saldırılar düzenleyebilir ve İsrail, bu saldırıların faili olabilir? Rejimin bu varsayımı doğru olsa bile tüm böbürlenmelerine ve kendisini bölgesel bir güç olarak göstermeye çalışmasına rağmen İsrail'e atfedilen saldırılar karşısında çaresiz kalması, ne kadar büyük bir zaaf içinde olduğunun işaretidir.

-İran, 4 yıl önce bugünlerde partinizin karargahını füze ile hedef aldı. Bu yıl da IKBY bölgesinde birçok noktaya saldırılar düzenledi. Bu saldırılar IKBY’deki konumunuzu etkiledi mi? Genel olarak bu saldırıları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu saldırılar, bizi en ufak şekilde dahi etkilemiyor, ama güvenlik açısından daha dikkatli olmamızı sağlıyor. Artık daha detaylı bir planlamamız var. İran rejimi, KDP-İ ve diğer İranlı Kürt muhalefet partilerinin merkezlerini bombalayarak, öldürerek ve susturarak hedeflerine ulaşmayı başarmış olsaydı, bu amacına yıllar önce ulaşmış olurdu. Tüm bu baskılara ve KDP-İ’nin önde gelen iki ismine düzenlenen suikastlara rağmen KDP-İ’nin İran içindeki ve dışındaki çok sayıda aktivisti, diğer aktivistlerle birlikte İranlı Kürtlerin özgürlük mücadelesini sürdürdü.

-İran’da 1988 yılındaki toplu idam kararlarının kurbanları arasında çok sayıda Kürt aktivist ve siyasi tutuklu da yer alıyor. Eski savcı vekili Hamid Nuri’nin İran'daki toplu idam kararlarında rolü olduğu gerekçesiyle yargılanması hakkında ne düşünüyorsunuz?
(Hamid Nuri’nin) yargılanmasının yerinde ve doğru olduğunu düşünüyoruz. İran İslam Cumhuriyeti'nin Mykonos Davası’nda en üst düzeyde terörist bir yapı olarak tanımlanmasına benziyor. Hamid Nuri davası aslında İran İslam Cumhuriyeti davasıdır. Genel anlamda İran’ın özgürlük savaşçıları ve özelde ise o dönemin şehitlerinin aileleri olarak, İranlı yetkililerin bir gün böylesine adil ve tarafsız bir mahkemede yargılanmasını ve eylemlerinden dolayı cezalandırılmalarını umuyoruz.

-KDP-İ’nin eski liderlerinden Abdurrahman Kasımlo suikastıyla ilgili Mykonos’ta (Yunanistan’da bir ada) görülen davada ve aynı şekilde Sadık Şerefkendi’ye yönelik suikasta ilişkin mahkeme kararlarından memnun musunuz? Hamid Nuri davası, sizi bu suikastların peşine düşmeniz için cesaretlendirebilir mi?
Mykonos'ta Kasımlı suikastı ve Şerefkandi ile yoldaşlarının şehit edilmesiyle ilgili olarak Almanya'da görülen davadan çıkan karardan son derece memnunuz. Bu davada görev alan hâkim ve savcılara şükranlarımızı ifade ediyoruz, onlara minnettarız. Bu davanın, dönemin Almanya hükümeti tarafından izin verilen tüm itirazlara ve engellemelere rağmen, büyük bir sorumluluk ve tarafsızlıkla ilerlediğini ve neredeyse tarihte nadir görülen bir kararla sonuçlandığını belirtmeliyiz. Fakat Kasımlo ve yardımcılarının öldürülmesi davasından çıkan sonucun bizi üzdüğünü de eklemeliyiz. Çünkü ne yazık ki dönemin Viyana hükümeti polis ve mahkemeler üzerinde çok büyük bir baskı oluşturduğundan bu davaları adil ve tarafsız bir şekilde yürütemediler. Mykonos’taki davada katillerin hepsi firardaydı, ancak Alman polisi bir süre sonra onları gözaltına almayı başardı. Fakat Viyana davasındaki katiller olay mahallinde yakalanmalarına rağmen polis onlara mahkeme yerine havaalanına kadar eşlik etti.

-Abdurrahman Kasımlo suikastının faillerinin yargılanacağını umuyor musunuz?
Elbette. İran'da İslam Cumhuriyeti'nin devrilmesinden sonra bu suikastın faillerinin ve özgürlük savunucularına yönelik tüm suikastların ve cinayetlerin faillerinin tarafsız bir mahkeme önünde yargılanacağını umuyoruz.

-Silahlı mücadeleyi yıllar önce bıraktınız ama halen askeri olarak hazır olma halini sürdürüyorsunuz. Gelecekte İran ile müzakerelere başlama olasılığı var mı?
Biz siyasi bir partiyiz ve halk için sosyal ve siyasi taleplerde bulunuyoruz. KDP-İ bir zamanlar silaha sarıldıysa ve bir mücadele biçimi olarak silahlı mücadeleye yöneldiyse bunun nedeni başlangıçta ne kadar uğraştıysak da İran İslam Cumhuriyeti'nin bizim ve İranlı Kürtlerin taleplerini sürdürmesine alan bırakmamasıdır. Dr. Kasımlo’nun şehit edildiği dönemde de Kürt halkının taleplerini İranlı yetkililerle barışçıl ve uzlaşmacı bir şekilde tartışmaya ve çözmeye çalıştık. Ancak buna öldürme, hapis ve baskı ile karşılık verdiler. İran İslam Cumhuriyeti’nde bu rejimin İran uyrukluların hiçbir hakkına ve özgürlük talebine saygı duymaması ve bu konuda sorumluluk kabul etmemesi bizim için bir sınavdır. Dolayısıyla KDP-İ kendini savunmak zorundadır. Bu savunmanın temelini Peşmerge güçleri oluşturmaktadır. Bu yüzden İran’da mücadelenin barış içinde devam etmesini istiyoruz. Fakat zulme karşı bu şekilde mücadele etmeye devam edemez ve baskıyla karşı karşıyaysak, İran İslam Cumhuriyeti'ne teslim olamayacağımız da açıktır. Bu nedenle, kendimizi ve halkımızı meşru bir şekilde savunmak için gerekli gördüğümüz her durumda askeri gücümüzü kullanmaya hazırlık durumumuzu koruyoruz.

-Bölge ülkeleri ile bir diyalog planınız var mıydı? Hiç böyle bir arayışa girdiniz mi?
Bölge ülkeleri, belki de İran ile ilişkileri güçlendirmenin çıkarlarına olduğunu düşündüklerinden ve bu çıkarlara zarar vermeye hazır olmadıklarından bizimle ilişki kurmakla ilgilenmiyorlar.

-Tahran, Kürt muhalefeti konusunda Bağdat'a ve Erbil’e çok baskı yaptı. Bağdat ile doğrudan bir diyalogunuz oldu mu?
Maalesef hayır. Şimdiye kadar Bağdat'la özel bir diyalogumuz olmadı. Bunun nedeni ne yazık ki Bağdat’ta temas kurabileceğimiz istikrarlı bir hükümetin olmaması ve Bağdat’a milis destekli bir hükümetin hâkim olması. Buna karşın Bağdat ile iş birliği yapmaya ve onlarla iletişim kurmaya çalışmalı ve onlara durumumuzu anlatmalıyız. Bu iletişim, özellikle Irak topraklarında olduğumuz için çok gerekli.

-Lübnan ve Irak'ta Şiilerin İran’a yönelik bakış açlarının değişmesinden bahsettiniz. Bu konuda bölge halkına nasıl bir mesaj vermek istersiniz?
Mesajım şu ki: İran rejimi iktidarda olduğu sürece bölge ülkelerinin güvenliği ve huzuru tesis etmesini engellemek için tüm gücünü kullanacaktır. Her zaman din, millet ve dil bakımından ayrışmalar yaratmayı ve bunları tarafları karşı karşıya getirmek için kullanmayı, böylece ülkeleri giderek zayıflatmayı ve bu ülkelerdeki nüfuzunu genişletmeyi planlıyor. Bir grubu diğer bir gruba karşı desteklediği sürece bu anlaşmazlıklar devam eder. Bunun örneklerini Irak ve Lübnan’ın yanı sıra İran’ın bir şekilde nüfuz etmeyi başardığı diğer ülkelerde de gördük. Bu daha çok Şiilerin çoğunlukta ya da büyük bir topluluk olduğu ülkelerde görülüyor. Bu durum İran İslam Cumhuriyeti tarafından sürdürülüyor. Dolayısıyla, bu rejimin onların savunucusu olduğu ve onlara yardım edeceği yanıltıcı bir umuttur. İran İslam Cumhuriyeti’nin yıllardır izlediği politikası bunu kanıtlıyor. Bu yüzden artık bu umudun yanıltıcı olduğundan eminim. Bölge ülkelerinin halkları bu gerçeği anladılar. Biz de bu konuda İran İslam Cumhuriyeti’ne karşı muhalefetle iş birliği yapmalarını istiyoruz. Çünkü rejimi ne kadar çabuk devirirsek, komşu ülkelerin güvenliğini ve rahatını da o kadar çabuk elde ederiz.

-İran’ın nükleer dosyasına ilişkin müzakerelerin, Batılı ülkelerin İran konusunda insan hakları alanındaki tutumları üzerinde etkisi olduğunu düşünüyor musunuz? Bu etkiyi olumlu mu yoksa olumsuz olarak mı değerlendiriyorsunuz?
Maalesef olumlu bir etkisi olduğunu düşünmüyorum. Batılı ülkelerin insan haklarından söz ettikleri ve dünyadaki insan haklarının savunucuları olduklarını iddia etmelerine rağmen hepsi halkının haklarını çiğneyen bir terör devletinin (İran) yanında olmaya çalışıyor. Batılı ülkeler, nükleer anlaşma meselesi ve İran’ın işlediği tüm suçlarıyla ilgili olarak kendi çıkarlarını pazarlık konusu yaptılar. Bu şekilde hareket edilmesi gerçekten talihsiz bir durum.

-Özerklik talebinden vazgeçip federalizm konusuna varmak sizi başta Kasımlo olmak üzere partinizin eski liderlerinin ideallerinden uzaklaştırmıyor mu?
Hayır, Dr. Kasımlo ve onun dönemindeki KDP-İ yönetimi, özerklik talep etme konusunda anlaştılar ve bunu talep ettiler. Bunun üzerinden onlarca yıl geçti. Tüm bu süre zarfında küresel ve bölgesel siyasette ve hatta İran’da birçok değişiklik oldu. Şu an İran'da yaşayan etnik kökenler, kendi coğrafi bölgelerinde bir ulus gibi kendi iç hükümetlerine sahip olabilmek ve İran çerçevesinde kalabilmek için bir tür âdem-i merkeziyet talep ediyor. İran’ın tüm İranlılara ait olmasını istiyorlar. O dönemde KDP-İ’nin temel talebi olarak özerklik konusunu gündeme getiren Dr. Kasımlo ve diğer liderler şimdi burada olsalardı, bizim talebimizin aynısını yaparlardı diye düşünüyorum. O zamanlar sloganımız, Kürdistan'ın özerkliği idi. Aslında halkların sesi idari haklar için çok güçlü ya da zayıf çıkmasa da herkes bunu istiyordu. Esasen federalizmi sadece Kürt halkı için değil, tüm İran halkları için istiyoruz. İran gibi çok nüfuslu bir ülkede tüm halkların kendilerini İran'ın bir parçası olarak görmeleri ve ötekileştirilmemeleri için en iyi siyasi yönetim biçiminin bu olduğuna ve mevcut mağduriyetlerin ve ayrımcılığın ancak bu şekilde sona ereceğine inanıyoruz. Bu nedenle doğru talep budur ve dünyadaki değişim ve dönüşümlerle de uyumludur.

-Kasımlo kuşağından ve eski parti liderlerinden yeni kuşağa ne miras kaldı?
Dr. Kasımlo'nun ilerici politikalarının çoğu miras olarak bırakıldı. KDP-İ’nin bugünkü hali Dr. Kasımlo'nun mirasıdır. Aslında KDP-İ’nin İranlı Kürtlerin çıkarlarını temel alan politikası, yani demokrasiye odaklanmamız, Dr. Kasımlo dönemi siyasetinin bugüne kadar süren bir başka özelliğidir. Dr. Kasımlo’ya en çok borçlu olduğumuz da bu politikadır. Dr. Kasımlo bize İran ve İranlı Kürtlerin başına gelen zulümlerin ve zayıflıkların büyük bölümünün demokrasi eksikliğinden kaynaklandığını öğretti. Bu yüzden demokrasi, artık gündemimizin en üst sıralarında yer alıyor.
 



İngiltere, Typhoon savaş uçaklarıyla Suudi Arabistan’a savunma desteğini artırıyor

Berlin’deki Uluslararası Havacılık ve Uzay Fuarı’nda sergilenen Avrupa yapımı Typhoon savaş uçağı (Arşiv – DPA)
Berlin’deki Uluslararası Havacılık ve Uzay Fuarı’nda sergilenen Avrupa yapımı Typhoon savaş uçağı (Arşiv – DPA)
TT

İngiltere, Typhoon savaş uçaklarıyla Suudi Arabistan’a savunma desteğini artırıyor

Berlin’deki Uluslararası Havacılık ve Uzay Fuarı’nda sergilenen Avrupa yapımı Typhoon savaş uçağı (Arşiv – DPA)
Berlin’deki Uluslararası Havacılık ve Uzay Fuarı’nda sergilenen Avrupa yapımı Typhoon savaş uçağı (Arşiv – DPA)

İngiltere, bölgede Husilerin saldırılarının tırmanması üzerine Suudi Arabistan’a ek savunma amaçlı askerî destek sağlayacağını açıkladı. Destek kapsamında İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetlerine ait Typhoon savaş uçakları, Suudi kentlerini ve kritik altyapıyı füze ve insansız hava aracı saldırılarına karşı korumaya yardımcı olmak üzere savunma görevleri gerçekleştirecek. Uçaklar, Husilere yönelik saldırı amaçlı operasyonlar düzenlemeyecek.

İngiltere Savunma Bakanı Wes Streeting, yaptığı açıklamada, “Husilerin müttefikimiz Suudi Arabistan’a yönelik devam eden saldırıları son derece iğrenç” dedi. Streeting, Riyad’daki havalimanının hedef alınmasının Husilerin bölgedeki gerilimi tırmandırmakta ne kadar ileri gittiğini gösterdiğini belirtti.

Bakan, “Bu nedenle bugün İngiltere’nin ilave askerî destek sağlamasını onayladım. Kraliyet Hava Kuvvetlerinin Typhoon uçakları, Suudi hava sahasını insansız hava araçları ve füzelere karşı korumaya yardımcı olmak için savunma amaçlı hava görevleri gerçekleştirecek” ifadelerini kullandı.

Streeting, bu desteğin Suudi Arabistan’da hâlihazırda bulunan İngiliz askerî personelini ve hava saldırılarına karşı savunmada kullanılan teçhizatı tamamlayacağını kaydetti.

Yeni destek paketi, Suudi Arabistan içinde savunma teçhizatının taşınmasına yardımcı olmak üzere bir A400M askerî nakliye uçağının gönderilmesini ve Suudi subaylara destek vermek amacıyla İngiliz askerî danışmanların görevlendirilmesini de kapsıyor.

Savunma kapasitesinin güçlendirilmesi

Yeni destek, İngiltere’nin Suudi Arabistan’a yönelik mevcut savunma amaçlı askerî katkısının devamı niteliğini taşıyor. Bu katkı, füze ve insansız hava aracı saldırılarına karşı kullanılmak üzere hava savunma sistemlerinin sağlanmasını ve Suudi Arabistan’ın savunma amaçlı hava operasyonlarını desteklemek için havada yakıt ikmal kapasitesinin genişletilmesini içeriyor.

İngiltere’nin desteği, Suudi Arabistan ve Yemen’deki sivilleri tehdit ettiği belirtilen Husilerin Yemen’deki askerî kapasitesini zayıflatmayı amaçlayan operasyonlara yönelik havada yakıt ikmalini de kapsıyor.

İngiliz hükümeti, Husilerin bölgenin istikrarını bozma ve Orta Doğu’nun güvenliğini zayıflatma girişimlerinin kabul edilemez olduğunu belirtti. Hükümet, bu tutumun Yemen’deki insani krizi daha da ağırlaştırdığı ve İngiltere’nin ekonomik ve güvenlik çıkarlarını tehdit ettiği uyarısında bulundu.

Açıklamada, Körfez bölgesinde şiddetin tırmanmasının İngiltere üzerinde de ciddi sonuçlar doğurabileceği vurgulandı. Bu sonuçlar arasında yaşam maliyetinin yükselmesi, enerji tedarikinde aksaklıklar ve İngiliz şirketlerinin maliyetlerinin artması yer alıyor. Hükümet ayrıca çatışmaların Yemen’deki siviller üzerinde yol açtığı yıkıma dikkat çekti.

Londra, aralarında Kral Halid Uluslararası Havalimanı’nın da bulunduğu sivil hedeflere yönelik Husi saldırılarını kesin bir dille kınadı. İngiliz hükümeti, Suudi Arabistan ile Yemen Cumhuriyeti’nin kendilerini savunma hakkına sahip olduğunu vurguladı.


Devrim Muhafızları, Hürmüz’de internet kablolarını hedef almakla tehdit etti

Umman’ın Müsendem vilayetinden Hürmüz Boğazı’ndaki gemiler (Reuters)
Umman’ın Müsendem vilayetinden Hürmüz Boğazı’ndaki gemiler (Reuters)
TT

Devrim Muhafızları, Hürmüz’de internet kablolarını hedef almakla tehdit etti

Umman’ın Müsendem vilayetinden Hürmüz Boğazı’ndaki gemiler (Reuters)
Umman’ın Müsendem vilayetinden Hürmüz Boğazı’ndaki gemiler (Reuters)

İran Devrim Muhafızları, İran’ın yeni bir ABD veya İsrail saldırısına maruz kalması hâlinde Hürmüz Boğazı’ndaki deniz altı internet kablolarını hedef almakla tehdit etti. Katar ise salı günü yaptığı açıklamada, internet bağlantılarının kesilmesinin İran dâhil bölgedeki tüm ülkeleri olumsuz etkileyeceği uyarısında bulundu.

Devrim Muhafızları Sözcüsü Hüseyin Muhibî, pazartesi günü Tahran’da düzenlenen bir törende yaptığı konuşmada, Basra Körfezi ve Hürmüz Boğazı’nın altından yedi büyük kablonun geçtiğini öne sürdü. Muhibî, dünyadaki tüm internet ve ticari verilerin bu kablolara bağlı olduğunu iddia etti.

Muhibî, “Yalnızca yeni hedeflerin açıklanacağını ve yeni silahların ortaya çıkarılacağını bilmelerini istiyoruz. Sonuçta bölgedeki Amerikan gücünün kalıntılarını süpürüp atacağız” dedi.

Katar’ın başkenti Doha’da Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, basın toplantısında yaptığı açıklamada, internet bağlantılarının kesilmesinin İran dâhil bölgedeki bütün ülkeleri etkileyeceğini belirtti. Sözcü, Tahran’a boğazdaki sorumsuz olarak nitelendirdiği saldırılara son verme ve seyrüsefer özgürlüğüne ilişkin uluslararası hukuka uyma çağrısında bulundu.

Hürmüz Boğazı’nın güvenliğinin bölge ülkelerinin güvenliğinden ayrı düşünülemeyeceğini vurgulayan Katarlı yetkili, ABD ile İran arasındaki krizin barışçıl yollarla çözülmesi gerektiğini belirterek, “Çözüme ne kadar erken ulaşırsak o kadar iyi” dedi.

Şarku’l Avsat’ın Alman Haber Ajansı DPA’dan aktardığı habere göre   Doha’nın krizi çözmeye yönelik çabalarının kesintisiz sürdüğünü kaydeden yetkili, gerilimi sona erdirmek için yorulmadan çalıştıklarını ifade etti.

“Üçüncü aşama”

Muhibî daha önce savaşın henüz yaşanmamış bir “üçüncü aşamaya” geçeceğini öne sürmüştü. Bu aşamada Tahran’ın “savaşın yeni bir coğrafyasını”, “yeni hedefleri” ve “yeni silahları” ortaya çıkaracağını söylemişti.

Muhibî, söz konusu kablolardan birinin 25 bin kilometre uzunluğunda olduğunu ve Güneydoğu Asya’yı Batı Asya üzerinden Afrika ve Avrupa’ya bağladığını belirtti.

Asya-Afrika-Avrupa 1 (AAE-1) kablosu da Güneydoğu Asya’dan Avrupa’ya uzanan benzer bir güzergâhı takip ediyor. Kablo, Umman’daki El-Bustan, Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki Füceyre ve Katar’ın başkenti Doha’ya ulaşıyor.

gh
Devrim Muhafızları Sözcüsü Hüseyin Muhibî (Arşiv – IRNA)

Muhibî, ABD’nin yeni bir operasyon düzenlemek için gerekli “teknik ve askerî kapasiteye” sahip olmadığını öne sürdü. Bununla birlikte Washington’ın, yaklaşan ABD seçimleri öncesinde siyasi bir başarı elde etmek amacıyla böyle bir girişimde bulunabileceğini söyledi.

Muhibî, “Bu ihtimalleri göz ardı etmiyoruz. Her türlü hamleye karşılık vermeye hazırız ve bu kez vereceğimiz yanıt çok daha sert olacak” ifadelerini kullandı.

İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreteri Muhsin Rızai de çatışmaların yeniden şiddetlenmesi hâlinde bölgedeki veri merkezlerinin, iletişim kablolarının ve yapay zekâ tesislerinin hedef alınabileceği uyarısında bulunmuştu.

Ücret ve lisans planları

Devrim Muhafızları’na bağlı Tasnim ve Fars haber ajansları, mayıs ayında deniz altı kablolarını işleten şirketlerden lisans ücreti alınmasını öngören bir planı gündeme getirmişti.

Plan kapsamında Google, Microsoft, Meta ve Amazon gibi büyük teknoloji şirketlerinin İran yasalarına göre faaliyet göstermesi ve kabloların bakım ve onarım işlerinin yalnızca İranlı şirketler tarafından yürütülmesi önerilmişti.

Ancak uzmanlar, Hürmüz Boğazı’ndaki kabloların büyük bölümünün İran’da sonlanmadığına dikkat çekiyor. Uluslararası işletmecilerin, kabloların güzergâhını bilinçli olarak İran karasularından uzak tuttuğu ve hatların çoğunu boğazın Umman tarafında topladığı belirtiliyor. İran’ın karasularından ise yalnızca iki kablo geçiyor.

TeleGeography şirketinin verilerine göre Hürmüz Boğazı’ndaki kablolar, uluslararası veri aktarım kapasitesinin yüzde 1’inden daha azını oluşturuyor.


Eisenkot, Aşkenaz hâkimiyetini kırıp Mizrahilerin oylarıyla Netanyahu’yu devirebilir mi?

İsrail ordusunun eski Genelkurmay Başkanı ve Yashar Partisi lideri Gadi Eisenkot (Reuters)
İsrail ordusunun eski Genelkurmay Başkanı ve Yashar Partisi lideri Gadi Eisenkot (Reuters)
TT

Eisenkot, Aşkenaz hâkimiyetini kırıp Mizrahilerin oylarıyla Netanyahu’yu devirebilir mi?

İsrail ordusunun eski Genelkurmay Başkanı ve Yashar Partisi lideri Gadi Eisenkot (Reuters)
İsrail ordusunun eski Genelkurmay Başkanı ve Yashar Partisi lideri Gadi Eisenkot (Reuters)

İsrail, 27 Ekim 2026’da yapılması planlanan Knesset seçimleri yaklaşırken modern tarihinin en kritik siyasi dönemeçlerinden birine giriyor. Mücadele artık yalnızca sağ ve merkez arasındaki sandalye paylaşımından ibaret değil. David Ben-Gurion döneminden bu yana ülkenin temel siyasi yapısını şekillendiren Aşkenaz Yahudi elitinin hâkimiyetini sarsma potansiyeli taşıyan bir kimlik depremine dönüşüyor.

Bu fırtınanın merkezinde, İsrail ordusunun 21’inci Genelkurmay Başkanı olarak görev yapmış 66 yaşındaki Gadi Eisenkot yer alıyor. Eisenkot, sağın lideri ve görev süresi sona ermek üzere olan Başbakan Binyamin Netanyahu’nun en güçlü rakibi olarak öne çıkıyor.

İbranice dürüst anlamına gelen Yashar adlı yeni partisiyle seçim yarışını sürdüren Eisenkot’un önünde Kudüs ve Tel Aviv’deki siyasi çevrelerin yanıt aradığı önemli bir soru var: Eski general, İsrail siyasetindeki “Doğu çıkmazını” aşarak ülke tarihinde Mizrahi kökenli ilk başbakan olabilir mi?

Marakeş’e uzanan kökler ve askerî müdahaleyle değiştirilen Berberi bir isim

İbranice yayın yapan medya, Eisenkot’tan söz ederken sık sık “Faslı” sıfatını kullanıyor. Bu niteleme, yalnızca coğrafi kökenine değil, aile geçmişine ve kimliğine de işaret ediyor. İsrail’e göç eden Faslı Yahudi bir ailenin çocuğu olan Eisenkot’un babası, tarihî Marakeş kentinden geliyor. Annesi ise Kazablanka’da doğup büyüdü. Ailenin ataları ve soyadı da Fas’ın güneyindeki Suveyre bölgesine uzanıyor.

Eisenkot soyadının kökeni konusunda da dikkat çekici bir tartışma bulunuyor. Soyadı, Batı dillerinde “demir” anlamına gelen Almanca kökenli veya Aşkenaz kimliğini çağrıştıran sert bir ifadeyi andırsa da tarihsel araştırmalar, ismin İsrail’e göç sırasında bir göçmenlik görevlisi tarafından değiştirildiğini ortaya koyuyor. Soyadının asıl biçiminin, Berberi dilinde “ceylan” anlamına gelen Fas kökenli “Azenkut” veya “Aznkut” olduğu belirtiliyor.

xcvfbgh
İsrail ordusunun eski Genelkurmay Başkanı ve Yashar Partisi lideri Gadi Eisenkot ile Başbakan Binyamin Netanyahu’nun yer aldığı seçim afişi (AP)

İsrailli isim kökenleri araştırmacısı Aharon Morieli’nin yayımladığı tarihsel ve dilbilimsel çalışma bu iddiayı destekliyor. İsrail gazetesi Haaretz de Eisenkot’un, bu göreve gelen ilk Fas kökenli isim olarak Genelkurmay Başkanlığına atanması sırasında konuya ilişkin araştırmalara yer vermişti.

Eisenkot, ailesinin geniş bir çevreye yayıldığı Tiberias ve Eilat gibi çevre kentlerde büyüdü. Anne ve babasının boşanmasından önce dünyaya gelen dört kardeşin ikincisiydi. Babası ikinci evliliğinden dört çocuk daha sahibi oldu. Böylece aile, İsrail toplumunun çevre bölgelerine uzanan geniş bir yapıya sahip oldu.

Ancak Eisenkot’un Faslı ve Doğulu kökenleri, 2026 sonbaharında kızışan seçim mücadelesinde açık bir siyasi istismar konusu hâline geldi. Netanyahu ve sağ blokla ilişkili İbranice yayın yapan medya organları, Eisenkot’a yönelik sert ve ırkçı bir kampanya yürüttü.

Bu tutumun en çarpıcı örneklerinden biri, sağcı Kanal 14’ün tanınmış sunucusu Yinon Magal’in canlı yayında Eisenkot’u “Faslı, Doğulu bir isim taşıyan maymun” diye nitelemesi oldu.

Siyasi gözlemcilere göre sağcı çevrelerin medya üzerinden yürüttüğü bu kampanya, geçici bir polemiğin ötesine geçiyor. Amaç, Eisenkot’u siyasi açıdan kalıplaştırarak sol blokla özdeşleştirmek, böylece Doğulu Yahudilerin geleneksel oy tabanının Likud Partisi çevresinde kalmasını sağlamak ve eski Genelkurmay Başkanının muhafazakâr seçmenlere ulaşmasını engellemek.

th
İsrail ordusunun eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot (Reuters)

2026 sonbaharında siyasi deprem: Anketler Likud’un dengelerini değiştiriyor

Ekim 2026’da yayımlanan son kamuoyu araştırmaları, Eisenkot liderliğindeki yeni Yashar Partisinin önemli bir çıkış yakaladığını gösteriyor. Kanal 12 ve Kanal 13’ün anketleri dâhil çeşitli araştırmalarda partiye 22 ila 24 sandalye öngörülüyor. Bu sonuçlar, Yashar’ı bazı göstergelerde iktidardaki Likud Partisinin önüne taşıyor.

Eisenkot’un siyasi gücü yalnızca parlamentodaki sandalye sayısıyla sınırlı değil. Anketlerde başbakanlık için uygun görülen adaylar arasında da öne çıkıyor. Netanyahu ile ikili karşılaştırmalarda Eisenkot’un yüzde 38 ila 48 arasında destek aldığı, Netanyahu’nun desteğinin ise yüzde 35 ila 39 düzeyinde kaldığı belirtiliyor.

Bu tablo, özellikle 7 Ekim 2023’teki başarısızlıklara ilişkin sert açıklamalar yapan, bağımsız bir soruşturma komisyonu kurulmasını ve siyasi sistemin reformdan geçirilmesini isteyen Eisenkot’un ardından geniş bir seçmen kesiminin dürüstlük ve ulusal sorumluluk anlayışını öne çıkaran bir liderlik arayışına girdiğine işaret ediyor.

Netanyahu’nun Yahudileri ile çevre bölgelerin alternatifi arasındaki sosyolojik ayrışma

Seçimlerin en derin sosyolojik boyutunu, Eisenkot’un Netanyahu’nun Yahudileri olarak tanımlanan seçmen kitlesinin kalelerine girme çabası oluşturuyor. Bu kesim, tarihsel olarak Likud Partisinin temel dayanağını ve seçimlerdeki en güçlü savunma hattını oluşturan geniş bir Doğulu ve Fas kökenli Yahudi seçmen kitlesinden meydana geliyor.

dfrgty
Tel Aviv yakınlarında, Başbakan Binyamin Netanyahu ile en güçlü rakibi Gadi Eisenkot’un fotoğraflarının bulunduğu seçim afişinin altından geçen araçlar (AP)

Geleneksel olarak bu seçmenler, Aşkenaz kökenli Netanyahu’yu muhafazakâr kimliğin koruyucusu ve atalarını dışlayan laik, solcu Tel Aviv elitinden tarihsel hesap sormanın bir aracı olarak görüyor.

Eisenkot ise bu kesime farklı bir Doğulu liderlik modeli sunuyor. Eski Genelkurmay Başkanı olmasının sağladığı güvenlik alanındaki itibarı ve istifa ettiği savaş kabinesindeki güçlü varlığı, çevre bölgelerden gelen mütevazı aile geçmişiyle birleştiriyor.

Eisenkot’un seçim kampanyası, Celile ve Necef bölgelerinde hayal kırıklığı yaşayan Doğulu seçmenleri açıkça hedef alıyor. Kampanya, bu seçmenlere sıkı güvenlik politikalarını savunan, ancak geleneksel ulusal değerleri de koruyan bir alternatif sunuyor. Bu yaklaşım, Likud’un en önemli seçmen kaynağını doğrudan tehdit ediyor.

Etnik ayrışma: Aşkenazlar ile Mizrahiler arasındaki mücadele ne anlama geliyor?

Seçim mücadelesinin boyutlarını anlamak için İsrail toplumundaki en derin sosyal ayrışmayı, Aşkenaz Yahudileri ile Mizrahi, yani Doğulu Yahudiler arasındaki yapısal bölünmeyi incelemek gerekiyor.

Aşkenazlar, kökenleri Batı ve Doğu Avrupa’ya uzanan Yahudilerden oluşuyor. İsrail’i kuran ve tarihsel olarak yönetim, ekonomi ve ordu üzerinde hâkimiyet kuran laik elitin önemli bölümünü oluşturuyorlar. Büyük çoğunlukları Tel Aviv gibi varlıklı kentlerde yaşıyor.

azs
Gadi Eisenkot (İsrail medyası)

Mizrahiler ise başta Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkeleri olmak üzere bu bölgelerden İsrail’e göç eden Yahudileri kapsıyor. Bunların arasında kalabalık Fas kökenli topluluk da bulunuyor. Mizrahiler, 1950’lerde yaygın ayrımcılık ve dışlanmayla karşılaştı. Uzak çevre yerleşimlerine yerleştirilmeleri, kuşaklar boyunca aktarılan sınıfsal mağduriyet duygusunun oluşmasına yol açtı.

Bu kültürel ve ekonomik farklılıklar sonucunda İsrail’deki oy verme davranışı, kimlik eksenli bir siyasi saflaşmaya dönüştü. Aşkenaz seçmenler laik ve kültürel eğilimleri doğrultusunda muhalefetteki merkez ve sol partilere yönelirken Doğulu Yahudiler, muhafazakâr seçmen kitlesinin güçlü bir bölümünü oluşturuyor. Bu kesim, Avrupa kökenli kurucu elitlere karşı siyasi bir tepkinin de etkisiyle onlarca yıldır sağa, Likud’a ve Netanyahu’ya iktidar desteği sağlıyor.

Mayınlı alanlar ve Arap partileriyle ittifak çıkmazı

Güçlü kişiliğine ve anketlerdeki dikkat çekici yükselişine rağmen eski generalin başbakanlık hedefi, Netanyahu’ya yakın çevreler ile Şas gibi dinî ve aşırı sağcı partilerin şekillendirdiği karmaşık ittifak sistemiyle karşı karşıya.

Sağ blokun medya mekanizması, Eisenkot’un liderliğindeki muhalefetin yapısal zayıflığına odaklanıyor. Anketler, Eisenkot’un temsil ettiği bloğa yaklaşık 55 sandalye öngörüyor. Bu sayı, hükümet kurmak için gereken 61 sandalyelik çoğunluğun altında kalıyor. Dolayısıyla Eisenkot’un, Mansur Abbas liderliğindeki Birleşik Arap Listesi gibi Arap ağırlıklı partilerin desteğine veya bu partilerin sağlayacağı dış desteğe ihtiyaç duymadan iktidara gelmesi mümkün görünmüyor.

sdcfghy
İsrail ordusunun eski genelkurmay başkanları, soldan sağa Aviv Kochavi, Gadi Eisenkot, Gabi Aşkenazi ve Benny Gantz, Hadar Goldin’in cenaze töreninde (Arşiv – AP)

Kamuoyu araştırmalarında Yahudi seçmenlerin yaklaşık yüzde 70’inin Arap oylarına dayanan bir koalisyon hükümetine karşı çıktığı görülüyor.

Bu nedenle bugün asıl tartışma, “Faslı generalin” liderlik kapasitesinden çok, toplumsal ayrışmanın tuzağına düşmeden koalisyon kurma çıkmazını aşıp aşamayacağı üzerinde yoğunlaşıyor.