Cumhuriyetçilerin önde gelen başkan adayları Ukrayna'yı desteklemekten neden uzaklaşıyor?

Eğer başkanlık yarışını Trump ya da DeSantis kazanırsa, Ukrayna büyük bir müttefikini kaybedecek

Trump ve DeSantis’in, Beyaz Saray Kovid-19 ile Mücadele Görev Gücü Koordinatörü Doktor Birx ile yaptıkları görüşmeden bir kare, 28 Nisan 2020 (AFP)
Trump ve DeSantis’in, Beyaz Saray Kovid-19 ile Mücadele Görev Gücü Koordinatörü Doktor Birx ile yaptıkları görüşmeden bir kare, 28 Nisan 2020 (AFP)
TT

Cumhuriyetçilerin önde gelen başkan adayları Ukrayna'yı desteklemekten neden uzaklaşıyor?

Trump ve DeSantis’in, Beyaz Saray Kovid-19 ile Mücadele Görev Gücü Koordinatörü Doktor Birx ile yaptıkları görüşmeden bir kare, 28 Nisan 2020 (AFP)
Trump ve DeSantis’in, Beyaz Saray Kovid-19 ile Mücadele Görev Gücü Koordinatörü Doktor Birx ile yaptıkları görüşmeden bir kare, 28 Nisan 2020 (AFP)

Tarık eş-Şami
ABD’de 2024 yılında yapılması planlanan başkanlık seçimi için mevcut ve müstakbel Cumhuriyetçi adayların çoğunluğu Rusya'ya karşı savaşında Ukrayna'yı desteklese de, Cumhuriyetçi adayların öne çıkan isimleri; eski Başkan Donald Trump ve baş rakibi Florida Valisi Ron DeSantis, Cumhuriyetçilerin ‘ABD’nin düşmanları’ ile savaşan müttefiklerine yönelik kucaklayıcı geleneği reddediyorlar. Peki bunun sebebi ne? Bu tutum, seçimlerde daha fazla destek kazanmalarını sağlar mı?

Farklı yönelimler
ABD’nin önceki başkanı Donald Trump'ın bu ay Fox News sunucusu Sean Hannity’e verdiği bir röportajda, tekrar tekrar Rusya ile Ukrayna'nın belirli bölgelerini kontrol etmesine izin verecek bir anlaşmayı müzakere edeceğini söyledi. Ardından, Fox News sunucusu Tucker Carlson'ın başkan aday adayları arasında yaptığı bir ankette yer alan sorulara verdiği bir yanıtta, Ukrayna'da Rusya'ya karşı çıkmanın ABD’nin değil Avrupa için hayati bir stratejik çıkar meselesi olduğunu, bu yüzden de Avrupa’nın Kiev’e ABD’den çok daha fazla ya da eşit ödeme yapması gerektiğini belirtti. Trump’ın bu açıklamalarla ortaya koyduğu Ukrayna savaşına ilişkin tutumları kimseyi şaşırtmadı. Ancak gerçek sürpriz, 2024’teki başkanlık seçimleri için Cumhuriyetçi Parti’den aday adayı olması beklenen Florida Valisi Ron DeSantis'ten geldi. DeSantis, ‘ABD'nin Rusya'ya karşı Ukrayna'ya vermeyi sürdürdüğü desteğin ABD için hayati bir ulusal çıkar olmadığını’ söyledi.
Açıklamasında, ABD'nin sınır ve enerji güvenliği, ordunun hazırlık durumunu yükseltme, Çin'in ekonomik, kültürel ve askeri gücünün kontrolü gibi hayati ulusal çıkarlarını ilgilendiren öncelikli sorunları olduğunu söyleyen DeSantis, “Ukrayna ile Rusya arasındaki toprak anlaşmazlığına daha fazla karışmak bunlardan biri değil” dedi.

Şaşırtıcı değişim
Fox News sunucusu Carlson'ın sorularını yanıtlayan DeSantis, Biden’ın Ukrayna’ya yardım etme taahhüdünü ABD’nin öncelikli sorunlarından uzaklaşma amaçlı olduğunu, ancak asıl amacın barış olması gerektiği eleştirisinde bulundu. Ukrayna'ya gelişmiş silahlar temin etmenin ABD'yi çatışmanın içine sürükleyeceğini söyleyen DeSantis, “Bu da bizi dünyanın en büyük iki nükleer gücü arasındaki sıcak savaşa yaklaştıracaktır” şeklinde konuştu.
Ancak 2017 yılında Rusya'ya karşı katı tutumuyla bilinen eski Başkan Ronald Reagan’ın ekolünden geldiğini söyleyen DeSantis'in tutumundaki bu değişiklik şaşırtıcıydı. DeSantis, 2014 yılında ise dönemin ABD Başkanı Barack Obama'yı, Rusya'nın Kırım'ı ilhakından sonra Ukrayna'ya yardım etmediği için eleştirmiş ve bunu ‘ölümcül bir hata’ olarak nitelendirmişti. O dönemde ABD Kongresi üyesi olan DeSantis, Kongre’deki bir oylamada Rus yetkililere karşı yaptırım uygulanması ve Ukrayna'ya ekonomik yardım sağlanması yönünde oy kullandı. Hatta Rusya ordusu Ukrayna topraklarından tamamen ayrılana kadar Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’nın (NPT) uygulanmasını engelleyecek bir Savunma Yasası değişikliğini de destekledi.

Trump ve DeSantis'in Ukrayna’ya destek verilmesine karşı olmaları ne anlama geliyor?
Bununla birlikte, anketin sonuçları, Ukrayna'ya destek konusunda Cumhuriyetçi Parti içindeki bölünme durumunu ortaya çıkarırken, geri kalan potansiyel başkan adaylarının Kiev'i destekleyen konumları için onaylanması göz önüne alındığında.
Fox News sunucu Carlson'ın diğer Cumhuriyetçilerle de yaptığı röportajlar, başkanlık seçimlerine girmesi olası diğer aday adaylarının Kiev'i desteklemesinden ötürü Ukrayna'ya verilen destek konusunda Cumhuriyetçi Parti içinde bir bölünme olduğunu ortaya çıkardı. Trump ve DeSantis'in Ukrayna’ya destek verilmesine karşı olmaları, ikisinden birinin başkanlık yarışını kazanması ve ABD başkanı olması halinde Ukrayna'ya verilen desteğin geleceğine ilişkin soruları gündeme getirdiği için özel bir önem taşıyor. İkisinden birinin seçilmesini olası kılan ise Trump ve DeSantis'in destekçilerinin 2024 başkanlık seçimlerinde Cumhuriyetçi seçmenin yüzde 75'inden fazlasını oluşturması. Bu da eski Başkan George W. Bush'un Irak ve Afganistan'daki savaşlarda neo-muhafazakarların tutumlarının tamamen farklı olduğu bir dönemde dayattığı müdahaleci yaklaşımdan tamamen uzaklaşmaya işaret ediyor.
ABD Kongresi’nin 2022 yılında Ukrayna’ya Ukrayna'nın savaş öncesi gayri safi yurtiçin hasılasının (GSYİH) yarısından fazlasına eş değer bir meblağ olan 112 milyar doların üzerinde askeri ve askeri olmayan yardımı onaylamasıyla ABD, Ukrayna'ya askeri, ekonomik ve insani yardımın önde sağlayıcısı oldu ve olmaya devam ediyor. Sorumlu Federal Bütçe Komitesi'nin (CRFB) bir raporuna göre 112 milyar dolar, savunma alanına 67 milyar dolar, insani ve ekonomik yardıma 46 milyar dolar olarak dağılıyor. Ancak Kongre’deki bölünmüşlük ve Trump ile DeSantis'in Kiev’e ‘açık çek’ vermeyi reddeden tutumları çerçevesinde ve ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Kevin McCarthy’nin geçtiğimiz Ekim ayında, Cumhuriyetçi Parti’nin Temsilciler Meclisi'nde çoğunluğu elde etmesi halinde Cumhuriyetçilerin Ukrayna'ya açık çek vermeyeceğini söylemesinden sonra başka bir yardım paketinin Cumhuriyetçilerin liderliğindeki Temsilciler Meclisi'nden geçip geçemeyeceği ise belirsiz.

Diğer isimlerin tutumları
Mevcut ve potansiyel diğer adaylar, daha fazla adayın yarışa girmesiyle ve önümüzdeki aylarda seçim yarışı daha da kızıştıkça, özellikle de bazı ağır isimler henüz seçim sahasına inmediklerinden, hepsi Trump ile tezat gösterdiklerinden ve DeSantis gibi Trump ile uyumlu tutumlar sergilemediklerinden Kongre'de Ukrayna yanlısı bir atmosfer yaratılmasında rol oynayabilirler. Eski Başkan Yardımcısı Mike Pence, Carlson'ın anketi çerçevesinde sorularına verdiği yanıtlardan birinde, “Düşmanlarımızla savaşanları destekleyerek onlarla savaşmak zorunda kalmadığımızı söyleyip Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin için bahaneler üretenlerin Cumhuriyetçi Parti'de yeri yok” ifadelerini kullandı. ABD'nin eski Birleşmiş Milletler (BM) Büyükelçisi Nikki Haley ise Ukrayna'ya yardım etmenin ABD'nin ulusal çıkarı olduğunu, çünkü Rusya kazanırsa Ukrayna'da duracağını düşünmek için hiçbir neden olmadığını’ söyledi. Potansiyel adaylardan biri olan Cumhuriyetçi Senatör Tim Scott, “Rusya ordusunu küçük düşürmenin ABD’nin hayati ulusal çıkarına olduğunu’ kaydetti. Bir diğer potansiyel aday eski New Jersey Valisi Chris Christie, savaşı ‘Rusya'nın müttefiki olan Çin'in ABD'ye karşı yürüttüğü bir vekalet savaşı’ olarak nitelendirdi.
Önceki tutumu nedeniyle görüşleri özel bir önem taşıyan eski Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ise bu hafta Twitter hesabından paylaştığı bir tweette, Ukrayna’nın Putin’in işgalini sona erdirmesine yardım etmenin ekonomisi ve ulusal güvenliği için kesinlikle ABD’nin hayati çıkarı olduğuna inandığını ifade etti. Pompeo, “Çünkü Putin'in zaferi sadece Çin Komünist Partisi'ni güçlendirecek” diye ekledi.
Öte yandan New Hampshire Valisi Chris Sununu, Trump ve DeSantis'in görüşlerini de eleştirdi. Sununu, kaleme aldığı bir makalede, ABD’nin Ukrayna’ya yardım etmesine karşı çıkmanın uygulanabilir bir dış politika olmadığını, çünkü Ukrayna'yı terk etmenin ABD'nin içeride ve dışarıda çeşitli çıkarları olduğundan olumsuz bir olaylar zincirinin başlamasına yol açacağını yazdı. Eski Arkansas Valisi Asa Hutchinson da Sununu’ya katılarak, “ABD, Ukrayna'nın tökezlemesine izin verirse bu, ABD’nin NATO’daki müttefiklerini, burunlarının dibindeki düşman bir Rusya ile karşı karşıya bırakır” dedi.
Potansiyel adayların yanı sıra ABD Senatosu Azınlık Lideri Cumhuriyetçi Mitch McConnell ve Senatör Marco Rubio ve Senatör Lindsey Graham gibi Kongre’deki Cumhuriyetçilerin önde gelen isimlerinin çoğu, Ukrayna savaşını, ‘İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra uluslararası güvenlik çerçevesini savunma savaşı’ olarak tanımlıyorlar.

Trump ve DeSantis'in muhalefetinin nedeni
Ancak Kongre’deki etkili çoğunluğun ve potansiyel adayların büyük bir bölümünün Ukrayna'nın desteklenmeye devam edilmesini vurgulamasına rağmen Trump ve DeSantis’in Ukrayna'ya verilen desteğe karşı olmaları, doğrudan kamuoyundaki halk tabanı ile Cumhuriyetçi Parti arasındaki kaymadan kaynaklanıyor. Pew Araştırma Merkezi tarafından geçtiğimiz ocak ayında yapılan bir anket, Cumhuriyetçi ve Cumhuriyetçi eğilimli bağımsız seçmenlerin yüzde 40'ının ABD'nin Ukrayna'ya çok fazla destek sağladığına inandığını gösterdi. Ankete göre seçmenlerin sadece yüzde 17'si ABD'nin yeterince çaba göstermediğini düşünüyor.
Başka anketler de Cumhuriyetçilerin Ukrayna’ya verilen desteğe karşı benzer eğilimlere sahip olduklarını ortaya koydu. Associated Press’e (AP) göre 2022 yılının mayıs ayında yapılan bir ankette Cumhuriyetçilerin yüzde 53'ü Ukrayna'ya silah sağlanmasını desteklerken anketine göre bu sayı 2023 yılının ocak ayında yüzde 39'a geriledi. Bunun yanında 2022’nin mayıs ayındaki bir ankete göre Cumhuriyetçilerin yüzde 28'i Ukrayna'ya doğrudan mali yardımı desteklerken, 2023'ün ocak ayında yalnızca yüzde 21'i desteklemeye devam ettiklerini söyledi.

Parti tabanının yatıştırılması
Şarku’l Avsat’ın The Atlantic gazetesinden aktardığı habere göre Cumhuriyetçi Parti tabanının çekirdeğini oluşturan MAGA (Make America Great Again / Amerika'yı yeniden büyük yap) seçmeninin büyük çoğunluğu Fox News’ta yayınlanan Carlson Show'un düzenli izleyicileri. Carlson’ın anketi, adaylar için bir tür erken münazara fırsatı oldu. Bu yüzden DeSantis, şuan Trump'ı destekleyen MAGA seçmenini kendine çekmek amacıyla bir izolasyonist gibi konuşmak istedi. Bunu özellikle de bir sonraki karşılamaları yalnızca yarışın sonunda olabileceğinden yaptı. Bu yüzden Cumhuriyetçi tabanın isteklerine uygun bazı tutumlara sahip olmak onun için en iyisi olabilir.
Bundan dolayı Trump, DeSantis'in açıklamalarını eleştirerek, Iowa'ya yaptığı bir kampanya gezisinin ardından beraberindeki gazetecilere, Florida Valisi’nin kendisini taklit ettiğini ve yolunu izlediğini söyledi. Trump, bu yüzden DeSantis'in önceki tutumlarına kıyasla tam bir değişikliğin gözlemlendiğini de sözlerine ekledi. Cumhuriyetçi Senatör John Cornyn ise Politico dergisine yaptığı açıklamada, DeSantis'in tutumlarının onu seçim kaygılarını güvenlik faktörleri pahasına dile getirmeye itmiş olabileceğine inandığını söyledi.
Tüm bunlara karşın DeSantis, bu yolda tek başına ilerliyor gibi görünmüyor. Senatör Josh Hawley ve Temsilciler Meclisi Başkanı Kevin McCarthy gibi bazı Cumhuriyetçi isimler de enflasyon oranlarını artırabileceği ve ABD'nin Pekin'in Tayvan'a karşı başlatması muhtemel savaşı püskürtme yeteneğini zayıflatabileceğini söyleyerek Ukrayna'ya çok fazla yardım yapılmaması konusunda uyardılar.
Muhafazakarlar ise ABD'nin dikkatini Avrupa'dan Çin'e karşı savaşmaya odaklamasını istiyorlar. ABD Savunma Bakanlığı’nın (Pentagon) eski üst düzey yetkililerinden Elbridge Colby, DeSantis'in Çin ve sınırlardaki uyuşturucu kaçakçılığı gibi ABD’nin şu an karşı karşıya olduğu büyük tehditlere öncelik vermekte haklı olduğunu söyledi. Ukrayna meselesinin, ABD’nin dikkatini bu büyük sorunlardan uzaklaştırdığına inandığını ifade eden Colby, bir süre tarafsız kaldıktan sonra ABD’yi Birinci Dünya Savaşı'na sürükleyen Başkan Woodrow Wilson'ın ‘ilerici radikalizm’ yaklaşımına karşı olduğunu belirterek “Daha önce felakete neden olan bir politika bugün izlenirse yine felaket olur” dedi.

Cumhuriyetçiler arasındaki bölünme gelecek için ne anlama geliyor?
Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Michael McCaul gibi Temsilciler Meclisi’ndeki üst düzey Cumhuriyetçiler, Biden yönetiminin Ukrayna'ya daha fazla askeri yardım sağlaması gerektiğini, Matt Gaetz gibi Trump yanlısı Temsilciler Meclisi üyeleri ise içeriye daha fazla kaynak yönlendirilmesi gerektiğini savunuyorlar.
Cumhuriyetçilerden bazılarının duyduğu endişelerin ileride Kongre’nin desteğinde bir gerilemeye dönüşüp dönüşmeyeceği ise merak konusu olmaya devam ediyor. Kongre, geçtiğimiz aralık ayında bazı Cumhuriyetçilerin ret oyuna rağmen yıllık ödenek tasarıları çerçevesinde Ukrayna'ya yapılacak 45 milyar dolarlık yardımı onayladı. Geçtiğimiz mayıs ayında ise Temsilciler Meclisi’nin 57 üyesi, Ukrayna'ya yardım konusundaki başka bir yasa tasarısına karşı oy kullandılar. Fakat Cumhuriyetçilerin bir bölümü, Ukrayna’ya yapılan yardımlara karşı çıkmaya devam etmesi halinde ABD’nin Ukrayna’ya yönelik yardımları tehlikeye girebilir. Aynı zamanda  Temsilciler Meclisi Başkanı McCarthy'nin Temsilciler Meclisi’nin daha muhafazakar üyelerine karşısında geri adım atmaya ne kadar istekli olduğuyla yakından ilişkili olacak.
Başkan Joe Biden'ın geçtiğimiz yıldan bu yana Ukrayna'ya verdiği destekte herhangi bir değişiklik olmamasına ve savaşın devam etmesiyle Ukrayna'nın Rusya'ya karşı aldığı en önemli destek olmasına rağmen 2024 başkanlık seçimlerini izolasyonist bir Cumhuriyetçinin kazanması halinde Ukrayna, büyük bir müttefikini kaybedecek.



Trump, Türkiye'ye F-35 uçaklarının satışını değerlendireceklerini teyit etti

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ABD Başkanı Trump, dün NATO Zirvesi kapsamında Ankara’daki Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde düzenlenen karşılama töreninde (AFP)
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ABD Başkanı Trump, dün NATO Zirvesi kapsamında Ankara’daki Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde düzenlenen karşılama töreninde (AFP)
TT

Trump, Türkiye'ye F-35 uçaklarının satışını değerlendireceklerini teyit etti

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ABD Başkanı Trump, dün NATO Zirvesi kapsamında Ankara’daki Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde düzenlenen karşılama töreninde (AFP)
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ABD Başkanı Trump, dün NATO Zirvesi kapsamında Ankara’daki Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde düzenlenen karşılama töreninde (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump dün NATO Zirvesi’ne katılmak üzere geldiği Ankara’da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yaptığı görüşmede, Washington'ın Türkiye'ye F-35 savaş uçağı satışını değerlendireceğini teyit etti. Türkiye, Rusya yapımı hava savunma sistemi satın alması nedeniyle bu gelişmiş savaş uçağı programından çıkarılmıştı.

Trump, NATO Zirvesi için başkent Ankara’ya gelişinde “Bu alacağımız bir karar... İnanılmaz bir uçak, açık ara en iyi uçak ve kesinlikle göz önünde bulunduracağımız bir konu” dedi.

Trump ayrıca ABD'nin Türkiye'nin Rusya yapımı S-400 hava savunma sistemini satın alması nedeniyle ‘ABD’nin Düşmanlarına Yaptırımlarla Karşı Koyma Yasası’ (CAATSA) kapsamında Türkiye'ye uygulanan yaptırımları kaldıracağını da açıkladı.

Trump öte yandan NATO üyesi Avrupa ülkelerinin İran’daki savaşa dair tutumlarını bir kez daha eleştirdi. Bu ülkelerin güvenliğine milyarlarca dolar harcadıklarını ve İran konusunda destek istemediklerini, ancak Hürmüz Boğazı meselesinde de bu ülkelerin yardımdan çekindiğini vurgulayan Trump, “Hiçbir yardım istemiyorduk, bir anlamda insanları sınıyordum. Bizi destekleyip desteklemeyeceklerini görmek istiyordum. Çünkü ben her zaman onlara yardım ettiğimizi söyledim, ama aynısını yapıp yapmayacaklarından emin değilim.”


Bağdat… ABD-İran çatışmasının yeni sahnesi

(foto altı) ABD ile son savaşta İran’ın yanında yer alan Iraklı milis grupları (Halk Seferberlik Güçleri medyası)
(foto altı) ABD ile son savaşta İran’ın yanında yer alan Iraklı milis grupları (Halk Seferberlik Güçleri medyası)
TT

Bağdat… ABD-İran çatışmasının yeni sahnesi

(foto altı) ABD ile son savaşta İran’ın yanında yer alan Iraklı milis grupları (Halk Seferberlik Güçleri medyası)
(foto altı) ABD ile son savaşta İran’ın yanında yer alan Iraklı milis grupları (Halk Seferberlik Güçleri medyası)

14 Mayıs 2026’da parlamentodan güvenoyu almasının üzerinden bir aydan fazla süre geçmesine rağmen, Ali ez-Zeydi hükümeti henüz tam olarak kurulamadı. Aralarında Irak devlet yapısında merkezi bir konuma sahip olan İçişleri ve Savunma bakanlıklarının da bulunduğu yaklaşık 10 bakanlık koltuğuna yönelik belirsizlik sürüyor.

Hükümetlerin genellikle partiler, parlamenter bloklar, nüfuz ağları ve bölgesel güçler arasındaki uzun müzakerelerin ardından kurulduğu bir ülkede bu yavaşlık tanıdık gelebilir; ancak bu izlenim sadece görünürde geçerlidir. Kabine oluşumunun tamamlanamamış olması, yalnızca makam paylaşımlarına bağlı alışılagelmiş zorlukları yansıtmıyor; her şeyden önce Ali ez-Zeydi’nin iktidara gelmesini sağlayan uzlaşıların henüz gerçek bir hükümet dengesi üretemediğini ortaya koyuyor.

Bu durum, başbakanın parlamenter meşruiyete sahip olmasına rağmen yürütme organı üzerinde tam bir kontrole sahip olamadığına işaret ediyor. Hukuken mevcut olan hükümet, siyasi olarak eksik kalmaya devam ediyor. Bu aşamada temel mesele, kabinenin tamamlanmasından ziyade, ez-Zeydi’ye siyasi, ekonomik ve güvenlik programını uygulaması için ne kadarlık bir hareket alanı tanınacağı olarak öne çıkıyor.

Ali ez-Zeydi’nin, Şii kampı içindeki ana güçlerin vardığı bir uzlaşmanın sadece yöneticisi mi olacağı, yoksa bu uzlaşmayı kademeli olarak gerçek bir siyasi eylem aracına dönüştürerek Irak devletinin inisiyatif alma kabiliyetini yeniden kazanmasını mı sağlayacağı sorusu geçerliliğini koruyor.

fefr
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, 16 Haziran 2026’da Bağdat’ta ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack ile yaptığı görüşme sırasında (Hükümet basın ofisi)

Bu bağlamda, Ali ez-Zeydi’nin temmuz ortasında Washington’a yapması planlanan ziyaret ayrı bir önem kazanıyor. Bu temas, geleneksel bir diplomatik ziyaret olmanın çok ötesinde anlamlar taşıyor. Tartışılacağı açıklanan ekonomi, enerji ve güvenlik dosyalarının yanı sıra bu ziyaret, ez-Zeydi’nin başbakanlık döneminin ilk gerçek sınavı olacak. Ziyaret aynı zamanda ez-Zeydi’nin uluslararası meşruiyetini güçlendirme, kendisini iktidara getiren siyasi güçler karşısındaki bağımsızlık payını artırma ve Washington’ın Irak’taki önceliklerinin değiştiği bir dönemde ABD yönetimiyle ilişkilerinin niteliğini belirleme kapasitesini değerlendirme fırsatı sunacak.

Irak yeni bir bölgesel denklemde

Tahran’ın bölgedeki bazı güç dengelerini değiştiren ve Hürmüz Boğazı’nda seyrüseferi engelleyerek ‘kontrol hakkı’ olarak adlandırdığı statüyü dayatmasıyla uluslararası hukuka endişe verici bir boyut kazandıran stratejik hamlesi, pek çok kesimin dikkatini çekti.

Washington ile Tahran arasında varılan geçici anlaşma, ateşkesi ve gelecekteki müzakerelerin yeni bir safhaya geçmesini sağladı. Bu anlaşmanın, kısa vadede doğrudan bir askeri çatışma olasılığını azaltması muhtemel görünse de, Ortadoğu’da ABD ile İran arasında derin görüş ayrılıklarının sürdüğü temel dosyaların hiçbirini çözüme kavuşturmuyor. Aksine iki güç arasındaki rekabetin, çıkarlarının kesişmeye devam ettiği ve Irak’ın başını çektiği diğer sahalara kayma eğiliminde olduğu gözleniyor.

Bağdat açısından bu gelişme açık bir paradoks barındırıyor. Bir yandan Washington ile Tahran arasındaki nispi yumuşama, ez-Zeydi hükümetine bölgesel bir gerilimin yansımalarını doğrudan üstlenmek zorunda kalmadan reformlarını sürdürmesi için ek bir hareket alanı sağlayabilir. Diğer yandan ise aynı yumuşama, iki güç arasındaki rekabet sahasını Irak kurumlarının içerisine taşıyarak Irak devletini mücadelenin ana merkezi haline getirebilir.

Ayrıca Washington-Tahran anlaşması, Irak dosyasını diğer jeopolitik cephelerde de yeniden açıyor.

Körfez ülkelerinin özellikle Irak, Suriye ve Lübnan bağlamında bölgesel çıkarlarını pekiştirmeyi amaçlayan stratejilerini hızlandırması bekleniyor. Aynı zamanda Türkiye’nin, özellikle enerji ve lojistik bağlantı alanlarındaki jeopolitik stratejisi aracılığıyla Irak’taki konumunu güçlendirmeye çalışacağı öngörülüyor. Çin ve Rusya’nın ise Avrasya coğrafyasındaki Amerikan ve genel olarak Batı baskısına karşı ‘güney cephesi’ olarak gördükleri İran (Ukrayna’nın temsil ettiği batı cephesi ve Tayvan’ın temsil ettiği doğu cephesinin yanı sıra) ve çevresindeki etki alanlarında varlıklarını sabitlemeye çalışacakları tahmin ediliyor.

df
Başbakan Ali ez-Zeydi, 2026 yılının mayıs ayı ortasında Irak parlamentosunda hükümetinin oylaması sırasında (Hükümet basın ofisi)

Irak’ın, özellikle ekonomik yatırımları çekerek, bölgesel normalleşme ve entegrasyon sürecine daha fazla destek bularak bu yeni bölgesel nüfuz rekabetinden faydalanabilmesi gerekiyor.

Bu jeopolitik dönüşüm, Irak’ın Washington ile Tahran arasındaki mevcut rekabetteki konumuna kaçınılmaz olarak yansıyacaktır. Yaklaşık yirmi yıldır Irak siyasi sistemi muğlak bir denge üzerine kurulmuş durumdadır; ülke ne bir Amerikan mandası ne de tamamen İran’ın bir uydusudur. Aksine dış etkiler, yerel elitler, mezhepsel partiler, silahlı gruplar, kırılgan kurumlar ve rantçı ekonomi arasında kalıcı bir müzakere alanı teşkil etmektedir.

Bu model, kırılganlığına rağmen yıllarca nispi bir istikrar sağlamış olsa da, mevcut göstergeler sistemin bugün devletin ve kurumlarının pekişmesine doğru evrilmesi gereken yeni bir aşamaya girdiğine işaret ediyor.

ABD politikasında dönüşüm

Trump yönetiminin, Washington ile Tahran arasında doğrudan ya da dolaylı bir tür ortak yönetime dayanan ve geçtiğimiz yıllarda Irak dosyasını belirleyen zımni mantığı artık tamamen kabul etmeye niyetli olmadığı görülüyor.

Şu ana kadar verilen mesajlar, Irak devletinin kendi kurumlarının güçlendirilmesine dayanan uzun vadeli bir Amerikan nüfuzu tesis etme eğilimine işaret ediyor. Bu güçlendirmenin, teknokratik araçlar ve muhtemelen daha fazla ideolojik tarafsızlık yoluyla, özellikle ekonomik olmak üzere Irak'ın ulusal çıkarlarını İran nüfuzuna karşı üstün kılacağı öngörülüyor.

Amerikan yönetimi içindeki pek çok yetkilinin de bu yaklaşımı benimsediği anlaşılıyor; keza bu yetkililer, Irak devlet kurumlarının güvenilirlik ve etkinliklerini yeniden kazanması halinde, ülkenin İran desteğine olan bağımlılığından kademeli olarak kurtulabileceğini vurguluyor.

Eylül 2026 için planlanan Amerikan askeri çekilme tarihi yaklaşırken, yalnızca güvenlik odaklı bir yaklaşımın Irak’taki durumu çözmede yetersiz kaldığı görülüyor. Özellikle 2020’den bu yana silahlı grup liderlerine ve bunların örgütsel yapılarına yönelik tekrarlanan hedef alma operasyonlarının, güç dengelerinde gerçek bir değişim yaratmadığı dikkate alındığında bu durum daha net anlaşılıyor.

Bu yaklaşımın en önde gelen savunucuları arasında, bu stratejide özel bir konuma sahip olan Tom Barrack öne çıkıyor. ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Donald Trump’ın yakın kurmaylarından biri olan Barrack, aynı zamanda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yakın ilişkisiyle ve dönüşüm süreçlerinde merkezi (hatta otoriter) sistemlerin etkinliğinin en güçlü savunucularından biri olmasıyla tanınıyor; bugün kendisi Suriye ve Irak dosyalarındaki en etkili aktörlerden biri konumunda bulunuyor.

Barrack, Ortadoğu’da kalıcı bir nüfuzun, asgari düzeyde siyasi ve kurumsal meşruiyete sahip merkezi devletler olmadan kurulamayacağını savunan klasik ekole mensup. Bu doğrultuda Barrack, Suriye’de Şam’daki yeni yönetimle ilişkilerin normalleştirilmesi için pragmatik bir süreci desteklerken, Irak’ta ise Erbil’in önemini ve konumunu göz ardı etmeksizin Bağdat’ın rolünün güçlendirilmesine özel bir ilgi gösteriyor.

Son dönemde bazı dosyaların yeniden hareketlenmesini de bu sebeple okumak gerekiyor. Bağdat ile Erbil arasındaki gerilimi azaltma çabalara, Bağdat ile Şam arasında daha yakın bir koordinasyonu teşvik etme arzusu ve bazı bölgesel projelere gösterilen yeni ilgi, yalnızca diplomatik mülahazaları yansıtmıyor; aksine tüm bunlar, Irak devletinin bölgesel dengelerde merkezi bir aktör olarak rolünü kademeli olarak yeniden kazanmasını amaçlayan tek bir mantık çerçevesinde yer alıyor. Federal hükümet ile Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) arasındaki kronikleşmiş anlaşmazlıkların –ister bütçe, ister petrol ihracatı, ister enerji kaynaklarının yönetimi ya da yetki paylaşımı konusunda olsun– çözüme kavuşturulması, Bağdat’ın ve dolayısıyla bizzat Ali ez-Zeydi’nin konumunu güçlendirecektir.

rbrtb
Irak’ın petrol ihracatı, Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasından olumsuz etkilendi. (Reuters)

Aynı mantık Bağdat-Şam ilişkileri için de geçerlilik taşıyor. Amerikan makamlarının (Barrack’ın etkisiyle) bugün iki başkent arasında pragmatik bir koordinasyonu tercih ettiği görülüyor; bu durum Şam’daki yeni yönetime verilen bir destekten ziyade, bölgesel güvenlik açısından kritik önem kazanan bir sınır bölgesinde istikrarı sağlama arzusundan kaynaklanıyor.

Irak-Suriye sınırı, silahlı gruplarla mücadele, kaçakçılık ve yasa dışı geçiş ağlarına karşı stratejik bir önem taşımaya devam ediyor; ancak uygun siyasi koşullar sağlandığı takdirde, aynı zamanda ekonomik değişim ve enerji akışı için yeniden bir alan haline gelme potansiyeli de barındırıyor.

Bu bağlamda, Kerkük-Baniyas petrol boru hattının yeniden faaliyete geçirilmesi fikri ayrı bir önem kazanıyor. Bu proje, ekonomik boyutlarının ötesinde derin jeopolitik anlamlar da taşıyor; Irak’a petrolünü Akdeniz üzerinden ihraç etmesi için ek bir çıkış noktası sağlayarak, Körfez veya Türkiye üzerinden geçen mevcut hatlara olan bağımlılığını, kısmen de olsa, azaltmayı vaat ediyor.

Daha da önemlisi bu proje, Irak’ın Körfez, Arap Maşrıkı ve Akdeniz arasında bir köprü olma yönündeki tarihi rolüne geri dönüşünü somutlaştıracaktır. Bu proje tek başına Irak’ın ekonomik krizini çözmeye yetmeyecek olsa da, Irak’ın bölgesel ve uluslararası güçlerin çatıştığı bir arena olarak kalmak yerine, bölgesel dinamiklerin merkezinde yeniden konumlanma iradesini ifade ediyor.

Mali kısıtlamalar altında yönetim

Ancak bu vizyon, iç ekonomik durum göz önüne alındığında oldukça kırılgan bir yapıya sahip; keza Ali ez-Zeydi hükümeti, kötüleşen bir mali tablo devraldı. Özellikle Muhammed Şiya es-Sudani hükümeti döneminde olmak üzere son yıllarda biriken yükümlülükler neticesinde devletin hareket alanı büyük ölçüde daraldı. Kamu sektöründeki maaş yükü, sosyal harcamalar, iç borçlar ve çeşitli mali taahhütler artık devlet kaynaklarının önemli bir kısmını tüketiyor.

Buna ek olarak, petrol ihracatını çevreleyen zorluklar da duruma tuz biber ekiyor; Ceyhan Limanı üzerinden ihracatın yeniden başlatılması konusunda Türkiye ile yürütülen müzakerelerin henüz netleşmemiş olması, Irak’ı petrol gelirlerinin önemli bir kısmından mahrum bırakıyor. Bu kriz patlak vermeden önce, söz konusu hat üzerinden yapılan ihracat günde yüz binlerce varili buluyordu.

Dolayısıyla mevcut kriz, yalnızca geçici bir ekonomik konjonktürü veya dönemsel bir mali durumu yansıtmıyor; aksine Irak’ta 2003 sonrasında kurulan siyasi ve ekonomik modelin yapısal sınırlarını ifşa ediyor. Irak devleti zamanla petrol rantının yeniden dağıtıldığı devasa bir mekanizmaya dönüştü. Memur maaşları, emekli aylıkları, sosyal yardımlar, kamu ihaleleri, kamu iktisadi teşebbüsleri ve alt yüklenici ağları, siyasi ve toplumsal dengenin sağlandığı temel araçlar haline geldi.

Bu denklemde maaşların düzenli ödenmesinin güvence altına alınması, artık sadece mali yönetim ya da genel bütçeyle ilgili bir konu olmaktan çıkıp, bizzat siyasi sistemin istikrarını ilgilendiren hayati bir meseleye dönüştü. Yaklaşık 5 milyon kamu çalışanının yanı sıra milyonlarca emekli ve sosyal yardım programlarından yararlanan nüfus doğrudan genel bütçeye bağımlı durumda. Bu sistemde yaşanacak uzun vadeli herhangi bir aksama, geniş çaplı toplumsal patlamaları hızla tetikleyebilir ve halihazırda eş zamanlı çok sayıda siyasi meydan okumayla karşı karşıya olan bir hükümetin kırılganlığını daha da artırabilir.

dfevfrbf
 Irak’ın Tikrit kentinin kuzeybatısında, Irak’taki bir milis grubuna mensup savaşçıların fotoğrafı (Arşiv – Reuters)

Yürütme organının önündeki seçenekler ise oldukça sınırlı kalıyor; devlet tahvili ihracı geçici bir mali likidite sağlayabilir ancak derin yapısal aksaklıkları çözmeye yetmeyecektir. İç borçlanmaya başvurulması ise Irak ekonomisindeki mevcut likidite darlığı nedeniyle kısıtlı bir seçenek olarak duruyor.

Dünya Bankası veya Uluslararası Para Fonu’ndan (IMF) destek alma seçeneği geçerliliğini koruyor ancak bu durum; kamu iktisadi teşebbüslerinin reforme edilmesi, kamu harcamalarının rasyonelleştirilmesi, mali yönetimin iyileştirilmesi ve bazı devlet sübvansiyonlarının kademeli olarak azaltılması gibi katı şartları beraberinde getirecektir.

Bu önlemler uluslararası ortaklara güvence verilmesine katkı sağlayabilir, fakat buna karşılık, devletin halen en büyük işveren konumunda olduğu ve ekonomik krizlerin etkilerini emen temel güvenlik ağını oluşturduğu bir ülkede toplumsal hoşnutsuzluğu körükleme riski barındırıyor.

Milis grupları… Kurumsallaşma ve yeniden yapılanma arasında

Irak’taki ekonomik kriz, güvenlik meselesiyle yakından ilişkili. Zira devlet artık yalnızca petrol gelirlerini dağıtan rantçı bir yapı olmaktan çıkmış, devlet kurumlarının siyasi, idari, ekonomik ve askeri ağlarla iç içe geçtiği ve tamamının kamu rantından farklı derecelerde beslendiği bir alana dönüşmüştür. Bu doğrultuda silahlı gruplar, güçlerini artık sadece askeri kapasitelerinden değil, son yirmi yılda geçirdikleri ve onları parlamentoda, yürütme organında, kamu yönetimi mekanizmalarında, mali kaynaklarda, ekonomik şebekeler ile ofislerde, petrol şirketleriyle çalışmak üzere kurulan koruma bürolarında, medyada ve sosyal örgütlerde nüfuz sahibi kılan uzun bir kurumsallaşma sürecinden almaktadır. Buna, söz konusu yapıların bir kısmının DEAŞ’a karşı yürütülen savaş sırasında kazandığı ‘meşruiyet’ de eklenmektedir.

Dolayısıyla, bu yapıları devletin dışında duran sıradan silahlı gruplar olarak görmek, 2003 sonrasında şekillenen Irak gerçekliğini artık yansıtmamaktadır. Bu bağlamda, devlet ile silahlı gruplar arasındaki iç içe geçmişlik, kamu kurumlarına yönelik basit bir sızmanın ötesine geçerek bizzat devletin işleyiş tarzının bir parçası haline gelmiştir.

Bu gerçeklik, Batı literatüründe sıkça tekrarlanan bir başka basitleştirmenin de aşılmasını zorunlu kılmaktadır: Bu yapıları yalnızca ‘İran’ın kolları’ olarak nitelendirmek yetersizdir. Keza bu grupların tamamı Tahran’a aynı derecede yakın olmadığı gibi, onunla aynı düzeyde siyasi veya askeri bir bağa da sahip değildir. Bazıları önemli bir bağımsızlık alanına sahip olup önceliği Irak’a dair hesaplarına verirken, bazıları ise Tahran’ın bölgesel ağlarına daha entegre bir görünüm sergilemektedir. Bu nedenle, söz konusu yapıları doğrudan birer uzantı olarak indirgemek yerine ‘İran’a yakın Iraklı gruplar’ olarak tanımlamak daha isabetlidir. Çünkü bu indirgemeci yaklaşım, bu örgütlerin Irak toplumu ve devleti içinde geçirdiği dönüşümleri görünmez kılmaktadır.

Bu ayrım, silahlı grupların geleceğine dair bugün yürütülen tartışmaları anlamak açısından özel bir önem taşımaktadır. Zira bu yapıların bir kısmının kendi konumlarını kademeli olarak yeniden düzenlemeyi tartışmaya hazır olduğu görülüyor; hükümetle yürütülen mevcut müzakereler de silahların derhal bırakılmasından ziyade, bu örgütlerin Halk Seferberlik Güçleri (Haşdi Şabi) çatısı altındaki entegrasyonunun derinleştirilmesi ve siyasi faaliyet ile askeri komuta arasında daha net bir ayrım yapılması üzerinde yoğunlaşıyor.

Buna karşılık, başta Ketaib Hizbullah, Nüceba Hareketi ve Ketaib Seyyidü’ş-Şüheda olmak üzere diğer bazı örgütler, özerklik alanlarını daraltabilecek veya devletle olan ilişkilerini yeniden tanımlayacak herhangi bir sürece karşı daha mesafeli ve ihtiyatlı bir tutum sergiliyor.

Ancak asıl soru, siyasi ve askeri kanatlar arasında bir ayrım yapmanın ne kadar gerçekçi olduğuyla değil, bizzat devletin doğasıyla ilgilidir. Her ikisi de aynı kurumsal yapı içinde hareket ederken siyaset ile silahı birbirinden ayırmak gerçekten mümkün müdür? Artık devletin dışında yer almayan örgütler üzerinde, geleneksel silahsızlandırma ve yeniden entegrasyon modelleri uygulanabilir mi?

Bugün bu gruplar artık askeri cephaneliklerinden ziyade devlet içindeki konumlarını, kamu kaynaklarındaki paylarını, ekonomik ağlarını ve doğrudan ya da dolaylı olarak kendilerinin sağladığı iş, maaş, hizmet ve himayeye bağımlı hale gelen toplumsal tabanlarını savunuyorlar. Bu yapılara bağlı personel sayısının 200 bin ila 300 bin arasında değiştiği tahmin ediliyor ki bu rakam, aileleri de hesaba katıldığında milyonlarca Iraklının bu sisteme farklı derecelerde bağlandığı anlamına geliyor. Bu nedenle, bu yapıyı yeniden yapılandırmayı veya rolünü sınırlandırmayı amaçlayan herhangi bir proje, kendini son derece karmaşık bir denklemin karşısında bulacaktır: Silahların devlet tekelinde toplanmasını baskılayan Amerikan vizyonu, bölgesel caydırıcılık sisteminin bir parçasını korumaya çalışan İran nüfuzu ve bu grupların varlığının devamını kendi ekonomik ve siyasi konumlarının garantisi olarak gören geniş yerel çıkarlar.

Bu iç içe geçmişlik ışığında artık soru “Silahlı gruplar nasıl silahsızlandırılır?” değil, “Bir devlet nasıl yeniden inşa edilir?” sorusudur.

Güç dengesinde bir unsur olarak zaman

Bu kurumsal karmaşıklığa, genellikle önemi göz ardı edilen bir başka boyut daha ekleniyor: Zamanla olan ilişki. ABD genellikle, başkanlık dönemiyle sınırlı, hızlı sonuçlar aramaya odaklı ve yakın diplomatik takvimlerin belirlediği nispeten kısa vadeli bir siyasi zaman ufkuyla düşünür.

Buna karşılık, İran’a yakın Iraklı gruplar –tıpkı Tahran’ın kendisi gibi– tamamen farklı bir zaman ufku içinde hareket ederler. Bu yapılar nasıl bekleyeceklerini, kararları nasıl erteleyeceklerini, baskıları nasıl göğüsleyeceklerini bilir; arabuluculuk süreçlerini çoğaltır ve zamanın kendisini siyasi bir kaynağa dönüştürürler.

Irak’ta zaman, kendi başına güç dengesinin unsurlarından birini oluşturur. En köklü aktörler; hükümetlerin değişmesine, uluslararası yaptırımlara, siyasi dengelerin kaymasına ve bölgesel krizlere karşı nasıl direneceğini bilenlerdir.

g fg bf
Halk Seferberlik Güçleri mensuplarının tatbikatlarından (Halk Seferberlik Güçleri Medya Merkezi)

Uzun vadeli zaman mantığıyla hareket edebilme yeteneği, güvenlik alanını yeniden yapılandırmaya yönelik birbirini izleyen girişimlerin neden mütevazı sonuçlar verdiğini de açıklamaktadır. Zira yerel güçler, uluslararası güç dengelerinin, Irak’ın iç dengelerine kıyasla çok daha hızlı değiştiğinin bilincindedir. Bu zamansal farklılıklar aynı zamanda, İran, ABD ve İsrail arasındaki son savaşın Irak siyasi sahnesinin önemli bir kesiminde nasıl algılandığını anlamaya da yardımcı olmaktadır.

Geniş bir siyasi aktör kitlesinde, İran’ın bu çatışmadan siyasi açıdan daha da güçlenerek çıktığı inancı kademeli olarak yerleşti. Bu durum, Tahran’ın kayıplar vermediği veya büyük bir baskıya maruz kalmadığı anlamına gelmiyor; aksine, sadece İran rejiminin çökmediğini ve bölgesel denklemin dışına itilemediğini gösteriyor. Birçok müttefiki için İran’ın sadece ayakta kalabilmiş olması bile bir tür ‘siyasi zafer’ teşkil etti.

Bu okuma, Tahran’a en yakın Iraklı grupların davranışlarını doğrudan etkiliyor. Bu grupların birçoğu bugün şu basit soruyu soruyor: Eğer İran kendi bölgesel kapasitesini korumayı başardıysa, Irak’taki gruplar neden taviz versin?

Yeni bir Amerikan doktrini mi var?

Sonuç olarak, mevcut aşama henüz Irak’a yönelik net hatlarla belirlenmiş yeni bir Amerikan doktrininin şekillendiğini söylemeye izin vermiyor. Ancak bir dizi gösterge, Amerikan yönetiminin bir kesiminin artık İran nüfuzunu sınırlamanın yolunun Tahran ile doğrudan karşı karşıya gelmekten değil, Irak devletinin güvenilirliğini ve iş yapma kabiliyetini kademeli olarak güçlendirmekten geçtiğine inandığına işaret ediyor.

Öte yandan bu yaklaşım, Irak’ın yukarıda zikredilen gerçekliğine çarpmaktadır. Zira ABD, İran ve Irak’ın her biri farklı bir zaman ritmine göre hareket etmektedir.

Bu tabloda Ali ez-Zeydi, eş zamanlı bir dizi sınamayla karşı karşıya kalacaktır. Ez-Zeydi, tüm bunlar yaşanırken içsel bir kutuplaşmaya yol açmaksızın; kamu maliyesinde dengeyi yeniden kurmak, mevcut siyasi uzlaşıları korumak, devlet ile silahlı gruplar arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlamak, Bağdat’ın hem Erbil hem de Şam ile ilişkilerini dengelemek ve Washington ile yapıcı bir diyalog sürdürmek için çalışmak zorundadır.

Bu nedenle yeni hükümetin bugünkü temel sınavı, ülkenin işlerini yönetmedeki başarısından ziyade; Irak’ın, kendisine nispi bir istikrar sağlayan mevcut siyasi dengeler içinde daha güvenilir bir devleti yeniden inşa edip edemeyeceğini görmektir.

Reform ile statüko, devlet otoritesi ile nüfuz ve tahakküm ağlarının gücü, ulusal ritimler ile farklı bölgesel dinamikler arasında kalan bu sınır çizgisinde, muhtemelen Irak’ın önümüzdeki yıllardaki siyasi geleceği de tayin edilmiş olacaktır.


Lübnan ordusu yakında ABD gözetiminde iki pilot bölgede konuşlanacak

Beyrut'taki Refik Hariri Uluslararası Havalimanı yolunda "Önce Lübnan" sloganını taşıyan afişler görülüyor. (AP)
Beyrut'taki Refik Hariri Uluslararası Havalimanı yolunda "Önce Lübnan" sloganını taşıyan afişler görülüyor. (AP)
TT

Lübnan ordusu yakında ABD gözetiminde iki pilot bölgede konuşlanacak

Beyrut'taki Refik Hariri Uluslararası Havalimanı yolunda "Önce Lübnan" sloganını taşıyan afişler görülüyor. (AP)
Beyrut'taki Refik Hariri Uluslararası Havalimanı yolunda "Önce Lübnan" sloganını taşıyan afişler görülüyor. (AP)

Lübnan, ABD'nin arabuluculuğunda İsrail ile imzaladığı “Çerçeve Anlaşması” sonrasında, önceki dönemden farklı yeni bir siyasi ve güvenlik sürecine girmeye hazırlanıyor. Bu kapsamda Lübnan ordusunun önümüzdeki saatlerde Bint Cubeyl ilçesine bağlı Frun ile Nebatiye ilçesine bağlı Batı Zutar (Zoutr el-Gharbiye) beldelerinde konuşlanması bekleniyor. Her iki bölge de İsrail'in güvenlik kuşağı olarak gördüğü ve "Sarı Hat" olarak adlandırılan hattın dışında yer alıyor. İsrail, Hizbullah'ın silahsızlandırılması gerçekleşmeden bu güvenlik kuşağından çekilmeyeceğini belirtiyor.

Ordunun konuşlandırılması, ABD ordusuna bağlı gözlemcilerin denetiminde gerçekleştirilecek. Bu gelişme, Washington ile Tahran arasında, Pakistan ve Katar'ın arabuluculuğunda Cenevre'de imzalanan Mutabakat Muhtırası'nın yorumlanmasına ilişkin görüş ayrılıklarının yeniden sertleştiği bir dönemde yaşanıyor.

Şarku'l Avsat’a konuşan üst düzey bir hükümet kaynağına göre iki beldeye yapılacak konuşlanma, ABD Merkez Kuvvetler (CENTCOM) Komutanı Amiral Brad Cooper gözetiminde gerçekleşecek. Cooper'ın, Tel Aviv'den beraberindeki askeri gözlemci ekibiyle gece saatlerinde Lübnan'a gelmesi bekleniyor. Ekibin görevi, Çerçeve Anlaşması'nda pilot uygulama olarak belirlenen bu iki bölgede Lübnan ordusunun konuşlanmasını kolaylaştırmak olacak.

sdbgrtn
Kuzey İsrail'de, Lübnan sınırı yakınlarında bir tırın üzerinde taşınan İsrail tankı. (AP)

Aynı modelin, İsrail ordusunun aşamalı olarak boşaltacağı diğer beldelerde de uygulanması planlanıyor. Böylece ABD himayesinde yürütülen Lübnan-İsrail müzakereleri doğrultusunda, Çerçeve Anlaşması'nın gündem maddelerinin hayata geçirilmesi ve nihayetinde İsrail'in Lübnan topraklarının tamamından çekilmesi hedefleniyor.

Frun'un stratejik önemi

Hükümet kaynağına göre Frun, fiilen İsrail ordusunun kontrolünde bulunmasa da İsrail tarafından ateş altına alınarak kuşatılmış durumda. Batı Zutar ise İsrail'in doğrudan kontrolü altında bulunuyor.

Bu iki beldenin pilot bölge olarak seçilmesinin temel nedeni stratejik konumları. Frun, Bint Cubeyl ilçesindeki beldelere açılan ana giriş noktasında yer alırken, Nebatiye ilçesindeki Kakaat el-Cisr beldesine komşu bulunuyor. Ayrıca tepelerinden biri Marjayun ilçesindeki Tayyibe ve Kantara beldelerini görebiliyor. Vadi el-Huceyr de Frun'un coğrafi sınırları içerisinde yer alıyor.

Batı Zutar ise Litani Nehri'nin kuzey kıyısında, güneye hâkim stratejik bir konumda bulunuyor. Bölge, Vadi es-Suluki üzerinden Kantara ve Deyr Süryan beldelerine uzanan bağlantı hattını kontrol ediyor.

Konuşlanma planında değişiklik

Kaynak, başlangıçta Batı Zutar'ın yanı sıra Doğu Zutar, Arnun ve Yahmur eş-Şakif beldelerinin de plana dahil edildiğini söyledi. Ancak İsrail'in bu bölgelerden çekilmeyi reddetmesi üzerine plan değiştirildi.

İsrail'in, Şakif Kalesi çevresindeki işgalini tahkim etmek amacıyla bu bölgelerde kalmak istediğini belirten kaynak, Tel Aviv'in çekilmeyi Hizbullah'ın hâlâ kuşatma altında tuttuğu Ali et-Tahir Tepesi'ni boşaltmasına bağlayıp bağlamadığını sorguladı.

Beyrut'un Trump-Netanyahu görüş ayrılığına yönelik hesabı

Lübnan yönetimi, ABD'den İsrail üzerinde baskı kurmasını ve Şakif Kalesi ile çevresindeki beldelerin boşaltılmasını sağlamasını talep etmeyi sürdürüyor. Böylece Nebatiye'nin üst ve alt mahallelerinin, zaman zaman İsrail ile Hizbullah arasında yaşanan çatışmalardan uzak tutulması hedefleniyor.

Kaynağa göre Beyrut, ABD Başkanı Donald Trump ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu arasındaki görüş ayrılıklarından yararlanarak Çerçeve Anlaşması'ndaki şartlarını iyileştirmeyi umuyor. Kaynak, iki lider arasındaki farklılıklara rağmen her ikisinin de İsrail'in güneyden çekilmesini Hizbullah'ın silahsızlandırılması şartına bağlama konusunda ortak tutum sergilediğini vurguladı.

defrbrtbtr
Lübnan ve İsrail'in Washington büyükelçileri, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun huzurunda "Çerçeve Anlaşması"nı imzalıyor. (AFP)

Aynı kaynak, Çerçeve Anlaşması'nın Netanyahu üzerinde baskı kurulabilecek en uygun seçenek olduğunu savundu. Özellikle ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun, beşinci tur müzakerelerin başarısızlığa uğramasını önlemek için görüşmeler bir gün uzatıldıktan sonra bizzat devreye girmesinin anlaşmanın sağlanmasında belirleyici rol oynadığını ifade etti.

"Tek seçenek diplomasi"

Kaynak, Cumhurbaşkanı Joseph Avn ile Başbakan Nevaf Selam yönetiminin, İsrail'in güney Lübnan'dan çekilmesini sağlamak için ABD'nin desteğiyle diplomatik yolu tercih ettiğini belirtti.

Buna karşılık Hizbullah'ın daha önce benimsediği askeri seçeneğin ağır insani ve maddi kayıplara yol açtığını, çok sayıda yerleşim yerinin sistematik biçimde tahrip edildiğini ve halkın yoğun İsrail bombardımanı nedeniyle evlerini terk etmek zorunda kaldığını söyledi.

Hizbullah'ın itirazı

Kaynak, Hizbullah'ın Çerçeve Anlaşması'na karşı sert bir siyasi kampanya başlattığını belirterek, milletvekillerinin ve Genel Sekreter Naim Kasım'ın anlaşmayı reddeden açıklamalar yaptığını söyledi.

Kaynak, Hizbullah'ın itirazlarını daha sakin ve kurumsal yöntemlerle dile getirmesi gerektiğini savunarak, bunun yerine hareketin İslamabad'da imzalanan İran-ABD Mutabakat Muhtırası'nı savunduğunu ve Cumhurbaşkanı Avn ile Başbakan Selam'ı bu süreci engellemekle suçladığını ifade etti.

Ayrıca Hizbullah'ın alışılmadık sertlikte bir dil kullandığını, medya üzerinden geniş çaplı ihanet suçlamaları ve tehdit kampanyası yürüttüğünü, Beyrut merkezinde anlaşmayı protesto gösterileri düzenlediğini ve İran-ABD mutabakatının Lübnan'ın işgalden kurtulmasının tek yolu olduğunu ileri sürdüğünü söyledi.

"İran'ı Lübnan denkleminden çıkarma" hedefi

Kaynağa göre Hizbullah'ın Çerçeve Anlaşması'na yönelik saldırılarının temelinde, İran'ın Lübnan dosyasından güvenlik ve askeri açıdan dışlanmasına karşı çıkması bulunuyor.

Kaynak, Hizbullah'ın yürüttüğü kampanyayı, bu kez askeri değil siyasi nitelikte olan "2 Mart sürecine" benzetti. Ayrıca Naim Kasım'ın, Meclis Başkanı Nebi Berri'ye İran'a askeri destek vermeyeceğine dair verdiği söze rağmen, İran'ın dini lideri Ali Hamaney'in öldürülmesine misilleme olarak İsrail'e altı roket fırlatılmasına siyasi destek verdiğini öne sürdü.

Kaynak ayrıca Kasım'a, "Diyalog çağrısını nasıl hayata geçirecek? Milletvekili Hasan Fadlallah'ın Çerçeve Anlaşması'na karşı iç savaş tehdidinde bulunmasıyla bu çağrı nasıl bağdaşabilir?" sorularını yöneltti.

Kaynağa göre Hizbullah, diyalog çağrısını ancak karşı tarafın kendi şartlarını kabul etmesi temelinde yapıyor ve bunların başında İsrail ile doğrudan müzakerelerin reddedilmesi geliyor. Kasım'ın uzlaşı aramak yerine siyasi gerilimi daha da tırmandırdığı ve farklı görüşte olanları ihanetle suçladığı öne sürülüyor.

Lübnan'da iç barış vurgusu

Kaynak, Hizbullah'ın söylemine rağmen Lübnan'daki siyasi aktörlerin büyük çoğunluğunun iç savaşa sürüklenmeyi kesin biçimde reddettiğini söyledi.

Ülkedeki geniş kesimlerin iç barışa bağlı olduğunu belirten kaynak, geçmişte yaşanan iç çatışmaların ve dış güçlerin Lübnan topraklarında yürüttüğü savaşların toplumda derin izler bıraktığını, bu nedenle yeni bir iç savaş çağrısının karşılık bulmayacağını ifade etti.

Öte yandan İran'ın Çerçeve Anlaşması hakkında henüz resmi bir açıklama yapmadığına dikkat çeken kaynak, Tahran'ın kampanyayı bilinçli şekilde Hizbullah'a bırakıp bırakmadığını ve bunun Lübnan'ın İran'ın Beyrut Büyükelçisi Muhammed Rıza Şeybani'nin güven mektubunu geri çekmesini sağlamaya yönelik bir baskı olup olmadığını sorguladı.

Kaynağa göre tüm bu süreçte en önemli güvence yine Meclis Başkanı Nebi Berri olarak görülüyor. Her ne kadar Çerçeve Anlaşması konusunda hükümetle görüş ayrılığı bulunsa da, Berri'nin siyasi anlaşmazlıkların sokağa taşınmasını önleyen en önemli isim olduğu değerlendiriliyor.

Kaynak, Berri'nin daha önce de Hizbullah'ın sokağı kullanarak Başbakan Nevaf Selam hükümetini düşürmesini engellediğini belirterek, Lübnan'da mezhepsel çatışmanın önlenmesinin aşılmaması gereken kırmızı çizgi olmaya devam ettiğini vurguladı.