Irak'ın işgali ABD’nin askeri doktrinini nasıl değiştirdi?

ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Şarku'l Avsat'a yaptığı açıklamada ABD’nin bölgeye olan bağlılığının kalıcı olduğunu söyledi. CENTCOM: Irak adına savaşmıyoruz

Ebu Gureyb Hapishanesi’nin çevresinde devriye gezen bir ABD askeri, 17 Mayıs 2004 (Reuters)
Ebu Gureyb Hapishanesi’nin çevresinde devriye gezen bir ABD askeri, 17 Mayıs 2004 (Reuters)
TT

Irak'ın işgali ABD’nin askeri doktrinini nasıl değiştirdi?

Ebu Gureyb Hapishanesi’nin çevresinde devriye gezen bir ABD askeri, 17 Mayıs 2004 (Reuters)
Ebu Gureyb Hapishanesi’nin çevresinde devriye gezen bir ABD askeri, 17 Mayıs 2004 (Reuters)

“Tek bir adamın kararıyla Irak haksızca ve acımasızca işgal edildi… Yani Ukrayna demek istedim”
ABD’nin eski Başkanı George W. Bush birkaç ay önce yaptığı bir konuşmada, Rusya'nın Ukrayna'ya yönelik saldırılarına tepki gösterirken dili sürçerek bu cümleyi kurdu. Bu dil sürçmesi bir anlık da olsa sonuçları bugün halen Irak'ta, bölgede ve dünyada hissedilen 20 yıllık bir savaşın yarattığı tesiri yansıtıyordu.
ABD, işgalin nedeni olarak bugüne kadar hiçbir izi bulunamayan ‘kitle imha silahlarını yok etme’ ve 20 yıldır terörizm ve mezhep çatışmalarından bitap düşen Irak halkını ‘özgürleştirme’ olarak belirlendiyse de bu hedeflere ulaşmada başarısız oldu. Bu da ABD'nin öncelikleri ve Ortadoğu'daki askeri varlığını sürdürmesine ilişkin ön hazırlıklarıyla ilgili soruları gündeme getirdi.
ABD’nin bölgedeki askeri müdahaleleri, içeride terörle mücadele çatısı altında çeşitli kesimlerden destek gördüyse de bugün bir şüphe konusu haline geldi. Bu askeri müdahalelere karşı tutumlar ise hem Cumhuriyetçilerin hem de Demokratların seçim kampanyalarına malzeme oldu.
Barack Obama'dan Donald Trump'a ve Joe Biden'a kadar ABD başkanları, ABD’nin Irak'ı işgal ederek yaptığı ‘stratejik hatayı’ kabul etmekten çekinmediler.
Bu ‘hata’, 2011 yılında son askeri birliklerin de Irak’tan çekilmesinden sonra ABD’nin bölgedeki askeri doktrinini nasıl etkiledi? ABD, önceliklerini Çin’in nüfuzunu artırdığı Asya'ya yöneltirken bölgeden kademeli olarak çekilecek mi?

ABD’nin bölgedeki kalıcı askeri varlığı
ABD’nin 2003'ten bu yana Irak'taki asker sayısında bir değişiklik söz konusu. Irak’ın işgal edildiği sıralarda bölgede 165 bin ABD askeri konuşlandırılırken bugün bu sayı yaklaşık 2 bin 500 civarında.

Son yirmi yılda ABD askerlerinin sayısındaki bu iniş-çıkışla birlikte ABD’nin retoriği de kökten değişti. ABD’nin askeri doktrini, Bush sonrası Amerikan ulusal güvenliğini dış tehditlerden korumayı amaçlayan önleyici saldırılara dayanırken Washington bugün, askeri varlığının yerel yetkililerin onayına bağlı olduğunu ve askerlerinin konuşlandırılmalarının muharip amaçlı değil, tamamen tavsiye amaçlı olduğunu vurguluyor.
ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Sözcüsü Yüzbaşı Abby Hammock, ABD kuvvetlerinin 80 ülkeden oluşan bir koalisyonun parçası olarak katıldığı Birleşik Ortak Görev Gücü-Doğal Kararlılık Harekatı (CJTF-OIR) güçlerinin Irak hükümetinin daveti üzerine Irak'ta bulunduğunu ve uluslararası hukuka göre DEAŞ’a karşı mücadele için açık yetkisi olduğunu belirtti.
Yüzbaşı Hammock, CENTCOM’un 20 yıl işgal sürecini yönettikten sonra Irak'ın güvenliğini yeniden tesis edip edemediği sorusuna verdiği yanıtta Ortadoğu'da ortaklık ve iş birliğinin önemini vurguladı. Yüzbaşı Hammock, CJTF-OIR’ın egemenliğinin son derece önemli olduğunun altını çizdiği Irak hükümeti ile koordinasyon içinde Irak'ın çatışmalardan etkilenen bölgelerinde istikrarın sağlamasına yardımcı olmak için yerel, bölgesel ve uluslararası aktörlerle birlikte çalıştığını söyledi.


Felluce'nin güneydoğusunda Iraklı bir sivilin üzerini arayan bir ABD askeri, 16 Kasım 2005 (AFP)

CJTF-OIR’ın Irak'a yaklaşımının en önemli ayaklarından birinin Irak adına savaşmaması olduğunu, daha ziyade varlığını savaş dışı bir rolde devam ettirdiğini ve Irak Güvenlik Güçlerinin DEAŞ’a karşı mücadeleye liderlik etmesini sağlamak amacıyla destek, kaynak, tavsiye ve yardım sağladığını vurgulayan Hammock, bu yaklaşımın başarılı olduğunu belirterek “Etkili olmaya devam edeceğinden eminiz” ifadelerini kullandı.
Güvenlik alanındaki iş birliğinin yanı sıra Washington, ‘istikrarı, güvenliği ve egemenliği güçlendirme’ amacıyla siyasi ve ekonomik düzeylerde Irak'a olan bağlılığının devam ettiğini teyit ediyor.  ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Washington artık ABD'nin Irak ile imzalanan Stratejik Çerçeve Anlaşması ile güvenliğin ötesinde, Irak halkı yararına bazı sonuçlar doğuran 360 derecelik bir ilişkiyle ilgileniyor” dedi.
Bakanlık Sözcüsü, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani ve ABD yönetimi birçok alanda aynı görüşteler. DEAŞ’ı kalıcı bir şekilde yenmek, Irak'ın enerji alanındaki bağımsızlığını güçlendirmek, özel sektördeki büyümeyi desteklemek ve kamu hizmetlerini iyileştirmek konusunda hemfikiriz.”
Bakanlık Sözcüsü ayrıca ortak öncelikler arasında, eğitim ve kültür programlarının genişletilmesi, yolsuzlukla mücadele, hükümetin kontrolü dışındaki silahlı grupların dizginlenmesi ve Irak'taki iklim kriziyle mücadelenin yer aldığını kaydetti.

İç hesaplar
ABD’nin Irak’ı işgali ve işgalin sonuçları, Amerikan kamuoyunu kutuplaştıran ve Washington’ın dış politikasının Ortadoğu'daki çehresini değiştiren tartışmalı bir konuya dönüştü. Amerikan seçmeni genellikle dış meselelere fazla önem vermese de Washington'ın Ortadoğu'daki askeri doktrini, özellikle 2012, 2016 ve 2020 yıllarındaki başkanlık seçimleri sırasındaki seçim kampanyalarında mükemmel bir seçim malzemesi haline geldi.
Pew Araştırma Merkezi tarafından Amerikalılar ve gaziler arasında yapılan en son anket, Amerikalıların yüzde 62'sinin Irak'ta savaşa girmenin bir hata olduğuna inandığını ortaya koydu. ABD Savunma Bakanlığı'na göre Irak’ın işgali sırasında 4 bin 500 ABD askeri, Irak Savaş Kurbanları Örgütü'nün tahminlerine göre ise 100 binden fazla Iraklı sivil öldürüldü. Bunun yanında ABD Kongresi Araştırma Merkezi’ne (CRS) göre savaş, ABD’ye 801,9 milyar dolara mal oldu.
Irak savaşının maliyeti

Irak'tan Afganistan'a, Suriye ve Libya’ya kadar Ortadoğu’daki ‘başarısızlıklar silsilesine’ karşı halkın büyüyen öfkesiyle birlikte art arda göreve gelen Demokrat ve Cumhuriyetçi yönetimler, ekonomik ve siyasi çıkarlarından ödün vermeden bölgeden askeri olarak çekilmenin yollarını aradılar.
Washington, Barack Obama yönetiminden Joe Biden yönetime kadar Doğu Asya'daki varlığını güçlendirme arzusunu teyit ederken, bazıları bu tutumu Ortadoğu'dan kademeli olarak çekilmesinin bir göstergesi olarak değerlendiriyorlar.


Basra'nın güneyindeki bir boru hattının bombalanması sonrası yükselen dumana bakan bir Iraklı, Mart 2004 (EPA)

Halkın ‘Ortadoğu bataklığından’ çıkılmasına verdiği geniş desteğe rağmen eski Başkan Barack Obama’nın 2011 yılında son ABD birliklerinin Irak'tan çekilmesi kararı, takip eden yıllarda Cumhuriyetçilerin muhalefetine ve askeri çekincelere neden oldu.
New York'taki Uluslararası İşbirliği Merkezi'nin (CIC) kıdemli üyelerinden James Traub, Foreign Policy dergisindeki bir makalesinde ABD güçlerinin terör örgütlerinin artan nüfuzuna karşı ABD'nin ‘çıkarlarının korunması’ amacıyla sınırlı sayıda da olsa Irak’ta kalması gerektiğini destekleyen görüşleri özetledi. O zamanlar birçok kişinin ABD’nin Irak’taki askeri varlığının ‘durumu daha da kötüleştirdiğinin’ inandığına işaret eden Traub, eski Başkan Bush'un başlattığı savaşın sonunda göreve gelen Demokrat yönetimin tutumunu ABD halkının içeriye odaklanma arzusuna bağladı. Obama'nın aynı tutumunu hem Irak’ta hem de Suriye'de sürdürdüğünü düşünen Traub, ‘ABD'nin bölgedeki yokluğunun aslında bölgedeki varlığından daha tehlikeli hale geldiği’ değerlendirmesinde bulundu.
O dönem Indiana Eyaleti Valisi olan Mike Pence liderliğindeki Cumhuriyetçi politikacıların tutumlarını hatırlatan Traub, Pence’in, DEAŞ terör örgütünün Irak'ta güçlenmesinden Obama yönetimini sorumlu tuttuğunu söyledi. Traub, Pence’in, ayrıca Hillary Clinton'ın, ‘bazı muharip güçlerinin Irak'ta kalmasını ve ABD’nin kazanımlarının güvence altına alınmasını sağlayacak olan ABD güçlerinin Irak’taki çalışmaları için çerçeve anlaşmasını yeniden müzakere etmemesini de eleştirdi.
Buna karşın Cumhuriyetçi tabanının iradesine teslim olarak Afganistan konusunda farklı bir tutum benimsemiş gibi görünen Pence, ABD'nin Ortadoğu'dan askeri olarak çekilme arzusunun en belirgin göstergesi olarak ABD askerinin yıllar sonra evlerine geri dönmesi ve sonsuz savaşlara son verilmesi sloganlarını benimseyen Donald Trump’ın Cumhuriyetçi yönetiminin en önemli simalarından biri oldu.
Trump, üst düzey askeri danışmanlarının büyük direnişine rağmen Taliban ile aylarca süren özenli müzakerelerin ardından 2021 yılının mayıs ayı başlarına kadar tüm ABD güçlerini Afganistan'dan çekme konusunda anlaşmaya vardı. ABD tarihindeki en kötü askeri geri çekilme olarak nitelendirilen Afganistan’dan çekilme ancak Trump’ın Beyaz Saray’a gelen halefi Biden tarafından yerine getirilebildi.
Ancak Trump yönetimi, Ortadoğu'dan açık açık bir geri çekilme politikası izlemedi. Bunun yerine ABD’nin bölgeye olan bağlılığının devam ettiğinin açık bir göstergesi olarak ilk yurtdışı ziyaretini 2017 yılında Suudi Arabistan’a gerçekleştirdi. Trump, Riyad'ın ev sahipliğinde yapılan Suudi Arabistan-ABD, Körfez ülkeleri-ABD ve İslam dünyası-ABD zirvelerine katıldı.
Ayrıca, selefinin DEAŞ ile mücadele çabaları çerçevesinde Irak'ta konuşlandırdığı ABD kuvvetlerinin sayısını azaltma kararı alan Trump, 2020'nin ilk haftasında Irak'ın başkenti Bağdat’ın Uluslararası Havaalanı yakınlarında İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani ve Irak'taki Halk Seferberlik Güçleri (Haşdi Şabi) Başkan yardımcısı Ebu Mehdi el-Muhendis’in öldüğü hava saldırısının emrini verdi.
İran’ın Ortadoğu’daki nüfuzunu zayıflatan saldırıdan aylar sonra Beyaz Saray'a gelen Trump’ın halefi Biden, Irak'ta kalan ABD askerlerinin yalnızca danışmanlık yapacaklarını duyurdu. Ardından Irak’ta 2020 yılında 5 bin 200 olan ABD askerlerinin sayısı, 2021 yılının başlarında 2 bin 500'e düşürüldü.

Biden doktrini
Bazı politikacıların yıllardır çağrıda bulunduğu ve bazılarının Rusya’nın ve Çin’in Ortadoğu’daki nüfuzunun artmasının önünü açtığına inandığı geri çekilmeye karşın Washington, bölgeye olan bağlılığının ‘kalıcı’ olduğunu vurgulayarak ve Ortadoğu'dan tamamen çekilme görüşünü reddederek bölgedeki askeri üslerinde yaklaşık 30 bin asker bulundurmaya devam ediyor.
ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Başkan Joe Biden'ın geçtiğimiz yıl bölgeye yaptığı ziyaretin, ABD’nin bölgeye olan bağlılığını ve bölge ülkeleriyle olan güçlü ilişkilere verdiği önemin teyidi niteliğinde olduğunu belirtti. Bakanlık Sözcüsü, “Başkan, ABD’nin Ortadoğu’daki rolü için ilkeli ve kapsamlı bir vizyon ortaya koydu ve bu vizyon ulusal güvenlik stratejimize entegre edildi. Bu vizyon, bölgeyle olan derin diplomatik, ekonomik ve kültürel ilişkilerimizin temelini oluşturuyor” ifadelerini kullandı.


ABD Ulusal Güvenlik Konseyi Orta Doğu ve Kuzey Afrika Koordinatörü Brett McGurk, birkaç hafta önce Washington'da yaptığı bir konuşmada, Biden’ın bölgeye yönelik doktrininin beş ilkeye dayandığını, diplomasi ve caydırıcılık yoluyla bölgenin güvenlik ve istikrarını artırmayı amaçladığını söyledi.

McGurk’ün geçtiğimiz şubat ayında Atlantik Konseyi'nde yaptığı konuşmaya göre bu beş ilkenin başında ortaklık geliyor.
McGurk, şunları söyledi:
 “ABD, birtakım kurallara dayanan uluslararası düzene katılan ülkelerle ortaklıklarını güçlendirecek ve dış tehditlere karşı kendilerini savunma yeteneklerini geliştirecek.”
İkinci ilkenin caydırıcılık olduğunu söyleyen ABD’li yetkili, ülkesinin ‘Hürmüz Boğazı ve Babü'l-Mendeb dahil olmak üzere Ortadoğu’daki su yollarında seyrüsefer özgürlüğünün tehlikeye girmesine izin vermeyeceğini ve hiçbir ülkenin askeri yığınaklar, saldırılar ya da tehditlerle başka bir ülkeyi kontrol etme çabalarına müsamaha göstermeyeceğini’ vurguladı.
Biden doktrininin üçüncü ilkesinin diplomasi olduğunu belirten McGurk, “Sadece bölgesel istikrara yönelik tehditleri caydırmakla kalmayacağız, aynı zamanda diplomasi yoluyla elimizden geldiğince gerilimleri azaltmak, elimizden geldiğince gerilimi azaltmak ve çatışmaları sona erdirmek için çalışacağız” dedi.
McGurk’e göre ABD'nin Ortadoğu stratejisinin dördüncü ilkesi, her ülkenin egemenliğine ve bağımsız seçimlerine saygı duyulurken ABD'li ortaklar arasında siyasi, ekonomik ve güvenlik bağlarının kurulmasına ve güçlendirilmesine bağlı kalınmasını içeriyor.
Beşinci ilke ise, insan haklarının ve Birleşmiş Milletler Şartı'nda öngörülen değerlerin geliştirilmesini kapsıyor.
Son iki yıldan örnekler vererek caydırıcılığın askeri yönüne vurgu yapan McGurk, “Biden yönetiminin göreve gelmesinden bu yana ABD, İran ve vekillerinin tehditlerine karşı askeri olarak hareket etti. Ortaklarımızın caydırıcılığını güçlendirdik, yeni ve yenilikçi denizcilik ağları kurduk. Zaman zaman, yakın iş birliğiyle bölgede daha geniş çaplı çatışmalara yol açabilecek yakın tehditleri tespit edip bunları caydırdık” diye konuştu.
DEAŞ Karşıtı Uluslararası Koalisyon’da eski başkanlar Obama ve Trump'ın temsilciliğini yapan ABD'li yetkili, Ocak ayında ABD öncülüğünde Doğu Akdeniz'de düzenlenen en büyük ortak askeri tatbikatın, Washington'ın bölgenin güvenliğine olan bağlılığının kanıtı olduğuna işaret ederek, “Bunu savaş arayışıyla yapıyoruz. Yalnızca caydırıcılık ve sınırlama için gerekli koşullar oluşturmak ve diplomasinin gelişmesine izin vermek için yapıyoruz” dedi.

Değişmez çıkarlar
ABD, bu ay, Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Mark Milley’in, Suriye'ye yaptığı sürpriz ziyaret ve Savunma Bakanı Lloyd Austin'in Ortadoğu turu ile Ortadoğu'daki müttefiklerine güvenlikle ilgili verdiği sözleri tuttuğuna dair dair güvence vermeye çalıştı. Savunma Bakanı Austin, Ürdün, Mısır ve İsrail’i kapsayan turu sırasında, Washington'ın Ortadoğu'daki müttefiklerinin savunmasını desteklemenin yanı sıra stratejik ortaklıkları artırma ve güçlendirme taahhüdünü yinelerken güvenlik alanında çok taraflı koordinasyonu sağlamaya ve derinleştirmeye dayalı ulusal savunma stratejisinde öngörülen ‘entegre caydırıcılık’ kavramının altını çizdi.
Atlantik Konseyi’nin kıdemli üyelerinden ve ABD'nin Ortadoğu'da kalmasını savunanların önde gelen isimlerinden biri olan William F. Wechsler, Biden yönetiminin ‘bazı yanlış adımların ardından doğru yolu bulduğunu’ düşünüyor.
2015 yılına kadar ABD Savunma Bakanı Terörle Mücadeleden Sorumlu Yardımcısı olan Wechler, ABD'nin Ortadoğu'ya yönelik politikasının onlarca yıl değişmediğine ve Irak savaşının bu yaklaşıma göre ‘anormal’ bir olay olduğuna inanıyor. Şarku’l Avsat’a konuşan Wechler, “1950’li yıllardan günümüze kadar olan döneme baktığımızda ABD'nin, Irak savaşı ve Afganistan'dan çekilme gibi büyük çelişkiler dışında Ortadoğu'daki askeri varlığı konusundaki tutumunda göreceli bir tutarlılık olduğunu görüyoruz” değerlendirmesinde bulundu.
Tüm bu çelişkilere rağmen Washington'ın Ortadoğu'daki askeri doktrininin ABD'nin bölgedeki çıkarları doğrultusunda büyük ölçüde istikrarlı olduğunu düşünen ABD'li eski yetkili, “Önceki birkaç yönetim, ABD'nin Ortadoğu’daki askeri varlığını gözden geçirdi. Çünkü bunun bölgeden büyük bir geri çekilme sağlamasını umuyorlardı. Ancak bu gözden geçirmeler her seferinde neredeyse hiçbir değişiklik olmadan sonlandı” şeklinde konuştu.
Wechsler'e göre buna ABD'nin Ortadoğu'daki çıkarlarının değişmemiş olması ve bu çıkarları korumak için askeri stratejiye ihtiyaç duyulması neden oldu.
ABD’nin bölgedeki çıkarlarını; petrol ve doğalgaz çıkarma faaliyetlerinin güvenliğini ve özgürlüğünün sağlanması, bu petrol ve doğalgazın küresel pazarlara taşınması, bölgenin ekonomik, siyasi ve güvenlik istikrarının korunması ve bölgenin refahının artırılması şeklinde dört başlıkta özetleyen Wechsler, “Tüm bunlar, dünyanın bu bölgesinde enerji bulunduğundan beri ABD’nin Ortadoğu'daki çıkarları olmuştur ve olmaya devam etmektedir” dedi.
ABD'nin Ortadoğu’da ‘dengeli bir yaklaşıma’ dönmesi konusunda nispeten iyimser olan Wechler, Vietnam Savaşı'nın ardından ABD’nin Doğu Asya'daki tutumunda yaşanan değişikliği hatırlatarak “Amerikalılar, ülkelerinin Doğu Asya politikasını Vietnam Savaşı perspektifinden değerlendirmeyi bırakması on yılı aşkın bir zaman aldı. Bölge ülkelerinin liderlerinin, Rusya ve Çin ile yakınlaşarak ABD'yi Ortadoğu'dan çekilmeye itmeye çalışıp çalışmayacağı sorusu ise yanıtsız kalmaya devam ediyor” ifadelerini kullandı.



Trump, Türkiye'ye F-35 uçaklarının satışını değerlendireceklerini teyit etti

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ABD Başkanı Trump, dün NATO Zirvesi kapsamında Ankara’daki Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde düzenlenen karşılama töreninde (AFP)
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ABD Başkanı Trump, dün NATO Zirvesi kapsamında Ankara’daki Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde düzenlenen karşılama töreninde (AFP)
TT

Trump, Türkiye'ye F-35 uçaklarının satışını değerlendireceklerini teyit etti

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ABD Başkanı Trump, dün NATO Zirvesi kapsamında Ankara’daki Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde düzenlenen karşılama töreninde (AFP)
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ABD Başkanı Trump, dün NATO Zirvesi kapsamında Ankara’daki Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde düzenlenen karşılama töreninde (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump dün NATO Zirvesi’ne katılmak üzere geldiği Ankara’da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yaptığı görüşmede, Washington'ın Türkiye'ye F-35 savaş uçağı satışını değerlendireceğini teyit etti. Türkiye, Rusya yapımı hava savunma sistemi satın alması nedeniyle bu gelişmiş savaş uçağı programından çıkarılmıştı.

Trump, NATO Zirvesi için başkent Ankara’ya gelişinde “Bu alacağımız bir karar... İnanılmaz bir uçak, açık ara en iyi uçak ve kesinlikle göz önünde bulunduracağımız bir konu” dedi.

Trump ayrıca ABD'nin Türkiye'nin Rusya yapımı S-400 hava savunma sistemini satın alması nedeniyle ‘ABD’nin Düşmanlarına Yaptırımlarla Karşı Koyma Yasası’ (CAATSA) kapsamında Türkiye'ye uygulanan yaptırımları kaldıracağını da açıkladı.

Trump öte yandan NATO üyesi Avrupa ülkelerinin İran’daki savaşa dair tutumlarını bir kez daha eleştirdi. Bu ülkelerin güvenliğine milyarlarca dolar harcadıklarını ve İran konusunda destek istemediklerini, ancak Hürmüz Boğazı meselesinde de bu ülkelerin yardımdan çekindiğini vurgulayan Trump, “Hiçbir yardım istemiyorduk, bir anlamda insanları sınıyordum. Bizi destekleyip desteklemeyeceklerini görmek istiyordum. Çünkü ben her zaman onlara yardım ettiğimizi söyledim, ama aynısını yapıp yapmayacaklarından emin değilim.”


Bağdat… ABD-İran çatışmasının yeni sahnesi

(foto altı) ABD ile son savaşta İran’ın yanında yer alan Iraklı milis grupları (Halk Seferberlik Güçleri medyası)
(foto altı) ABD ile son savaşta İran’ın yanında yer alan Iraklı milis grupları (Halk Seferberlik Güçleri medyası)
TT

Bağdat… ABD-İran çatışmasının yeni sahnesi

(foto altı) ABD ile son savaşta İran’ın yanında yer alan Iraklı milis grupları (Halk Seferberlik Güçleri medyası)
(foto altı) ABD ile son savaşta İran’ın yanında yer alan Iraklı milis grupları (Halk Seferberlik Güçleri medyası)

14 Mayıs 2026’da parlamentodan güvenoyu almasının üzerinden bir aydan fazla süre geçmesine rağmen, Ali ez-Zeydi hükümeti henüz tam olarak kurulamadı. Aralarında Irak devlet yapısında merkezi bir konuma sahip olan İçişleri ve Savunma bakanlıklarının da bulunduğu yaklaşık 10 bakanlık koltuğuna yönelik belirsizlik sürüyor.

Hükümetlerin genellikle partiler, parlamenter bloklar, nüfuz ağları ve bölgesel güçler arasındaki uzun müzakerelerin ardından kurulduğu bir ülkede bu yavaşlık tanıdık gelebilir; ancak bu izlenim sadece görünürde geçerlidir. Kabine oluşumunun tamamlanamamış olması, yalnızca makam paylaşımlarına bağlı alışılagelmiş zorlukları yansıtmıyor; her şeyden önce Ali ez-Zeydi’nin iktidara gelmesini sağlayan uzlaşıların henüz gerçek bir hükümet dengesi üretemediğini ortaya koyuyor.

Bu durum, başbakanın parlamenter meşruiyete sahip olmasına rağmen yürütme organı üzerinde tam bir kontrole sahip olamadığına işaret ediyor. Hukuken mevcut olan hükümet, siyasi olarak eksik kalmaya devam ediyor. Bu aşamada temel mesele, kabinenin tamamlanmasından ziyade, ez-Zeydi’ye siyasi, ekonomik ve güvenlik programını uygulaması için ne kadarlık bir hareket alanı tanınacağı olarak öne çıkıyor.

Ali ez-Zeydi’nin, Şii kampı içindeki ana güçlerin vardığı bir uzlaşmanın sadece yöneticisi mi olacağı, yoksa bu uzlaşmayı kademeli olarak gerçek bir siyasi eylem aracına dönüştürerek Irak devletinin inisiyatif alma kabiliyetini yeniden kazanmasını mı sağlayacağı sorusu geçerliliğini koruyor.

fefr
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, 16 Haziran 2026’da Bağdat’ta ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack ile yaptığı görüşme sırasında (Hükümet basın ofisi)

Bu bağlamda, Ali ez-Zeydi’nin temmuz ortasında Washington’a yapması planlanan ziyaret ayrı bir önem kazanıyor. Bu temas, geleneksel bir diplomatik ziyaret olmanın çok ötesinde anlamlar taşıyor. Tartışılacağı açıklanan ekonomi, enerji ve güvenlik dosyalarının yanı sıra bu ziyaret, ez-Zeydi’nin başbakanlık döneminin ilk gerçek sınavı olacak. Ziyaret aynı zamanda ez-Zeydi’nin uluslararası meşruiyetini güçlendirme, kendisini iktidara getiren siyasi güçler karşısındaki bağımsızlık payını artırma ve Washington’ın Irak’taki önceliklerinin değiştiği bir dönemde ABD yönetimiyle ilişkilerinin niteliğini belirleme kapasitesini değerlendirme fırsatı sunacak.

Irak yeni bir bölgesel denklemde

Tahran’ın bölgedeki bazı güç dengelerini değiştiren ve Hürmüz Boğazı’nda seyrüseferi engelleyerek ‘kontrol hakkı’ olarak adlandırdığı statüyü dayatmasıyla uluslararası hukuka endişe verici bir boyut kazandıran stratejik hamlesi, pek çok kesimin dikkatini çekti.

Washington ile Tahran arasında varılan geçici anlaşma, ateşkesi ve gelecekteki müzakerelerin yeni bir safhaya geçmesini sağladı. Bu anlaşmanın, kısa vadede doğrudan bir askeri çatışma olasılığını azaltması muhtemel görünse de, Ortadoğu’da ABD ile İran arasında derin görüş ayrılıklarının sürdüğü temel dosyaların hiçbirini çözüme kavuşturmuyor. Aksine iki güç arasındaki rekabetin, çıkarlarının kesişmeye devam ettiği ve Irak’ın başını çektiği diğer sahalara kayma eğiliminde olduğu gözleniyor.

Bağdat açısından bu gelişme açık bir paradoks barındırıyor. Bir yandan Washington ile Tahran arasındaki nispi yumuşama, ez-Zeydi hükümetine bölgesel bir gerilimin yansımalarını doğrudan üstlenmek zorunda kalmadan reformlarını sürdürmesi için ek bir hareket alanı sağlayabilir. Diğer yandan ise aynı yumuşama, iki güç arasındaki rekabet sahasını Irak kurumlarının içerisine taşıyarak Irak devletini mücadelenin ana merkezi haline getirebilir.

Ayrıca Washington-Tahran anlaşması, Irak dosyasını diğer jeopolitik cephelerde de yeniden açıyor.

Körfez ülkelerinin özellikle Irak, Suriye ve Lübnan bağlamında bölgesel çıkarlarını pekiştirmeyi amaçlayan stratejilerini hızlandırması bekleniyor. Aynı zamanda Türkiye’nin, özellikle enerji ve lojistik bağlantı alanlarındaki jeopolitik stratejisi aracılığıyla Irak’taki konumunu güçlendirmeye çalışacağı öngörülüyor. Çin ve Rusya’nın ise Avrasya coğrafyasındaki Amerikan ve genel olarak Batı baskısına karşı ‘güney cephesi’ olarak gördükleri İran (Ukrayna’nın temsil ettiği batı cephesi ve Tayvan’ın temsil ettiği doğu cephesinin yanı sıra) ve çevresindeki etki alanlarında varlıklarını sabitlemeye çalışacakları tahmin ediliyor.

df
Başbakan Ali ez-Zeydi, 2026 yılının mayıs ayı ortasında Irak parlamentosunda hükümetinin oylaması sırasında (Hükümet basın ofisi)

Irak’ın, özellikle ekonomik yatırımları çekerek, bölgesel normalleşme ve entegrasyon sürecine daha fazla destek bularak bu yeni bölgesel nüfuz rekabetinden faydalanabilmesi gerekiyor.

Bu jeopolitik dönüşüm, Irak’ın Washington ile Tahran arasındaki mevcut rekabetteki konumuna kaçınılmaz olarak yansıyacaktır. Yaklaşık yirmi yıldır Irak siyasi sistemi muğlak bir denge üzerine kurulmuş durumdadır; ülke ne bir Amerikan mandası ne de tamamen İran’ın bir uydusudur. Aksine dış etkiler, yerel elitler, mezhepsel partiler, silahlı gruplar, kırılgan kurumlar ve rantçı ekonomi arasında kalıcı bir müzakere alanı teşkil etmektedir.

Bu model, kırılganlığına rağmen yıllarca nispi bir istikrar sağlamış olsa da, mevcut göstergeler sistemin bugün devletin ve kurumlarının pekişmesine doğru evrilmesi gereken yeni bir aşamaya girdiğine işaret ediyor.

ABD politikasında dönüşüm

Trump yönetiminin, Washington ile Tahran arasında doğrudan ya da dolaylı bir tür ortak yönetime dayanan ve geçtiğimiz yıllarda Irak dosyasını belirleyen zımni mantığı artık tamamen kabul etmeye niyetli olmadığı görülüyor.

Şu ana kadar verilen mesajlar, Irak devletinin kendi kurumlarının güçlendirilmesine dayanan uzun vadeli bir Amerikan nüfuzu tesis etme eğilimine işaret ediyor. Bu güçlendirmenin, teknokratik araçlar ve muhtemelen daha fazla ideolojik tarafsızlık yoluyla, özellikle ekonomik olmak üzere Irak'ın ulusal çıkarlarını İran nüfuzuna karşı üstün kılacağı öngörülüyor.

Amerikan yönetimi içindeki pek çok yetkilinin de bu yaklaşımı benimsediği anlaşılıyor; keza bu yetkililer, Irak devlet kurumlarının güvenilirlik ve etkinliklerini yeniden kazanması halinde, ülkenin İran desteğine olan bağımlılığından kademeli olarak kurtulabileceğini vurguluyor.

Eylül 2026 için planlanan Amerikan askeri çekilme tarihi yaklaşırken, yalnızca güvenlik odaklı bir yaklaşımın Irak’taki durumu çözmede yetersiz kaldığı görülüyor. Özellikle 2020’den bu yana silahlı grup liderlerine ve bunların örgütsel yapılarına yönelik tekrarlanan hedef alma operasyonlarının, güç dengelerinde gerçek bir değişim yaratmadığı dikkate alındığında bu durum daha net anlaşılıyor.

Bu yaklaşımın en önde gelen savunucuları arasında, bu stratejide özel bir konuma sahip olan Tom Barrack öne çıkıyor. ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Donald Trump’ın yakın kurmaylarından biri olan Barrack, aynı zamanda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yakın ilişkisiyle ve dönüşüm süreçlerinde merkezi (hatta otoriter) sistemlerin etkinliğinin en güçlü savunucularından biri olmasıyla tanınıyor; bugün kendisi Suriye ve Irak dosyalarındaki en etkili aktörlerden biri konumunda bulunuyor.

Barrack, Ortadoğu’da kalıcı bir nüfuzun, asgari düzeyde siyasi ve kurumsal meşruiyete sahip merkezi devletler olmadan kurulamayacağını savunan klasik ekole mensup. Bu doğrultuda Barrack, Suriye’de Şam’daki yeni yönetimle ilişkilerin normalleştirilmesi için pragmatik bir süreci desteklerken, Irak’ta ise Erbil’in önemini ve konumunu göz ardı etmeksizin Bağdat’ın rolünün güçlendirilmesine özel bir ilgi gösteriyor.

Son dönemde bazı dosyaların yeniden hareketlenmesini de bu sebeple okumak gerekiyor. Bağdat ile Erbil arasındaki gerilimi azaltma çabalara, Bağdat ile Şam arasında daha yakın bir koordinasyonu teşvik etme arzusu ve bazı bölgesel projelere gösterilen yeni ilgi, yalnızca diplomatik mülahazaları yansıtmıyor; aksine tüm bunlar, Irak devletinin bölgesel dengelerde merkezi bir aktör olarak rolünü kademeli olarak yeniden kazanmasını amaçlayan tek bir mantık çerçevesinde yer alıyor. Federal hükümet ile Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) arasındaki kronikleşmiş anlaşmazlıkların –ister bütçe, ister petrol ihracatı, ister enerji kaynaklarının yönetimi ya da yetki paylaşımı konusunda olsun– çözüme kavuşturulması, Bağdat’ın ve dolayısıyla bizzat Ali ez-Zeydi’nin konumunu güçlendirecektir.

rbrtb
Irak’ın petrol ihracatı, Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasından olumsuz etkilendi. (Reuters)

Aynı mantık Bağdat-Şam ilişkileri için de geçerlilik taşıyor. Amerikan makamlarının (Barrack’ın etkisiyle) bugün iki başkent arasında pragmatik bir koordinasyonu tercih ettiği görülüyor; bu durum Şam’daki yeni yönetime verilen bir destekten ziyade, bölgesel güvenlik açısından kritik önem kazanan bir sınır bölgesinde istikrarı sağlama arzusundan kaynaklanıyor.

Irak-Suriye sınırı, silahlı gruplarla mücadele, kaçakçılık ve yasa dışı geçiş ağlarına karşı stratejik bir önem taşımaya devam ediyor; ancak uygun siyasi koşullar sağlandığı takdirde, aynı zamanda ekonomik değişim ve enerji akışı için yeniden bir alan haline gelme potansiyeli de barındırıyor.

Bu bağlamda, Kerkük-Baniyas petrol boru hattının yeniden faaliyete geçirilmesi fikri ayrı bir önem kazanıyor. Bu proje, ekonomik boyutlarının ötesinde derin jeopolitik anlamlar da taşıyor; Irak’a petrolünü Akdeniz üzerinden ihraç etmesi için ek bir çıkış noktası sağlayarak, Körfez veya Türkiye üzerinden geçen mevcut hatlara olan bağımlılığını, kısmen de olsa, azaltmayı vaat ediyor.

Daha da önemlisi bu proje, Irak’ın Körfez, Arap Maşrıkı ve Akdeniz arasında bir köprü olma yönündeki tarihi rolüne geri dönüşünü somutlaştıracaktır. Bu proje tek başına Irak’ın ekonomik krizini çözmeye yetmeyecek olsa da, Irak’ın bölgesel ve uluslararası güçlerin çatıştığı bir arena olarak kalmak yerine, bölgesel dinamiklerin merkezinde yeniden konumlanma iradesini ifade ediyor.

Mali kısıtlamalar altında yönetim

Ancak bu vizyon, iç ekonomik durum göz önüne alındığında oldukça kırılgan bir yapıya sahip; keza Ali ez-Zeydi hükümeti, kötüleşen bir mali tablo devraldı. Özellikle Muhammed Şiya es-Sudani hükümeti döneminde olmak üzere son yıllarda biriken yükümlülükler neticesinde devletin hareket alanı büyük ölçüde daraldı. Kamu sektöründeki maaş yükü, sosyal harcamalar, iç borçlar ve çeşitli mali taahhütler artık devlet kaynaklarının önemli bir kısmını tüketiyor.

Buna ek olarak, petrol ihracatını çevreleyen zorluklar da duruma tuz biber ekiyor; Ceyhan Limanı üzerinden ihracatın yeniden başlatılması konusunda Türkiye ile yürütülen müzakerelerin henüz netleşmemiş olması, Irak’ı petrol gelirlerinin önemli bir kısmından mahrum bırakıyor. Bu kriz patlak vermeden önce, söz konusu hat üzerinden yapılan ihracat günde yüz binlerce varili buluyordu.

Dolayısıyla mevcut kriz, yalnızca geçici bir ekonomik konjonktürü veya dönemsel bir mali durumu yansıtmıyor; aksine Irak’ta 2003 sonrasında kurulan siyasi ve ekonomik modelin yapısal sınırlarını ifşa ediyor. Irak devleti zamanla petrol rantının yeniden dağıtıldığı devasa bir mekanizmaya dönüştü. Memur maaşları, emekli aylıkları, sosyal yardımlar, kamu ihaleleri, kamu iktisadi teşebbüsleri ve alt yüklenici ağları, siyasi ve toplumsal dengenin sağlandığı temel araçlar haline geldi.

Bu denklemde maaşların düzenli ödenmesinin güvence altına alınması, artık sadece mali yönetim ya da genel bütçeyle ilgili bir konu olmaktan çıkıp, bizzat siyasi sistemin istikrarını ilgilendiren hayati bir meseleye dönüştü. Yaklaşık 5 milyon kamu çalışanının yanı sıra milyonlarca emekli ve sosyal yardım programlarından yararlanan nüfus doğrudan genel bütçeye bağımlı durumda. Bu sistemde yaşanacak uzun vadeli herhangi bir aksama, geniş çaplı toplumsal patlamaları hızla tetikleyebilir ve halihazırda eş zamanlı çok sayıda siyasi meydan okumayla karşı karşıya olan bir hükümetin kırılganlığını daha da artırabilir.

dfevfrbf
 Irak’ın Tikrit kentinin kuzeybatısında, Irak’taki bir milis grubuna mensup savaşçıların fotoğrafı (Arşiv – Reuters)

Yürütme organının önündeki seçenekler ise oldukça sınırlı kalıyor; devlet tahvili ihracı geçici bir mali likidite sağlayabilir ancak derin yapısal aksaklıkları çözmeye yetmeyecektir. İç borçlanmaya başvurulması ise Irak ekonomisindeki mevcut likidite darlığı nedeniyle kısıtlı bir seçenek olarak duruyor.

Dünya Bankası veya Uluslararası Para Fonu’ndan (IMF) destek alma seçeneği geçerliliğini koruyor ancak bu durum; kamu iktisadi teşebbüslerinin reforme edilmesi, kamu harcamalarının rasyonelleştirilmesi, mali yönetimin iyileştirilmesi ve bazı devlet sübvansiyonlarının kademeli olarak azaltılması gibi katı şartları beraberinde getirecektir.

Bu önlemler uluslararası ortaklara güvence verilmesine katkı sağlayabilir, fakat buna karşılık, devletin halen en büyük işveren konumunda olduğu ve ekonomik krizlerin etkilerini emen temel güvenlik ağını oluşturduğu bir ülkede toplumsal hoşnutsuzluğu körükleme riski barındırıyor.

Milis grupları… Kurumsallaşma ve yeniden yapılanma arasında

Irak’taki ekonomik kriz, güvenlik meselesiyle yakından ilişkili. Zira devlet artık yalnızca petrol gelirlerini dağıtan rantçı bir yapı olmaktan çıkmış, devlet kurumlarının siyasi, idari, ekonomik ve askeri ağlarla iç içe geçtiği ve tamamının kamu rantından farklı derecelerde beslendiği bir alana dönüşmüştür. Bu doğrultuda silahlı gruplar, güçlerini artık sadece askeri kapasitelerinden değil, son yirmi yılda geçirdikleri ve onları parlamentoda, yürütme organında, kamu yönetimi mekanizmalarında, mali kaynaklarda, ekonomik şebekeler ile ofislerde, petrol şirketleriyle çalışmak üzere kurulan koruma bürolarında, medyada ve sosyal örgütlerde nüfuz sahibi kılan uzun bir kurumsallaşma sürecinden almaktadır. Buna, söz konusu yapıların bir kısmının DEAŞ’a karşı yürütülen savaş sırasında kazandığı ‘meşruiyet’ de eklenmektedir.

Dolayısıyla, bu yapıları devletin dışında duran sıradan silahlı gruplar olarak görmek, 2003 sonrasında şekillenen Irak gerçekliğini artık yansıtmamaktadır. Bu bağlamda, devlet ile silahlı gruplar arasındaki iç içe geçmişlik, kamu kurumlarına yönelik basit bir sızmanın ötesine geçerek bizzat devletin işleyiş tarzının bir parçası haline gelmiştir.

Bu gerçeklik, Batı literatüründe sıkça tekrarlanan bir başka basitleştirmenin de aşılmasını zorunlu kılmaktadır: Bu yapıları yalnızca ‘İran’ın kolları’ olarak nitelendirmek yetersizdir. Keza bu grupların tamamı Tahran’a aynı derecede yakın olmadığı gibi, onunla aynı düzeyde siyasi veya askeri bir bağa da sahip değildir. Bazıları önemli bir bağımsızlık alanına sahip olup önceliği Irak’a dair hesaplarına verirken, bazıları ise Tahran’ın bölgesel ağlarına daha entegre bir görünüm sergilemektedir. Bu nedenle, söz konusu yapıları doğrudan birer uzantı olarak indirgemek yerine ‘İran’a yakın Iraklı gruplar’ olarak tanımlamak daha isabetlidir. Çünkü bu indirgemeci yaklaşım, bu örgütlerin Irak toplumu ve devleti içinde geçirdiği dönüşümleri görünmez kılmaktadır.

Bu ayrım, silahlı grupların geleceğine dair bugün yürütülen tartışmaları anlamak açısından özel bir önem taşımaktadır. Zira bu yapıların bir kısmının kendi konumlarını kademeli olarak yeniden düzenlemeyi tartışmaya hazır olduğu görülüyor; hükümetle yürütülen mevcut müzakereler de silahların derhal bırakılmasından ziyade, bu örgütlerin Halk Seferberlik Güçleri (Haşdi Şabi) çatısı altındaki entegrasyonunun derinleştirilmesi ve siyasi faaliyet ile askeri komuta arasında daha net bir ayrım yapılması üzerinde yoğunlaşıyor.

Buna karşılık, başta Ketaib Hizbullah, Nüceba Hareketi ve Ketaib Seyyidü’ş-Şüheda olmak üzere diğer bazı örgütler, özerklik alanlarını daraltabilecek veya devletle olan ilişkilerini yeniden tanımlayacak herhangi bir sürece karşı daha mesafeli ve ihtiyatlı bir tutum sergiliyor.

Ancak asıl soru, siyasi ve askeri kanatlar arasında bir ayrım yapmanın ne kadar gerçekçi olduğuyla değil, bizzat devletin doğasıyla ilgilidir. Her ikisi de aynı kurumsal yapı içinde hareket ederken siyaset ile silahı birbirinden ayırmak gerçekten mümkün müdür? Artık devletin dışında yer almayan örgütler üzerinde, geleneksel silahsızlandırma ve yeniden entegrasyon modelleri uygulanabilir mi?

Bugün bu gruplar artık askeri cephaneliklerinden ziyade devlet içindeki konumlarını, kamu kaynaklarındaki paylarını, ekonomik ağlarını ve doğrudan ya da dolaylı olarak kendilerinin sağladığı iş, maaş, hizmet ve himayeye bağımlı hale gelen toplumsal tabanlarını savunuyorlar. Bu yapılara bağlı personel sayısının 200 bin ila 300 bin arasında değiştiği tahmin ediliyor ki bu rakam, aileleri de hesaba katıldığında milyonlarca Iraklının bu sisteme farklı derecelerde bağlandığı anlamına geliyor. Bu nedenle, bu yapıyı yeniden yapılandırmayı veya rolünü sınırlandırmayı amaçlayan herhangi bir proje, kendini son derece karmaşık bir denklemin karşısında bulacaktır: Silahların devlet tekelinde toplanmasını baskılayan Amerikan vizyonu, bölgesel caydırıcılık sisteminin bir parçasını korumaya çalışan İran nüfuzu ve bu grupların varlığının devamını kendi ekonomik ve siyasi konumlarının garantisi olarak gören geniş yerel çıkarlar.

Bu iç içe geçmişlik ışığında artık soru “Silahlı gruplar nasıl silahsızlandırılır?” değil, “Bir devlet nasıl yeniden inşa edilir?” sorusudur.

Güç dengesinde bir unsur olarak zaman

Bu kurumsal karmaşıklığa, genellikle önemi göz ardı edilen bir başka boyut daha ekleniyor: Zamanla olan ilişki. ABD genellikle, başkanlık dönemiyle sınırlı, hızlı sonuçlar aramaya odaklı ve yakın diplomatik takvimlerin belirlediği nispeten kısa vadeli bir siyasi zaman ufkuyla düşünür.

Buna karşılık, İran’a yakın Iraklı gruplar –tıpkı Tahran’ın kendisi gibi– tamamen farklı bir zaman ufku içinde hareket ederler. Bu yapılar nasıl bekleyeceklerini, kararları nasıl erteleyeceklerini, baskıları nasıl göğüsleyeceklerini bilir; arabuluculuk süreçlerini çoğaltır ve zamanın kendisini siyasi bir kaynağa dönüştürürler.

Irak’ta zaman, kendi başına güç dengesinin unsurlarından birini oluşturur. En köklü aktörler; hükümetlerin değişmesine, uluslararası yaptırımlara, siyasi dengelerin kaymasına ve bölgesel krizlere karşı nasıl direneceğini bilenlerdir.

g fg bf
Halk Seferberlik Güçleri mensuplarının tatbikatlarından (Halk Seferberlik Güçleri Medya Merkezi)

Uzun vadeli zaman mantığıyla hareket edebilme yeteneği, güvenlik alanını yeniden yapılandırmaya yönelik birbirini izleyen girişimlerin neden mütevazı sonuçlar verdiğini de açıklamaktadır. Zira yerel güçler, uluslararası güç dengelerinin, Irak’ın iç dengelerine kıyasla çok daha hızlı değiştiğinin bilincindedir. Bu zamansal farklılıklar aynı zamanda, İran, ABD ve İsrail arasındaki son savaşın Irak siyasi sahnesinin önemli bir kesiminde nasıl algılandığını anlamaya da yardımcı olmaktadır.

Geniş bir siyasi aktör kitlesinde, İran’ın bu çatışmadan siyasi açıdan daha da güçlenerek çıktığı inancı kademeli olarak yerleşti. Bu durum, Tahran’ın kayıplar vermediği veya büyük bir baskıya maruz kalmadığı anlamına gelmiyor; aksine, sadece İran rejiminin çökmediğini ve bölgesel denklemin dışına itilemediğini gösteriyor. Birçok müttefiki için İran’ın sadece ayakta kalabilmiş olması bile bir tür ‘siyasi zafer’ teşkil etti.

Bu okuma, Tahran’a en yakın Iraklı grupların davranışlarını doğrudan etkiliyor. Bu grupların birçoğu bugün şu basit soruyu soruyor: Eğer İran kendi bölgesel kapasitesini korumayı başardıysa, Irak’taki gruplar neden taviz versin?

Yeni bir Amerikan doktrini mi var?

Sonuç olarak, mevcut aşama henüz Irak’a yönelik net hatlarla belirlenmiş yeni bir Amerikan doktrininin şekillendiğini söylemeye izin vermiyor. Ancak bir dizi gösterge, Amerikan yönetiminin bir kesiminin artık İran nüfuzunu sınırlamanın yolunun Tahran ile doğrudan karşı karşıya gelmekten değil, Irak devletinin güvenilirliğini ve iş yapma kabiliyetini kademeli olarak güçlendirmekten geçtiğine inandığına işaret ediyor.

Öte yandan bu yaklaşım, Irak’ın yukarıda zikredilen gerçekliğine çarpmaktadır. Zira ABD, İran ve Irak’ın her biri farklı bir zaman ritmine göre hareket etmektedir.

Bu tabloda Ali ez-Zeydi, eş zamanlı bir dizi sınamayla karşı karşıya kalacaktır. Ez-Zeydi, tüm bunlar yaşanırken içsel bir kutuplaşmaya yol açmaksızın; kamu maliyesinde dengeyi yeniden kurmak, mevcut siyasi uzlaşıları korumak, devlet ile silahlı gruplar arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlamak, Bağdat’ın hem Erbil hem de Şam ile ilişkilerini dengelemek ve Washington ile yapıcı bir diyalog sürdürmek için çalışmak zorundadır.

Bu nedenle yeni hükümetin bugünkü temel sınavı, ülkenin işlerini yönetmedeki başarısından ziyade; Irak’ın, kendisine nispi bir istikrar sağlayan mevcut siyasi dengeler içinde daha güvenilir bir devleti yeniden inşa edip edemeyeceğini görmektir.

Reform ile statüko, devlet otoritesi ile nüfuz ve tahakküm ağlarının gücü, ulusal ritimler ile farklı bölgesel dinamikler arasında kalan bu sınır çizgisinde, muhtemelen Irak’ın önümüzdeki yıllardaki siyasi geleceği de tayin edilmiş olacaktır.


Lübnan ordusu yakında ABD gözetiminde iki pilot bölgede konuşlanacak

Beyrut'taki Refik Hariri Uluslararası Havalimanı yolunda "Önce Lübnan" sloganını taşıyan afişler görülüyor. (AP)
Beyrut'taki Refik Hariri Uluslararası Havalimanı yolunda "Önce Lübnan" sloganını taşıyan afişler görülüyor. (AP)
TT

Lübnan ordusu yakında ABD gözetiminde iki pilot bölgede konuşlanacak

Beyrut'taki Refik Hariri Uluslararası Havalimanı yolunda "Önce Lübnan" sloganını taşıyan afişler görülüyor. (AP)
Beyrut'taki Refik Hariri Uluslararası Havalimanı yolunda "Önce Lübnan" sloganını taşıyan afişler görülüyor. (AP)

Lübnan, ABD'nin arabuluculuğunda İsrail ile imzaladığı “Çerçeve Anlaşması” sonrasında, önceki dönemden farklı yeni bir siyasi ve güvenlik sürecine girmeye hazırlanıyor. Bu kapsamda Lübnan ordusunun önümüzdeki saatlerde Bint Cubeyl ilçesine bağlı Frun ile Nebatiye ilçesine bağlı Batı Zutar (Zoutr el-Gharbiye) beldelerinde konuşlanması bekleniyor. Her iki bölge de İsrail'in güvenlik kuşağı olarak gördüğü ve "Sarı Hat" olarak adlandırılan hattın dışında yer alıyor. İsrail, Hizbullah'ın silahsızlandırılması gerçekleşmeden bu güvenlik kuşağından çekilmeyeceğini belirtiyor.

Ordunun konuşlandırılması, ABD ordusuna bağlı gözlemcilerin denetiminde gerçekleştirilecek. Bu gelişme, Washington ile Tahran arasında, Pakistan ve Katar'ın arabuluculuğunda Cenevre'de imzalanan Mutabakat Muhtırası'nın yorumlanmasına ilişkin görüş ayrılıklarının yeniden sertleştiği bir dönemde yaşanıyor.

Şarku'l Avsat’a konuşan üst düzey bir hükümet kaynağına göre iki beldeye yapılacak konuşlanma, ABD Merkez Kuvvetler (CENTCOM) Komutanı Amiral Brad Cooper gözetiminde gerçekleşecek. Cooper'ın, Tel Aviv'den beraberindeki askeri gözlemci ekibiyle gece saatlerinde Lübnan'a gelmesi bekleniyor. Ekibin görevi, Çerçeve Anlaşması'nda pilot uygulama olarak belirlenen bu iki bölgede Lübnan ordusunun konuşlanmasını kolaylaştırmak olacak.

sdbgrtn
Kuzey İsrail'de, Lübnan sınırı yakınlarında bir tırın üzerinde taşınan İsrail tankı. (AP)

Aynı modelin, İsrail ordusunun aşamalı olarak boşaltacağı diğer beldelerde de uygulanması planlanıyor. Böylece ABD himayesinde yürütülen Lübnan-İsrail müzakereleri doğrultusunda, Çerçeve Anlaşması'nın gündem maddelerinin hayata geçirilmesi ve nihayetinde İsrail'in Lübnan topraklarının tamamından çekilmesi hedefleniyor.

Frun'un stratejik önemi

Hükümet kaynağına göre Frun, fiilen İsrail ordusunun kontrolünde bulunmasa da İsrail tarafından ateş altına alınarak kuşatılmış durumda. Batı Zutar ise İsrail'in doğrudan kontrolü altında bulunuyor.

Bu iki beldenin pilot bölge olarak seçilmesinin temel nedeni stratejik konumları. Frun, Bint Cubeyl ilçesindeki beldelere açılan ana giriş noktasında yer alırken, Nebatiye ilçesindeki Kakaat el-Cisr beldesine komşu bulunuyor. Ayrıca tepelerinden biri Marjayun ilçesindeki Tayyibe ve Kantara beldelerini görebiliyor. Vadi el-Huceyr de Frun'un coğrafi sınırları içerisinde yer alıyor.

Batı Zutar ise Litani Nehri'nin kuzey kıyısında, güneye hâkim stratejik bir konumda bulunuyor. Bölge, Vadi es-Suluki üzerinden Kantara ve Deyr Süryan beldelerine uzanan bağlantı hattını kontrol ediyor.

Konuşlanma planında değişiklik

Kaynak, başlangıçta Batı Zutar'ın yanı sıra Doğu Zutar, Arnun ve Yahmur eş-Şakif beldelerinin de plana dahil edildiğini söyledi. Ancak İsrail'in bu bölgelerden çekilmeyi reddetmesi üzerine plan değiştirildi.

İsrail'in, Şakif Kalesi çevresindeki işgalini tahkim etmek amacıyla bu bölgelerde kalmak istediğini belirten kaynak, Tel Aviv'in çekilmeyi Hizbullah'ın hâlâ kuşatma altında tuttuğu Ali et-Tahir Tepesi'ni boşaltmasına bağlayıp bağlamadığını sorguladı.

Beyrut'un Trump-Netanyahu görüş ayrılığına yönelik hesabı

Lübnan yönetimi, ABD'den İsrail üzerinde baskı kurmasını ve Şakif Kalesi ile çevresindeki beldelerin boşaltılmasını sağlamasını talep etmeyi sürdürüyor. Böylece Nebatiye'nin üst ve alt mahallelerinin, zaman zaman İsrail ile Hizbullah arasında yaşanan çatışmalardan uzak tutulması hedefleniyor.

Kaynağa göre Beyrut, ABD Başkanı Donald Trump ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu arasındaki görüş ayrılıklarından yararlanarak Çerçeve Anlaşması'ndaki şartlarını iyileştirmeyi umuyor. Kaynak, iki lider arasındaki farklılıklara rağmen her ikisinin de İsrail'in güneyden çekilmesini Hizbullah'ın silahsızlandırılması şartına bağlama konusunda ortak tutum sergilediğini vurguladı.

defrbrtbtr
Lübnan ve İsrail'in Washington büyükelçileri, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun huzurunda "Çerçeve Anlaşması"nı imzalıyor. (AFP)

Aynı kaynak, Çerçeve Anlaşması'nın Netanyahu üzerinde baskı kurulabilecek en uygun seçenek olduğunu savundu. Özellikle ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun, beşinci tur müzakerelerin başarısızlığa uğramasını önlemek için görüşmeler bir gün uzatıldıktan sonra bizzat devreye girmesinin anlaşmanın sağlanmasında belirleyici rol oynadığını ifade etti.

"Tek seçenek diplomasi"

Kaynak, Cumhurbaşkanı Joseph Avn ile Başbakan Nevaf Selam yönetiminin, İsrail'in güney Lübnan'dan çekilmesini sağlamak için ABD'nin desteğiyle diplomatik yolu tercih ettiğini belirtti.

Buna karşılık Hizbullah'ın daha önce benimsediği askeri seçeneğin ağır insani ve maddi kayıplara yol açtığını, çok sayıda yerleşim yerinin sistematik biçimde tahrip edildiğini ve halkın yoğun İsrail bombardımanı nedeniyle evlerini terk etmek zorunda kaldığını söyledi.

Hizbullah'ın itirazı

Kaynak, Hizbullah'ın Çerçeve Anlaşması'na karşı sert bir siyasi kampanya başlattığını belirterek, milletvekillerinin ve Genel Sekreter Naim Kasım'ın anlaşmayı reddeden açıklamalar yaptığını söyledi.

Kaynak, Hizbullah'ın itirazlarını daha sakin ve kurumsal yöntemlerle dile getirmesi gerektiğini savunarak, bunun yerine hareketin İslamabad'da imzalanan İran-ABD Mutabakat Muhtırası'nı savunduğunu ve Cumhurbaşkanı Avn ile Başbakan Selam'ı bu süreci engellemekle suçladığını ifade etti.

Ayrıca Hizbullah'ın alışılmadık sertlikte bir dil kullandığını, medya üzerinden geniş çaplı ihanet suçlamaları ve tehdit kampanyası yürüttüğünü, Beyrut merkezinde anlaşmayı protesto gösterileri düzenlediğini ve İran-ABD mutabakatının Lübnan'ın işgalden kurtulmasının tek yolu olduğunu ileri sürdüğünü söyledi.

"İran'ı Lübnan denkleminden çıkarma" hedefi

Kaynağa göre Hizbullah'ın Çerçeve Anlaşması'na yönelik saldırılarının temelinde, İran'ın Lübnan dosyasından güvenlik ve askeri açıdan dışlanmasına karşı çıkması bulunuyor.

Kaynak, Hizbullah'ın yürüttüğü kampanyayı, bu kez askeri değil siyasi nitelikte olan "2 Mart sürecine" benzetti. Ayrıca Naim Kasım'ın, Meclis Başkanı Nebi Berri'ye İran'a askeri destek vermeyeceğine dair verdiği söze rağmen, İran'ın dini lideri Ali Hamaney'in öldürülmesine misilleme olarak İsrail'e altı roket fırlatılmasına siyasi destek verdiğini öne sürdü.

Kaynak ayrıca Kasım'a, "Diyalog çağrısını nasıl hayata geçirecek? Milletvekili Hasan Fadlallah'ın Çerçeve Anlaşması'na karşı iç savaş tehdidinde bulunmasıyla bu çağrı nasıl bağdaşabilir?" sorularını yöneltti.

Kaynağa göre Hizbullah, diyalog çağrısını ancak karşı tarafın kendi şartlarını kabul etmesi temelinde yapıyor ve bunların başında İsrail ile doğrudan müzakerelerin reddedilmesi geliyor. Kasım'ın uzlaşı aramak yerine siyasi gerilimi daha da tırmandırdığı ve farklı görüşte olanları ihanetle suçladığı öne sürülüyor.

Lübnan'da iç barış vurgusu

Kaynak, Hizbullah'ın söylemine rağmen Lübnan'daki siyasi aktörlerin büyük çoğunluğunun iç savaşa sürüklenmeyi kesin biçimde reddettiğini söyledi.

Ülkedeki geniş kesimlerin iç barışa bağlı olduğunu belirten kaynak, geçmişte yaşanan iç çatışmaların ve dış güçlerin Lübnan topraklarında yürüttüğü savaşların toplumda derin izler bıraktığını, bu nedenle yeni bir iç savaş çağrısının karşılık bulmayacağını ifade etti.

Öte yandan İran'ın Çerçeve Anlaşması hakkında henüz resmi bir açıklama yapmadığına dikkat çeken kaynak, Tahran'ın kampanyayı bilinçli şekilde Hizbullah'a bırakıp bırakmadığını ve bunun Lübnan'ın İran'ın Beyrut Büyükelçisi Muhammed Rıza Şeybani'nin güven mektubunu geri çekmesini sağlamaya yönelik bir baskı olup olmadığını sorguladı.

Kaynağa göre tüm bu süreçte en önemli güvence yine Meclis Başkanı Nebi Berri olarak görülüyor. Her ne kadar Çerçeve Anlaşması konusunda hükümetle görüş ayrılığı bulunsa da, Berri'nin siyasi anlaşmazlıkların sokağa taşınmasını önleyen en önemli isim olduğu değerlendiriliyor.

Kaynak, Berri'nin daha önce de Hizbullah'ın sokağı kullanarak Başbakan Nevaf Selam hükümetini düşürmesini engellediğini belirterek, Lübnan'da mezhepsel çatışmanın önlenmesinin aşılmaması gereken kırmızı çizgi olmaya devam ettiğini vurguladı.