Biden, İran nükleer anlaşmasını ‘öncelikleri’ arasından çıkardı mı?

Şarku’l Avsat’a konuşan uzmanlar: İran anlaşmaya dönmek yerine Rusya ile Çin'in kollarına atılmayı tercih ediyor

Geçen salı günü İsrail semâlarında yapılan ortak tatbikatlar sırasında bir savaş uçağı filosuna liderlik eden bir ABD bombardıman uçağı (AP)
Geçen salı günü İsrail semâlarında yapılan ortak tatbikatlar sırasında bir savaş uçağı filosuna liderlik eden bir ABD bombardıman uçağı (AP)
TT

Biden, İran nükleer anlaşmasını ‘öncelikleri’ arasından çıkardı mı?

Geçen salı günü İsrail semâlarında yapılan ortak tatbikatlar sırasında bir savaş uçağı filosuna liderlik eden bir ABD bombardıman uçağı (AP)
Geçen salı günü İsrail semâlarında yapılan ortak tatbikatlar sırasında bir savaş uçağı filosuna liderlik eden bir ABD bombardıman uçağı (AP)

Başkan Biden yönetiminin ‘İran'la nükleer anlaşmayı yeniden canlandırmaya yönelik müzakerelere dönmenin artık bir öncelik olmadığı’ şeklinde bir süredir devam eden vurgulamaları bu anlaşmanın ‘öldüğünün’ gerçek bir göstergesi mi, yoksa yönetimin gerçek tutumunu yansıtmayan gelip geçici ifadeler mi? Biden yönetimi, İran'daki halk protestolarına desteğin öncelik haline geldiğini ifade ederek geçtiğimiz günlerde bir yaptırım paketi açıklayan ve İran Devrim Muhafızları Ordusu’nu (DMO) terör örgütü olarak sınıflandırmayı inceleyen Avrupa Birliği (AB) ile birlikte rejim yetkililerini cezalandırma amaçlı bir baskı kampanyası yürüttüğünü söylüyor.
Eğer bu doğruysa, öncelik nükleer anlaşmayı yeniden canlandırmak değilse, ABD'nin İran Özel Elçisi Robert Malley’in geçen hafta İran'ın Birleşmiş Milletler (BM) Büyükelçisi ile yaptığı gizli görüşmenin mantıklı açıklaması nedir?
Bazı analistler, İran'ın Rusya'nın Ukrayna'ya açtığı savaşa müdahale ederek bir ‘hata’ yapmış olabileceğini ve bunun nükleer müzakerelerin durdurulmasını ve hatta iptal edilmesini hızlandırmış olabileceğini söylüyor. Nitekim ABD’li ve Batılı yetkililerin vurgulamalarına göre önceki ‘teklifleri’ reddeden Tahran'dı.
Analistler, İran müdahalesinin, Ukrayna işgalinin bir sonucu olarak ortaya çıkan yeni uluslararası dengelere karşı Washington'un duruşunu yanlış değerlendirmesi neticesinde Tahran'ın hesaplarında yaptığı stratejik bir ‘hata’ olabileceği görüşünde. Ancak Biden yönetiminin Washington'un müttefikleri ve ortaklarının fikir ayrılığına rağmen nükleer anlaşmaya geri dönme ısrarı, bu dönüşün tehlikesini gösteriyor. Bazıları bunun Tahran'a bölgedeki ve dünyadaki istikrarsızlaştırıcı politikalarını devam ettirmesi için daha fazla imkan sağlayacağını düşünüyor, ki aslında bu Biden yönetiminin kendisinin de uyarıda bulunmaya devam ettiği bir mesele.

Rusya ve Çin'in kollarında
Washington merkezli Demokrasileri Savunma Vakfı'nın (FDD) kıdemli danışmanlarından Richard Goldberg, 'önceliğin' azalmasından söz edilmesinin, İran'ın pozisyonundaki bir değişikliğin farklı bir önceliğe yol açabileceğini gösterdiğini söylüyor. Goldberg, Şarku'l Avsat'a yaptığı açıklamada “Bu, konunun masaya yatırılmamasının sebebinin aslında Tahran'ın şu ana kadar anlaşmaya yanaşmaması olduğu anlamına geliyor” ifadelerini kullandı.
Goldberg “İran'a uygulanan BM yaptırımlarına geri dönüldüğü görülmedikçe anlaşma masada kalacak” dedi.
Malley’in İranlı yetkililerle yaptığı gizli görüşmeler hakkında Goldberg “Olası bir nükleer anlaşma hakkında mesajlar vermek, rehine müzakereleri veya Siamak Namazi davası gibi mahkum takası ile ilgili mesajları sürdürmek ya da Tahran ile Moskova’nın arasını açmaya çalışmak gibi bu görüşmelerin yapılmasının birkaç muhtemel sebebi var. Tam olarak bilmiyoruz ancak şüphe uyandırıyor ve rejime ‘Bakın ABD’liler bizimle konuşuyor’ diyerek protestoları zayıflatma fırsatı veriyor” yorumunda bulundu.
Goldberg, İran'ın Ukrayna savaşına müdahalesinin en olası nedeninin ‘çoğu ABD’li gözlemcinin bir çıkış noktası olarak kabul edemediği bir neden’ olduğunu; yani İran’ın ‘artık bir nükleer anlaşma yapmak yerine kendisini Rusya ve Çin’in kollarına atmak istemesi’ olduğunu söyledi. Goldberg “İran Rusya’ya yardım ederek ne kaybetti? Şu ana kadar hiçbir şey” dedi. BM yaptırımlarına geri dönüş yok, askeri güç kullanma tehdidi yok ve Washington ile Brüksel'de bir anlaşmaya varma ‘çaresizliğinde’ de bir değişiklik yok. Zira bir ateşkes anlaşması için çabalamak, askeri güç kullanımını gerektirebilecek yakın bir krizle yüzleşmekten daha kolay.

Diplomatik kanallar
Washington Yakın Doğu Politikaları Enstitüsü Araştırma Direktörü Patrick Clawson, anlaşmanın artık bir öncelik olmadığı veya öldüğü şeklindeki açıklamaların, 'ABD hükümetinin İran'ın nükleer programı ile ilgili diplomasi trafiğini durduracağı' anlamına gelmediğini söyledi. Clawson, Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda şu ifadeleri kullandı:
“ABD hükümeti, beş daimi üyeyle ortak bir cepheyi (mümkün olduğunca) korumaktan başka bir sebep olmazsa bu diplomasiyi sürdürecektir. İranlılar ABD hükümetinin temsilcileriyle gizli bir toplantı yapmayı kabul ediyorsa bu, ABD yetkililerinin hala iletişim kurabildiği ve dinleyebildiği anlamına geliyor. Diplomatların yaptığı şey budur.”
Clawson “İranlılar beklenmedik bir şekilde anlaşmayı yeniden canlandırma konusunda ciddi bir teklif sunarsa, Biden yönetimi ve Avrupalılar ne yapmaları gerektiğini tartışacaklar” dedi. Tek bir şeyin net olduğuna işaret ederek ‘hem Biden ekibi hem de Avrupalıların, İranlılardan geçen Ağustos ayında üzerinde uzlaşılanlardan daha fazlasını istediğini’ kaydetti. Özellikle İranlıların birçok davranışı ışığında daha fazla denetim aracına ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) ile çalışmaya ihtiyaç duyulacağını vurguladı.
Clawson öte yandan ‘Biden’ın ekibinin, ABD’lilere Trump'tan çok farklı olduklarını, anlaşmadan çekilmekle hata yaptığını ve ekibin Trump'ın yaptığı hataları düzeltebileceğini göstermek istediğini’ belirtti. İran'ın bir Avrupa savaşına müdahil olmasını cüretkar bir adım olarak nitelendiren Clawson “Bunun açıklamalarından biri, İranlıların Avrupalıların nasıl tepki vereceğini yanlış değerlendirdikleri yönünde olabilir. Ancak benim yorumum şu ki, İranlılar Avrupa ile pek ilgilenmemeye karar verdiler. Zira ABD karşı çıktığı sürece Avrupa’nın onlara bir yardımcı dokunmayacak. Avrupa'da ihtiyaçları olan pek bir şey yok” dedi.

Malley’in görevden alınması
Öte yandan Amerikan Girişimcilik Enstitüsü’nün kıdemli danışmanlarından Michael Rubin, Biden’ın ‘önceliğin’ değiştiğinden bahsederken samimi olmadığını söylüyor. Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda Rubin şu açıklamada bulundu:
“Biden, anlaşmanın öldüğünü söylerse anlaşmayı eleştirenlerin, yönetiminin İran ile ilgili yaptıklarını önemsemeyi bırakacaklarını düşünüyor. Bu sırada Özel Elçi Robert Malley müzakerelerde ilerlemeye devam ediyor ve İran'ın BM Büyükelçisi’yle iletişimi sürdürmek için görüşüyor (...) Anlaşma gerçekten ölürse veya Biden'ın politikası gerçekliğe göre ayarlanacak olursa, Malley'i görevden alma veya onu yeni şartlar ile görevlendirme zamanı gelmiş demektir. Özetle, Biden'ın ağzından çıkan tek bir kelimeye inanmıyorum.”
Rubin’e göre 2009'da dönemin ABD Başkanı Barack Obama İran rejimiyle anlaşmak istediği için protestocuları görmezden geldi. Ne yazık ki, bugün tarih tekerrür ediyor gibi görünüyor. İran rejimi yetkililerine kesik kesik yaptırımlar uygulansa da, bu, eski Dışişleri Bakanı Mike Pompeo'nun uyguladığı ‘azami baskı’ politikası ile karşılaştırıldığında hiçbir şey. Rubin, Tahran'ın hesaplarına göre bunun bir zafer olduğunu söyledi. Zira İranlılar Rusya ile ilişkilerini güçlendiriyorlar. Ayrıca, özellikle İran Hava Kuvvetleri'ndeki çoğu savaş uçağının ortalama yaşının şu anda 40'ı aştığı göz önüne alınırsa, yeni Rus uçakları satın almalarını sağlayacak ve oldukça ihtiyaçları olan para veya krediyi elde edebilirler.
Rubin, Robert Malley ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan'ı hedef alarak “Açıkçası Malley’in annesi Cezayir'de İhvan-ı Müslimin (Müslüman Kardeşler) ile çalışıyordu. Babası Mısır'da aşırı sol görüşlü bir sosyalistti ve Soğuk Savaş sonrası durumun bunu değiştirmesine izin vermeyecekti” ifadelerini kullandı. Sullivan konusunda ise şu yorumda bulundu:
“İranlılarla gizli müzakerelere girmeye karar verdiğinde nispeten kıdemsiz bir çalışandı. Çoğu analist, İranlıların onunla oynadığını ve Hillary Clinton'u kandırmaya çalıştıklarını fark etti. Dünyanın nasıl işlediğini bilmiyordu. Tıpkı Dennis Ross'un Yaser Arafat'la konuşarak yaptığı gibi, bunu kendisi için bir bilet olarak gördü. Sullivan büyük bir hata yaptığını kabul etmek istemiyor.”



FED, ABD’deki ara seçimler öncesinde faizleri sabit tuttu

Washington’daki ABD Merkez Bankası binası (Reuters)
Washington’daki ABD Merkez Bankası binası (Reuters)
TT

FED, ABD’deki ara seçimler öncesinde faizleri sabit tuttu

Washington’daki ABD Merkez Bankası binası (Reuters)
Washington’daki ABD Merkez Bankası binası (Reuters)

ABD Merkez Bankası (FED), 3 Kasım’da yapılacak Kongre ara seçimlerine bir haftadan az süre kala, bugün (Çarşamba) politika faizini yüzde 3,75-4 aralığında sabit tuttu. Yaşam maliyetleri, seçim kampanyalarının öne çıkan başlıkları arasında yer alıyor.

Federal Açık Piyasa Komitesi (FOMC), toplantının ardından yayımladığı açıklamada, ekonomik faaliyetin güçlü bir hızla genişlediğini, yurt içi harcamaların dirençli seyrettiğini, verimlilik artışının güçlü, sermaye yatırımlarının ise sağlam olduğunu belirtti. Açıklamada, istihdam artışının iş gücündeki büyümeyle uyumlu olduğu ve işsizlik oranında kayda değer bir değişiklik yaşanmadığı ifade edildi.

Buna karşılık komite, enflasyonun yüksek seyrini koruduğuna dikkat çekti. Daha fazla verinin, enflasyonu zamanında yüzde 2’lik hedefe döndürmek için uygun para politikası duruşunun belirlenmesine yardımcı olacağı vurgulandı. FED, fiyat istikrarını sağlama konusundaki kararlılığını da yineledi.

Faizleri sabit tutma kararı, enerji fiyatlarındaki artış, gümrük tarifeleri ve yapay zekâ yatırımlarından kaynaklanan talep nedeniyle enflasyonist baskıların sürdüğü bir dönemde alındı. Bu durum, para politikası yapıcılarını enflasyonu kontrol altına almak ile ekonomik faaliyetin istikrarını korumak arasında hassas bir denge kurmaya zorluyor.

Faizlerin sabit tutulması kararı, komite üyelerinden 10’unun desteğini alırken iki üye karşı oy kullandı. Lisa Cook ve Beth Hammack, politika faizinin hedef aralığının 25 baz puan artırılmasını tercih etti.

ABD’de ailelerin yüksek yaşam maliyetleriyle mücadele etmeyi sürdürmesi nedeniyle fiyatlardaki gelişmeler, yaklaşan seçimler öncesinde daha da önem kazandı.

Piyasalar, FED yetkililerinin temkinli davranarak enflasyonun seyrini değerlendirmeyi tercih ettiklerine yönelik açıklamalarının ardından faizlerin sabit tutulmasını bekliyordu. FED, eylül ayında faizi 25 baz puan artırarak mevcut aralığa yükseltmişti. Bu artış, üç yılın ardından yapılan ilk faiz artırımı olmuştu.

Demokrat Parti, ara seçimlerde Cumhuriyetçilerin elindeki Kongrenin her iki kanadında da kontrolü ele geçirmeyi hedefliyor. Olası bir güç değişimi, ABD Başkanı Donald Trump’ın görev süresinin son iki yılında siyasi gündemini hayata geçirme kapasitesini etkileyebilir.

Ekonomik büyüme genel olarak istikrarlı seyrini korusa da özellikle düşük gelirli kesimler başta olmak üzere birçok Amerikalı ailenin yüksek fiyatlardan etkilenmeye devam etmesi, yaşam maliyetlerini seçim kampanyalarının başlıca konularından biri haline getirdi.

Enflasyon hâlâ hedefin oldukça üzerinde

Faizlerin sabit tutulması kararı, enflasyon göstergelerinin fiyat artışlarını hedeflenen seviyeye döndürmenin zor olacağına işaret ettiği bir dönemde alındı. ABD’de tüketici fiyatları endeksi eylül ayında yıllık yüzde 3,7 yükselerek analistlerin beklentilerini aştı ve mayısta kaydedilen son üç yılın en yüksek seviyesine yeniden yaklaştı.

FED, uzun vadeli enflasyon hedefini, enflasyonu ölçmek için esas aldığı kişisel tüketim harcamaları (PCE) fiyat endeksi üzerinden yüzde 2 olarak belirliyor.

İlk tahminler, manşet PCE endeksinin yanı sıra bazı oynak fiyat kalemlerini dışarıda bırakan göstergelerin de eylülde yükseldiğine işaret ediyor. Yıllık enflasyonun yüzde 3 veya üzerinde kalmayı sürdürdüğü, son aylarda fiyat artışlarını düşürme konusunda ise sınırlı ilerleme kaydedildiği değerlendiriliyor.

Eylül ayına ilişkin kişisel tüketim harcamaları verilerinin, FED’in faiz kararını açıklamasından bir gün sonra, perşembe günü yayımlanması bekleniyor.

Endeksin bileşenlerine ilişkin ilk tahminler de fiyat baskılarının sürdüğüne işaret ediyor. Bu verilerin, resmî rakamlar açıklanmadan önce FED yetkililerine enflasyonun seyri hakkında ek bilgi sağlaması bekleniyor.

xascdvfbg
FED Başkanı, Para Politikası Kurulu’nun faiz kararının ardından düzenlediği basın toplantısında (Reuters)

Enflasyonist baskıların başlıca nedenleri arasında, ABD’nin şubat ayının sonlarında İran’a yönelik başlattığı savaşın ardından enerji fiyatlarında yaşanan artış ve Trump yönetiminin uygulamaya koyduğu gümrük tarifelerinin devam eden etkileri bulunuyor.

Bunun yanı sıra yapay zekâ yatırımlarından kaynaklanan güçlü talep ve tüketici harcamaları da fiyatların yüksek seyretmesine katkıda bulunan unsurlar arasında yer alıyor.

Piyasalar yeni faiz artışlarının zamanlamasını izliyor

Mevcut toplantıda faizlerin sabit tutulmasının beklenmesiyle birlikte piyasaların odağı, önümüzdeki aylarda yapılabilecek faiz artışlarının büyüklüğüne ve zamanlamasına çevrildi.

Ekonomistler ve yatırımcılar, enflasyonun yüksek seyrini sürdürmesi ve fiyat artışlarının daha geniş bir alana yayılması halinde FED’in ekim ayında geçici olarak duraklamayı tercih etse bile yeniden faiz artışına gidebileceğini düşünüyor.

TS Lombard şirketinin makroekonomi genel müdürü Dario Perkins, artık sorunun yalnızca FED’in faizleri yeniden artırıp artırmayacağı olmadığını, ilerleyen dönemde kaç faiz artışı yapılabileceğinin de önem kazandığını söyledi.

Trump’ın baskısı

Ekim ayındaki toplantı, Trump ile FED arasındaki gerilimin sürdüğü bir dönemde gerçekleştirildi. ABD Başkanı, geçen yıl yeniden göreve gelmesinden bu yana faizlerin düşürülmesi talebiyle merkez bankası üzerindeki baskıyı artırdı. Bu durum, kurumun bağımsızlığına ilişkin tartışmaları beraberinde getirdi.

Trump yönetiminin baskıları arasında, FED’in eski Başkanı Jerome Powell hakkında hukuki süreç başlatılması ve Yönetim Kurulu üyesi Lisa Cook’un görevden alınmaya çalışılması da yer aldı.

Powell hakkındaki soruşturma daha önce düşürülmüştü. Bu gelişme, Warsh’ın FED yönetim kuruluna atanmasının Senato tarafından onaylanmasına yönelik sürecin ilerlemesinin önünü açtı. Ancak Beyaz Saray, Yüksek Mahkemenin Cook’u görevden uzaklaştırmaya yönelik önceki girişimi engellemesine rağmen, söz konusu girişimlerini yeniden gündeme getirdi.

Enflasyonist baskıların devam ettiği bu ortamda Warsh, FED’in para politikası rotasını belirlemedeki bağımsızlığını korurken enflasyonu yüzde 2’lik hedefe döndürme zorluğuyla karşı karşıya bulunuyor.

Faizlerin sabit tutulması, karar alıcılara fiyatların seyrini değerlendirmek için ek zaman kazandırsa da önümüzdeki dönemde açıklanacak ekonomik veriler ve enerji fiyatları, FED’in yeni kararlarını belirleyecek başlıca unsurlar arasında yer alacak. Bu süreçte yaşam maliyetleri, ABD’de 3 Kasım’da yapılacak Kongre ara seçimleri öncesinde ekonomik tartışmaların merkezinde kalmayı sürdürecek.


Üç önemli tarih arasında Ortadoğu

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters
TT

Üç önemli tarih arasında Ortadoğu

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters

İbrahim Hamidi

Tek bir haftada üç önemli tarih: İsrail’deki seçimler, Süveyş Savaşı’nın yetmişinci yıl dönümü ve ABD’deki ara seçimler.

Aralarında bir savaşın yıl dönümü bulunan iki sandık. Esas mesele takvimlerin yakınlığı değil, anlamların kesişimi. Savaşları ‘varoluşsal’ gören bir devletteki seçimler. Savaşlara karar verme, onları bitirme veya durdurma kudretine sahip bir imparatorluktaki seçimler. Ve ilk kurşunu sıkanın son sözü söylemeyebileceğini gözler önüne seren bir savaşın yıl dönümü.

27 Ekim’de İsrail, 7 Ekim saldırıları ile Gazze’den Lübnan, Suriye ve İran’a kadar uzanan yansımalarının üzerinden geçen üç yılın ardından sandık başına gidiyor. Askeri haritalar değişti, liderler suikasta uğradı, tesisler yerle bir edildi. Ancak yeni bölgesel düzenin kelimeleri henüz yazılmış değil.

Seçim kampanyasında Binyamin Netanyahu, İran’ın nükleer programını ve füze cephaneliğini yok etmenin de ötesine geçti. Tahran’daki kuşatılmış rejimi değiştirmenin, İran tehdidini ortadan kaldırmanın yolu olduğunu söyledi. Ancak hedef ile uygulama arasında katedilmesi gereken mesafeler var. İran ağır darbeler aldı. Rejimdeki isimlerin yüzleri değişti; liderliğini yeniden düzenledi, Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) konumunu güçlendirdi, bölgesel kozlarını kullanmaya devam etti ve yaptırımlarla köşeye sıkışıp daha da hırçınlaştı. Yemen, Lübnan ve Irak’taki kanıtlar çok açık.

Yeni bir raunt, önceki rauntların başaramadığını başarabilecek mi? Amerikan raporları, ara seçimlerden sonra İran’a karşı yeni saldırılar düzenlemek amacıyla hazırlanan ortak askeri planlardan söz etti. Sahadaki hareketlilik ile diplomatik girişimler adeta yarışıyor.

İşte tam bu noktada ikinci tarih devreye giriyor: 29 Ekim 1956’da Birleşik Krallık, Fransa ve İsrail, Cemal Abdunnasır’ı devirmek ve Süveyş Kanalı’nın denetimini geri almak da dahil olmak üzere farklı hedeflerle Süveyş Savaşı’na girdi. Ordular ilerledi, ancak ABD Başkanı Dwight Eisenhower savaşın durdurulmasını dayattı. Abdunnasır devrilmedi; aksine daha da hırslı hale geldi. Savaş, İngiliz ve Fransız imparatorluklarının çöküşünü ve Amerikan nüfuzunun yükselişini gözler önüne serdi.

Daha önce bu köşede Süveyş ile Hürmüz arasındaki kesişme noktalarına değinmiştim. Ancak Süveyş’in bugünkü yıl dönümü; coğrafya, ittifaklar ve güç dengeleriyle ilgili başka çelişkileri de akla getiriyor. Mısır’ın ulusal güvenliği hâlâ Süveyş Kanalı ile mi sınırlı, yoksa komşu ülkelere, Kızıldeniz’e ve Babu’l Mendeb’e kadar uzanıyor mu? Washington, müttefiki İsrail’in yeni bir savaşa doğru atılmasını durduracak mı, yoksa buna ortak mı olacak? Çin ile Rusya, Birleşik Krallık ve Fransa’nın krizinden yararlanan Washington gibi, ABD’nin Ortadoğu savaşlarıyla meşgul olmasını kendi nüfuzunu yıpratmak için bir fırsat olarak mı görüyor?

Trump bir Eisenhower değil ve Kongre haritasını gözlüyor; Netanyahu da David Ben-Gurion değil ve Knesset haritasını bekliyor. Yetmiş yıl önce Avrupalı güçlerin nüfuzunu devralan ABD ile bugün müttefiklerinin kendi ayakları üzerinde durması gerektiğini söyleyen ABD aynı ABD değil. Birkaç gün önce Tom Barrack, bu dönüşümün ipuçlarını sundu. Geleneksel güvenlik garantörü olarak ABD’nin rolünün gözden geçirildiğinden bahsetti; bölge ülkelerini kendi güvenlikleri için daha fazla sorumluluk almaya ve yeni ittifaklar kurmaya çağırdı. Ayrıca Irak, Afganistan, Libya ve Suriye’deki Amerikan müdahalelerinin ve rejim değiştirme çabalarının başarısızlıklarını hatırlattı.

Çelişki şu ki; Trump’ın temsilcisi rejim değiştirme deneyimlerinin başarısızlığından bahsederken, Netanyahu İran rejimini değiştirmekten söz ediyor. Bir başka çelişki ise ABD müttefiklerinden kendi ayakları üzerinde durmalarını isterken, askeri kararlarının ve İsrail ile olan ilişkisinin onların güvenliğini belirleyen en önemli etkenlerden biri olmaya devam etmesi ve Başkanlarının kararları, tweetleri ve ani dönüşleriyle onları şaşırtması.

İşte tam bu noktada üçüncü tarihin önemi ortaya çıkıyor: 3 Kasım. ABD’deki ara seçimler, Kongre’deki güç dengelerini yeniden dağıtabilir ve Trump’ın görev süresinin geri kalanında politikalarını uygulama yeteneğini etkileyebilir. Dış politikanın sadece Kongre seçimlerinin sonuçlarına bağlı kalmadığı doğru; ancak savaş, müzakere, güçler dengesi ve siyasi bölünmelere dair hesaplamalar iç politikadan doğrudan etkilenir.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre İsrail ve ABD’deki seçimlerin arasında Ortadoğu ülkeleri kendilerini çelişkili ihtimallerin karşısında buluyor: İran’la yeni bir savaş ya da bir uzlaşma; eski ittifakların sürmesi ya da yeniden şekillenmesi; ve müttefiklerin güvenlik yükünü taşıma isteğindeki azalmaya tezat oluşturan bir Amerikan askeri varlığı ile sonuçlarının bedelini ödeyen ortaklarla koordinasyon kurulmadan yürütülen savaşlar.

1956’da Süveyş, uluslararası ağırlık merkezinin Avrupa’dan ABD’ye kaydığını gözler önüne seren bir an olmuştu. Yetmiş yıl sonra ise Washington’ın mirasını devralmaya hazır tek bir güç görünmüyor. Amerika en güçlüsü, Çin ilerliyor, Rusya maceralara giriyor ve bölge ülkeleri yeni bölgesel ittifaklar dokuyarak büyük güçler arasındaki karar alma marjlarını genişletmeye çalışıyor.

Üç tarih ve yetmiş yıl. Seçim süreçleri ve askeri hazırlıklar. Süveyş Savaşı’nda son sözü ilk kurşunu sıkan söylememişti. İsrail ve ABD’deki sandıklar, İran’a yönelik deniz ablukası sandığı, savaş hazırlıkları ve uzlaşma girişimleri arasında; bu kez sonsözü kim yazacak?


Trump, Türkiye'ye F-35 uçaklarının satışını değerlendireceklerini teyit etti

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ABD Başkanı Trump, dün NATO Zirvesi kapsamında Ankara’daki Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde düzenlenen karşılama töreninde (AFP)
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ABD Başkanı Trump, dün NATO Zirvesi kapsamında Ankara’daki Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde düzenlenen karşılama töreninde (AFP)
TT

Trump, Türkiye'ye F-35 uçaklarının satışını değerlendireceklerini teyit etti

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ABD Başkanı Trump, dün NATO Zirvesi kapsamında Ankara’daki Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde düzenlenen karşılama töreninde (AFP)
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ABD Başkanı Trump, dün NATO Zirvesi kapsamında Ankara’daki Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde düzenlenen karşılama töreninde (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump dün NATO Zirvesi’ne katılmak üzere geldiği Ankara’da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yaptığı görüşmede, Washington'ın Türkiye'ye F-35 savaş uçağı satışını değerlendireceğini teyit etti. Türkiye, Rusya yapımı hava savunma sistemi satın alması nedeniyle bu gelişmiş savaş uçağı programından çıkarılmıştı.

Trump, NATO Zirvesi için başkent Ankara’ya gelişinde “Bu alacağımız bir karar... İnanılmaz bir uçak, açık ara en iyi uçak ve kesinlikle göz önünde bulunduracağımız bir konu” dedi.

Trump ayrıca ABD'nin Türkiye'nin Rusya yapımı S-400 hava savunma sistemini satın alması nedeniyle ‘ABD’nin Düşmanlarına Yaptırımlarla Karşı Koyma Yasası’ (CAATSA) kapsamında Türkiye'ye uygulanan yaptırımları kaldıracağını da açıkladı.

Trump öte yandan NATO üyesi Avrupa ülkelerinin İran’daki savaşa dair tutumlarını bir kez daha eleştirdi. Bu ülkelerin güvenliğine milyarlarca dolar harcadıklarını ve İran konusunda destek istemediklerini, ancak Hürmüz Boğazı meselesinde de bu ülkelerin yardımdan çekindiğini vurgulayan Trump, “Hiçbir yardım istemiyorduk, bir anlamda insanları sınıyordum. Bizi destekleyip desteklemeyeceklerini görmek istiyordum. Çünkü ben her zaman onlara yardım ettiğimizi söyledim, ama aynısını yapıp yapmayacaklarından emin değilim.”