Nükleer krizin ortasında gerçekleşen İran'daki saldırılarda İsrail izleri

Nükleer krizin ortasında gerçekleşen İran'daki saldırılarda İsrail izleri
TT

Nükleer krizin ortasında gerçekleşen İran'daki saldırılarda İsrail izleri

Nükleer krizin ortasında gerçekleşen İran'daki saldırılarda İsrail izleri

Tahran, bir yandan özellikle dünya güçleriyle yapılan nükleer anlaşmanın çökmesiyle Ortadoğu'daki rakibi İsrail ile gizli bir savaş yaşarken, diğer yandan insansız hava araçları (İHA) ile düzenlenen ve İsrail’in parmağı olduğundan şüphelenilen saldırıların hedefi oldu.
Son yıllarda İran'ın askeri, nükleer ve endüstriyel tesislerinin çevresinde çok sayıda patlama ve yangın meydana geldi. Patlamalar, İran'ın nükleer programı konusunda İsrail ve ABD ile yaşanan gerginliğin gölgesinde zaman zaman endişelere yol açtı.
İsrail uzun süredir, Washington ile Tahran arasındaki dolaylı müzakerelerin 2015 tarihli nükleer anlaşmanın canlandırılmasıyla sonuçlanmaması halinde İran'a karşı askeri bir operasyon başlatılması tehdidinde bulunuyor.
Batılı haber ajanslarının ‘İran'ın nükleer silah programının beyni’ olarak nitelediği Muhsin Fahrizade'nin, Tahran'a göre uydu kontrollü bir silah kullanılarak 2020 yılının Kasım ayı sonlarında öldürülmesinin ardından iki ülke arasındaki gerilimin yeni bir aşamaya girmesiyle saldırılar arttı.
İşte İsrail'in arkasında olduğundan şüphelenilen ve İran’ın çeşitli alanlarda hizmet veren tesislerini hedef alan başlıca saldırılar:
*2021 yılının nisan ayında Natanz Nükleer Tesisindeki birinci nesil santrifüjlerin bulunduğu bir bölümü hedef alan gizemli saldırı. Saldırı, tüm santrifüj cihazlarının bozulmasına ve elektrik devresinin hasar görmesine neden oldu.
Tahran, İranlı teknisyenlerden birini ‘İsrail adına çalışmakla ve tesisin yer altındaki bu bölümüne bomba yerleştirmekle’ suçladı. Natanz Nükleer Tesisi’nin toprak üstündeki bir bölümünde daha önce bir patlama olmuştu. Böylece Natanz Nükleer Tesisinde iki yıl içinde gerçekleşen ikinci saldırı oldu.
Tahran, buna misilleme olarak Natanz Nükleer Tesisi sahasında yüzde 60 oranında zenginleştirilmiş uranyum üretimine başladığını duyurdu. Bu oran, nükleer bir bomba yapmak için gereken yüzde 90 sınırına oldukça yakın.
*2021 yılının haziran ayında başkent Tahran'ın batısındaki Kerec şehrinde bulunan ve santrifüj montajı için kullanılan TESA Tesisi drone ile hedef alındı. İran, saldırıdan İsrail'i sorumlu tuttu.
İran, saldırıya misilleme olarak İsfahan'da yeni bir santrifüj üretim tesisi açıldığını duyurdu ve TESA Tesisindeki Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’na ait (UAEA) güvenlik kameralarının çalışmasını durdu.
*2022 yılının şubat ayının ortalarında, İsrail’e ait 6 İHA, İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) Kirmanşah eyaletinin Mahideşt bölgesinde yer alan askeri üssünü hedef aldı. Saldırı sonucunda yüzlerce İHA’dan oluşan bir filonun tamamı imha edildi. İran Yüksek Milli Güvenlik Kurulu tarafından yapılan açıklamada, askeri üsteki bir yakıt deposunun patladığı belirtildi. Daha sonra İran, İsrail ordusunun karargâhı olduğu iddiasıyla Erbil Havaalanı yakınlarındaki bir villayı 10 balistik füze ile hedef aldı.
*2022 yılının mayıs ayında, başkent Tahran'ın güneydoğusunda yer alan Parşin Askeri Tesisi bir İHA tarafından hedef alındı. ABD'li yetkililer New York Times gazetesine yaptıkları açıklamada, İran Savunma Bakanlığı tarafından İHA geliştirmek amacıyla kullanılan bir binaya bir kamikaze İHA’nın patladığını söylediler. Daha sonra olayda bir mühendisin hayatını kaybettiği açıklandı. İranlı kaynaklar, bir İHA’nın Parşin Askeri Tesisi yakınlarından havalandığını belirttiler.



CHP liderliğinin tasfiyesi: Yargısal bir süreç mi, siyaset mühendisliği mi?

CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Ankara'daki parti genel merkezine yapılan polis baskınının ardından açıklama yaparken, 24 Mayıs 2026 (AFP)
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Ankara'daki parti genel merkezine yapılan polis baskınının ardından açıklama yaparken, 24 Mayıs 2026 (AFP)
TT

CHP liderliğinin tasfiyesi: Yargısal bir süreç mi, siyaset mühendisliği mi?

CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Ankara'daki parti genel merkezine yapılan polis baskınının ardından açıklama yaparken, 24 Mayıs 2026 (AFP)
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Ankara'daki parti genel merkezine yapılan polis baskınının ardından açıklama yaparken, 24 Mayıs 2026 (AFP)

Ömer Önhon

Küresel jeopolitiğin büyük bir dönüşüm geçirdiği, Türkiye'nin hemen kapı komşuları Suriye'den Ukrayna'ya ve İran'a uzanan savaş ve krizlerin yaşandığı bir dönemde, Ankara siyasi yaşamının özünü derinden etkileyen iç bir çalkantıyla meşgul görünüyor.

Başta Genel Başkan Özgür Özel olmak üzere ana muhalefet partisi Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) lider kadrosu kısa bir süre önce tasfiye edildi. Özel, 2023 yılındaki parti kongresinde genel başkanlığa seçilmişti. Ancak yargı, o kongreyi iptal ederek önceki duruma dönülmesine hükmetti. Bu kararla birlikte eski Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu, 13 yıllık genel başkanlığı süresince girdiği 11 seçimin tamamında yenilgiye uğramasına karşın eski ekibiyle birlikte yeniden CHP liderliğine geri döndü.

Özel'in genel başkanlığı döneminde ise 2002'den bu yana girdiği her seçimi kazanan Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti), 2024 yerel seçimlerinde tarihinin en ağır seçim yenilgisini tattı. CHP, başta İstanbul, Ankara ve İzmir olmak üzere tüm büyükşehirlerde galip geldi.

O tarihten bu yana CHP'nin sıkıntıları birbiri ardına gelmeye devam etti. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın en güçlü rakibi olarak değerlendirilen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, geçtiğimiz yıl mart ayından bu yana yolsuzluk suçlamasıyla tutuklu olarak yargılanıyor. Cumhurbaşkanlığına aday olabilmenin ön koşulu olan üniversite diploması iptal edilen İmamoğlu hakkında bir de siyasi casusluk iddiasıyla ayrı bir dava açıldı.

Son iki yılda İmamoğlu'nun yanı sıra CHP'li yaklaşık 50 belediye başkanı da yolsuzluk suçlamalarıyla görevden uzaklaştırıldı. Bir kısmı tutuklandı, bir kısmının yerine ise hükümet tarafından kayyum atandı.

Yargı kararıyla göreve dönen Kılıçdaroğlu, şu an itiraz aşamasındaki mahkeme kararının kesinleşmesinin ardından parti kurultayı düzenleyeceğini ve genel başkanlık seçimlerine gidileceğini açıkladı.

Özgür Özel'in destekçileri, Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibinin CHP liderliğine dönüşünün parti tabanının iradesiyle değil, yargı kararıyla gerçekleştiğini öne sürerek bu yapıyı ‘atanmış CHP’ olarak nitelendiriyor. Bu kesime göre yeni liderlik, Özel ve ekibinin yeniden öne çıkabileceği iç seçimlere kapı aralamak bir yana, cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimlerine dek mevcut konumunu korumaya çalışacak.

CHP tabanının ve sempatizanlarının büyük çoğunluğu Özel'in yanında saf tutarken yargı kararları Kılıçdaroğlu'na hukuki üstünlük tanıyor.

Bu aşamada taraflardan hiçbiri geri adım atmaya hazır görünmüyor. CHP içindeki iki rakip kanat arasındaki bu çekişme ise iktidar partisinin işine yarıyor.

AK Parti hükümeti, yaşananların muhalefeti zayıflatmak ve parçalamak amacıyla yargı ve kolluk kuvvetleri başta olmak üzere devlet kurumlarının araçsallaştırıldığı, planlı bir projenin parçası olduğu yönündeki iddiaları reddediyor.

AK Parti lideri Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, yaşanan bu çalkantılı sürecin CHP'nin kendi içindeki çatışmalardan ve bazı yetkililerinin işlediği hukuki ihlallerden kaynaklandığı açıklamasında bulundu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, hükümetin yaşananlarla herhangi bir ilgisinin bulunmadığını ve bağımsız yargının yalnızca görevini yerine getirdiğini vurgularken CHP ve diğer muhalefet temsilcileri Türkiye'de yargı bağımsızlığının artık kalmadığını savunuyor.

Türkiye yıllardır yüksek enflasyonla boğuşuyor. Hayat pahalılığı, Türk kamuoyunun en büyük derdi olmaya devam ediyor. Resmi rakamlara göre yaklaşık yüzde 120'ye ulaştıktan sonra yüzde 33'e gerileyen enflasyon, hâlâ önemli bir sorun olmayı sürdürüyor.

CHP, AK Parti’ye yakınlığıyla bilinen eski İstanbul Başsavcısı Akın Gürlek'in Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından yakın zamanda Adalet Bakanı olarak atanmasının ardından Türk hükümetini yargıyı CHP'yi zayıflatmak ve tasfiye etmek amacıyla kullanmakla görevlendirmekle suçluyor.

Muhalefet, tüm bunların arkasındaki daha büyük hedefin olduğunu ve mevcut anayasanın izin vermediği üçüncü bir cumhurbaşkanlığı dönemine aday olabilmesi için Cumhurbaşkanı Erdoğan'a hukuki, siyasi ve parlamenter zemin hazırlamak ve ardından yaklaşan seçimleri kazanmasının amaçlandığını öne sürüyor.

Seçimlerin 2028 mayısında yapılması öngörülüyor. Ancak tarihin 2027'nin son çeyreğine alınabileceğine ilişkin görüşler de gündemde. Bunun yanı sıra AK Parti’nin seçim dengelerinin kendi lehine döndüğünü değerlendirmesi halinde birkaç ay içinde erken seçime gidebileceği ihtimali de konuşuluyor.

bghy
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türk savunma sanayii şirketi Baykar'ın Yönetim Kurulu Başkanı Selçuk Bayraktar ve şirketin İcra Kurulu Başkanı Haluk Bayraktar ile Suriye Savunma Bakanı Murhaf Ebu Kasra, İstanbul'da düzenlenen SAHA Uluslararası Savunma ve Havacılık Fuarı'nın kapanış töreninde (Reuters)

Bu bağlamda AK Parti'nin seçim tarihini belirlerken göz önünde bulundurduğu dört temel başlık öne çıkıyor:

Ana muhalefet partisinin zayıflatılması

CHP'nin ve özellikle Ekrem İmamoğlu'nun yükselen popülaritesi, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile iktidar partisinde ciddi kaygılara yol açtı. Her iki taraf da elindeki tüm araçları kullanarak bu tehdidi etkisiz kılmaya çalışıyor.

Parlamenter dengelerin değiştirilmesi

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın yeniden cumhurbaşkanlığına aday olmasına ve diğer yasal reformların hayata geçirilmesine olanak tanıyacak anayasa değişikliklerini geçirebilmek için 600 sandalyeli Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) 400 milletvekiline ihtiyaç var. Bunu sağlamanın yolu ya diğer partilerden milletvekillerinin AK Parti’ye transfer olmasından ya da başka bir siyasi partinin desteğinden geçiyor. Bu noktada gerçek anlamda ağırlıklı bir seçenek olarak yalnızca Kürt yanlısı Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) görünüyor.

"Terörden arınmış Türkiye" projesinin tamamlanması

AK Parti, PKK terörünün kalıcı biçimde sona erdirilmesinin ve Kürt meselesinin çözüme kavuşturulmasının Kürt yanlısı DEM Parti’nin desteğini garantileyebileceğini ve seçimlerde en azından bir kesim Kürt seçmeni partiye çekebileceğini hesaplıyor. Ne var ki Türk toplumu son derece hassas olan bu karmaşık meseleye ilişkin derin gerilimler barındırıyor. İşler planlandığı gibi gitmezse AK Parti, oy kazanmaya çalışırken oy kaybedebilir.

Ekonomik güçlüklerin aşılması

Türkiye yıllardır yüksek enflasyonla boğuşuyor. Hayat pahalılığı, Türk kamuoyunun en büyük derdi olmaya devam ediyor. Resmi rakamlara göre yaklaşık yüzde 120'ye ulaştıktan sonra yüzde 33'e gerileyen enflasyon, hâlâ önemli bir sorun olmayı sürdürüyor. Yabancı yatırımcılara sunulan devlet teşvik paketleri de beklenen sonuçları vermedi. Faiz oranları, ulusal paranın aşırı değerlenmesi ve işsizlik rakamları ise hükümetin arzu ettiği tablonun tam tersini yansıtıyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Filistin meselesi ve İran savaşı nedeniyle İsrail'i sert bir dille kınamasına karşın ABD'ye yönelik her türlü eleştiriden kaçınmaya devam etmesi, Trump'ın Türkiye'ye yönelik politikalarını olumlu değerlendirmesine ve Cumhurbaşkanı’nın ABD Başkanı ile kurduğu iyi ilişkiyi riske atmak istememesine bağlanıyor.

Hükümet, istediği siyasi ve ekonomik koşulları oluşturabilmek için olumlu bir iç ortama ihtiyaç duyuyor. Ancak Türk siyasetini sarsan olumsuz gelişmelerin yakında son bulacağına dair herhangi bir işaret bulunmuyor. Aksine mevcut ayrışmaların derinleşeceğine ve yeni kırılmaların ortaya çıkacağına ilişkin göstergeler ağır basıyor.

Ankara'da 7-8 Temmuz tarihlerinde düzenlenecek ve aralarında ABD Başkanı Donald Trump'ın da bulunduğu NATO üyesi ülkelerin liderlerini bir araya getirecek NATO Zirvesi, Cumhurbaşkanı Erdoğan açısından büyük önem taşıyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, zirveye ev sahipliği yapmanın kazandırdığı prestijin yanı sıra vizyonunu uluslararası kamuoyuna en geniş platformda sunma ve Trump'ı ağırlama fırsatı da bulacak.

Pek çok analist, NATO Zirvesi'nin ardından muhalefete yönelik yeni adımların atılacağını öngörüyor. Bu adımların Özgür Özel dahil bazı CHP milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasını ve tutuklanmalarını kapsayabileceği belirtiliyor. Hükümetin muhalefet üzerindeki baskıyı artırmayı sürdürmesi halinde ise Türkiye'nin giderek demokrasiden uzaklaşan bir yönetim anlayışına sürüklendiği iddialarını güçlendirme riskiyle yüz yüze geleceği vurgulanıyor.

İç gündem bu gelişmelerle meşgulken Türkiye'nin iç siyasi hesapları, ABD ve Avrupa Birliği (AB) ile ilişkiler, Ortadoğu ve İsrail meseleleri başta olmak üzere dış politika dosyalarıyla iç içe geçiyor.

Türkiye-ABD ilişkileri, Trump döneminde kayda değer bir iyileşme kaydetse de Türkiye'nin F-35 savaş uçağı programından çıkarılması dahil olmak üzere ikili pek çok sorun halen çözüm bekliyor.

xscd
Türkiye'nin ana muhalefet partisi CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, Ankara'daki parti genel merkezinde konuşma yaparken, 30 Mayıs 2026 (AFP)

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Ankara ayrıca Trump'ın Suriye politikasını ve Washington'ın Kürt Halk Koruma Birlikleri'ne (YPG) verdiği desteği durdurma ya da en azından bu desteği yeniden yapılandırma kararını memnuniyetle karşıladı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Filistin meselesi ve İran savaşı nedeniyle İsrail'i sert bir dille kınamasına karşın ABD'ye yönelik her türlü eleştiriden kaçınmaya devam etmesi, Trump'ın Türkiye'ye yönelik politikalarını olumlu değerlendirmesine ve Cumhurbaşkanı’nın ABD Başkanı ile kurduğu iyi ilişkiyi riske atmak istememesine bağlanıyor.

Türkiye-İsrail ilişkileri ise son derece gergin bir seyir izliyor ve iki ülke arasında sık sık sözlü tartışmalar yaşanıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan, İsrail'i soykırım uygulayan bir devlet olarak nitelendiriyor ve Netanyahu karşıtı cephenin ön saflarında yer alıyor.

Öte yandan İsrail, Doğu Akdeniz'de Türkiye'nin geleneksel rakipleri olan Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ile koordinasyon kuruyor, Suriye'nin egemenliğini ihlal ediyor ve Washington'ı Ankara üzerinde baskı kurmaya yönlendirmek amacıyla Kongre ve yönetim nezdinde ABD'deki lobi faaliyetlerini yoğunlaştırıyor.

Sert açıklamalara rağmen hem Türkiye hem de İsrail, gerilimin silahlı çatışmaya dönüşmemesi konusunda hemfikir.

Bazı analistler, Trump olmasaydı siyasi gerginliklerin silahlı çatışmaya dönüşme riskinin daha da artacağını öne sürerken diğerleri Türkiye ve İsrail'in sert söyleme karşın gerilimin silahlı çatışma boyutuna taşınmaması konusunda özenli davrandığına dikkati çekiyor.

Türkiye-AB cephesinde de sorunlar tırmanabilir. Avrupa Parlamentosu üyelerinin bazıları, Türkiye'deki son iç siyasi gelişmeleri gerekçe göstererek AB Konseyi'ni Türkiye'ye karşı harekete geçmeye zorlamak için girişim başlatacaklarını açıkladı.

fvbghj
Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ne (IKBY) bağlı Süleymaniye kentinde düzenlenen törenle PKK üyeleri silahlarını  bırakırken, 11 Temmuz 2025 (AFP)

Öte yandan Türkiye uzun süredir AB üyeliğine aday ülke konumunda olsa da her iki taraf da savunma, enerji ve düzensiz göç gibi sınırlı iş birliği alanları dışında bu süreç için gerçek bir istek sergilemiyor.

Eğer Türkiye'deki iç çalkantılar dizginlenemezse daha da ağırlaşabilir ve etkileri yalnızca iç siyasetle sınırlı kalmayıp uluslararası meselelere de sıçrayabilir.


Washington, ABD kamuoyunun şüphelerine karşın İsrail ile güvenlik bağlarını güçlendiriyor

Washington, ABD kamuoyunun şüphelerine karşın İsrail ile güvenlik bağlarını güçlendiriyor
TT

Washington, ABD kamuoyunun şüphelerine karşın İsrail ile güvenlik bağlarını güçlendiriyor

Washington, ABD kamuoyunun şüphelerine karşın İsrail ile güvenlik bağlarını güçlendiriyor

Robert Ford

Washington’daki İsrail yanlıları, Amerikan kamuoyundaki artan öfkeye rağmen İsrail’in gücünü pekiştirmeye yönelik yeni politikalar üretme konusundaki ustalıklarını sergilemeyi sürdürüyor. Mevcut ikili savunma anlaşması çerçevesinde İsrail'e her yıl İsrail ve ABD askeri sistemleri ile teçhizatı satın almak üzere hükümet hesaplarına 3,3 milyar dolar nakit aktarılıyor. Buna iki ülkenin yakın iş birliği içinde yürüttüğü füze savunma sistemlerine ayrılan 500 milyon dolar da ekleniyor. Bu anlaşmanın 2028 yılında sona ermesinin ardından ne olacağı sorusu ise Washington gündeminin odağına yerleşmiş durumda. Amerikan kamuoyu büyük yardım programına karşı cephe aldı. New York Times (NYT) gazetesi ile Siena Araştırma Enstitüsü’nün (SRI) geçtiğimiz mayıs ayında kayıtlı seçmenler arasında gerçekleştirdiği anket, seçmenlerin yüzde 57'sinin İsrail'e daha fazla askeri ve ekonomik yardım sağlanmasına karşı çıktığını ortaya koydu. Bu oran, Amerikalıların İsrail'in tutumundan duydukları şüpheciliğin giderek arttığını yansıtan göstergeler serisinin en güncel halkası oldu. Özellikle Cumhuriyetçiler ve genç seçmenler arasındaki desteğin erimesi bu tabloyu belirginleştiriyor. Dolayısıyla büyük yardım programının yenilenmesi, siyasetçiler ve Kongre üyeleri arasında hiç olmadığı kadar sert bir tartışmaya zemin hazırlayacak.

ABD, F-35 savaş uçağı gibi önemli askeri projelerde bazı ülkelerle ortak üretim anlaşmalarına sahip.

İsrail'de ise ABD'nin İsrail'e sağladığı yardımlara yönelik Amerikan halk desteğinin gerilediğine ilişkin farkındalık artıyor. Bu yardımların artık zorunlu olmadığını, hatta İsrail'in karar serbestisini kısıtlayabileceğini ileri süren sesler de yükseliyor. Dolayısıyla Başbakan Binyamin Netanyahu dahil İsrailli yetkililer son altı ay içinde her iki ülkenin savunma sanayii sektörlerinin daha geniş bir sistem ve teçhizat yelpazesinde doğrudan iş birliği yapmasına imkân tanıyacak biçimde ikili askeri ilişkinin yapısının değiştirilmesini önerdi. Amerikan İsrail Halkla İlişkiler Komitesi (AIPAC), Demokrasileri Savunma Vakfı (FDD) ve Heritage Vakfı gibi ABD'deki lobi grupları ve düşünce kuruluşlarının desteğiyle bazı Kongre üyeleri, Amerikan kaynaklarını İsrail'in gücünü pekiştirmeye yönelik kullanmak için yeni bir strateji ortaya attı. ABD Savunma Bakanlığı bütçe yasası da 2027 yılında İsrailli savunma sektörü şirketlerini ABD Savunma Bakanlığı’nın (Pentagon) teknolojik araştırma ile yeni askeri sistem ve teçhizat geliştirme ve üretim programlarına entegre edecek yeni bir politikayı hayata geçirecek. Savunma Bakanlığı bütçe yasasının 224. maddesi kabul edilirse Pentagon bünyesinde insansız hava araçlarına (İHA) karşı sistemler, hava savunma, yapay zeka (AI), savunma amaçlı ileri bilgisayar teknolojisi, siber savaş, biyoteknoloji ve savunma sanayii geliştirme alanlarındaki ortak projeleri yönetmek üzere yeni bir ofis kurulacak. Bu alanlarda yürütülecek çalışmalar İsrailli şirketlere son derece hassas Amerikan teknolojilerine açılan yeni kapılar aralayacak.

rgrbgf
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, ABD’nin Florida eyaletindeki Palm Beach’te bulunan Trump’a ait Mar-a-Lago kulübünde gerçekleştirdikleri görüşmenin ardından düzenlenen basın toplantısında el sıkışırken, 29 Aralık 2025 (Reuters)

ABD, F-35 savaş uçağı gibi önemli askeri projelerde bazı ülkelerle halihazırda ortak üretim anlaşmalarına sahip; bu çerçevede yabancı şirketler Amerikan yönergelerine göre uçağın belirli bileşenlerini veya parçalarını üretiyor.

Dikkat çekici olan husussa Washington’ın F-35 programındaki tüm kritik bileşenler ve fikri mülkiyet hakları üzerindeki kontrolünü elinde bulunduruyor olması.

Bu sayede ABD, siyasi anlaşmazlıklar gerekçesiyle Türkiye gibi ülkeleri uçak parçası üretim sözleşmelerinin dışında tutabiliyor. İsrail'e özel 224. madde önerisi ise farklı bir yönde ilerliyor. Bu senaryoda Pentagon, teknolojiyi ve sistemleri araştırıp geliştirmeleri için İsrailli şirketleri tek başına ya da ABD merkezli şirketlerle ortaklaşa finanse edecek, ardından bu ürünleri kendi kullanımı için satın alacak. İsrail merkezli şirketler ise geliştirdikleri teknolojilere ek olarak Amerikalılara yönelik sistem ve teçhizat üretiminde kullandıkları üretim tesislerinin de sahibi olacak. Bu anlamda İsrailli savunma şirketleri, Pentagon ve yurt dışı pazarları hem İsrail ordusunun ihtiyacını hem de İsrail ihracat pazarını birlikte geride bırakan dev Amerikan askeri-sanayi kompleksinin bir parçası haline gelecek. ABD-İsrail İş Birliği Başkanı Aaron Kaplowitz, haziran ayı başlarında Washington Post'ta yayımlanan bir makalede ABD Sınır Güvenliği teşkilatının halihazırda İsrail yapımı İHA’lar kullandığına dikkati çekerek bunu İsrail teknolojisinin ABD silah sistemlerine entegre edilerek geliştirilmesi halinde Amerikan askeri kapasitesini artırabileceğinin kanıtı olarak sundu.

ABD Senatosu, Ulusal İstihbarat Direktörlüğü’nden, bölgesel İHA teknolojileri ve yeteneklerini de içeren konularda İsrail hükümetiyle istihbarat paylaşımının kapsamını genişletmesini talep eden bir yasa tasarısını görüşüyor.

Kaplowitz'in bazı İsrailli savunma şirketlerinde bizzat yatırımcı konumunda olduğunu da belirtmek gerekir. Öte yandan Amerikan askeri kapasitesini güçlendirmeye ilişkin bu argüman Washington'da başka eleştirilere de zemin hazırladı. Gazze savaşına duyduğu tepkiyle istifa eden ABD Dışişleri Bakanlığı eski Askeri Yardım Ofisi yetkilisi Josh Paul, 224. maddeyi İsrail'e sağlanan yardımları Pentagon'un araştırma ve silah için ayrılan dev bütçesinin içine gizlemenin bir aracı olarak nitelendirdi. Paul ayrıca İsrail kontrolündeki teknolojilerin ve üretim tesislerinin Pentagon'un silah tedarik süreçlerine entegre edilmesinin, Washington ile Kudüs arasında ciddi bir politika anlaşmazlığı patlak verdiğinde İsrail'e Pentagon'un yeni sistem ve teçhizat edinmesini ya da konuşlandırmasını geciktirme imkânı tanıyabileceği uyarısında da bulundu. Paul, İsrailli şirketlerin Amerikalı şirketlerle yürütülen ortak projeler aracılığıyla geliştirilen teknolojiyi ihracat pazarlarında diğer Amerikan şirketleriyle rekabet etmek için kullanabileceğini de vurguladı.

Entegrasyon insan hakları baskısını azaltacak

Simon ve diğerleri, yıllık askeri yardımların Pentagon'un İsrailli şirketlerle yapacağı tedarik sözleşmeleri ve Amerikan-İsrail ortak projeleriyle ikame edilmesinin Washington'ın İsrail politikası ile Filistinlilerin hakları üzerindeki etkisini kısıtlayacağını da vurguluyor. Amerikan yasaları, insan haklarını ihlal eden ülkelerin ABD silahı edinemeyeceğini öngörüyor. Biden yönetiminin Gazze'de kullanılan ve büyük ölçüde Washington tarafından finanse edilen İsrail silah alımlarına kısıtlama getirmeme politikası Demokrat Parti içinde derin bir kırılmaya yol açmıştı. Askeri alımlar için ayrılan yıllık nakit transferinin sona ermesi ise Washington'ın teorik olarak İsrail'in sahadaki uygulamalarına karşılık olarak yardım akışını durdurma seçeneğini yitireceği anlamına gelecek. Kongre'nin, özellikle Amerikalı şirketlerle yürütülen ortak projelerde Pentagon'a ürün tedarik eden ve Amerikan askeri gücünü sağlamlaştıran yapılarsa, İsrailli şirketlere yönelik araştırma ve üretim anlaşmalarını hedef alması çok daha güç olacak.

scc
ABD Ordusu Hava Savunma Topçu Birliği’den bir asker, Orta Doğu'da adı açıklanmayan bir konumda, ordunun son aşama balistik füze savunmasındaki ana sistemi Patriot MIM-104 füze sisteminin bakımını yaparken, 1 Haziran 2026 (AFP)

Eski ABD Başkanı Barack Obama yönetiminde Ulusal Güvenlik Konseyi'nin eski yetkilisi Steve Simon, Responsible Statecraft sitesinde yayımladığı analizde ABD topraklarında İsraillilerin sahip olduğu yeni üretim tesislerinin Pentagon'un ihtiyaçlarını karşılamak üzere Amerikalılara istihdam sağlayacağını ve böylece dış politikada İsrail ile yaşanabilecek herhangi bir anlaşmazlıktan bağımsız biçimde bu istihdamı koruma yönünde iç siyasi bir çıkar oluşturacağını vurguladı. Aaron Kaplowitz ise 224. maddeye ilişkin ABD'nin siyasi kararının Amerikan savunma politikasını askeri kapasiteye duyulan ihtiyacın mı yoksa eylemci baskının mı şekillendireceğini ortaya koyacağını sorguladı. İsrail'in sahadaki uygulamaları ne olursa olsun İsrailli şirketleri savunan Kaplowitz, kamuoyu görüşünün Amerikalılar açısından önemini koruması gerektiği, ancak ulusal güvenliğin her zaman önce gelmesi gerektiğini değerlendirdi.

İsrail casusluğuna rağmen artan istihbarat paylaşımı

ABD Senatosu aynı zamanda Ulusal İstihbarat Direktöründen İsrail hükümetiyle bölgesel insansız hava aracı teknolojileri ve kapasiteleri, seyir füzesi ve balistik füze kapasiteleri, terör, yaptırımları delme girişimleri ile devletlerin ve devlet dışı aktörlerin plan ve niyetleri dahil çeşitli dosyalarda istihbarat paylaşımını genişletmesini talep eden bir yasayı görüşüyor. İstihbarat bütçe yasasının 622. maddesindeki düzenleme, Başkan 15 gün içinde Kongre'ye tehlikeye girebilecek belirli bir ulusal güvenlik çıkarını açıklayan bir mektup iletmedikçe bu paylaşımın askıya alınmasını veya kısıtlanmasını yasaklıyor.

Savunma sanayisinin birleştirilmesi ve istihbarat paylaşımının genişletilmesine yönelik adımlar Kongre’de sorunsuz bir şekilde ilerliyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre ABD sınırlı kapsamda birçok ülkeyle istihbarat paylaşımında bulunmakla birlikte başka bir ülkeyle bu tür Kongre denetimine tabi bir formatta istihbarat paylaşımını düzenleyen herhangi bir yasa mevcut değil. İstihbarat bütçesinin bu maddesi Senato'ya, Pentagon'un Savunma İstihbarat Teşkilatı'nın ABD politika müzakerelerine ilişkin bilgi toplamaya yönelik bir İsrail istihbarat girişimini son derece ciddi bir tehdit olarak sınıflandırdığını kamuoyu önünde kabul etmesinden kısa süre sonra ulaşması dikkati çekti.

Washington'da siyasi hesaplar kolay görünüyor

İsrail yanlısı lobinin geçtiğimiz yıl Demokrat Parti'nin sol kesiminin ve az sayıda Cumhuriyetçinin de katıldığı emsalsiz eleştirilerle karşılamasına karşın savunma sanayii entegrasyonu ve istihbarat paylaşımının genişletilmesine yönelik düzenlemeler Kongre'de herhangi bir engele takılmadan ilerlemeye devam ediyor. Temsilciler Meclisi Silahlı Kuvvetler Komitesi'nin Pentagon bütçe yasasına ilişkin görüşmelerinde başta Kaliforniya Temsilcisi Ro Khanna olmak üzere Demokratların yalnızca bir kısmı 219. maddeye itiraz etti. Khanna'nın 219. maddeyi tasarıdan çıkarma girişimi ise komite içinde yeterli destek bulamadı.

frvfrvf
M142 Yüksek Hareket Kabiliyetli Topçu Roket Sistemi (HIMARS), 13 Mart 2026 tarihinde, yeri açıklanmayan bir bölgede Destansı Öfke Operasyonu kapsamında gerçek mühimmatla tatbikatlar gerçekleştiriyor (AFP)

Yasa tasarısı şimdi Temsilciler Meclisi'nin genel kurulunda nihai oylamaya sunulacak. Khanna ve Cumhuriyetçi Thomas Massie dahil az sayıda temsilci 219. maddeyi Pentagon bütçe yasasından çıkarmak için bir kez daha girişimde bulunacak. Ancak daha geniş bir muhalefetin oluştuğuna dair işaretler henüz son derece sınırlı. Benzer şekilde, istihbarat bütçe yasasında önerilen istihbarat paylaşımının genişletilmesi de Senato İstihbarat Komitesi'nin görüşmelerinde kayda değer bir tartışmaya yol açmadı. Bu yasa tasarısı da şimdi Senato genel kuruluna sevk edilecek.

Kongre üyelerinin, Savunma Bakanlığı’nın yıllık bütçesi gibi büyük ve hayati öneme sahip yasaların içine kendi tercih ettikleri özel tasarıları dahil etmeleri şaşırtıcı değil.

Her iki yasa tasarısının da eylüle kadar Temsilciler Meclisi ve Senato'dan geçmesi gerekiyor. Demokrat Parti'nin, özellikle İran'la savaşın çözümsüz kalmayı sürdürmesiyle birlikte her iki tasarıya karşı itirazlarını yükseltmesi ve bu süreçte Thomas Massie gibi az sayıda Cumhuriyetçinin de safa gelmesi bekleniyor. Ancak Pentagon ve istihbarat bütçelerindeki İsrail'e ilişkin maddeler, ABD'nin küresel güvenlik politikasına dair daha kapsamlı tartışmanın gölgesinde yalnızca sınırlı ilgi görecek.

Kongre üyelerinin yıllık savunma bütçesi gibi büyük ve hayati önem taşıyan yasaların içine kendi öncelikli projelerini yerleştirmesi alışılmamış bir durum değil. Nitekim Suriye kökenli Amerikalılar, Kongre'yi 2019 yılında devrik Esed rejimine yönelik Caesar (Sezar) Yaptırımları’nı, Savunma Bakanlığı bütçe yasasına dahil etmeye ikna etmeyi başarmıştı. İsrail ile ikili ilişkilerin derinleştirilmesine en kararlı biçimde karşı çıkanlar bile her eyalete ekonomik kazanım sağlayan bir Pentagon bütçesine olumsuz oy vermenin siyasi bedelini göze alamayacak.

Kongre gelecekteki Dışişleri Bakanlığı bütçe görüşmelerinde İsrail'e yönelik nakit askeri yardımı kısmaya karar verebilir; ancak savunma sanayii entegrasyonu ve istihbarat paylaşımının genişletilmesi büyük olasılıkla bu engelden geçecek. İsrail'e yönelik askeri yardım eleştirilerine duyarlı Kongre üyeleri bu doğrudan yardımları kısma yönünde oy kullanarak İsrail eleştirmenlerini memnun edebilir. Öte yandan ABD-İsrail savunma sanayii entegrasyonunu derinleştiren ve istihbarat paylaşımını artıran yasaları destekleyerek İsrail yanlısı lobi ile ilişkilerini sıcak tutabilir.

Böylece Washington'daki İsrail destekçileri, Amerikan kamuoyundaki eğilimlerden bağımsız olarak bölgedeki İsrail nüfuzunu pekiştirecek yeni ve güçlü araçlar elde etmiş olacak.


İslamabad Anlaşması’nın dinamikleri: Lübnan İsrail ile İran arasında ‘caydırıcılık laboratuvarına’ dönüştü

Görsel: Al Majalla
Görsel: Al Majalla
TT

İslamabad Anlaşması’nın dinamikleri: Lübnan İsrail ile İran arasında ‘caydırıcılık laboratuvarına’ dönüştü

Görsel: Al Majalla
Görsel: Al Majalla

Elie Kuseyfi

ABD Başkanı Donald Trump, pazar günü doğum gününde Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’in İran ile ABD arasında ‘barış anlaşması’ yapıldığını ilan etmesiyle değerli bir hediye aldığını söyleyebilir. Trump gibi kendisini dünyadaki olayların merkezine koymaya çalışan bir başkan için bu küçük bir ayrıntıdan ibaret değil. Dolayısıyla Trump’ın, yaklaşık iki ay önce ‘uygarlıklarını yok etmekle’ tehdit ettiği -modern tarihte bir devlet başkanından çıkan en tuhaf açıklamalardan biri olan bu söyleminin ardından- İran’ın anlaşmayı doğum günü hediyesi olarak sunduğunu söylemesi bekleniyor.

İran’da anlaşmayı kınayan ve bunu ‘Trump'a doğum günü hediyesi’ olarak nitelendiren protesto gösterilerinin patlak vermesi de oldukça anlamlı. Daha önce göstericiler, İran Meclis Başkanı Muhammed Bakir Kalibaf ve Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi'yi Washington ile anlaşma imzalanmasını destekleyerek İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney'in kanını heba etmekle suçlamıştı. Bu durum, İran içindeki derin bölünmüşlüğün boyutlarını gözler önüne seriyor. Öyle ki yeni Dini Lider Mucteba Hamaney'in saklandığı yerden Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi'ne acil bir mesaj göndererek anlaşma yoluna girmeleri talimatı vermek üzere bizzat devreye girmesi gerekti.

Ne var ki sonuç itibarıyla Trump'ın doğum günüyle anlaşmanın ilanının çakışması, dünyanın ikinci başkanlık döneminin ilk iki yılını onunla başa çıkmaya çalışarak geçirdiği Trump için yalnızca sembolik bir kazanımdı. Halen tartışılan İran'a karşı savaş -Trump'ın bunu kendi iradesiyle mi başlattığı yoksa Binyamin Netanyahu'nun onu buna mı sürüklediği henüz netlik kazanmadı- ikinci döneminin kritik bir dönüm noktası olabilir. Zira bu dönem yarı noktasına yaklaşıyor ve Trump'ın bu süreçten güçlü mü yoksa zayıf mı çıkacağı henüz bilinmiyor. Onu bekleyen ilk sınav ise büyük olasılıkla varılması mümkün olmayacak nihai bir anlaşma olmaksızın İran ile savaşı sonlandırma aceleciliğinin ardındaki etkenlerden biri olan kasım ayındaki ara seçimler olacak.

Mevcut biçimiyle anlaşmanın krizi çözmekten değil dondurmaktan ya da yönetmekten ibaret olduğu söylenebilir.

İran'ın kendisi de mevcut döneminin en tehlikeli ve hassas dosyası olan İran meselesini Trump'ın ele alış biçiminden zarar gördüğü kadar kazanç da sağlamış olabilir. Bu tablo önümüzdeki haftalarda ve hatta aylarda netleşecek. Zira Amerikan cumhurbaşkanı ile ‘yeni’ İran rejimi önünde halen mevcut anlaşmanın sonuçlarını belirsiz bırakan yaklaşık iki yıllık ikili ilişki süreci uzanıyor.

Anlaşmanın mevcut biçimiyle krizi çözüme kavuşturmaktan değil dondurmaktan ya da yönetmekten ibaret olduğunu söylemek fazladan açıklama gerektirmiyor. İlk aşamada ‘Lübnan dahil tüm cephelerde savaşın sona erdirilmesini’ ve Hürmüz Boğazı'nda deniz trafiğinin yeniden açılmasını öngörüyor. Bu da piyasaların sakinleşmesine ve Trump'ın şu an istediği petrol fiyatlarının düşmesine zemin hazırlıyor. Öte yandan savaşın ilan edilen gerekçesini oluşturan nükleer meselenin müzakeresi ikinci aşamaya erteleniyor. Bu aşamanın uzun ve karmaşık olması ve bir anlaşmayla sonuçlanmaması kuvvetle muhtemel. Zira yaptırımların kısmen kaldırılmasından, dondurulmuş varlıklarının bir kısmının serbest bırakılmasından ve belki Hürmüz Boğazı'ndan geçen tankerlerden geçiş ücreti almaktan kazanım sağlayacağı öngörülen İran, nükleer dosyada taviz vermeye mecbur hissetmeyecek. Bu durum ise İsrail'in başlıca endişe noktasını oluşturuyor.

dcfthy
Nebatiye'de yıkılmış bir binanın önünden geçen, eşyalarla dolu bir araba, 15 Haziran 2026 (AFP)

Buna ek olarak yarı resmi haber ajansı Mehr yayımladığı İran versiyonu müzakereleri zenginleştirilmiş maddelerin ve uranyum zenginleştirmenin akıbeti, yaptırımların kaldırılması ve İran ekonomisinin yeniden imarı programıyla sınırlandırıyor. İran'ın füze programı ve ‘direniş gruplarına’ destek meselesini ise açıkça gündemin dışına itiyor. Tel Aviv'in ABD ile İran arasındaki herhangi bir müzakerenin bu iki konuyu kapsamasında ısrar ettiği biliniyor. Anlaşmanın resmi versiyonu henüz yayımlanmadığından sızdırılan İran versiyonundaki bilgilerin doğruluğunu teyit etmek mümkün değil. Bununla birlikte taraflar arasındaki ve anlaşmayla sonuçlanmayan önceki müzakere turları pratikte yalnızca nükleer dosyayla sınırlı kalmıştı. Dolayısıyla mevcut müzakere sürecinde de aynı tablonun tekrarlanabileceği ihtimali göz ardı edilemez. Ne var ki sürecin sağlam bir anlaşmayla noktalanabileceğine dair belirleyici bir işaret de bulunmuyor.

Dolayısıyla Trump'ın New York Times (NYT) gazetesine İran ile nükleer anlaşma sağlanamazsa Tahran'a askeri saldırıları yeniden başlatacağını ya da Orta Doğu'nun bölge gelirlerinin yüzde 20'si karşılığında ABD'yi ‘Orta Doğu'nun bekçisi’ yapacağını söylemesi şaşırtıcı değil. ABD Başkanı’nın öngördüğü senaryonun gerçekleşeceğini kesinlikle iddia etmek mümkün olmasa da bu açıklama, görev süresi İran'la bir nükleer anlaşma imzalamadan sona erme ihtimalinin hâlâ yüksek olmaya devam ettiğine işaret ediyor.

İran'la varılan anlaşmanın açıkça ara seçimler arifesindeki iç rekabet pazarına girdiği görülüyor. Dahası bu anlaşma yaklaşık iki yıl sonra yapılacak cumhurbaşkanlığı yarışının ipuçlarını ele veren bir göstergeye dönüştü.

Bu yüzden Washington ile Tahran arasındaki nihai anlaşma ihtimallerine dair değerlendirme önemli olmakla birlikte, mevcut anlaşmanın anlık yansımalarını ya da daha doğru bir ifadeyle başta ABD ve İsrail olmak üzere doğrudan ilgili ülkelerdeki dinamikleri -İran'ı ve tüm bu dinamiklerin kesişim ve çelişkilerinin sonuçlarıyla defalarca kez karşı karşıya kalan Lübnan'ı- göz ardı ettirmemeli.

ABD cephesine bakıldığında İran'la varılan anlaşmanın açıkça ara seçimler arifesindeki iç rekabet pazarına girdiği görülüyor. Dahası bu anlaşma, yaklaşık iki yıl sonra yapılacak cumhurbaşkanlığı yarışının ipuçlarını veren bir göstergeye dönüştü. Özellikle bu dosyada baş müzakereci olarak Başkan Yardımcısı JD Vance'ın öne çıkmasıyla tablo daha da netleşti. Vance dün İran ile varılan anlaşmanın imza törenine önümüzdeki cuma günü İsviçre'de katılmayı planladığını açıkladı. Vance'ın aynı anda önümüzdeki ara seçimlerin ardından başkanlığa aday olup olmayacağını eşiyle tartışacağını duyurması da önemli bir gelişmeydi.

fgb
Nebatiye'nin merkezinde, ağır hasar görmüş bir bölgeden geçen bir adam, 15 Haziran 2026 (AFP)

Vance'ın İran'a karşı savaşa itiraz eden ABD yönetimindeki en belirgin isimlerden biri olduğunu hatırlatmak gerekir. Bu tutum onu başkanlık yarışındaki olası rakibi Dışişleri Bakanı Marco Rubio'dan keskin biçimde ayıran bir özellik. Bu nedenle Tahran, İslamabad müzakerelerinde ABD heyetinin başına Vance'ın getirilmesini koşul olarak öne sürdü. Vance aynı zamanda ABD yönetiminden Make America Great Again (Amerikayı Yeniden Harika Yap/MAGA) hareketi içinde İsrail'i eleştiren halk tabanıyla en fazla örtüşen isim. Son günlerde İran meselesinde ABD ve İsrail’in öncelikleri arasındaki çelişkiyi dile getiren de bizzat Vance oldu. Dolayısıyla onun mevcut yönetimin eğilimlerine etkisinin ölçülmesi, özellikle ABD-İsrail çelişkisinin yansımalarını doğrudan hisseden Lübnan başta olmak üzere bölge dosyaları açısından belirleyici önem taşıyor.

İsrail cephesine gelince, ABD ile İran arasında varılan mutabakat muhtırasının siyasi ve askeri çevrelerin neredeyse tamamı tarafından reddedildiği söylenebilir. Bu muhtıra Netanyahu'nun siyasi kariyerinde belirleyici bir kavşağı oluşturan ve onu iktidardan düşürebilecek nitelikte olan, önümüzdeki ekim ayında yapılması planlanan seçimlerin başlıca gündem maddesi haline geldi.

İsrailli yetkililer daha önce Netanyahu'nun Trump'a İsrail'in kendisini İran'la varılan anlaşmanın Lübnan'a ilişkin maddesiyle bağlı saymadığını ve ‘Hizbullah'a karşı hareket serbestisini kısıtlayan hiçbir düzenlemeyi kabul etmeyeceğini’ ilettiğini açıklamıştı. Ancak ABD Başkanı'nın bu mesaja verdiği yanıt henüz kamuoyuna yansımadı. Bu tablonun gölgesinde İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz dün, İsrail'in Lübnan'da kontrolünü ele geçirdiği topraklardan çekilmeyeceğini açıkladı.

İsrail gazetesi Yedioth Ahronoth, Lübnan için iki senaryo öne sürdü. İsrail'in güney Lübnan'dan çekilmemesi ve tam hareket serbestisini koruması, buna paralel olarak Hizbullah'ın güneyden uzaklaştırılmasını, İran'ın Lübnan'daki nüfuzunun zayıflatılmasını ve Lübnan ordusunun bölgeye konuşlandırılmasını öngören siyasi bir uzlaşıya ulaşılması ‘iyimser’ olarak nitelendirilebilecek olan senaryo. Bu senaryoda herhangi bir İsrail çekilmesi kademeli ve güney Lübnan'ın tamamen silahsızlandırılması koşuluna bağlı olacak.

‘Kötümser’ senaryo ise son derece tanıdık. Bu senaryoda ateşkes ilan edilmesi, İsrail'in ele geçirdiği topraklardan hızla çekilmesi, sorumluluğun şeklen Lübnan ordusuna ve Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Görev Gücü’ne (UNIFIL) devredilmesi, ardından durumun yavaş yavaş eski haline dönmesi, İran'ın kaynak akışını yeniden başlatması ve Hizbullah'ın gücünü yeniden inşa etmesi yer alıyor.

İşgale karşı direnme adına askeri operasyonların sürdürülmesi, İsrail'in karşı saldırılarına zemin hazırlayabilir. Bu da dengeleri alt üst edebilir ve ABD-İran anlaşmasını tehlikeye atabilir.

Dolayısıyla İran-ABD anlaşmasının ardından İsrail'in ‘Lübnan cephesiyle’ nasıl başa çıkacağına dair, “Washington'ın İsrail'i ateşkese uymaya zorlama kapasitesi ne kadar ve özellikle Kasım 2024 ateşkes anlaşmasından bu yana süregelen ‘Hizbullah'a karşı hareket serbestisini’ Washington Tel Aviv'den alacak mı? Washington'ın İsrail'in Lübnan’ın güneyini işgal etmesine karşı tutumu ne olacak? ABD yönetimi, Litani Nehri'nin güneyinin Hizbullah militanlarından arındırılmasına dair güvenlik güvencesi olmaksızın dahi İsrail ordusunun güneyden çekilmesini sağlamak için baskı yapacak mı? Bu çekilme, Amerikan himayesindeki Lübnan-İsrail müzakeresi süreciyle mi yoksa Tahran'ın Hizbullah'ın askeri kanadını tasfiyeyi kabul etmesini öngören Washington ile Tahran arasındaki örtük mutabakatlar çerçevesinde mi gerçekleşecek?” şeklindeki başlıca sorular yanıt bekliyor.

cdfrgt
Beyrut'un güney banliyösünde bir kişi motosikletiyle, ortada hayatını kaybeden İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney'in ve İran’ın yeni Dini Lideri Mucteba Hamaney'in fotoğraflarının yer aldığı ve Arapça ‘Teşekkürler İran’ yazan büyük bir reklam panosunun önünden geçerken, 15 Haziran 2026 (AP)

Bu bağlamda İsrail televizyonu Kanal 12, 7 Haziran'da İran'ın Lübnan ve İsrail cepheleri arasında bağ kurulması konusundaki ısrarı sürdükçe bu bağın tek taraflı olamayacağını yazdı. Kanala göre ABD'nin, Lübnan'daki savaşı sona erdirme ve yoğun İsrail saldırılarını durdurma koşulu olarak İran'dan Hizbullah'a sağladığı ekonomik ve askeri yardımı kesmesini ve Hizbullah'ı yöneten DMO üyelerinin Lübnan'dan çekilmesini talep etmesi şart.

Şarku'l Avsat'ın Al Majalla'dan aktardığı analize göre İran cephesinde ise ‘yeni’ rejimin ABD ile anlaşma imzalanması arifesinde yaşadığı bölünmüşlüğün akıbeti konusunda “Bu kırılma kontrol altına alınabilecek mi yoksa etkileşim ve derinleşme eğilimi gösterecek mi?” sorusunu gündeme getiriyor. Özellikle DMO'nun doğrudan yönettiği ‘Lübnan cephesi’ bu bölünmüşlükten ve dönüşümünden doğrudan etkilenebilir. Bu da Hizbullah'ın yakın dönemdeki tutumunu yani agresifleşeceğini mi yoksa esneklik mi göstereceğini belirleyecek.

Öte yandan İsrail'in Lübnan güneyindeki işgalinin sürmesi, Hizbullah ve İran için kritik bir sınav oluşturmaya devam edecek. Lübnan'daki ateşkese bağlılık, genişleyen bu işgale teslimiyet ve uyum olarak yorumlanabilir. Buna karşılık işgale direniş adına askeri operasyonların sürdürülmesi İsrail'in karşı tırmanmasına zemin hazırlayabilir. Bu da dengeleri alt üst edebilir ve ABD-İran anlaşmasını tehlikeye atabilir. Özellikle Tel Aviv’in Dahiye’yi bombalaması -ki bu olasılık mevcut- İran'ın İsrail'i füzeyle hedef aldığı ‘Dahiye karşılığında İsrail’in kuzeyi’ denklemine göre İran'ın karşılık vermesini zorunlu kılabilir. İran pazar günü Hizbullah'ın Dahiye'ye saldırı yapılmasının ardından patlayıcı yüklü üç insansız hava aracı (İHA) ile saldırmasının ardından dahi İsrail'i vurmaktan kaçınarak bu denklemi görmezden geldi. Tahran bunu ABD’nin tavizler ve vaatler karşılığında verilen bir imtiyaz olarak gerekçelendirdi.

Müzakere sürecinin uzun ve karmaşık bir süreci olabilir. Trump'ın ikinci döneminin kalan süresini ve hatta altı yıllık görev süresinin ikinci yılına giren Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn'ın dönemini aşabilir.

Hizbullah’ın ABD ile İran arasındaki anlaşmayı memnuniyetle karşılayan bir bildiriyle ‘2 Mart öncesine’, yani İsrail'in ‘hareket serbestisine’ dönüşün söz konusu olmadığını ilan ettiğini belirtmek gerekir. Aynı bildiriyle ‘tam İsrail çekilmesi, yerinden edilmiş kişilerin köylerine dönüşü ve esirleri tahliyesi sağlanana kadar toprağı ve egemenliği savunma hakkına’ da sahip çıktı. Hizbullah'tan bir yetkili daha önce Reuters'a ‘ateşkese yaklaşımımızın İsrail'in buna uymasına bağlı olduğunu’ açıklamıştı.

Öte yandan İsrailli bir yetkili pazartesi akşamı Kanal 13'e Lübnan'daki her askeri operasyonun bundan böyle gözden geçirileceğini belirtti; bu ifade İsrail'in Lübnan'daki askeri hareketine kısıtlama getirildiğine ancak bunun mutlak bir dondurma anlamına gelmediğine işaret ediyor.

Tüm bunlar Lübnan'ı bölgedeki yeni caydırıcılık denklemlerinin -özellikle İsrail ile İran arasındakilerin- ölçüldüğü başlıca saha haline getiriyor. Bu durum Lübnan'ı, ABD-İran çatışmasından bir ölçüde bağımsız seyredebilecek ve ABD'nin dikkatini başka önceliklere -belki Kuzey Amerika'ya- kaydırırken kendine özgü bölgesel dinamiğini koruyabilecek bu uzun soluklu çatışmanın yansımalarına açık bırakıyor.

Washington ile Tahran arasında anlaşmaya varıldığının duyurulmasından saatler sonra bu satırların yazıldığı sırada İsrail'in tırmanmasında belirgin bir düşüş yaşandığı dikkat çekiyordu. Sanki Tel Aviv'in son iki günde İsrail medyasına sızdırdığı ve Washington ile müzakerelerinde dayatmaya çalıştığı denklem; tansiyonun düşürülmesini ve Lübnan topraklarına ilerlemenin durdurulmasını kabul etmek ve karşılığında Hizbullah'ı Litani Nehri'nin güneyinden çıkaracak ikili bir anlaşma çerçevesi oluşturulmadan Lübnan'dan çekilmemek üzerine kurulu. Bu, Trump'ın ikinci döneminin kalan süresini ve hatta altı yıllık görev süresinin ikinci yılına giren Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn'ın dönemini aşabilecek uzun ve karmaşık bir süreç. Bu arada Lübnan’ın güneyi, İran ile İsrail arasındaki caydırıcılığın başlıca laboratuvarı olmayı sürdürecek. Yerinden edilmiş kişilerin -özellikle sınır köyleri ya da İsrail'in ‘sarı hat’ dediği köylerin sakinlerinin- dönüşü de yeniden inşayla birlikte süresiz ertelenecek.

Tüm bunlar, öncekilerden çok daha zorlu ve İran-ABD müzakerelerinin seyrinden çok daha fazla etkilenecek olan önümüzdeki Lübnan-İsrail müzakere turlarının karşı karşıya kalacağı acil yanıt bekleyen sorular olmaya devam ediyor. Hizbullah'ın bu müzakereleri kesin olarak reddettiği sürece net bir çözüm de ufukta görünmüyor.