Irak’ın işgalinden 20 yıl sonra

ABD’li neo-muhafazakarlar ile İsrail yanlısı Amerikan sağı, Arap dünyasını zayıflatmak ve parçalamak için bu fırsatı değerlendirmek konusunda hemfikirlerdi.

Irak’ın eski Devlet Başkanı Saddam Hüseyin'in heykelinin arkasındaki ABD tankları ve askerleri. (AFP)
Irak’ın eski Devlet Başkanı Saddam Hüseyin'in heykelinin arkasındaki ABD tankları ve askerleri. (AFP)
TT

Irak’ın işgalinden 20 yıl sonra

Irak’ın eski Devlet Başkanı Saddam Hüseyin'in heykelinin arkasındaki ABD tankları ve askerleri. (AFP)
Irak’ın eski Devlet Başkanı Saddam Hüseyin'in heykelinin arkasındaki ABD tankları ve askerleri. (AFP)

Nebil Fehmi
Irak’ın eski Devlet Başkanı Saddam Hüseyin'in Kuveyt'i işgali, ülkesinin komşusu olan bir Arap ülkesine karşı işlenen bir suç, uluslararası hukukun açıkça bir ihlali, Irak'a pahalıya mal olan ve Arapların ulusal güvenliğinin sonun başlangıcı olan vahim bir hataydı. Kuveyt’in işgaliyle Arap ülkelerinin güvenliklerini sağlayabileceklerine dair ortaya çıkan şüphe, endişe ve güvensizlik, özellikle bekalarına yönelik tehditler karşısında ulusal güvenlikleri için yabancı taraflara güvenme fenomenine kapıyı ardına kadar açtı.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK), Kuveyt’in işgal eden Irak’a karşı birkaç karar aldı. Hangi argümanlar ve gerekçeler sunulursa sunulsun, ülkelerin zorla işgal edilmesinin reddedildiğinin bir ifadesi olarak Kuveyt'i özgürleştirmek için ABD liderliğinde Mısır ve Suriye'nin de yer aldığı çok uluslu bir askeri koalisyon kuruldu.
ABD, 2003 yılında George W. Bush yönetimi sırasında Irak'ı yasal yahut meşru bir dayanak olmaksızın ve uluslararası sistemin dışında işgal etmeye karar verdi. Mısır, Suriye ve diğerleri, hatta ABD’nin müttefikleri dahi bu karara karşı çıktılar. Yansımaları tam 20 yıldır devam eden bu adımla ilgili halen pek çok soru işareti söz konusu.
1999-2008 yılları arasında Mısır’ın Washington Büyükelçiliği görevinde olmam, Irak'ın işgali ile ilgili olayları yakından takip etmemi ve Mısır’ın tutumlarıyla ilgili olayların merkezinde yer almamı sağladı. Yine de ABD’nin ve İngiltere’nin tutumlarına dair halen netleşmemiş birçok gizem olduğunu dürüstçe kabul ediyorum. Ancak zaman geçtikçe ve birkaç uluslararası belgenin yayınlanmasından ve bunların tarihçiler tarafından incelenmesinden sonra netleşeceklerine inanıyorum.
Irak'ın işgalinden önce yaşananlar ve daha ziyade Irak'ın Kuveyt'e yönelik tehditleri üzerinde düşünülmesi gerektiği kanaatindeyim. Saddam Hüseyin, dönemin ABD Bağdat Büyükelçisi April Glaspie ile görüştü. Glaspie ona ABD'nin Irak-Kuveyt anlaşmazlığına müdahale etmeyeceği sonucuna varmasına neden olay bir mesaj iletti. Tam olarak hangi mesajın verildiğine dair birbiriyle çelişen açıklamalar söz konusu. ABD yönetimi ise dolaylı da olsa Saddam'a yeşil ışık yaktığı yönündeki tüm suçlamaları reddetmeye çalıştı. Büyükelçi Glaspie, daha sonra kaleme aldığı anılarında, kendisine verilen talimatları doğru ve dürüst bir şekilde ilettiği belirtti.
Kuveyt’in özgürleştirilmesinden önce, Mısır’ın New York'taki misyonluğunda görevli olduğum sırasında dönemin ABD'nin BM Daimi Temsilcisi Thomas Pickering ile aramızda geçen bir konuşmayı da hatırlıyorum. Pickering, Saddam'ın Kuveyt'le arasındaki anlaşmazlığın çözümü için sunulan uluslararası tekliflerden birini kabul edeceğinden ya da sadece Kuveyt topraklarının 10 kilometresini kontrol etmekle yetineceğinden çok endişeliydi. Çünkü iki olasılığın da Irak’ın ihlallerinin ciddiyetini azaltacağını ve Irak'a askeri olarak karşı koyacak bir ittifak oluşturmak için gerekli uluslararası desteğin hayata geçirilmesini zorlaştıracağını düşünüyordu.
Irak'ın işgaline karşı çıkan baba Bush'un yönetimi sırasında Glaspie ve Pickering'in Irak'ın Kuveyt'i işgaliyle ilgili tutumlarını hatırlıyorum. Belki de tarihçiler, Glaspie ve Pickering'in ABD’nin Irak'ı işgal etme kararıyla bir ilgisi olup olmadığını araştırıyorlardır ama ben bunun olduğunu doğrulayamam. Ancak Başkan W. Bush’un neo-muhafazakarlarla ve ABD’nin hedeflerine ulaşmak için tüm gücünü kullanması gerektiğini savunanlarla dolu olan yönetimi göreve geldiğinde Irak'a olan ilgisi oldukça belirgindi.
2001 yılında yaşanan 11 Eylül olaylarından birkaç ay sonra, dönemin ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney, Ortadoğu'da bir tura çıkma kararı aldı. Bundan yararlanarak onu ziyaret ettim ve ona Mısır'ın ABD ile ilişkilere ve Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki tıkanmış olan barış süreci gibi bölgesel meselelere ilişkin tutumlarından Filistin'in durumuna dikkat çekerek bahsettim. Cheney, ziyareti sırasında birincil öncelik olarak Irak dosyasında istişarelerde ısrar ederek beni şaşırttı. Bu da Irak'la ilgili kafalarda bir şeyler olduğu kanısına varmama neden olurken Kahire'ye de bundan bahsettim. Bunların tam olarak neler olduğunu netleştirmeye ve takip etmeye çalışacağımı söyledim.
Benim değerlendirmem, neo-muhafazakarların, George W. Bush’un başkanlık görevini devralmasıyla Irak'ı işgal etmeye kararlı oldukları yönünde olsa da gerekçelerine göre farklı değerlendirmeler de vardı. George Bush, babasının kariyerini tamamlamak mı yoksa onu çiğneyip kendini kanıtlamak mı istiyordu? Oğul Bush, Saddam'ın görev süresinin bitiminden sonra babasıyla alay etmesine karşı öfkeli miydi? Ya da Irak'ın işgali, 11 Eylül olaylarından sonra büyük bir askeri harekatla ABD’nin prestijini geri kazanma girişimi miydi? Tüm bu yorumların sağlam dayanakları olabilir. Fakat daha büyük olasılıkla ABD’yi Irak’ı işgale iten başlıca güdü, neo-muhafazakarlar ile İsrail yanlısı Amerikan sağı arasında Arap dünyasını zayıflatmak ve parçalamak için bu fırsatın değerlendirilmesi gerektiği yönündeki fikir birliğiydi.
ABD’de Irak'ın Kuveyt'i işgaline karşı çıkılması ve devletlerin egemenliğine saygı gösterilmesi gereği gibi açık, kategorik ve istikrarlı bir tutuma sahip olmasına ve ayrıca Irak'taki istikrarsızlığın özellikle Irak ile İran arasındaki hassas bölgesel dengeyi baltalayacağı uyarılarında bulunmasına rağmen Mısır'ın tüm bunlardaki konumuna hakkında birçok soru gündeme geldi. Mısır’ın uyarılarını ABD yönetimine, ABD Kongresi'ne ve Amerikan kamuoyuna ilettiğimde, bazı Kongre üyeleri dost ülke Mısır'ın tutumundan duydukları rahatsızlığı dile getirdiler. Buna, gerçek bir dostun, tam bir dürüstlük cesaretine sahip olan olduğunu söyleyerek yanıt verdim. Mısır, her zaman bu ilkeye bağlı kalmıştır.
Arap ülkelerinden hiç kimse, hatta kendi çıkarları için onun karşısında yer almayanlar bile Saddam Hüseyin’in halkına karşı kanlı müdahalelerde bulunduğuna ve komşularına karşı düşmanca davrandığına karşı çıkmıyordu. ABD, Irak'ı işgal etme kararını haklı çıkarmak için dayanıksız gerekçeler sundu. Önce 11 Eylül olaylarını Irak rejimi ile ilişkilendirmeye çalıştı. Ancak bu teori, doğrudan ve ilgili bir ortak olan İngiltere dışında, yönetim içinden ve NATO üyesi müttefiklerinden destek görmedi.
ABD, Irak'ın nükleer, kimyasal ve biyolojik silahlara sahip olduğunu iddia etse de, BM müfettişleri işgalden önce bunun doğru olmadığını teyit ettiler. ABD'nin bu silahlardan hiçbirini bulamaması da BM müfettişlerinin raporunu doğruladı. Ben de bu bilgiyi doğrudan neo-muhafazakarların önde gelen isimlerin biri ve dönemin ABD Savunma Bakanlığı’nın (Pentagon) iki numarası olan Paul Wolfowitz'den aldım. ABD’nin güvenlik, askeri ve diplomatik kurumları arasında ABD'ye ya da onun çıkarlarına yönelik herhangi bir tehlikenin olduğu konusunda bir fikir birliği sağlanamadığında verdiği yanıttaki ifadeler ve güzel konuşması beni şaşırttı. Bush yönetim, işgal için kanıt olmamasına rağmen bu teoriyi benimsedi.
Amerikan Merkez Haberalma Teşkilatı (CIA) eski Direktörü George Tenet, Irak'ın nükleer silahlara sahip olduğuna dair ‘kesin’ bir kanıt olmadığını söyledi. Ardından dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, BMGK’nın bir oturumunda dönemin Nijer Dışişleri Bakanı'nın imzasını taşıyan Irak'a uranyum ihracatıyla ilgili bir mektubu ele geçirdiklerini söyledi. İddia, aynı oturumda dönemin Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) Mısırlı Direktörü Muhammed el-Baradey tarafından yalanlandı ve Nijer Dışişleri Bakanı’nın mektubun tarihinden çok daha önce değiştiğini açıkladı. ABD yönetimden ayrılmasından sonra Paul ile bir araya geldiğimde ona bu olay ben de şaşkınlığa neden olduğunu söyledim. O da kandırıldığını kabul etmekten çekinmedi. Daha sonra anılarında da bunu tekrarladı ve tüm bunlara karıştığı için özür diledi.
Irak'ın işgalinin üzerinden geçen 20 yılın ardından işgalin nedenlerine ve uygulanmasına dair hem ABD hem de uluslararası kamuoyunda halen birçok soru işareti söz konusu. İşgal, ABD’nin ya da Arap ülkelerinin çıkarlarını sağladı mı? İster sağcı ister solcu olsunlar ABD’li analistlerin büyük çoğunluğunun, Irak'ın işgalinin büyük bir hata olduğuna inandıklarına, çünkü bölgede Arapların aleyhine İran lehine bir güç dengesizliği yarattığına inanıyorum. Bu dengesizlik de İsrail dahil ABD’nin dostlarının güvenliğini tehdit ediyor. Irak'taki istikrar ve güvenliğin olmadığı bu ortam radikallere uygun bir yaşam alanı yarattı. DEAŞ’ın ortaya çıkmasına ve Irak’ın işgalini Amerikan dış politika tarihindeki en büyük hata olarak niteleyen Donald Trump gibi Demokrat sol ve Cumhuriyetçi sağ dahil olmak üzere Irak ulusal sisteminin tükenmesine yol açtı. Hem Demokratlardan hem de Cumhuriyetçilerden birçok isim Irak'ın işgalini ‘ABD dış politika tarihindeki en büyük hata’ olarak nitelendirdiler. Donald Trump da bunlardan biriydi. ABD’de kısa bir süre önce yayınlanan anketler, ABD’lilerin çoğunun, Irak’ı işgal kararının bir hata olduğuna inandığını gösteriyor.
İsrail'in İran'ın yarattığı tehlikelere karşı defalarca kez uyarmasına rağmen Irak’ın işgalinin tek ve en büyük kazananının ABD’deki neo-muhafazakarlar ile İsrail arasındaki siyasi ittifak olduğuna inanıyorum. Çünkü Arapları ve ulusal devletin temellerini parçalamakla ilgileniyorlar ve ulusal kimliğin bozulması pahasına nifak ve mezhepçilik tohumları ekmeye çalışıyorlar.
Irak’ın işgalinin Araplar açısından değerlendirmesi ise oldukça hassas ve karmaşık bir konu. Saddam Hüseyin'in ortadan kaldırılması, sert uygulamaları ve ciddi ihlallari nedeniyle birçok Körfez ülkesini rahatlattıysa da İran’ın nüfuzunun artması beraberinde birçok tehlikeyi getirdi. Arap ülkelerinin ulusal güvenlikleri sağlayabileceklerine olan güven eksikliği, birçok kişinin yabancı ülkelerin güvenlik yeteneklerine gereğinden fazla bel bağlamasına ve ulusal savunma yeteneklerinin geliştirilmesini ihmal etmesine neden oldu. Bu da Ortadoğu'da Arapların çıkarına olmayan bir güvenlik dengesi yarattı.
Belki biz Araplar olarak, acil durumların ve çatışmaların çözümü için bölgesel mekanizmalar oluşturup harekete geçirerek sorunların ve anlaşmazlıkların artmaması için Arap Devletleri Ligi (AL) çerçevesinde proaktif ve önleyici diplomasiyi benimseyip uygulayarak Arap ülkeleri arasındaki anlaşma ya da anlaşmazlıklarla ilgili istişareleri ve temasları yoğunlaştırarak ve uygulamaları kontrol ederek bu deneyimden bazı dersler çıkarabiliriz. Arapların, Arap ailesi dışından dost ya da düşman kim varsa herkesle diyalog ve istişare yoluyla bölgesel diplomasiyi yeniden canlandırmaları gerekiyor.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrildi.



Şera, Suriyelilere karşı ihlallerde bulunanlar hariç, çeşitli suçlardan hüküm giymiş kişilere af çıkardı

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera (Reuters)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera (Reuters)
TT

Şera, Suriyelilere karşı ihlallerde bulunanlar hariç, çeşitli suçlardan hüküm giymiş kişilere af çıkardı

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera (Reuters)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera (Reuters)

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera dün çeşitli suçlardan hüküm giymiş kişiler ile 70 yaşını aşmış mahkûmları kapsayan genel af kararı yayımladı. Ancak karar, Suriyelilere yönelik ihlallerde bulunanları kapsam dışı bırakıyor.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre söz konusu kararname, Aralık 2024’te Beşşar Esed’in devrilmesinin ardından göreve gelen Şera’nın yayımladığı ilk af niteliğini taşıyor. Esed, görev süresi boyunca zaman zaman benzer af kararnameleri çıkarmıştı.

Suriye devlet televizyonunda yayımlanan kararnameye göre, ‘müebbet hapis cezası’ 20 yıla indiriliyor. Ayrıca kabahat ve ihlallerde verilen cezaların tamamı kaldırılıyor. Uyuşturucuyla Mücadele Kanunu, Suriye lirası dışında işlem yapılmasının yasaklanmasına ilişkin yasa ve devlet destekli malların kaçakçılığına dair kanunda yer alan bazı ağır suçlara ilişkin cezalar da affediliyor.

Af kapsamında ayrıca Askerî Ceza Kanunu ve Bilişim Suçları Kanunu’nda düzenlenen bazı ağır suçlara ilişkin cezalar da kaldırılıyor.

Silah ve mühimmat yasasında yer alan suçlardan hüküm giyenler de kararın yayımlanmasından itibaren üç ay içinde silahlarını yetkili makamlara teslim etmeleri şartıyla cezalarının tamamından muaf tutulacak.

Kararname, ‘tedavisi mümkün olmayan ağır bir hastalığa’ sahip olanlar ile 70 yaşını doldurmuş hükümlülerin de, metinde belirtilen istisnalar dışında, cezalarının tamamından muaf tutulmasını öngörüyor.

Buna karşılık, ‘Suriye halkına karşı ağır ihlaller içeren suçlar’ ile İşkencenin Suç Sayılmasına Dair Kanun’da düzenlenen suçlar af kapsamı dışında bırakıldı.

Yeni yönetimin göreve gelmesinden bu yana, eski yönetimle bağlantılı oldukları ve Suriyelilere karşı ihlallerde bulundukları iddiasıyla onlarca kişinin gözaltına alındığı açıklanmış, bazıları hakkında yargı süreci başlatılmıştı.


Washington'da düzenlenen "Gazze Barış Konseyi"nin ilk toplantısının gündeminde 4 dosya yer alıyor

Filistinli bir kadın, Ramazan ayının ilk gününde Gazze Şeridi'nin güneyinde İsrail'in düzenlediği saldırıda hayatını kaybeden bir akrabasının yasını tutuyor (AFP)
Filistinli bir kadın, Ramazan ayının ilk gününde Gazze Şeridi'nin güneyinde İsrail'in düzenlediği saldırıda hayatını kaybeden bir akrabasının yasını tutuyor (AFP)
TT

Washington'da düzenlenen "Gazze Barış Konseyi"nin ilk toplantısının gündeminde 4 dosya yer alıyor

Filistinli bir kadın, Ramazan ayının ilk gününde Gazze Şeridi'nin güneyinde İsrail'in düzenlediği saldırıda hayatını kaybeden bir akrabasının yasını tutuyor (AFP)
Filistinli bir kadın, Ramazan ayının ilk gününde Gazze Şeridi'nin güneyinde İsrail'in düzenlediği saldırıda hayatını kaybeden bir akrabasının yasını tutuyor (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump'ın başkanlık ettiği “Barış Konseyi”nin ilk toplantısı bugün yapılacak. Toplantıda, İsrail'in saldırılarının devam etmesi ve ateşkes anlaşmasının ikinci aşamasının askıya alınmasıyla birlikte, Hamas'ın silahsızlandırılması, İsrail'in Gazze Şeridi'nden çekilmesi ve istikrar güçlerinin konuşlandırılması ile Gazze Şeridi'ndeki durum ele alınacak.

Bu toplantı, yeniden yapılanma dosyası ve “Gazze Yönetim Komitesi”nin çalışmalarıyla birlikte çözülmemiş meselelere yoğunlaşıyor. Şarku’l Avsat'a konuşan uzmanlara göre İsrail'in Batı Şeria'daki Filistin topraklarını yağmalaması konusunun gündeme getirilmesi olasılığı var. Uzmanlar, İsrail'in toplantıya katılımının, Meksika'nın sınırlı katılım açıklamasında olduğu gibi, İsrail'e karşı çıkanların katılımını azaltabileceğini değerlendiriyor.

Gündemdeki dosyalar

Barış Konseyi Yüksek Temsilcisi Nikolay Mladenov’un CNN'e yaptığı açıklamaya göre bugünkü toplantıda, Gazze Komisyonu'nun Şerid'e girmesini, ateşkes ihlallerinin sona ermesini sağlamak ve insani yardımı hızlı bir şekilde ulaştırmak için izlenecek süreç tartışılacak. Ayrıca “Gazze'de silahsızlanma süreci, İsrail güçlerinin sınır hattından çekilmesi ve Gazze'nin yeniden inşası ve Batı Şeria'nın Filistin Yönetimi'ne ilhakı da dahil olmak üzere Trump'ın 20 maddelik planının uygulanması” da ele alınacak.

Mladenov, “tüm tarafların bu konularda anlaşmaya varması ve çabalarını birleştirmesi”nin alternatifi olarak “savaşın yeniden başlaması” ve “savaşın yeniden başlamasından daha da tehlikeli olan, Hamas'ın Gazze'nin yaklaşık yüzde 50'sini kontrol ettiği ve geri kalanının İsrail kontrolü altında olduğu statükonun pekiştirilmesi” olacağı uyarısında bulundu.

İsrail güvenlik kaynakları, Trump'ın “Barış Konseyi” toplantısında uluslararası güçlerin Gazze Şeridi'ne girmesini ve Hamas'ın silahsızlandırılması ile yeniden inşa sürecinin başlatılmasını duyuracağını tahmin ediyor. Bu bilgi, dün İbranice web sitesi Walla'ya konuşan bir kaynak tarafından verildi.

Filistinli bir kadın, Ramazan ayının ilk gününde Gazze Şeridi'nin güneyinde İsrail'in düzenlediği saldırıda hayatını kaybeden akrabasının yasını tutuyor (AFP)Filistinli bir kadın, Ramazan ayının ilk gününde Gazze Şeridi'nin güneyinde İsrail'in düzenlediği saldırıda hayatını kaybeden akrabasının yasını tutuyor (AFP)

Endonezya, şu ana kadar Gazze'ye asker gönderme niyetini açıklayan tek ülke olurken, İsrail ise Gazze Şeridi'nde Türkiye'nin varlığını reddediyor. Endonezya ordu sözcüsü Dony Pramono pazartesi günü yaptığı açıklamada, Cakarta'nın önerilen çokuluslu gücün bir parçası olarak nisan ayı başlarında Gazze'ye gönderilmek üzere 1.000 asker hazırladığını belirtti.

Siyaset bilimi profesörü ve Filistin ve İsrail meseleleri uzmanı Dr. Tarık Fahmi, ilk toplantının konseyi kurup, çalışmalarına başlamak için fon toplamaya odaklanacağını ve ilgili ve etkili ülkelerin çoğunu kapsayacağını düşünüyor. En önemli konular, istikrar güçlerinin konuşlandırılması ve silahsızlanma olacak, ancak bazı zorluklar olduğunu da belirtiyor. Ancak anlaşmaya varmaktan başka bir alternatifin olmadığı da ifade ediyor.

Filistinli siyasi analist Dr. Ayman el-Raqab da onunla aynı fikirde ve Hamas'ın silahsızlandırılması, Filistin polis güçlerinin yanı sıra istikrar güçlerinin konuşlandırılması ve teknokrat komitenin çalışmaları ile Batı Şeria sorunu ile İsrail'in toprak gaspı konularının toplantının ana gündem maddeleri olacağını belirtiyor. Trump'ın, başkanlığını yaptığı konseyin başarısını vurgulamak için bu sorunların bazılarının çözülmesi için çaba göstereceğini değerlendiriyor.

Katılımcılar için engel

Katılımcı düzeyinde Kahire, Başbakan Mustafa Medbuli'nin Cumhurbaşkanı Abdulfettah el-Sisi adına toplantıya katılacağını duyurdu. Bakanlar Kurulu tarafından dün yapılan açıklamaya göre bu katılım, “Mısır'ın kapsamlı ve adil barış çabalarını destekleme rolü ve Trump'ın Filistin halkının Gazze'den sürülmesini reddeden tutumunu ve çabalarını onaylama rolü çerçevesinde” gerçekleşecek.

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, dün yaptığı açıklamada, “Barış Konseyi”nin Gazze Şeridi'nde kalıcı istikrar, ateşkes ve arzu edilen barışın sağlanmasına katkıda bulunacağını umduğunu belirterek, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın toplantıda ülkesini temsil edeceğini kaydetti.

İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar'ın Başbakan Binyamin Netanyahu adına toplantıya katılmak üzere ABD'ye gitmesinden bir gün sonra, Meksika Cumhurbaşkanı Claudia Sheinbaum dün yaptığı açıklamada, toplantıya her iki tarafın da tam katılımının olmadığını (Filistin'in Filistin'in yokluğuna atıfta bulunarak) AFP’ye göre bu nedenle Meksika'nın katılımının sınırlı olacağını belirtti

Fehmi, Mısır'ın bölgedeki ağırlığı ve önemi göz önüne alındığında, Mısır'ın katılımına alternatif olmadığını düşünüyor. İsrail'in katılımının, Trump'ın isteklerine aykırı görünmemek için yarı çözüm çerçevesinde olduğunu, ancak aynı zamanda Konsey'in kararlarını etkili bir şekilde engellemek ve ihlallerine ve saldırılarına devam etmek için çalışacağını açıklıyor.

El-Raqab, Mısır'ın hem sahada hem de Gazze meselesine ilişkin müzakerelerde sahip olduğu uluslararası deneyim nedeniyle katılımının son derece önemli olduğunu ve bunun durum üzerinde olumlu bir etki yaratacağına dair umutlar olduğunu değerlendiriyor.


Amerika Birleşik Devletleri, Suriye'deki tüm güçlerini geri çekmeye hazırlanıyor

Suriye'nin Kamışlı kentinde bir ABD devriyesi (Arşiv- Reuters)
Suriye'nin Kamışlı kentinde bir ABD devriyesi (Arşiv- Reuters)
TT

Amerika Birleşik Devletleri, Suriye'deki tüm güçlerini geri çekmeye hazırlanıyor

Suriye'nin Kamışlı kentinde bir ABD devriyesi (Arşiv- Reuters)
Suriye'nin Kamışlı kentinde bir ABD devriyesi (Arşiv- Reuters)

Wall Street Journal (WSJ), üç ABD'li yetkiliye atıfta bulunarak, Amerika Birleşik Devletleri'nin Suriye'deki yaklaşık 1.000 askerinin tamamını geri çekmeye hazırlandığını bildirdi.

ABD ordusu geçen hafta Suriye'deki stratejik üssünden çekilme işlemini tamamladığını ve üssü Suriye güçlerine devrettiğini duyurdu. Bu, ABD-Suriye ilişkilerinin güçlendiğinin son işareti olup, daha geniş kapsamlı bir ABD çekilmesinin yolunu açabilir. WSJ’de dün yer alan habere göre, birlikler önümüzdeki iki ay içinde Suriye'deki kalan ABD mevzilerinden de çekilecek.

Suriye Savunma Bakanlığı geçen perşembe günü yaptığı açıklamada, ABD güçlerinin ayrılmasının ardından ordu birliklerinin Tanf askeri üssünü devraldığını belirtti.

Bakanlık şu açıklamayı yaptı: “Suriye ve Amerika Birleşik Devletleri tarafları arasındaki koordinasyon sayesinde, Suriye Arap Ordusu birlikleri el-Tanf üssünün kontrolünü ele geçirdi, üssü ve çevresini güvence altına aldı ve el-Tanf çölündeki Suriye-Irak-Ürdün sınırına konuşlanmaya başladı.” Açıklamada ayrıca, “Bakanlığın sınır koruma güçleri önümüzdeki günlerde görevlerine başlayacak ve bölgede konuşlanacak” denildi.

El-Tanf üssü, Suriye, Ürdün ve Irak arasındaki sınır üçgeni bölgesinde stratejik bir konuma sahiptir. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre üs, 2014 yılında Suriye ve Irak'ın büyük bir bölümünde DEAŞ'a karşı yürütülen savaşta çok önemli rol oynamıştır. Örgüt, 2017'de Irak'ta ve iki yıl sonra da Suriye'de yenilgiye uğratıldı.

Beşşar Esed rejiminin 8 Aralık 2024'te devrilmesinden önce, üsse insansız hava araçlarıyla (İHA) birkaç kez saldırı düzenlenmiş ve bu saldırıların sorumluluğunu Irak'taki gruplar üstlenmiştir.