Mekke Anlaşması, ABD'nin Ortadoğu'daki rolü açısından ne anlama geliyor?

Yeni ittifak Washington'un yerini almıyor, ancak Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan'ın çıkarlarını hedef alan herhangi bir İran veya İsrail hamlesine karşı ilave bir caydırıcı unsur olarak hizmet ediyor

Mekke Anlaşması, üç ülkeden herhangi birine yapılan saldırıyı tümüne yapılmış saldırı olarak değerlendirerek caydırıcılığı güçlendiriyor (Independent Arabia)
Mekke Anlaşması, üç ülkeden herhangi birine yapılan saldırıyı tümüne yapılmış saldırı olarak değerlendirerek caydırıcılığı güçlendiriyor (Independent Arabia)
TT

Mekke Anlaşması, ABD'nin Ortadoğu'daki rolü açısından ne anlama geliyor?

Mekke Anlaşması, üç ülkeden herhangi birine yapılan saldırıyı tümüne yapılmış saldırı olarak değerlendirerek caydırıcılığı güçlendiriyor (Independent Arabia)
Mekke Anlaşması, üç ülkeden herhangi birine yapılan saldırıyı tümüne yapılmış saldırı olarak değerlendirerek caydırıcılığı güçlendiriyor (Independent Arabia)

İsa Nehari

Mekke Ortak Savunma Anlaşmasının imzalanmasının ardından Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan, bunun çeşitli ilişkiler ve çıkarlar ağının yerini alan alternatif değil, tamamlayıcı bir çerçeve olduğunu vurgulamaya önem verdi. Nitekim Riyad bu adımın Körfez, Arap ve uluslararası ilişkilerinin pahasına olmadığını açıkladı. Ankara, bunun NATO taahhütleriyle çelişmediğini vurgularken, İslamabad yeni anlaşmanın Suudi Arabistan ile yapılan Ortak Stratejik Savunma Anlaşması'ndan ayrı olduğunu vurguladı.

Bununla birlikte anlaşma, büyük bölgesel güçler arasında ortaklıklarını derinleştirme konusunda artan bir ilgiyi gösterdi ve bunun ABD'nin Ortadoğu'daki rolü üzerindeki etkisi hakkındaki soruları gündeme getirdi. Son güvenlik düzenlemeleri, yıllarca süren Amerikan güvenilirliğinin gerilemesinin ardından yeni bir bölgesel düzenin oluşumu bağlamında yorumlanırken, birçok analist bunların mutlaka Amerika Birleşik Devletleri'nin yerini almak anlamına gelmediğini, aksine çok katmanlı güvenlik sistemleri kurmayı ve caydırıcılığı güçlendirmeyi amaçladığını düşünüyor.

 Amerikan rolünün yeniden tanımlanması

Carter Doktrini, 46 yıldır bölgedeki Amerikan politikasının temel taşlarından birini oluşturdu. Bu doktrin, bir dış gücün Arap Körfezi'ni kontrol etme girişiminin Amerikan çıkarlarına yönelik saldırı teşkil edeceğini ve askeri güç de dahil olmak üzere gerekli bütün araçlarla karşılık verileceğini öngörüyordu. Son İran savaşı, Washington'un askeri müdahaleye hazır olduğunu gösterirken, özellikle Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan'ın gerilimi azaltma ve savaşın yayılmasını önleme yönünde baskı yapması göz önüne alındığında, kararlarının bölgesel ortaklarının çıkarlarıyla tutarlılığı konusunda soru işaretlerini de gündeme getirdi.

Şimdiye kadar ABD, anlaşma konusunda net bir pozisyon açıklamadı. Ancak, Pentagon'un Körfez Ofisi'nin eski başkanı David Des Roches verdiği demeçte, ABD'nin, etkisiz çerçeveler haline gelmedikleri veya amaçlarından sapmadıkları sürece, ortakları arasında bölgesel iş birliğine dayalı güvenlik düzenlemelerini genel olarak memnuniyetle karşıladığını söyledi. “Bu durumda, Washington'un anlaşmayı, açıkça İsrail karşıtı bir tavır almadığı sürece memnuniyetle karşılayacağına inanıyorum” ifadelerini kullandı.

Mekke Anlaşması, Ortadoğu'nun “tamamen Amerikan liderliğindeki bir güvenlik sisteminden” uzaklaştığının bir göstergesi olarak görülse de Londra’daki King's College’de savunma çalışmaları profesörü olan Andreas Krieg, anlaşmanın Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan'ın ABD'nin yerini almaya çalıştığı anlamına gelmediğini belirtti. Aksine, özellikle Washington'un bölgesel savaşları önleme, İsrail'i dizginleme veya İran saldırılarını caydırma konusunda yetersizliği göz önüne alındığında, kendi çıkarlarını korumak için güç ve kabiliyet geliştirmeye çalıştıklarını gösterdiğini belirtti.

Suudi Arabistanlı uluslararası ilişkiler araştırmacısı İyad el-Rifai, Mekke Anlaşması'nın, 2023'ten beri bölgeyi yeniden şekillendiren kümülatif yapısal dönüşümlere bir cevap olarak, ABD'nin bölgedeki rolünü sona erdirmek değil, yeniden tanımlamak sürecinin devamı olduğunu ifade etti. Bu durum, üç ülkenin İran ile savaş sonrası döneme hazırlanmasıyla birlikte ortaya çıktı; böylece savaş sonrası düzenlemelerde sadece pasif alıcılar değil, bölgenin geleceğini şekillendirmede aktif katılımcılar haline geliyorlar.

Caydırıcılığı güçlendirme ve yükü paylaşma

Mekke Anlaşması, mevcut bölgesel koşullardan ivme kazandı, ancak anlık bir karar değildi. Bu anlaşmadan önce, Riyad'ın Ağustos 2023'te ilk toplantısına ev sahipliği yaptığı Üçlü Savunma Komitesi kuruldu. Anlaşma, NATO'nun 5. Maddesine benzer şekilde, üç ülkeden herhangi birine yapılan saldırıyı tümüne yapılmış saldırı olarak değerlendirerek caydırıcılığı güçlendirirken, imzaya giden süreç, sürdürülebilir, kendi kendine yeten savunma yetenekleri oluşturmaya odaklandığını ortaya koyuyor. Suudi Arabistan Dışişleri Bakan Yardımcısı Raid Karmali de anlaşmanın askeri bir eksen veya mezhepsel bir blok oluşturmadığını, nükleer emellerle veya silahlanma yarışıyla bağlantılı olmadığını vurgulayarak, bu yönü açıklığa kavuşturdu.

xcdvfrgt
Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile anlaşmayı imzaladıktan sonra (AFP)

Resmî açıklamalara göre savunma sanayilerinde iş birliği, bunların yerelleştirilmesi ve bilimsel araştırmalar, Mekke Anlaşması'nın temel taşını oluşturuyor. Örneğin, Türkiye Kaan hayalet savaş uçağı geliştirme projesinin başarısına, Amerikan F-35 programından dışlanmasının ardından daha çok önem vermeye başladı. Projenin kendisi, Pakistanlı personelin geliştirilmesinde yer alması ve Suudi Arabistan'ın yatırım fırsatlarını ve üretiminin bir kısmını yerelleştirme olasılığını araştırması nedeniyle entegrasyon fırsatlarını yansıtıyor.

Anlaşma, ABD'nin ortakların güvenlik yüklerini paylaşması eğilimini güçlendirirken, Rifai, yeni düzenlemenin son on yıllarda bölgeye yönelik Amerikan stratejisindeki dalgalanmalarla daha yakından bağlantılı olduğunu belirtti. Irak Savaşı'ndan bu yana, birbirini takip eden yönetimlerin bazıları katılımı genişletmeye çalışırken, bazıları geri çekilmeyi ve Asya'ya odaklanmayı savundu; bu durum, ABD'nin Avrupa'da Rusya'ya yönelik politikasındaki kararsızlığa benziyor. Rifai, “katılım ve geri çekilme arasındaki bu gidip gelme, bölgedeki ülkeleri ilave güvenlik şemsiyeleri ve daha kendi kendine yeten çözümler aramaya yöneltti; özellikle de bölgenin zorluklarını en iyi anlayan ve bunları ele almak için siyasi, sosyal, tarihi ve kültürel meşruiyete sahip olan ülkeler oldukları için” değerlendirmesinde bulundu.

Birmingham Üniversitesi'nde araştırmacı olan Ömer Kerim yaptığı açıklamada, anlaşmanın bölgesel düzeyde güvenlik yüklerini paylaşmanın, ABD’nin müttefiklerinin ve ortaklarının bölgenin güvenliğine katkıda bulunmasını sağlamanın bir yolu olduğunu söyledi. Zira üç ülkeyi Washington'a bağlayan yakın bağlar, yeni anlaşmanın mevcut ABD merkezli güvenlik çerçevelerini tamamlayacağını gösteriyor. Ayrıca, üç ülke de savunma alanında Washington'a farklı derecelerde bağımlı olduğundan, bölgedeki ABD çıkarlarıyla doğrudan çelişen bir eylemde bulunmaları zor.

Statükonun korunması

Yeni güvenlik düzenlemeleri, İran savaşının sonuçlarından ayrılamaz. Kerim, üç ülkenin de statükoyu değiştirmeye çalışan güçleri caydırmada ve İran'ın hegemonik emellerini dizginlemede ortak bir çıkarı olduğunu düşünüyor. Bu emeller savaşın bir ürünü değil, ancak Kerim, İran'ın Hürmüz ve Bab’ul Mendeb Boğazlarındaki deniz trafiğini kontrol etmeye odaklanan yeni bir stratejik yaklaşımına işaret ediyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre üç ülkenin statükoyu koruma çıkarı, özellikle Amerikan rolünden etkilendi. Zira yaklaşık iki ay önce Tahran ile imzalanan mutabakat zaptı, Washington'un uzun süreli bir savaştan kaçınma ve seyrüseferi yeniden başlatma arzusunun, Hürmüz Boğazı'nda İran'a tavizler vermesine neden olabileceği endişelerini artırdı. Trump'ın hızlı bir anlaşma çağrısında bulunmasının ardından müzakerelerin yeniden başlamasıyla bu endişeler daha da arttı; Tahran ise zaman kazanmak için görüşmeleri uzatmayı sürdürdü.

Birmingham Üniversitesi'nden araştırmacı, anlaşmanın Tahran'a bölgeyi istikrarsızlaştırmak ve bölgesel hedeflerine ulaşmak için devlet dışı aktörleri kullanma modelinin hoş görülmeyeceği mesajını verdiğini belirtti. Yeni düzenlemenin, İran'ın bölge dışından gelen güçlerin müdahalesine itiraz etme gerekçesini zayıflattığını, çünkü Tahran'ın bölgesel güçler tarafından yönetilen bir güvenlik düzenlemesine meydan okumasının zor olduğunu belirtti.

İsrail de giderek daha iddialı ve genişleyen askeri davranışları nedeniyle üç ülke için ortak bir tehdit oluşturuyor. Kerim bu nedenle anlaşmanın, İsrail'in Afrika Boynuzu veya Maşrık’taki (Levant) eylemlerini tek taraflı olarak değil, önemli yeteneklere sahip devletleri zayıflatma veya egemenliklerini devlet dışı aktörler aracılığıyla çökertme girişimlerine karşı harekete geçmeye hazır olan üç yerleşik orta gücün kolektif olarak caydırabileceğini düşünüyor.

Karşılaştırmalı avantajlar ve özel motivasyonlar

Ortak bölgesel değerlendirmelerin ötesinde, anlaşmanın her taraf için özel motivasyonları bulunuyor. Des Roches bu motivasyonları şöyle açıklıyor; Suudi Arabistan İran ve vekillerinden gelen tehditlere karşı savunma yeteneklerini çeşitlendirmek ve geliştirmek için endüstriyel tabanlara sahip ortaklar istiyor. Türkiye, Avrupa'nın kendisini reddettiğini ve NATO ile ilişkilerinin gergin olduğunu hissettiği bir ortamda ittifak ağını genişletmeyi amaçlıyor. Nitekim Erdoğan hükümeti NATO’ya şüpheyle bakıyor ve darbe girişiminin bazı üyelerinin özellikle de Amerika Birleşik Devletleri tarafından desteklendiğine veya teşvik edildiğine inanıyor. Pakistan'a gelince, güvenlik doktrininde derine kök salmış olan “stratejik derinlik” kavramı, Hindistan'ın demografik ve coğrafi üstünlüğünü dengelemek için onu Riyad ve Ankara ile ortaklığını genişletmeye itiyor.

gbhyju
Araştırmacılar, üç ülkenin İran'ın hegemonik emellerini dizginleme konusunda ortak bir çıkarı olduğuna inanıyor (AFP)

ABD’li eski yetkili, Türk sanayisinin mühimmattan insansız hava araçlarına kadar uzandığını, Pakistan'ın ise 155 mm top mermisi gibi konvansiyonel askeri sanayide önemli yeteneklere sahip olduğunu belirtti. ABD ve diğer Batı ülkeleri arasında görülen önümüzdeki yıllarda silah ihracatına ilişkin daha fazla genel temkinlilik eğilimi göz önüne alındığında, Suudi Arabistan bu yeteneklerden faydalanabilir. Zira Batılı ülkelerin bu eğilimi, Riyad'ı kaynaklarını çeşitlendirmeye ve ihtiyaç duyulduğunda büyük miktarlarda mühimmata hızlı erişim sağlamaya itiyor. Öte yandan, Suudi Arabistan pazarı Türk ve Pakistan sanayileri için önemli fırsatlar sunuyor.

Üç ülke de anlaşmanın belirli ülkeleri hedef almadığını açıklarken, Türkiye Cumhurbaşkanlığı anlaşmanın “kardeş ülkelerin katılımına açık” olduğunu teyit etti ve Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan Mısır'ın da katılacağını öngördü. Des Roches bunun muhtemel olduğuna inanıyor, ancak Kahire'nin özellikle ABD yardımını, özellikle de askeri yardımı, Kongre içinde olası herhangi bir adımdan koruma arzusunu göz önünde bulundurarak, İsrail'in endişeleri yatışana kadar katılmayı erteleyebileceğini düşünüyor.

Anlaşmanın genişleme potansiyeli, Rifai'nin bunu “zorunluluk ittifakı” olarak tanımlamasıyla örtüşüyor. İttifaklar ortak kimliğe dayanabilir veya stratejik ortamın gereklilikleri tarafından dayatılabilirken, bu yeni ittifak her iki unsuru da birleştiriyor. Üç İslam ülkesini içeriyor, ancak öncelikle 2023'ten bu yana Ortadoğu'nun sahne olduğu yapısal dönüşümlere yanıt veriyor; bu dönüşümler geçici askeri çatışmaların ötesine geçerek güç dengesindeki değişimleri, devletlerin saldırı ve savunma yeteneklerini, nüfuz ve kontrol sınırlarını ve hatta siyasi ve coğrafi haritaları kapsamaya başladı. Bu nedenle, Rifai’ye göre anlaşma bir güç gösterisi değil, bu dönüşümlere bir yanıt niteliğinde.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir."



Suudi Arabistan: Abha ve Riyad havalimanlarına yönelik iki saldırıda 3 kişi öldü, 36 kişi yaralandı

Abha Uluslararası Havalimanı (Fotoğraf: Salih el-Gannam)
Abha Uluslararası Havalimanı (Fotoğraf: Salih el-Gannam)
TT

Suudi Arabistan: Abha ve Riyad havalimanlarına yönelik iki saldırıda 3 kişi öldü, 36 kişi yaralandı

Abha Uluslararası Havalimanı (Fotoğraf: Salih el-Gannam)
Abha Uluslararası Havalimanı (Fotoğraf: Salih el-Gannam)

Suudi Arabistan Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü, salı ve çarşamba günlerinde Abha Uluslararası Havalimanı ile Kral Halid Uluslararası Havalimanı'nın tesislerini hedef alan iki saldırıya maruz kaldığını açıkladı. Saldırılarda 3 kişinin hayatını kaybettiği, 36 kişinin yaralandığı ve maddi hasar meydana geldiği bildirildi.

Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü tarafından yapılan açıklamada, Abha Uluslararası Havalimanı'na düzenlenen saldırıda biri Faslı, diğeri Cezayirli iki kadın çalışanın hayatını kaybettiği belirtildi. Açıklamada ayrıca 28 Suudi vatandaşı ile Bangladeş ve Filipinler uyruklu iki kişinin yaralandığı, yaralanmaların hafiften ağır seviyeye kadar değiştiği kaydedildi.

Açıklamada, Kral Halid Uluslararası Havalimanı'na yönelik saldırıda ise Sudanlı bir kişinin hayatını kaybettiği, 5 Suudi vatandaşı, 2 Mısırlı ve bir Pakistanlının bulunduğu 8 kişinin yaralandığı bildirildi. Yaralanmaların hafiften ağır seviyeye kadar değiştiği belirtildi.

Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü, acil müdahale ekipleri ve ilgili kurumların saldırıların hemen ardından yürürlükteki prosedür ve planlar doğrultusunda olaylara müdahale ettiğini belirtti. Tüm yaralıların gerekli tıbbi müdahaleyi almaları için derhal hastanelere sevk edildiği kaydedildi.

Açıklamada, Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü'nün ilgili güvenlik birimleriyle sürekli koordinasyon içinde hasar tespit çalışmalarını sürdürdüğü ve yolcular ile çalışanların güvenliğini sağlamak, ülkedeki sivil havacılık sisteminin emniyetini korumak için gerekli tüm önlemleri aldığı vurgulandı.

Sistematik saldırılar

Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Genel Sekreteri Casim el-Budeyvi, Husi saldırılarını "en sert ve en güçlü ifadelerle" kınadı. Budeyvi, sivil havalimanlarının hedef alınmasının ve yolcuların, çalışanların ve sivillerin hayatlarının tehlikeye atılmasının ciddi bir tırmanış ve uluslararası hukuk ile teamüllerin açık bir ihlali olduğunu belirtti.

Budeyvi, yaptığı açıklamada sivilleri ve sivil tesisleri hedef alan, bölgesel ve uluslararası güvenlik ve istikrarı tehdit eden bu sistematik saldırıların kararlı ve caydırıcı bir uluslararası tutum gerektirdiğini ve bunların sürdürülmesine izin verilmemesi gerektiğini ifade etti.

KİK Genel Sekreteri, Körfez ülkelerinin Suudi Arabistan'ın yanında tek saf halinde durduğunu ve ülkenin güvenliği, istikrarı, egemenliği ile vatandaşlarının ve topraklarında yaşayanların güvenliğini tehdit eden her türlü girişim karşısında tam dayanışma içinde olduğunu yineledi. Budeyvi ayrıca Riyad'ın topraklarını, kazanımlarını ve güvenliğini korumaya yönelik tüm tedbirlerini desteklediklerini belirtti.

Şiddetli kınama

Arap İçişleri Bakanları Konseyi, iki havalimanına yönelik Husi saldırılarını şiddetle kınadı. Konsey Genel Sekreterliği, yaptığı açıklamada, "milislerin Suudi Arabistan'daki sivillere ve sivil tesislere yönelik saldırılarını tekrarlamayı sürdürmesini, uluslararası hukuku açıkça ihlal etmesini ve bölgenin güvenlik ve istikrarını tehdit etmesini kesin bir dille kınadığını" belirtti.

Konsey Genel Sekreterliği, Suudi Arabistan'ın güvenliğini, istikrarını ve kazanımlarını korumak, vatandaşları ile ülkede yaşayanların güvenliğini sağlamak amacıyla aldığı tedbirlerde Riyad'la tam dayanışma içinde olduklarını ve Suudi Arabistan'ı tamamen desteklediklerini vurguladı.


Suudi Arabistan, şirketlerinin Suriye pazarına girmesi için yeni yollar açıyor

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, Şam’da düzenlenen Suudi Arabistan-Suriye Yatırım Forumu’nda iş adamlarıyla bir araya geldi. (SPA)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, Şam’da düzenlenen Suudi Arabistan-Suriye Yatırım Forumu’nda iş adamlarıyla bir araya geldi. (SPA)
TT

Suudi Arabistan, şirketlerinin Suriye pazarına girmesi için yeni yollar açıyor

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, Şam’da düzenlenen Suudi Arabistan-Suriye Yatırım Forumu’nda iş adamlarıyla bir araya geldi. (SPA)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, Şam’da düzenlenen Suudi Arabistan-Suriye Yatırım Forumu’nda iş adamlarıyla bir araya geldi. (SPA)

Suudi Arabistan-Suriye İş Konseyi, Suudi şirketlerinin Suriye pazarına girişini kolaylaştırmayı ve önümüzdeki aşamalarda yeni sektörel projelere zemin hazırlamayı amaçlayan kurumsal yapı çerçevesinde, halen geliştirilme aşamasında bulunan yaklaşık üç yeni çalışma alanı üzerinde faaliyet yürütüyor.

Suudi Arabistan ile Suriye arasındaki ekonomik ilişkiler, geçen yıldan bu yana gelişme gösterdi. Bu kapsamda, eski Yatırım Bakanı Mühendis Halid el-Falih başkanlığındaki üst düzey Suudi heyeti Şam’ı ziyaret etti. Aralarında 130’dan fazla iş insanı ve yatırımcının bulunduğu heyetin ziyareti, iki ülke arasındaki ticari ve yatırım ilişkilerinin güçlendirilmesine yönelik resmi ve ekonomik ilginin boyutunu ortaya koydu.

Ziyaret sırasında 11 hayati sektörde 47’den fazla anlaşma ve mutabakat zaptı imzalandı. Toplam yatırım tutarı 6,4 milyar doları aşarken, anlaşmalar gayrimenkul, altyapı, iletişim ve bilgi teknolojileri, sanayi ve diğer sektörleri kapsadı.

Suriye Egemen Varlık Fonu ile koordinasyon

Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgilere göre, ihracat ürünlerine doğrudan erişimin kolaylaştırılması ve projelerin uygulanmasında kullanılacak ekipmanlar için geçici giriş işlemlerinin düzenlenmesini de kapsayacak şekilde, kara ve deniz lojistik koridorlarının geliştirilmesini incelemek üzere Suriye Yatırım Kurumu ile koordinasyon sağlanarak ortak bir ekip oluşturulması mekanizması hayata geçirildi.

Bunun yanı sıra, Suudi Arabistan Odalar Federasyonu, Suudi özel sektörünün önündeki mevcut yatırım fırsatlarını takip etmek ve Suriye pazarındaki ilgili kurumlarla iletişimi desteklemek amacıyla Suriye egemen varlık fonuyla doğrudan bir iletişim kanalı oluşturdu.

cvfgh
2025 yılının temmuz ayında düzenlenen yatırım forumu sırasında her iki ülkeden bir dizi iş adamı bir araya geldi. (SPA)

Suudi Arabistan-Suriye İş Konseyi’nin kuruluşu, Suriye’nin yeniden imar ve kalkınmada yeni bir aşamaya hazırlandığı döneme denk geldi. Bu durum, finansman ve yatırım kapasitesinin yanı sıra proje geliştirme alanındaki deneyimlerinden yararlanabilecek Suudi özel sektörünün farklı yatırım projelerine ve ekonomik sektörlere katılımının önünü açıyor.

Konsey, kuruluşundan bu yana 2025-2030 dönemi için Suudi Arabistan ile Suriye arasındaki sürdürülebilir ekonomik iş birliğini güçlendirmeyi, yatırım fırsatlarını öne çıkarmayı, stratejik ortaklıkları desteklemeyi ve Suudi şirketlerinin ihracatında ticari ve lojistik işlemleri kolaylaştırmayı hedefleyen bir çalışma planı hazırlamaya başladı.

Plan, Suudi özel sektörünün Suriye’deki yeniden imar ve kalkınma fırsatlarından yararlanmasını; ihracatın desteklenmesi, işlemlerin kolaylaştırılması ve yatırımcılara daha elverişli bir ortam sağlayacak düzenleyici çerçevelerin güçlendirilmesi yoluyla sağlamayı amaçlıyor. Planda altyapı, ticaret ve ihracatın geliştirilmesi, gayrimenkul geliştirme, turizm, sanayi ve gıda güvenliği gibi sektörlere odaklanılıyor.

Yeni yatırımlar

Bu çerçevede, Suudi Arabistan-Suriye İş Konseyi Başkanı Muhammed bin Abdullah Ebu Nayan, konseyin üyeleri arasında uluslararası faaliyet gösteren çok sayıda üst düzey Suudi yetkili ve yatırımcının bulunduğunu belirterek, bunun konseyin iki ülke arasındaki ticari ve yatırım ilişkilerini destekleme ve hedeflerine ulaşma kapasitesini güçlendirdiğini ifade etti.

Suudi Arabistan-Suriye İş Konseyi heyeti, geçtiğimiz ağustos ayında 180 Suudi iş insanının katılımıyla Suriye’nin başkenti Şam’ı ziyaret etti. Heyet, ortak toplantıların yanı sıra hükümet yetkilileriyle 15’ten fazla görüşme gerçekleştirdi. Ayrıca yatırım fırsatları, karşılaşılan zorluklar ve iş birliği alanlarının ele alındığı sekiz sektörel toplantı ve çalıştay düzenlendi.

Ziyaret sırasında, Suudi gayrimenkul geliştirme ve yatırım şirketi Thara’nın 1 milyar doları aşan yatırımla hayata geçireceği Şam View Projesi duyuruldu. Bunun yanı sıra Suudi otel ve tatil köyleri grubu Boudl’a bağlı Narcissus Damascus otelinin yapım çalışmalarının başlatıldığı açıklandı.


Dünya Enerji Konseyi Genel Sekreteri Şarku’l Avsat’a konuştu: Enerji kaynaklarını çeşitlendirmek, şoklarla başa çıkmak için bir zorunluluk

İran’ın Bender Abbas kenti yakınlarındaki Hürmüz Boğazı’nda gemiler görünürken, kadınlar kürek sörfü yapıyor. (Reuters)
İran’ın Bender Abbas kenti yakınlarındaki Hürmüz Boğazı’nda gemiler görünürken, kadınlar kürek sörfü yapıyor. (Reuters)
TT

Dünya Enerji Konseyi Genel Sekreteri Şarku’l Avsat’a konuştu: Enerji kaynaklarını çeşitlendirmek, şoklarla başa çıkmak için bir zorunluluk

İran’ın Bender Abbas kenti yakınlarındaki Hürmüz Boğazı’nda gemiler görünürken, kadınlar kürek sörfü yapıyor. (Reuters)
İran’ın Bender Abbas kenti yakınlarındaki Hürmüz Boğazı’nda gemiler görünürken, kadınlar kürek sörfü yapıyor. (Reuters)

Küresel enerji sisteminin artan jeopolitik risklerle ve darboğazlarla karşı karşıya kaldığı bir dönemde, petrol ticareti akışında son dönemde yaşanan aksamalar, pazarlara erişim yollarının çeşitlendirilmesinin ve şokları emebilecek altyapının önemini bir kez daha ortaya koydu.

Riyad’da düzenlenecek Enerji Haftası öncesinde Şarku’l Avsat’a özel açıklamalarda bulunan Dünya Enerji Konseyi Genel Sekreteri Angela Wilkinson, sistemin aksamalarla başa çıkma kapasitesinin yalnızca üretim hacmiyle ilgili olmadığını; altyapı, taşıma ağları ile üreticiler ve tüketiciler arasındaki ilişkileri de kapsadığını vurguladı.

Suudi Arabistan’da ilk kez düzenlenecek ve Dünya Enerji Kongresi’nin 25’incisine ev sahipliği yapacak Riyad Enerji Haftası etkinlikleri pazar günü başlıyor. Etkinlik; 70’ten fazla bakan, küresel enerji şirketlerinin 300’ü aşkın CEO’su ve 25’ten fazla uluslararası kuruluşun liderlerinin katılımıyla gerçekleştiriliyor.

‘Herkes İçin Enerji Geleceğine Giden Yollar’ teması altında düzenlenen kongre kapsamındaki çalışmalar; enerji güvenliği, küresel petrol ve gaz piyasaları, yatırım ve finansman, yapay zekâ ve dijital dönüşüm, kritik mineraller, karbon yönetimi, doğal gaz ve enerji karmasının geleceğini ele alan 30’dan fazla bakanlık, strateji ve liderlik oturumuna ayrılıyor.

Hürmüz, enerji sisteminin esnekliğini test ediyor

Wilkinson, enerjinin ‘modern dünyada yaşamın her alanının temelini oluşturduğunu’ belirterek, bu nedenle küresel önceliğin küresel enerji ve ekonomi krizine yol açan bölgesel çatışmalarda tırmanmanın önlenmesi olduğunu ifade etti. Enerji sektörü liderlerinin bugün yeni bir jeopolitik ortamda faaliyet gösterdiğini vurgulayan Wilkinson, farklı bölgelerdeki toplumların taşıma rotaları ve rafinasyondan sıvılaştırılmış doğal gaza (LNG), elektrik şebekelerine ve kritik minerallere kadar uzanan çok sayıda şok ve darboğazla karşı karşıya kaldığını kaydetti.

Enerji güvenliği, enerjiye erişimde adalet ve ödenebilirlik ile çevresel sürdürülebilirlik arasındaki dengelerin ortadan kalkmadığını, aksine değişip daha da keskinleştiğini belirten Wilkinson, sürdürülebilir bir ilerleme sağlamak için bu unsurlar arasında anlık olarak yeniden denge kurulmasının hayati önem taşıdığını ifade etti. Wilkinson bu değerlendirmesini, Konseyin 65 ülkeden 275’i aşkın enerji sektörü lideriyle yürüttüğü görüşmelerin ardından hazırladığı 2026 Küresel Enerji Üçlemi Raporu sonuçlarına dayandırdı.

Wilkinson, süresi ne olursa olsun krizin en uzun vadeli etkisinin, sektör liderlerinin esnekliği, entegrasyonu ve operasyonel uyumu güçlendirmek; ayrıca bugünün aksamalarını emebilecek, gelecekteki şoklara ve dönüşüm fırsatlarına daha iyi hazırlanabilecek sistemler inşa etmek amacıyla nasıl bir iş birliği yapacağında görülebileceğini sözlerine ekledi.

Suudi Arabistan ve çok yönlü erişim yolları

Wilkinson, Suudi Arabistan’ın üretim kapasitesi ile alternatif ihracat altyapısının, özellikle mevcut güzergahlarda aksamalar yaşandığında küresel enerji piyasalarında kritik bir rol oynadığını ifade etti. Son gelişmelerin ‘tüm riskleri ortadan kaldıran tek bir yol olmadığını’ gösterdiğini belirten Wilkinson, enerji güvenliğinin güçlü bir altyapıya, pazarlara erişim yollarının çeşitlendirilmesine ve üreticiler ile tüketiciler arasında daha fazla iş birliğine dayandığını vurguladı.

frgthyju
Dünya Enerji Konseyi Genel Sekreteri Angela Wilkinson (Dünya Enerji Konseyi)

Körfez bölgesindeki enerji sisteminin esnekliğinin yalnızca bölgenin üretebileceği enerji miktarıyla ölçülemeyeceğini ekleyen Wilkinson, bunun aynı zamanda söz konusu enerjinin limanlar, boru hatları, elektrik şebekeleri ve uluslararası piyasalar aracılığıyla güvenilir bir şekilde taşınabilme kapasitesine de bağlı olduğunu kaydetti.

Yeni altyapı yatırımlarına, şebekelerin güçlendirilmesine ve giderek çeşitlenen ortaklıklara dikkat çeken Wilkinson, bu unsurların sistemin elindeki seçenekleri artırdığını belirtti. Esneklik kavramını ‘sistem içinde seçenekler oluşturmak’ şeklinde özetleyen Wilkinson; bunun enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi, pazarlara erişim yollarının artırılması, güçlü altyapı ve sağlam uluslararası ilişkiler yoluyla sağlanabileceğini ifade etti.

Tedarikten kapasitelere

Wilkinson, krizin enerji güvenliği, enerjiye erişimde adalet ve ödenebilirlik ile çevresel sürdürülebilirlik arasında denge kurma ihtiyacını ortadan kaldırmadığı görüşünü dile getirdi. Ancak Wilkinson, değişen ve bazen çok hızlı ilerleyen durumun, baskıların arttığı ve yeni darboğazların ortaya çıktığı noktalar olduğunu açıkladı.

Enerji sektörü liderlerinin yönettiği dengelerin; jeopolitik gelişmeler, teknolojik yenilikler, iklim değişikliğinin etkileri ile artan talep dinamikleri ve sanayi rekabetçiliği ile birlikte küresel enerji sisteminin yeni bölge ve noktalarına kaydığını ifade etti.

Wilkinson’a göre en büyük dönüşüm, enerji sisteminin arz etrafında şekillendiği bir dünyadan, giderek kapasiteler etrafında örgütlendiği bir dünyaya geçişte görülebilir. Konsey de bu dönüşüme, Küresel Enerji Üçlemi yaklaşımını bir ölçüm çerçevesi olmaktan çıkarıp sistem entegrasyonu, esneklik, enerji güvenliği ve sanayi rekabetçiliğini ele alan bir liderlik diyaloğuna dönüştürerek yanıt veriyor.

Entegrasyonun yalnızca standartların belirlenmesine yönelik teknik bir zorluk olmadığını vurgulayan Wilkinson, bunun aynı zamanda enerji sisteminin bileşenlerinin birlikte verimli çalışmasını sağlamak için gerekli kurumsal, finansal ve insani kapasitelerle de ilgili olduğunu belirtti.

Siyasi coğrafya ve yeni bağımlılıklar

Wilkinson, önümüzdeki 5 ila 10 yıl içinde enerji sektöründeki karşılıklı bağımlılık kararlarında jeopolitiğin öneminin daha da artacağını öngörüyor. Elektrik, yapay zekâ, yeni teknolojiler ve artan talebin önemli birer faktör olmaya devam edeceğini belirten Wilkinson, ancak bu süreçlerin daha parçalı ve rekabetçi bir dünyada evrildiğini vurguladı.

Ülkelerin belirli bir alandaki bağımlılığı azaltma çabalarının; kritik mineraller, teknolojiler, üretim kapasiteleri ya da altyapı üzerinde yeni bağımlılıklar yaratabildiğini keşfettiğini açıkladı.

Liderlerin bu birbiriyle bağlantılı bağımlılıkları yönetme ve giderek büyüyen kapasite açıklarını kapatma biçimlerinin, önümüzdeki on yılda enerji sisteminin şekillenmesine katkı sağlayacağı görüşünü dile getirdi.

Elektrifikasyonun üst düzey aşaması

Elektrik talebinin ivme kazandığı bir dönemde Wilkinson, elektrifikasyonun üst düzey aşaması önündeki en büyük engelin belirli bir teknoloji, politika veya altyapıdan ziyade, tüm enerji sistemini verimli bir şekilde çalıştırabilme kapasitesi olduğunu ifade etti.

Bunun üretim, elektrik şebekeleri, depolama ve yatırımları kapsadığını belirten Wilkinson; bu unsurların her birinin genişletilmesinin tedarik zincirleri, kritik mineraller, eskiyen altyapılar ve vasıflı iş gücü üzerinde yeni bağımlılıklar doğurduğunu açıkladı.

Enerji teknolojilerinin yaygınlaştırılmasının elzem olmayı sürdürdüğünü vurgulayan Wilkinson, ancak bu teknolojilerin uyum içinde çalışmasını sağlamanın giderek büyüyen bir zorluk oluşturduğunu ve yeni kapasiteler gerektirdiğini kaydetti.

Dönüşüme giden tek bir küresel yol yok

Wilkinson, enerji sektöründeki dönüşüm için tek bir küresel yolun bulunduğu fikrini reddederek, farklı kaynaklara, altyapılara, ekonomik ve sosyal ihtiyaçlara göre şekillenen birden fazla yol ve dönüşümün mevcut olduğunu ifade etti.

cvfgbhj
İran’ın Bender Abbas kıyılarına yakın Hürmüz Boğazı’ndaki gemiler (Reuters)

Küresel Enerji Üçlemi çalışmaları, sektör liderlerinin enerji güvenliği, enerjiye erişimde adalet ve ödenebilirlik ile çevresel sürdürülebilirlik arasında çok daha sık ve dinamik bir şekilde yeniden denge kurmak zorunda kaldıklarını gösteriyor.

Asıl zorluğun bu çoklu öncelikleri eş zamanlı olarak ilerletmek olduğunu belirten Wilkinson, bunlardan birinin ihmal edilmesinin sistemin başka bir noktasında zafiyetler yaratabileceğini vurguladı. Wilkinson, sorunun dönüşümün daha hızlı mı yoksa daha yavaş mı olması gerektiği değil; temiz elektrik ile geleceğin yakıtlarına yönelik artan talebi karşılayabilecek güvenilir, erişilebilir, uygun maliyetli ve sürdürülebilir enerji hizmetlerini inşa edecek şekilde aşamaların nasıl sıralanacağı olduğunu kaydetti.

Egemenlik ve bağımsızlık arasında

Wilkinson, 2030 yılına kadar yeterince dikkate alınmama riski taşıyan unsurlardan birinin ‘enerji egemenliği’ ile ‘enerji bağımsızlığı’ kavramlarının birbirine karıştırılması veya talebin pasif ve öngörülebilir kalacağının varsayılması olduğunu belirtti. Oysa talep, artık daha aktif hale gelerek enerji sisteminin şekillenmesinde doğrudan rol oynuyor.

Modern enerji sistemlerinin doğası gereği karşılıklı bağımlılığa dayandığını ifade eden Wilkinson, bir ülkenin yakıt ithalatına olan bağımlılığını azaltırken; temiz enerji sistemlerini kurmak için gerekli kritik minerallere ve teknolojilere olan bağımlılığını artırabileceğini kaydetti.

Bu nedenle enerji güvenliği, sistemin tüm bileşenlerini ülke sınırları içine taşımak anlamına gelmiyor; aksine bu karşılıklı bağımlılıkları anlamayı ve yönetmeyi gerektiriyor. Küresel enerji sistemi büyüdükçe bu durum, yalnızca üretim kapasitelerinin ötesine bakmayı; elektrik şebekelerinin, santrallerin, tedarik zincirlerinin ve bunlar arasındaki bağlantıların esnekliğini de dikkate almayı zorunlu kılıyor.