Muhammed bin Raşid: Kaddafi bir değişiklik istemedi, Esed ise başlangıçta reformcuydu ama şimdi ülkesinin kan ve yıkımda boğulmasını izliyor

Muhammed bin Raşid: Kaddafi bir değişiklik istemedi, Esed ise başlangıçta reformcuydu ama şimdi ülkesinin kan ve yıkımda boğulmasını izliyor
TT

Muhammed bin Raşid: Kaddafi bir değişiklik istemedi, Esed ise başlangıçta reformcuydu ama şimdi ülkesinin kan ve yıkımda boğulmasını izliyor

Muhammed bin Raşid: Kaddafi bir değişiklik istemedi, Esed ise başlangıçta reformcuydu ama şimdi ülkesinin kan ve yıkımda boğulmasını izliyor

Şarkul Avsat gazetesi Muhammed bin Raşid’in 50 yıllk yaşamından ve Dubai’yi Beyrut’a dönüştürme hayalinden bahsettiği “Hikayem” adlı kitabından bölümler yayınlıyor.
BAE Başbakanı ve Devlet Başkanı Yardımcısı Dubai Emiri Şeyh Muhammed bin Raşid Al Maktum’un “Hikayem: 50 yılda 50 öykü” adını taşıyan yeni kitabı bugün (Pazartesi) günü piyasaya çıktı. Dubai Emiri Şeyh Muhammed bin Raşid bu kitabında 50 yıllık yaşamına, işine, sorumluluklarına, anılarına, deneyimlerine ve hatıralarına değiniyor.
Şarkul Avsat’ın piyasaya çıkmadan önce bazı bölümlerini yayınladığı kitabında Muhammed bin Raşid; eski Irak cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin ile gerçekleştirdiği bilinmeyen temaslara da değiniyor. 2003 yılındaki ABD işgalinden önce Saddam Hüseyin ile gerçekleştirdiği bu temaslar sırasında Saddam’a yönetimden çekilmesi halinde “İkinci şehriniz olan Dubai’ye taşının” teklifinde bulunduğunu ancak Saddam’ın, “Ben kendimi değil Irak’ı kurtarmak istiyorum” diyerek bunu reddettiği bilgisine yer veriyor.
1990 yılında Kuveyt’in Irak tarafından işgal edilmesinin yansımaları ile ilgili olarak: “ Bütün bölgeyi değiştiren bir dönüm noktasıydı” yorumunda bulunuyor.
Libya’nın eski lideri Muammer Kaddafi’nin Trablus’u ikinci bir Dubai’ye dönüştürme konusunda kendisinden yardım istediğini belirtirek: “Kaddafi değişiklik istemedi, değişimi diledi” ifadesini kullanıyor.
Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed ile iktidara gelmesi öncesindeki ve sonrasındaki ilişkisini de anlatan Muhammed bin Raşid, Suriye’de krizin başlamasından sonra: “ Esed’in ülkesinin kan ve yıkımda boğulmasını izlerken farklı bir dünyada yaşamaya başladığını” belirtiyor.
Mişari Zeydi  yazdı: Raşid Al Maktum’un 50 Arap hikâyesi
Kitabında Beyrut anılarına da yer veren Şeyh Muhammed bin Raşid Beyrut’tan şu tutkulu sözlerle bahsediyor: “Küçüklüğümde beni kendisine hayran bıraktı, gençliğimde ise büyüledi. Ama büyüdüğümde kaderine çok üzülmüştüm.”
Dubai Emiri kitabında ayrıca Lübnan’ın ‘farklı oyuncuların farklı hesaplarını görmek için kullandıkları bir alan olduğu’ değerlendirmesini yapıyor. BAE’de bugün piyasaya çıkan kitabın bölümlerinden yaptığımız diğer alıntılar ise şöyle:
Beyrut
Beyrut’la ilk kez tanıştığımda küçük yaşlardaydım. O zamana kadar Dubai çöllerinden, çamurdan yapılma evlerinden, topraklı yollarından ve hurma dallarından inşa edilmiş pazarlarından başka bir yer görmemiştim. Beyrut’a yaptığım bu ilk ziyaretimde kardeşlerim ile birlikteydim. Çünkü hep birlikte Londra’ya gidecektik ve bunun için Beyrut’tan geçmemiz gerekiyordu. Beyrut, o küçücük yaşımda bile beni kendisine hayran bırakmıştı. Gençliğimde beni büyüleyen Beyrut daha sonra kaderiyle beni üzmüştü.
Altmışlı yıllarda; temiz caddeleri, güzel sokakları ve modern pazarlarıyla Beyrut benim ilham kaynağım olmuştu. Beyrut’u gördüğüm anda bir gün Dubai’yi Beyrut’a dönüştürmek fikri benim en büyük hayalim oldu.
Ama ne yazık ki çok geçmeden Lübnan’ın etnik ve mezhepsel temellere göre bölüşümü ve paylaşımı tamamlandı. Bu gerçekleştikten sonra Lübnan hiçbir zaman eskisi gibi olamadı ve aynı şekilde eski Beyrut’tan da eser kalmadı.
İki anı
Hayatım boyunca Beyrut’u birçok kez ziyaret ettim. Beyrut’la aramda bir sevgi bağı ve güzel bir ilişki vardır. Fakat BAE Savunma Bakanı olarak görev yaptığım sırada Beyrut’la ilgili sahip olduğum iki anım hayatımda bilhassa büyük bir öneme ve yere sahiptir.
Birinci anım; 13 Nisan 1975’te başlayan ve 15 yıl süren, 150 bin kişinin hayatını kaybetmesine, 300 binden fazla kişinin yaralanmasına ve 25 milyar doları aşan ekonomik kayıplara neden olan iç savaş dönemine aittir.
Savaşın başlamasının üzerinden sadece birkaç ay geçmişti. Ama bu kısa sürede çatışmaların kapsamı genişleyerek bütün Beyrut’a yayılmıştı. Sivil hedefler sürekli bir şekilde bombalanıyordu. Farklı etnik ve mezhepsel grupların her biri şehrin bir bölümünü kontrol ediyordu . Bu durum, sonun başlangıcını temsil ediyordu.
BAE Devlet Başkanı Zayid’in Lübnanlı tarafların müzakere masasına oturmaları için harcadığı yoğun çabalar sürekli başarısız oluyordu. Bu süreçte Dubai Emiri olan babamla birlikte ben de kendisine yardımcı olmaya çalışıyordum. Ancak ardı ardına yaşadığımız başarısızlıklar bizleri ümitsizliğe sevk ediyordu.  Tam ümitsizliğe teslim olacağımız sırada Arap ülkeleri, bu güzel ülkenin yıkımını engellemek için kapsamlı bir müdahalede bulunma kararı alarak harekete geçtiler.  
1976 yılının haziran ayında  Suriye ordusunun müdahalesi ile Lübnan iç savaşı köklü bir dönüşüme tanıklık  etti. Bu süreçte; Lübnan ulusal hareketleri Suriye ordusuna büyük kayıplar verdirdi.
Lübnan’ın tamamında ateşkesi sağlamak ve çatışmaları durdurmak için Riyad’da düzenlenen Arap Zirvesi ile 1976 yılının ekim ayında bu kez Kahire’de gerçekleştirilen ikinci Arap Zirvesi’ni heyecana kapılmadan sakin bir şekilde takip ettim. İki zirvede de alınan ortak kararlara ve güvencelere rağmen bunların geçici çözümlerin ötesine geçemediğini fark etmiştim. Sorunun köklerini oluşturan nedenlerin hala yüzeyin altında her an patlamaya hazır bir şekilde beklediğini biliyordum.
Riyad ve Kahire zirveleri kararlarına binaen görevi ateşkesi sağlamak, çatışmaları durdurmak ve ülkede barışı sağlamak olan bir ‘Caydırcı Arap Gücü’ oluşturuldu. BAE güçlerinin bu ortak güce katılması ile BAE Savunma Bakanı olarak ben de sürece dahil olmuş oldum.
O günler benim için çok zordu. Beyrut’ta görev yapacak askerlerimizi hazırlamak, azimlerini arttırmak ve onları gayrete getirmek için elimden gelen her şeyi yaptım. Onlara Beyrut’a savaşmaya değil barışı sağlamak, belirli etnik grupların çıkarlarına hizmet etmeye değil, dost ve kardeş bir halkı kurtarmak için gittiğimizi anlattım.
1976 yılının sonunda 30 bin kişiden oluşan bir ‘Caydırıcı Arap Gücü’ oluşturabildik. Bu ortak güce dahil olmam bana resmi farklı açılardan görebilme fırsatı verdi.
Hiçbir söz savaşın korkunçluğunu ifade edemez. Savaşlardaki kişisel deneyimlere dayanarak tek söyleyebileceğim, savaşın hiçbir zaman çözüm olmadığıdır.
Ariel Şaron, Sabra ve Şetilla katliamı
Sevgili Beyrut ile ikinci anım ise ne yazık ki çok daha tarajik bir olayla bağlantılıdır. Bu anım; toprakları Filistin Kurtuluş Örgütü, Suriye ve İsrail arasında bir savaş alanına dönüşen Lübnan’ın İsrail tarafından işgal edildiği 1982 yılına uzanmaktadır. O yılın haziran ayında dönemin İsrail Savunma Bakanı olan Ariel Şaron’un komuta ettiği İsrail ordularının Lübnan’ı  işgal etmesi beklenen bir adımdı. Ama uzun süre devam eden bu işgalin arkasında bu kadar büyük bir vahşet ve katliam bırakacağı  tahmin edilmiyordu.
2 aydan uzun süren direniş ve çatışmalardan sonra nihayet taraflar arasında ateşkes sağlanabilmişti. Uluslararası güçlerin koruması altında FKÖ Beyrut’tan çekilerek Tunus’a yöneldi. Filistinli liderlere kamplardaki sivillerin güvenliğinin korunacağı konusunda garanti verildi. FKÖ savaşçıları yaklaşık 2 hafta içinde deniz yoluyla Beyrut’tan tahliye edildiler. Fransız güçlerinin limana kadar kendisine eşlik ettiği merhum Filistin lideri Yaser Arafat ise en son ayrılanlar arasındaydı. 9 Eylül 1982 tarihinde ise tüm uluslararası güçler Beyrut’tan çekildi. Uluslararası güçlerin çekilmesinin hemen ertesinde İsrail işgal ordusu komutanı Şaron, Beyrut’taki Filistinli mülteci kampları içerisinde hala ‘200 teröristin’ bulunduğuna yönelik bir açıklama yaptı. Filistinli savaşçıların Beyrut’tan çekilmesinden bir gün sonra yani 15 Eylül 1982’de İsrail ordusu Beyrut’tun batı bölümünü işgal etti. Lübnanlı ile Filistinli sivillerin yaşadığı Sabra ve Şetilla kamplarını ablukaya aldı.
16 -18 Eylül 1982’de gerçekleşen Sabra ve Şetilla katliamı tam 40 saat süren korkunç bir katliamdı. İsrail ordusunun koruması altında Lübnanlı Ketaib Partisi’ne bağlı milislerin gerçekleştirdiği bu katliamda; çoğunluğu çocuk, kadın ve yaşlı kimselerden oluşan çok sayıda silahsız sivil hayatını kaybetti. İşkencelere maruz kaldı ya da tecavüze uğradı.
Hayatım boyunca bir insanın bir insanı nasıl öldürebildiğini, dünyamızda bunların nasıl yaşanabildiğini hiçbir zaman anlamadım. Bölgedeki tüm taraflar ile temas halindeydim ve bu katliama hazırlık yapıldığını biliyordum. Ancak haberlerde başta kadınlar ve çocuklar olmak üzere kurbanların fotoğrafları yayınlandığında çabalarımızın hiçbir sonuç vermediğini anladım.
Bu katliamın ardından Başkomutanımız Zayid bin El-Nehyan’ın direktifleri ile bizzat BAE girişiminin başına getirildim. Körfez bölgesinin daha önce şahit olmadığı kadar büyük bir operasyon kapsamında BAE ordusuna ait ‘S130’ uçakları tonlarca insani yardım malzemeleri ile doldurularak Lübnan’a gönderildi.
O gün, bende büyük yaralar açan o görüntüler hala hafızamdaki yerlerini canlı bir şekilde korumaktadır.
Lübnan ne yazık ki halen birçok oyuncunun oynattığı bir piyon olmayı sürdürmektedir. Lübnanlı gençler, bölgesel ihtilafların bedelini ödemeye devam etmektedir. Lübnan, hala hiç bitmeyen ihtilafların çözümü ve tasfiye edilmesi için kullanılan bir saha konumundadır.
Kardeş İşgali
2 Ağustos 1990 tarihinde gerçekleşen Kuveyt işgalinin haberini aldığımda şok olmuştum. Bana haberi veren memura tam 3 kez bunun doğru olup olmadığını sorduğumu hatırlıyorum. Bu haberi büyük kardeşim Mektum’a da ilettikten sonra tüm güvenlik ve askeri güçlerimizi alarma geçirdim. Ardından Devlet Başkanımız Şeyh Zayid ile görüştüm. Şeyh Zayid bir yandan Saddam’ın bunu nasıl yapabildiğini sorgulayarak üzüntüsünü, diğer yandan acaba bir sonraki adımının ne olacağını sorgulayarak öfkesini dile getiriyordu.
Doğrusu Saddam’ın komşu, kardeş ve bağımsız bir ülkeyi, tarih boyunca hep kendisini destekleyen Kuveyt’i işgal edeceğini hiçbirimiz tahmin etmiyorduk. Bu nedenle Saddam’ın Kuveyt’i işgal etmesi herkesi şaşkınlığa uğratmıştı. Saddam’ın bu adımı bütün bölgeyi değiştiren bir dönüm noktasıydı.
Bu süreçte Kuveytli kardeşlerimizden binlercesini ülkemizde ağırladık. Onlara kalabilecekleri yerler tahsis ettik. Yine birçok vatandaşımız kardeşlerini ağırlamak için evlerini açtılar.
Çöl Fırtınası Harekatı
Kuveyt’i  kurtarmak için 16 Ocak 1991 tarihinde ABD liderliğindeki uluslararası koalisyonun başlattığı Çöl Fırtınası Harekatı ile bu kez limanlarımız müttefik güçlerin gemilerine ev sahipliği yaptı. Bu amaçla askeri havalimanları inşa ettik. Ordular için özel limanlar ve depolar tahsis ettik. Bölgenin en büyük ve donanımlı limanı olduğu için de Cebel Ali limanımız; en çok koalisyon gemisinin demirlediği liman oldu.
Askeri güçlerimiz de Kuveyt’in kurtarılması operasyonunda koalisyon güçlerine aktif katkıda bulunmaktan kaçınmadı. Operasyonlar devam ettiği sürece BAE’nin Savunma Bakanı olarak ben de Çöl Fırtınası Harekatı’nın operasyon merkezini birkaç kez ziyaret ettim. 900 binden fazla askerden oluşan Uluslararası Koalisyona komuta eden ABD’li General Norman Schwarzkopf ile her görüşmemde en çok vurguladığım ve üzerinde durduğum nokta; sivil kayıpları azaltacak yöntemler bulmaktı. Çünkü bu savaşı ne Kuveyt halkı ne de Irak halkı başlatmıştı. Bilakis aptalca bir davranıştı ve bu aptallığın bedelini sivillere ödetmemek konusunda kararlıydım.
Başarılı bir askeri operasyonun ardından Saddam, Kuveyt’ten çekilmek zorunda kaldı. BAE güçleri de Kuveyt’e giren ilk Arap güçleri arasında yer alma şerefine nail oldu. Bu bağlamda; savaş bundan çok daha uzun sürseydi bile BAE olarak Kuveyt’in kurtarılması ve tekrar bağımsızlığına kavuşması  için kanımızı ve canımızı sonuna kadar feda etmeye hazır olduğumuzu bir kez daha hatırlatmak istiyorum.
Çöl Harekatı Operasyonu Irak güçlerinin aşağılayıcı bir şekilde çekilmesiyle sona erdi. Ama bu bölgemiz için bir son değildi. Bilakis bölgenin büyük devletlerinin yıkıldığı ve azametli ordularının dağıldığı yeni bir dönemin başlangıcıydı. Irak’ın Kuveyt’i işgali tüm bölgenin çehresini değiştiren büyük bir tarihi hataydı.
Savaşın kazananı yoktur
Irak ve İran arasında yaşanan ve  yaklaşık 1 milyon insanın canını alan yıpratıcı savaşın sona erdiği o tarihi günü hala hatırlıyorum. Ancak savaş öyle geldiği gibi kolayca gitmez ve sona erse de yaşandığı yerde etkileri uzun yıllar devam eder ve arkasında bıraktığı yük öyle kolay kolay hafiflemez. İşte savaş sona erdikten sonra Irak’ı ziyaret ettiğimde de bunu gördüm.
Irak’a gerçekleştirdiğim ve o dönem gücünün ve gururunun zirvesinde olan Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’le görüştüğüm bu ziyaretin ardından yaşananları hala hatırlıyorum. Bu ziyaretin ardından Saddam, BAE Devlet Başkanı Zayid’e hakkımda şunu söylemiş: “Batı eğilimli ve biz Araplara kötü davranıyor.”
Bunun üzerine adeti gereği çıkarlarımızı etkileyebilecek hiçbir sorunun çözümsüz bırakılmasını tasvip etmeyen merhum Şeyh Zayid, benden bir kez daha Saddam’ı ziyaret etmemi istedi.
Saddam’dan İran’ı destekleme suçlaması
Ziyaret kapsamında düzenlenen toplantılardan birinde nihayet Saddam’la baş başa kalabildim ve aramızda karşılıklı nezakete dayalı bir sohbet başladı. Ardından Saddam bana hiç beklemediğim ve beni şaşırtan önemli bir suçlama yöneltti: “Elimde farklı yollarla İran’ı desteklediğine dair bir rapor var” dedi ve önüme söz konusu raporu koydu.
Bunun üzerine kendisine şu karşılığı verdim: “ Bana suçlamalar yöneltmek istiyorsanız raporlara ihtiyacınız yok. İşte karşınızdayım. Ne istiyorsanız sorabilirsiniz.  Eğer İran’a yardım ettiğim sözünüzle silah yardımı yaptığımı kastediyorsanız, bunun doğru olmadığını kanıtlamaya hazırım. Ama eğer gıda yardımlarını kastediyorsanız, bunun doğru olduğunu inkar etmeyeceğim. Bunun için o rapora ihtiyacınız yoktur. Çünkü bu gıda yardımlarını taşıyan gemilerimiz Irak’a da gelecektir. Dolayısıyla halklara yardım etme amacını taşıyan bu  insani yardım konvoylarını  engellemem mümkün değildir.”
Bu cüretkar sözlerim karşısında yüzünde şaşkınlık belirtileri görüldü. Çünkü sadece duymak istediği şeylerin kendisine söylenilmesine alışıktı. Belki de zihninde benim hakkımda çizmiş olduğu zayıf portreden farklı olduğumu görmek onu şaşırtmıştı. Aramızda yaşanan bu yüzleşmenin ardından dost olduk.
Ardından Kuveyt Irak tarafından işgal edilince aramızdaki iletişim köprüsü de yıkıldı. Lakin siyasette ne yaşanırsa yaşasın hiçbir zaman kapınızı tamamen kapatmalısınız. Böylece en azından kriz dönemlerinde iletişime geçebilmek için az da olsa açık bir kapı bulabilirsiniz.
1991 yılının şubat ayında Kuveyt’in kurtarılmasının ardından kazananı ve yenileni ile tüm Körfez bölgesi yaralıydı. Herkes acılarını gömmeye ve yıkılanları onarmaya çalışıyordu.
Irak, savaşlardan yorulmuştu ama yenilgiye uğrayarak çekilmeye zorlanan Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin yine de hep tetikteydi.
Bilhassa bölgeye yönelik bakış açılarını ve önceliklerini değiştiren 11 Eylül 2001 olaylarından sonra 2003 yılında ABD’liler bir kez daha Ortadoğu’ya döndüler ve bölgede belirlemiş oldukları vizyona uygun bir model inşa etmek istediler.
Bush’u Irak’ı işgal etmemesi için ikna etmeye çalıştık
Irak’ı işgal etmenin ABD Başkanı oğul George Bush’un hedefleri arasında olduğunu biliyorduk. Kendisini Irak’ı işgal etmemesi için ikna etmeye çalıştık. Kendisinden savaşta harcayacağı milyar dolarları ve çabaları Irak halkına yardım etmek, okullar, hastaneler ve yollar inşa etmek için kullanmasını talep ettim. Ama ne söylersem söyleyeyim güç kullanmakta kararlı olduğunu anladım.
“Saddam’dan ne istiyorsunuz?”
Yine de durumu kurtarmak ve gerekenleri yapmak için Amerikalılardan bizlere bir fırsat daha vermelerini istedim. Ardından onlara şu soruyu yönelttim: “Saddam’dan ne istiyorsunuz?” Bölgenin savaşın eşiğinde olduğunu hissediyordum ve bölge halklarının bir kez daha savaşın acılarını tatmamaları için elimden gelen her şeyi yapmaya hazırdım. Amerikalılar bana Uluslararası Atom Kurumu müfettişlerinin kitle imha silahları olup olmadığını araştırmak için Irak’a girmelerine izin verilmesini istediklerini belirttiler.
Savaşın genelde bölge için ve özelde Irak açısından yıkıcı sonuçları olacağını biliyordum. Bunun için Irak’la müzakareleri Arap bir liderin yürütmesi konusunda Amerikalıları ikna etmeye çalıştım. Saddam’la aynı kültüre, benzer adetlere, geleneklere sahip olduğumuzu dolayısıyla Saddam’ın ve onun gibilerin nasıl düşündüğünü çok iyi bildiğimizi anlattım.
“Hayatının büyük bir bölümünü savaşlarda harcayan birisine nasihat etti”
Bunun ardından Saddam’ı ziyaret etmeye kararı verdim. Uçakla Bahreyn’e gittim oradan da gemiyle Basra’ya yöneldim. Saddam’ın gizli görüşmelerini yürütmek için kullandığı yerlerden birinde bir araya geldik ve meseleyi bütün yönleriyle ele aldık. Bazı noktalarda kendisi ile uzlaşırken bazılarında –ki bunlar daha çoktu- uzlaşamadık. Hayatının büyük bir bölümünü savaşlarda harcayan birisine nasihat ettiğimi bilerek ona savaşı ve neden olabileceği felaketleri hatırlattım. ABD’lilere karşı koymasının mümkün olmadığını, beklenen saldırıyı engellemek için bir şeyler yapmazsa Irak’ın her şeyini kaybedeceğinin açıkça ortada olduğunu anlattım. Onunla mantık ve rasyonaliteye dayanan bir konuşma yapmaya çalıştım.
“Dubai sizin ikinci şehrinizdir”
Fısıldayarak ona; “Eğer Irak’ı kurtarmak için yönetimi bırakmanız ve Irak’ı terk etmeniz gerekiyorsa bunu hemen yapın. Dubai sizin ikinci şehrinizdir. İstediğiniz zaman ve seve seve sizi ağırlamaya hazırdır” dedim. Bu sözlerim üzerine Saddam bana baktı ve: “Ama ben kendimi kurtarmaktan değil Irak’ı kurtarmaktan bahsediyorum” dedi. Bu sözleri onun gözümdeki değerini daha da arttırdı.
“Saddam mekanı her terk ettiğinde herkesi bir korku sarıyordu”
Açık sözlülüğün ve gerginliğin hakim olduğu bu görüşme yaklaşık 5 saat sürdü. Bu süre içerisinde Saddam protokol kurallarını çiğneyerek tam 4 kez odadan çıktı. Odaya her döndüğünde ise konuşmamıza kaldığımız yerden devam etmeden önce bizlere tadını hala hatırladığım Arap kahvesinden getirilmesini istiyordu. Saddam mekanı her terk ettiğinde başta Irak devlet başkanının özel sekreteri olan Abdulhammud olmak üzere toplantıda hazır bulanan herkesi bir korku sarıyordu. Ben de bunu atlatabilmek için Allah’a dua ediyordum. Saddam Hüseyin; birçok kişinin kendisini öldürmek istediğini bildiği için aynı mekanda uzun süre kalmazdı. Düşmanlarının yerini  öğrenip bulunduğu konuma hava saldırısı düzenlemelerinden korkardı. Bu nedenle Saddam bulunduğumuz mekanı her terk ettiğinde düşmanlarının kendisinin hala içeride bulunduğunu zannedip bir hava saldırısı düzenlemesinden korkuyorduk.  
“Arabamın kapısını açarak  beni uğurladı”
Toplantı sona erdikten sonra Saddam Hüseyin bana arabama kadar eşlik etti. Arabamın kapısını açarak  beni uğurladı. Duyduğuma göre bunu daha önce hiç kimseye yapmamıştı. Irak’tan Amman’a yöneldim ve ardından uçakla ülkeme döndüm. 2003 yılının Mart ayının başlarında ve Irak’ın işgal edilmesinden hemen önce Mısır’ın Şerm El-Şeyh kentinde düzenlenen Arap Zirvesi’nde Şeyh Zayid, yaşanacakların önüne geçmek için son bir çabayla Saddam’dan bu kez Abu Dabi’ye taşınmasını talep etti. Ama iş iten geçmişti ve ABD çoktan savaşı başlatma kararı almıştı.
İngiltere’nin eşlik ettiği ABD güçlü ordularıyla bölgeye geldi ve Irak, bir kez daha kan gölünde boğuldu.
Saddam hesaplarında yanılmıştı. Korku, dehşet ve baskının en iyi yönetim şekli olduğunu düşünüyordu. Bu nedenle ve etrafındaki herkes kendisinden korktuğu için hiç kimse kendisine ordusunun gerçek gücünü söylemeye cesaret edemedi.
Beşşar Esed ve Suriye
Doksanlı yılların sonunda Beşşar Esed’in gerçekleştirdiği Dubai ziyaretini çok iyi hatırlıyorum. O zamanlar babası Hafız Esed hala yönetimdeydi. Ama belki de son günlerini yaşıyordu ve Beşşar’ın yönetime geçmesi an meselesiydi. Onu daha iyi tanımak için kendisini çevreleyen korumaların ve maiyetindeki kişilerin gözünden uzak kendisi ile daha çok vakit geçirmek istedim. Kendisine eşlik eden bu heyetin içerisinde Beşşar’ın dostu olan ve dönemin Savunma Bakanı Mustafa Talas’ın oğlu Menaf Talas’da bulunuyordu.
Adamlarından heyeti taşıyan arabaya eşlik etmelerini isteyerek Beşşar’ın bizzat benim kullandığım arabaya binmesini sağladım. Birlikte dünyanın her yerinden ziyaretçilerin alışveriş yapmak için geldikleri Dubai’deki en büyük alışveriş merkezlerinden birine gittik. Arabadan indik ve alışveriş merkezi içinde dolaşmaya başladık.
Bu gezimiz sırasında hiç kimse bizi rahatsız etmeden teknolojinin geleceği ve kalkınmadaki rolü hakkında konuştuk. O dönemde Beşşar, Suriye Bilim ve Bilgisayar Topluluğu’nun başkanıydı. Ülkesine hizmet edecek şekilde teknolojiye yatırım yapmak konusunda çok heyecanlıydı ve bana Suriye’de bazı değişimler gerçekleştirmekte kararlı olduğunu ifade etmişti. Dubai’nin kalkınma modelini çok beğendiğini belirtmişti. Bu görüşme sırasında aramızda güzel bir ilişkinin temellerinin atıldığını hissetmiştim.
Birkaç yıl sonra Dubai’yi bir kez daha ziyaret etti . Ama bu kez Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed’di. Suriye’de yönetimi ve hükümeti geliştirmek konusunda çok istekliydi ve bunun için bana: Dubai hükümeti, şehri nasıl yönetiyor? şeklinde bir soru yöneltmişti.
Dubai’nin kalkınma modelinden ve dışa ne kadar açık olduğundan uzun uzun bahsettim. Özel sektör düşüncesine yakın bir hükümet düşüncesini benimsediğimizi anlattım. Hizmet sunma konusunda, mükemmellikte, parayı verimli bir şekilde harcamakta, kadrolarımızı geliştirmekte ve liderler inşa etmekte  özel sektör zihniyetini benimsediğimizi ve hükümetimizi buna dayanarak yönettiğimizi anlattım. Arap dünyasının örnek alacağı bir rol model inşa etmeyi umduğumuzu ama aynı zamanda diğer Arap ve küresel deneyimlerden de ders almaktan ve yararlanmaktan geri kalmadığımızı belirttim. Beşşar; Dubai’nin gerçekleştirdiği bu başarıdan çok etkilendiğini ifade ederek bunu Suriye’de tekrarlamak konusunda kararlı olduğunu vurguladı. Gerçekten de Beşşar Esed yönetime geldiği ilk yıllarda Suriye ekonomisinde birtakım açılımlarda bulundu. Yabancı bankaların Suriye’de faaliyet göstermeleri önündeki engelleri kaldırdı. Vatandaşlarına yabancı para birimleri ile kişisel hesap açma izni verdi. Yabancı yatırımcılara Suriye’de yatırım yapma çağrısında bulundu. Hatta benim de Suriye’de emlak yatırımları fırsatlarını araştırmaları için oraya bir heyet gönderdiğimi ve bu heyetin bana güzel fikirlerle döndüğünü hatırlıyorum. Sonra ne olduysa Beşşar Esed; ülkesindeki her şeyi yakıp yıkan, binlerce yıllık tarihini yerle bir eden bir ölüm ve yıkım fırtınasının Suriye’yi kasıp kavurmasını ve halkının yıkım ve kan gölünde boğulmasını izlerken bambaşka bir dünyada yaşamaya başladı.
Libya lideri Muammer Kaddafi: Afrika’da bir Dubai inşa etmek istiyorum
Bir gün Libya lideri Muammer Kaddafi’nin beni arayarak, Libya’da Afrika kıtasının ekonomik başkenti olacak yeni bir Dubai inşa etmek istediğini söylediğini hatırlıyorum.
ABD’nin 2003 yılında Saddam Hüseyin’in sahip olduğunu iddia ettiği kitle imha silahlarını aramak için Irak’ı işgal etmesinin ardından Libya lideri Muammer Kaddafi tüm dünyayı şaşırtan bir girişimde bulundu. Libya’nın bir nükleer programa sahip olduğunu itiraf eden Kaddafi; nükleer silahlar ve kitle imha silahları geliştirilmesine yol açabilecek programlarda kullanılabilecek tüm araç ile teçhizatların yasaklanmasını talep etti. Libya’nın bilimsel gelişme ve teknik kalkınma için herkese yardım etmeye hazır olduğunu ve tüm liderlere dost elini uzattığını deklare etti.
Dostluk için el uzattığı liderler arasında ben de bulunuyordum. Dünyaya açılmak konusunda samimi olduğunu göstermek için Libya’da yeni bir Dubai inşa etmekte kendisine  yardımcı olmam talebinde bulundu. Ben de o zamanlar yönetim ofisi başkanım olan Muhammed El Karkavi’yi Libya’ya gönderdim. El Karkavi’nin bu ziyaret sonrasında bana sunduğu rapora göre; Libya’ya vardıktan birkaç gün sonra Kaddafi’nin adamları tarafından Trablusta’ki ikamet yeri olan Bab El Aziziyye’ye götürülmüş. Biraz bekledikten sonra büyük bir odaya alınmış. İçeri girdiğinde Kaddafi’yi bir masada oturmuş deneyimsizliğini ortaya koyan gösterişli hareketlerle internette gezinir bir halde bulmuş.
“Karkavi’nin raporunu okuduktan sonra Libya’ya gittim”
Kaddafi El Karkavi’ye şunları söylemiş: “Dubai Emiri Şeyh Muhammed’in başardıklarından çok etkilendim. Afrika’ya Dubai benzeri gelişmiş bir ekonomik başkent kazandırmak istiyorum.” Kaddafi’nin tarih hakkında hiçbir bilgisi olmadığı izlenimi edinen El Karkavi; Kaddafi’nin kendisine çevresindeki kişilerin ya korkudan ya da bilerek –ki ben birinci olasılığı tercih ediyorum- kendisinden doğruları sakladığını söylemiş. Hiçbir anlamı olmayan bu uzun konuşma sırasında El Karkavi’ye hiçbir ülkeyi ve lideri beğenmediğini söylemiş. Asabice bir şekilde konuşuyormuş ve hiçbir şekilde kendisi ile tartışmak ya da karşı çıkmak mümkün değilmiş. Sözleri hiçbir şekilde gerçek  bir liderin sözlerine benzemeyecek kadar saçmaymış.
Muhammed El Karkavi’nin bu raporunu okuduğumda Libya’yı bizzat kendim ziyaret etmeye karar verdim ve uçağımla Trablus’a gittim. Trablus, tarihin merkezinde yer alan güzel bir şehirdi...
İlk gün şehrin eski bölümlerini gezdik. Burası insana gerçekten de hüzün veriyordu. İnsanın bu kadar zengin bir ülkenin nasıl bu kadar yoksul olabileceğini anlaması mümkün değil. Her yerde kanalizasyon atıkları vardı ve çöpler oraya buraya yığılmıştı. Kaynakların sınırlı ve su kaynaklarının az olduğu, insanların elektriksiz yaşadığı ellili yıllarda bile Dubai çok daha iyi bir durumdaydı. Ardından Sirte şehrinde kurulu olan çadırında Kaddafi’yi ziyaret ettim. Bir önceki buluşmamızda olduğu gibi görüşme boyunca neredeyse sadece kendisi konuştu.
O günün akşamında ise Trablus’un kalabalık meydanlarından birini gezmek istedik. Ama orada bizi bir sürpriz bekliyordu. Birileri meydandaki kalabalığa orada olduğumuzu haber vermişti. Bunun üzerine kalabalıklar durdurulamaz bir sel gibi arabamızın etrafını çevirdi. Sıcak ve samimi bir şekilde ziyaretimizden duydukları memnuniyeti ifade ediyorlardı. Ama  ileriye atılmaya çalışan bu kalabalık nedeniyle arabamız dengesini kaybetmeye başladı. Çok geçmeden binmiş olduğumuz arabanın neredeyse yerden yükseldiğini hissetim. Aşırı coşku ve heyecandan, samimi duygulardan kaynaklanıyor olsa da bu taşkınlık bizi korkutmaya başlamıştı. Onlarla konuşmaya çalıştım ama yüksek ses nedeniyle onlara sesimi duyuramadım. Nihayet korumalarımız bizleri kurtarmak için kalabalığa şiddetli bir şekilde müdahalede bulunmak ve uzaklaştırmak zorunda kaldı. Oysa bu şekilde müdahalede bulunmalarını hiç istememiştim.
Daha sonra Kaddafi bana Trablus’un kuzey doğusunda yer alan ve Yunan dönemine ait bazı tarihi eserlere ev sahipliği yapan Cebel El Ahdar bölgesini göstermek istedi. Muammer Kaddafi’nin oğlu Seyfülislam Kaddafi ile Kaddafi’nin yakın adamlarından biri olan ve geçmişte iç güvenlik ve ordu istihbarat başkanlığı görevinde bulunan, acımasızlığı ve sertliğiyle bilinen Abdullah El-Sinusi ile uçağa bindik.
El-Sinusi’nin uçak korkusu
Uçak havalanıp yol almaya başladığında El-Sinusi bizlere dönerek yıllardır ilk defa uçağa bindiğini söyledi. Ona neden bunca yıldır uçağa binmediğini sorduğumda bana, her zaman hedef alınan bir kişilik olduğunu ve bindiği uçağın saldırıya uğramasından korktuğunu söyledi. Bu sözlerin ardından aramıza bir sessizlik çöktü ve sanırım herkes bizimle paylaşılan bu ilk deneyimin kötü bir şekilde sonuçlanmamasını umuyordu.         
“Seyfülislam babasından daha bilgili”
Bu yolculuk sırasında Seyfülislam’la yaptığım konuşmada bana babasından daha bilgili ve  açık gözüktü. Seyfülislam bana; Babamın takip ettiği ekonomik model hakkında çok düşündüm. Bu model ne sosyalist veya komünist ne de kapitalist ” dedikten sonra  sözlerini şu şekilde sürdürdü: “Halka topraklarını iade etmemiz ve dünyaya daha fazla açılmamız gerektiği konusunda babamla çok konuştum.”
Ziyaretimiz sona erse de Libya halkı kalbimizdeki yerini her zaman korudu. Ona yardım etmek istedik ama işler yolunda gitmedi. Bir müddet sonra boş bir halkanın içinde dönüp durduğumuzu, işe yolsuzlukların karışmaya başladığını ve Kaddafi’nin reklam kampanyasında bir propaganda malzemesine dönüşmek üzere olduğumuzu fark edince, bu yeni proje ile ilgili yürüttüğümüz müzakerelerden çekildik.
Kaddafi değişiklik istemedi, değişimi diledi. Kaddafi değişim istemiyordu. Ama değişim için gerekli olan söylevler ve sözler değil, harekete geçmek ve başarmaktır.



İsrail, tarihi evleri yıkarak Güney Lübnan’ın siyasi hafızasını siliyor

Kafr Rumman’daki Yusuf Bey ez-Zeyn’in evi (Saad ez-Zeyn arşivi)
Kafr Rumman’daki Yusuf Bey ez-Zeyn’in evi (Saad ez-Zeyn arşivi)
TT

İsrail, tarihi evleri yıkarak Güney Lübnan’ın siyasi hafızasını siliyor

Kafr Rumman’daki Yusuf Bey ez-Zeyn’in evi (Saad ez-Zeyn arşivi)
Kafr Rumman’daki Yusuf Bey ez-Zeyn’in evi (Saad ez-Zeyn arşivi)

Nebatiye kentinin çevresi ile Kafr Rumman beldesinin günlük olarak bombalanması, Zeyn ailesinin birkaç ay önce yoğun İsrail hava saldırılarında hasar gören Yusuf Bey ez-Zeyn’in evinde ‘onarılabilecek ne varsa onarmak’ amacıyla restorasyon çalışması başlatmasını engellemedi. Nebatiye’nin en tanınmış ailelerinden birinin torunları, mirası korumanın, İsrail’in bölgedeki izleri ve hafızayı silme girişimine karşı bir meydan okuma olduğunu düşünüyor. İsrail’in, Güney Lübnan’daki özgün mimariye sahip tarihi evleri, siyasi ailelere ait konutları ve kentsel ve tarihi yapıları çeşitli biçimlerde ortadan kaldırmaya çalıştığı belirtiliyor.

fgthyj
Abdulaziz ez-Zeyn’in evi, yıkılmadan önce (Saad ez-Zeyn arşivi)

İsrail’in Güney Lübnan’a yönelik düzenlediği iki geniş çaplı savaş sırasında hava saldırıları ve bombardımanlar onlarca kültürel miras yapısını yok etti. Saldırılar, mimarileri ve kütüphaneleriyle Cebel Amil’in son iki yüzyıldaki siyasi tarihinin farklı dönemlerine ışık tutan siyasi ailelerin evlerini de hedef aldı. Yalnızca Nebatiye kentinde İsrail bombardımanı, 80 ila 110 yıllık 147 evi yıktı. Bu evlerin bazıları ise 200 yıl önce inşa edilen yapılardan zaman içinde genişletilmişti. Söz konusu yapılar, bölgede geçmiş on yıllarda etkili olmuş yerel liderlere, bakanlara ve milletvekillerine ait tarihi miras niteliğindeki mülklerdi. Yerel aktivistlerin aktardığına göre yıkım, Nebatiye çevresindeki siyasi ailelere ait konutları da kapsadı. Bunlar arasında Tayyibe beldesindeki Esad ailesinin konutu da bulunuyor. Konutla birlikte çok sayıda eski ev de yerle bir edildi. Bunlardan biri, bölgenin önde gelen tarihi siyasi figürlerinden Halil Abdullah’ın el-Hıyam’da 1862 yılında inşa edilen konağıydı.

Abdulaziz ez-Zeyn’in evi: Kültürel bir rol

İsrail bombardımanında çok ağır hasar gören Yusuf Bey ez-Zeyn’in evi, Abdulaziz ez-Zeyn’in konağının yıkılmasının ardından Nebatiye bölgesinde ayakta kalan son tarihi miras yapılarından ve mimari tanıklıklardan biri olma özelliğini taşıyor. Söz konusu konak, son yıllarda bölgenin kültürel merkezlerinden birine dönüşmüş, Abdulaziz ez-Zeyn’in oğlu Dr. Saad ez-Zeyn tarafından kültürel ve toplumsal etkinliklere ev sahipliği yapması amacıyla genişletilmişti.

Dr. Saad ez-Zeyn Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Ailemin evi (Abdulaziz ez-Zeyn’in konağı) 80 yıldan daha eskiydi. İsrail saldırısı evi tamamen yıktı ve yalnızca mimari özelliklerini değil, evin kültürel işlevini de ortadan kaldırdı” dedi. Doktor, evin en az 2000 yılından bu yana kültürel ve sosyal etkinliklere ev sahipliği yapılan bir alan olduğunu belirterek, burada Cebel Amil’in tarihini belgeleyen küçük bir müze kurduğunu anlattı. Evin zamanla ‘bölgenin kültürel uğrak noktalarından biri haline geldiğini’ ifade eden ez-Zeyn, daha sonra konağın bahçeler ve Lübnan’ın güneyindeki geleneksel yapıların temel unsurlarından biri olan divanhane yönünde genişletildiğini söyledi. Konak, son yıllarda ‘Saad ez-Zeyn’in evi’ olarak tanınıyordu.

hyj
Yıkıldıktan sonra Abdulaziz ez-Zeyn’in evi (Saad ez-Zeyn arşivi)

Büyük evin bombalanmasının ardından bitişiğindeki ‘Zeyn ailesinin konağı’ da hasar gördü. Söz konusu konak, 100 yılı aşkın süredir siyasi ve toplumsal liderliğin merkezi konumundaydı. Yaklaşık 150 yıl önce inşa edilen konakta, 19. yüzyılda Osmanlı Valisi yaşamış, daha sonra mülkiyeti Zeyn ailesine geçmişti.

Mezarlıklar da bu durumdan nasibini aldı

Zeyn, Lübnan’ın Büyük Lübnan Devleti ilan edilmesinin ardından 1924 yılında parlamentoya girdi. Ailesi, geçen yüzyıl boyunca Cebel Amil’in önde gelen siyasi ailelerinden biri haline geldi ve ailenin parlamentodaki temsili 2018 yılına kadar kesintisiz devam etti.

fgthyj
El-Hıyam’daki Al Abdullah ailesinin konutu, yıkımdan önce... İç mekânı kemerli taş tarzında inşa edilmiş (Sosyal medya)

Dr. Saad ez-Zeyn, “Yusuf Bey ez-Zeyn’in konağı ağır hasar gördü. Hasar çatıyı, avluyu ve Yusuf Bey’in mezarının da bulunduğu aile mezarlığını etkiledi. Şu anda evin yeniden kullanılabilir hale gelmesi ve bir siyasi döneme tanıklık etmeyi sürdürmesi için yoğun ve hızlı bir restorasyon çalışması yürütüyoruz. Aile, Cebel Amil’in kurucu ailelerinden biri ve kültürel, kalkınma ve toplumsal düzeylerde varlığını sürdürüyor. Bu rol benim ve amcam tarafından da devam ettiriliyor” dedi. Ez-Zeyn, siyasi ailelerin evleri ile kentsel ve tarihi yapıların yok edilmesinin, ‘izleri ve hafızayı topraktan silmeyi, böylece Lübnanlının evi, toprağı ve mirasıyla olan bağını koparmayı’ amaçladığını belirtti.

Kasıtlı ve sistematik yıkım

Nebatiye kentindeki kültürel ve sosyal çevreler, 2024 ve 2026 savaşlarında yaşananların ‘herhangi bir gerçek gerekçesi bulunmaksızın hafızanın sistematik biçimde yok edilmesi’ süreci olduğu görüşünde birleşiyor. Tarihsel olarak Hizbullah’a siyasi açıdan karşı konumda bulunan köklü ailelere ait evlerin hedef alınarak bombalanması ve yıkılması, İsrail ordusunun saldırıların yalnızca Hizbullah’ın tesisleri ve karargahlarına yönelik olduğu yönündeki açıklamalarını da boşa düşürüyor.

Bu kapsamda en dikkat çekici gelişmelerden biri, Güney Lübnan Kültür Konseyi’nin kurucusu ve eski milletvekili Habib Sadık’ın, Nebatiye’nin batısındaki Kefur beldesinde bulunan evinin yıkılması oldu.

xsdcfrgthy
Adnan eş-Şerif’in Nebatiye’deki evi, yıkılmadan önce (Kâmil Cabir arşivi)

Sadık, Güney Lübnan’ın en tanınmış siyasi ve kültürel aktivistlerinden biri olarak kabul ediliyor. 1992’de milletvekilliği yapan Sadık, 1940’lı yıllardan bu yana İsrail’in Güney Lübnan’a yönelik ihlallerini belgeleyen en önemli tarihçiler arasında yer aldı. Güney Lübnan Kültür Konseyi tarafından yayımlanan eserlerin hazırlanmasını teşvik eden Sadık, siyasi deneyiminin yanı sıra edebiyatçı, şair ve düşünür kimliğiyle de öne çıktı.

İhlalleri belgeleyen el yazmaları

Güney Lübnan Kültür Konseyi’nin Nebatiye Şubesi Başkanı Kâmil Cabir, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Habib Sadık’ın el-Hıyam’daki evinin 1977’de yıkılmasının ve bölgenin 2000 yılına kadar işgal altında kalmasının ardından aile, Beyrut ile Nebatiye arasında yaşamak zorunda kaldı. Bunun üzerine aile, kent dışında Güney Lübnanlıların evlerine benzeyen, çevresi çam ağaçlarıyla kaplı ve güllerin açtığı bir bahçesi bulunan bir ev inşa etmekte kararlıydı” dedi.

chyju
Habib Sadık’ın evi, Ağustos 2026’da İsrail hava saldırısı sonucu yıkıldıktan sonra (Sosyal medya)

Cabir, “Sadık, evin alt katındaki divanhaneye özel önem verdi. Burada çeşitli radyo programlarında sunduğu çok sayıda el yazması ile 1960’lı ve 1970’li yıllara ait yazılarını muhafaza ediyordu. Divanhanede kitap, el yazması ve diğer kültürel miras unsurlarından oluşan geniş kütüphaneler oluşturdu” ifadelerini kullandı. Sadık’ın ‘Güney Lübnan hakkında eserler ve kitaplar kaleme alıp yayımlayan en önemli kültürel isimlerden biri olduğunu’ belirten Cabir, bunların İsrail’in Güney Lübnan’daki ihlallerini ve işgal biçimlerini belgelediğini söyledi. Cabir, söz konusu çalışmaların su kaynakları ve coğrafya gibi konulardaki İsrail emellerinin yanı sıra işgal yoluyla Güney Lübnan’a verilen zararı da ortaya koyduğunu kaydetti.

hyju
Habib Sadık’ın arkadaşlarıyla bir araya geldiği bir fotoğraf (Sosyal medya)

Bu açıdan bakıldığında evin hedef alınmasının ‘Habib Sadık’ı, rolünü, mirasını ve yaşam çizgisini hedef almak’ anlamına geldiğini belirten Cabir, ‘kapalı olan ve her gün bir görevli tarafından kontrol edilen’ evin hedef alınmasının herhangi bir güvenlik boyutu taşıdığı görüşünü ise reddetti.

Mimari ve siyasi mirasın silinmesi

Bu yıkım, Nebatiye kentindeki kentsel, mimari ve siyasi mirası ortadan kaldırmaya yönelik planın bir parçasını oluşturuyor. 2024 savaşının ardından kentteki kültürel çevrelerin öncülüğünde, sivil toplum kuruluşlarının belediyeyle iş birliği yaptığı bir girişim başlatıldı. İsrail bombardımanında yıkılan tarihi yapıların belgelenmesini amaçlayan çalışma, metnin kaleme alınmasından yalnızca iki hafta önce güncellendi. Yapılan envanter çalışmasında, 147 evin tamamen yıkıldığı ve bu evlerden geriye çok azının kaldığı tespit edildi.

fgthyju
Nebatiye’nin er-Rahibat mahallesindeki Muhammed el-Fadl Sarayı (Kâmil Cabir arşivi)

2026 savaşında ise Menşiye bölgesinde bulunan Fadl el-Fadl’ın evinden geriye kalanlar da yıkıldı. Yapımı geçen yüzyılın sonlarına dayanan evin tasarımını Mısırlı bir mühendis üstlenmişti. Fransız Yüksek Komiseri olarak Lübnan’da görev yapan General Gouraud da 1920’li yıllarda Güney Lübnan’a gerçekleştirdiği ziyaret sırasında bu evi ziyaret etmişti.

scdfgthyju
Nebatiye’deki Dr. Behcet el-Mirza’nın evi (Kâmil Cabir arşivi)

Eski milletvekili Muhammed Bey el-Fadl’ın evinin ise çevresine düzenlenen saldırılar nedeniyle büyük bölümleri 2024’te yıkıldı. 102 yıllık evin durumunu Nebatiye’deki bir sivil toplum kuruluşu aracılığıyla belgeleyen Kâmil Cabir, evi satın alan kişinin yapıyı yeniden restore etme kararı aldığını söyledi.

Kültürel hafızanın yok edilmesi

Nebatiye sakinleri, yıkımın kentin kültürel mirasına, toplumsal ve siyasi hafızasına, ayrıca kentsel dokusuna işaret eden yapılara yönelik olduğunu düşünüyor. Nebatiye’de örneğin, eski bakan ve milletvekili Refik Şahin’in konağı ile eski milletvekilleri ve bakanlar Galib ve Fehmi Şahin’in babası Said Şahin’in evi İsrail’in hava saldırılarıyla tamamen yıkıldı. Bunun yanı sıra, bir dönem mimari şaheser olarak kabul edilen yapılar da öne çıkıyor. Bunlar arasında, cephelerinde doğal taş işlemeleri bulunan ve 20. yüzyılda Nebatiye’de halka sağlık hizmeti sunmak amacıyla evini açan ilk doktorlardan biri olan Dr. Behcet el-Mirza’nın evi de bulunuyor. Söz konusu yapı, kentin en güzel evlerinden biri olarak değerlendiriliyordu.

hyjukı
Nebatiye şehrinde tamamen yıkılan Said Şahin, Galib Şahin ve Fehmi Şahin’in evi (Kâmil Cabir arşivi)

Mahmud Şahin’in evi de 2026 yılında yıkıldı. Geçtiğimiz yüzyılda okul olarak kullanılan bu ev, 200 yıl önce inşa edilmiş eski yapıların kalıntıları üzerine kurulan evlerden biriydi.

6 Eylül 2026’da İsrail'in düzenlediği hava saldırısında, 100 yıl önce inşa edilmiş bir mimari şaheser olan Dr. Adnan Şerif’in evi yıkıldı. Ayrıca eski milletvekili Enver Sabbah’ın evi de yıkıldı. 1990’ların başında Nebatiye kentindeki bir tepenin üzerine inşa edilen ev yıkılırken, ailenin Nebatiye’deki konağı ayakta kaldı. Saldırılarda, 1980’lerden bu yana işgal döneminde Nebatiye bölgesine sağlık hizmeti sunan en önemli hastanelerden biri olan Gandur Hastanesi de yıkıldı.

Tarihe karşı savaş

İsrail’in hava saldırıları yalnızca ev ve konakların yıkılmasıyla sınırlı kalmadı, güneydeki arkeolojik alanları da kapsadı. Nebatiye kentinde Memlük dönemine ait bir çarşı yoğun bombardımana maruz kaldı ve çarşının bir bölümü yıkıldı. Güney Lübnan’ın sahil kenti Sur’da, UNESCO’nun listesinde yer alan bir alandaki tarihi bir sütunun tepesindeki başlık da yerinden söküldü. Ayrıca hem Müslümanların hem de Hristiyanların ziyaret ettiği Güney Lübnan’daki Şama beldesinde bulunan ve Şemun es-Safa adını taşıyan dini alan yıkıldı. Şama Haçlı Kalesi de tahrip edildi.

Bunun yanı sıra, et-Taybe beldesinde bulunan ve çevresi belde meydanında yıkılan el-Ayn el-Fuka hakkında da herhangi bir bilgi bulunmuyor. Su toplamak amacıyla inşa edilen ve spiral biçimde tasarlanan sarnıç, Roma ve Bizans dönemlerine ait örneklerle benzerlik taşıyan mimari unsurlar barındırıyor. Sarnıç, Osmanlı döneminde restore edilmişti.

thyju
Et-Taybe kasabasındaki antik kaynak (Sosyal medya)

Lübnan Kültür Bakanı Gassan Selame, geçtiğimiz ay Reuters’a yaptığı açıklamada, söz konusu bölgenin dışında kalan tarihi beldelerin de yoğun hava saldırılarına maruz kaldığını belirterek bunlar arasında Sur ve Nebatiye’yi gösterdi. Selame, yoğun bombardımanın Tibnin beldesini de vurduğunu ve bunun burada bulunan Haçlı kalesinin zarar görmüş olabileceğine ilişkin endişelere yol açtığını söyledi. Selame, “Miras yalnızca Roma ve Fenike dönemlerine ait eserler değildir. Miras aynı zamanda tarihi yapılar, arkeolojik alanlar ve kültürel işlev taşıyan yapılardır” ifadelerini kullandı. Selame, İsrail’in yürüttüğü operasyonun Lübnan tarihinin yüzyıllarını tamamen silmesinden endişe ettiğini dile getirdi.

UNESCO da yaptığı açıklamada, Dünya Mirası Listesi’nde yer alan ve örgüt tarafından güçlendirilmiş koruma statüsüne tabi tutulan Sur kentinin durumundan endişe duyduğunu belirtti. Örgüt ayrıca, Güney Lübnan’daki Şama Kalesi’nin zarar gördüğüne ilişkin haberlerden ve Şekif Kalesi yakınlarında çatışmalar yaşanmasından ‘büyük endişe’ duyduğunu ifade ederek ‘kültürel varlıklara yönelik yasa dışı saldırılar’ olarak nitelendirdiği eylemleri kınadı.


Hafter’in oğulları arasında Libya’daki ‘nüfuz alanları’ için yaşanan rekabetin ardındaki gerçek ne?

Saddam ve Halid Hafter, geçtiğimiz ağustos ayında Libya Ulusal Ordusu’nun (LUO) Askeri istihbarat Başkanı Fevzi el-Mansuri’nin anma töreninde (LUO Genel Komutanlığı)
Saddam ve Halid Hafter, geçtiğimiz ağustos ayında Libya Ulusal Ordusu’nun (LUO) Askeri istihbarat Başkanı Fevzi el-Mansuri’nin anma töreninde (LUO Genel Komutanlığı)
TT

Hafter’in oğulları arasında Libya’daki ‘nüfuz alanları’ için yaşanan rekabetin ardındaki gerçek ne?

Saddam ve Halid Hafter, geçtiğimiz ağustos ayında Libya Ulusal Ordusu’nun (LUO) Askeri istihbarat Başkanı Fevzi el-Mansuri’nin anma töreninde (LUO Genel Komutanlığı)
Saddam ve Halid Hafter, geçtiğimiz ağustos ayında Libya Ulusal Ordusu’nun (LUO) Askeri istihbarat Başkanı Fevzi el-Mansuri’nin anma töreninde (LUO Genel Komutanlığı)

Libya Ulusal Ordusu (LUO) Komutanı Mareşal Halife Hafter’in üç oğlunun Libya’nın doğusundaki askeri ve kalkınma alanlarında etkili konumlara yükselmesi, aralarındaki ilişkinin niteliğine ilişkin soru işaretlerini artırdı. Bu durumun ‘nüfuz alanları’ için bir rekabet mi, yoksa tek bir merkezi liderlik altında görev paylaşımı mı olduğu tartışılıyor.

Son yıllarda Hafter’in oğullarının etkili kurumlarda üst düzey görevlere gelmesi dikkat çekiyor. En küçük oğlu Saddam, geçen yıl yaz aylarından bu yana LUO Komutan Yardımcılığı görevini yürütürken, kardeşi Halid Genelkurmay Başkanlığı görevini üstleniyor. Belkasım ise Şubat 2024’ten bu yana Libya Yeniden İmar Fonu’nu yönetiyor. Parlamento, yeniden imar dosyası kapsamında fona geniş yetkiler vermişti.

Hafter’in diğer oğulları Sıddık ve Ukbe ise daha az etkili konumlarda öne çıkıyor. Sıddık, ‘ulusal uzlaşı’ kapsamında aşiretler arası arabuluculuk faaliyetlerinde bulunurken, Ukbe teknoloji ve dijital dönüşüm alanlarında çalışmalar yürütüyor.

fgthy
Belkasım Hafter, bu ay düzenlenen Bingazi Üniversitesi açılış töreninde babasının alnını öperken (LUO Genel Komutanlığı)

Geçen hafta 86 milletvekilinin, Temsilciler Meclisi’nin (TM) iç tüzüğünü değiştirerek TM Başkanı Akile Salih’in görevden alınmasının önünü açabilecek bir düzenleme için harekete geçmesi, Saddam ile Halid arasında bir görüş ayrılığı bulunup bulunmadığına ilişkin soru işaretlerini yeniden gündeme getirdi. Bu iddialar, Libya’daki yerel aktivistlerin yanı sıra uluslararası medyada da tartışıldı.

Şarku’l Avsat’ın Africa Intelligence internet sitesinden aktardığına göre Saddam, parlamentodaki bu girişimleri desteklerken, bazı haberlerde Halid’in ‘oturumun yapılmasını engellemede ve Akile Salih’in TM Başkanlığı görevini sürdürmesini desteklemede’ rol oynadığı öne sürüldü. Fransız gazetesi Le Monde da geçen ay yayımladığı bir haberde, söz konusu olası rekabete dikkat çekmişti.

Tahminler ve hipotezler

Libyalılar arasında ‘rekabet’, hatta ‘nüfuz mücadelesi’ olduğu görüşüne katılanlar da bulunuyor. Libyalı siyasi analist Muhammed Mahfuz, bunun ‘daha önce görülmemiş bir gerilim düzeyine ulaştığını’ savunuyor.

Mahfuz Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, ‘bu mücadelenin daha önceki işaretlerinin son parlamento oturumuyla kamuoyuna yansıdığını ve taraflara bağlı blog yazarları arasında bir mücadeleye dönüştüğünü’ belirtti. Bu görüşe, Kraliyet Birleşik Hizmetler Enstitüsü’nde (RUSI) araştırmacı olarak görev yapan Celal Harşavi de katılıyor.

Buna karşılık LUO Komutanlığı’na yakın kaynaklar Şarku’l Avsat’a yaptıkları açıklamada, bu varsayımın ‘doğru olmadığını’ ve söz konusu durumun tek bir merkezi liderlik altında görev dağılımından ibaret olduğunu ifade etti.

LUO’ya yakın askeri araştırmacı Muhammed et-Terhuni ise ‘bazı konularda komutanlar arasında görüş ayrılıklarının yaşanmasının ihtimal dışı olmadığını, ancak bunun açık bir anlaşmazlığa veya çatışmaya dönüşmesinin uzak bir ihtimal olduğunu’ söyledi.

Terhuni, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, söz konusu rekabetin ‘nüfuz için değil, icraat konusunda’ yaşandığı görüşünü dile getirerek, Halid ve Saddam’ın girişimlerinin ‘askeri kurumun geleceğini korumayı ve bazı siyasi güçlerin genel komutanlık üzerinde etkide bulunma girişimlerini engellemeyi’ amaçladığını belirtti.

fgbhyjuk
LUO Komutanı Mareşal Halife Hafter (LUO Genel Komutanlığı)

Saddam’ın geçen yıl yaz aylarında LUO Komutan Yardımcılığı görevine atanması, Libya’nın doğusundaki liderliğin geleceğine ilişkin spekülasyonların erken dönemde gündeme gelmesine yol açtı. ABD merkezli Simpson Araştırma Merkezi, Saddam’ın haleflik sürecindeki konumunu güçlendirmesi ihtimaline dikkat çekerken, bunun Genelkurmay Başkanlığı görevini yürütmesine rağmen kardeşi Halid’in geri plana itilmesine yol açabileceği değerlendirmesinde bulundu.

Libya’daki kurumların ve yürütme organının birleştirilmesini amaçlayan ‘ABD girişimi’ kapsamında Saddam’ın gelecekteki rolüne ilişkin soru işaretleri de arttı. Medyada, önerilen formül kapsamında Saddam’ın Libya Başkanlık Konseyi Başkanlığı’nı, Abdulhamid Dibeybe’nin ise birleşik hükümetin başkanlığını üstlenmesinin öngörüldüğü iddia edildi.

Net bir hiyerarşi

Geçtiğimiz nisan ayında Halid Hafter’e atfedilen açıklamalarda, ‘krizin uzamasına yol açabilecek dış gündemler tarafından desteklenen herhangi bir siyasi düzenlemenin sürdürülmesini reddettiği’ ifade edildi. Bu açıklama o dönemde, ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Danışmanı Massad Boulos’un girişimine karşı bir tutum olarak yorumlandı.

Ancak siyasi araştırmacı Muhammed Mutayrid, iki ay sonra LUO Komutanlığı’ndan gelen ve ‘ABD girişimini’ memnuniyetle karşıladığını belirten açıklamanın bu varsayımı geçersiz kıldığını düşünüyor. Mutayrid, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, ‘iki hafta önce Halid ve Saddam arasında son gelişmelerin ele alındığı, medyaya duyurulmayan bir toplantı’ gerçekleştirildiğine dikkat çekti.

Terhuni ise Saddam ve Halid’in her ikisinin de ‘emirlerin verilmesi ve uygulanmasında açık bir hiyerarşiye dayanan, disiplinli bir askeri kuruma’ mensup olduğunu belirterek, “Şu ana kadar Halid ve Saddam’ın siyasi sahneye doğrudan müdahalesini veya aralarında açık bir rekabet bulunduğuna işaret eden herhangi bir girişimini görmedik” dedi.

Terhuni, Belkasım’a ilişkin olarak da Libya Yeniden İmar Fonu’ndaki çalışmalarının, projelerin hayata geçirilmesine ve ülkenin doğusundaki kalkınma sürecinin ilerletilmesine odaklandığını söyledi.

Libya Güvenlik ve Askeri Çalışmalar Merkezi daha önce, liderliğin geleceğine ilişkin senaryolar kapsamında, rekabetin ötesine geçen bir çatışmanın Hafter’in oğulları arasında ortaya çıkabileceği ihtimalini gündeme getirmişti.

LUO’ya yakın siyasi analist Abdullah ed-Dibani ise Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Hafter’in oğulları arasında gelecekte bir çatışma yaşanması ihtimalini düşük görüyor. Dibani, ‘görev dağılımının tek bir merkezi anlayış doğrultusunda yapıldığını; askeri, güvenlik ve kalkınma alanlarındaki rollerin tamamlayıcı bir çerçevede yürütüldüğünü ve bunun nüfuz mücadelesi anlamına gelmediğini’ belirtti.

‘Muhtemel rekabet’ ile ‘görev paylaşımı’ arasında süren tartışmaların ortasında, Hafter’in oğullarının üstlendiği görevler Libya’nın doğusundaki liderliğin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde önemini koruyor. Ancak şu ana kadar aralarında bir çatışma bulunduğunu kesin biçimde ortaya koyan bir kanıt bulunmuyor.


Etiyopya'nın herkese uygun savaşı: Kızıldeniz denklemi değiştirecek mi?

Addis Ababa'da, Etiyopya Silahlı Kuvvetleri'ni desteklemek için düzenlenen bir gösteri sırasında toplanan diğerlerine katılan bir adam Etiyopya bayrağı sallıyor (AFP)
Addis Ababa'da, Etiyopya Silahlı Kuvvetleri'ni desteklemek için düzenlenen bir gösteri sırasında toplanan diğerlerine katılan bir adam Etiyopya bayrağı sallıyor (AFP)
TT

Etiyopya'nın herkese uygun savaşı: Kızıldeniz denklemi değiştirecek mi?

Addis Ababa'da, Etiyopya Silahlı Kuvvetleri'ni desteklemek için düzenlenen bir gösteri sırasında toplanan diğerlerine katılan bir adam Etiyopya bayrağı sallıyor (AFP)
Addis Ababa'da, Etiyopya Silahlı Kuvvetleri'ni desteklemek için düzenlenen bir gösteri sırasında toplanan diğerlerine katılan bir adam Etiyopya bayrağı sallıyor (AFP)

Sergey Eldinov

Üç yıldır, Kızıldeniz'in batı kıyısında, gözlerden uzak ve kayda değer bir ilgi görmeyen bir iç savaş sürüyor. Kendisini çevreleyen bu sessizlik tesadüfi değildi; aksine, bölgedeki çoğu ülkenin ve büyük jeopolitik güçlerin başkentlerinin çıkarlarına hizmet etmek için kasıtlı olarak sürdürüldü ve pekiştirildi. Ancak, dünyanın genelinin bu sessizliğin sonuçlarına katlanması mümkün değil.

23 Eylül'de Tigray Halk Kurtuluş Cephesi (TPLF), Mekelle, Aksum ve Şire havaalanlarını ele geçirdi. Reuters'e göre, Amhara bölgesinde de kendisine bağlı güçler, 2020 ile 2022 yılları arasında kendisine karşı federal hükümetin yanında yer alan Fano milisleriyle birlikte savaşıyor. Çatışmalar Afar bölgesine de yayıldı. Uzun bir süre göz ardı edildikten sonra, savaş CNN, Foreign Policy ve Uluslararası Kriz Grubu'nun dikkatini çekmeye başladı, ancak sadece haberlerde yer alması, hak ettiği ilgiyi gördüğü anlamına gelmiyor.

Başkentin kontrolü için yürütülen bir savaş

Çoğu medya kuruluşu onları hâlâ “Tigray isyancıları” olarak adlandırıyor. 20 Eylül'de, Amhara'daki Fano Ulusal Hareketi'nin Lideri Zemene Kassie, “Etiyopya Halklarının Hayatta Kalma İttifakı”nın kurulduğunu duyurdu. İttifak, Tigray Halk Kurtuluş Cephesi, Fano ve Oromo Kurtuluş Ordusu da dahil olmak üzere yedi taraftan oluşuyor. İttifak, Etiyopya'nın on iki bölgesinden altısında desteğe sahip olduğunu söylüyor. Amacı ise, ülkenin artık çöküşün eşiğinde olduğu varsayımına dayanarak, Başbakan Abiy Ahmed ile Refah Partisi'ni devirmek ve geçici bir yönetim kurmak.

Özünde yaşananlar, Addis Ababa'nın kontrolü etrafında dönen bir iç savaştır.

yu7k
Tigray Halk Kurtuluş Cephesi'nin bölgedeki havaalanlarını ele geçirmesinin ardından kuzey Etiyopya'da gerilimlerin tırmanmasıyla birlikte, TPLF üyeleri Mekelle'deki ana yolda yürüyor, 23 Eylül 2026 (AFP)

Çevredeki ayrılıkçı isyanlar genellikle iç meseleler olarak görülür, ancak birleşik bir muhalefet ülke çapında bir savaş yürüttüğünde, hükümetin meşruiyeti güçlü bir şekilde sorgulanmaya başlar. Ancak, çatışmayı bölgesel bir anlaşmazlık olarak tanımlamak, basitçe bu soruyu gizlemeyi başarır. İttifakın kendisi de kırılgan; TPLF ve Fano, 2020 ve 2022 yılları arasında birbirleriyle savaştılar. Yine de bu kez, üç büyük silahlı güç ilk defa tek bir kampta birleşiyor.

Savaştan önceki savaş

2020 ve 2022 yılları arasında kaç kişinin öldüğünü kimse tam olarak söyleyemez. O dönemde Afrika Birliği tarafından arabulucu olarak görevlendirilen Olusegun Obasanjo, ölü sayısını yaklaşık 600 bin olarak tahmin etti. Afrika Birliği’nin yakın zamanda tekrar arabuluculuk yapmasını istediği kişi de o. Ghent Üniversitesi'nden bir ekip ise, yalnızca Tigray'da 162 bin ila 378 bin sivilin öldüğünü tahmin ederken, Etiyopyalı yetkililer can kayıplarının 100 binden az olduğundan bahsetti.

İçeride Sayın Abiy bir savaş yürütüyor, dışarıda ise bölgesel bir güç inşa etmeye çalışıyor. Ana hedefi, Etiyopya'nın 1993'te Eritre'nin bağımsızlığını kazanmasıyla kaybettiği denize erişimi yeniden kazanmaktır

Ancak en çarpıcı rakam çok daha küçük. Kasım 2020 ile Ocak 2023 arasında, çatışmaları izleyen bir kuruluş olan Silahlı Çatışma Yeri ve Olay Verileri Projesi (ACLED), açlıktan kaynaklanan ölümler hariç, Tigray, Afar ve Amhara'da 9.861 bildirilen ölüm vakası kaydetti. Buna rağmen, Ghent ekibi, doğrudan öldürülen sivillerin sayısının 36 bin ile 60 bin arasında olduğunu tahmin ediyor; bu ise kaydedilen rakamın üç buçuk ila altı katı. Kurbanların geri kalanına gelince, iletişim kesintisi nedeniyle kayboldular.

2022’de imzalanan Pretoria Anlaşması Tigray'daki savaşı durdurdu, ancak 2023 baharına gelindiğinde iç savaş Amhara'ya taşınmıştı. Hükümetin Fano güçlerini silahsızlandırmaya girişmesinden beri, bu güçler federal orduya karşı savaşıyorlar.

cvfgbh
Tigraylı isyancılar ile Etiyopya federal hükümeti arasında yeniden başlayan çatışmalar sırasında, Mekelle'deki yerel bir pazarda un ve diğer gıda ürünlerini satın almak için toplanan sakinler, 24 Eylül 2026 (AFP)

BM'ye göre, Ağustos ve Aralık 2023 arasında Amhara'da askeri güçlerin düzenlediği 18 insansız hava aracı saldırısında 248 sivil hayatını kaybetti. Aynı yıl içinde, bölgede insan hakları ihlalleri sebebiyle 740 kişi hayatını kaybetti.

El Cezire, Etiyopyalı medya kuruluşları ve insan hakları örgütleri dışında, bu olaylar çok sınırlı bir şekilde ele alındı ​​ve kimse onları daha geniş bir iç savaşın parçası olarak değerlendirmedi.

Tanıkların susturulması

Bu olayları çevreleyen sessizlik kendiliğinden oluşmadı; kasıtlı olarak dayatıldı. Kasım 2020'deki savaşın ilk gününden itibaren hükümet Tigray'da telefon hatlarını ve internet hizmetlerini kesti ve bu iletişim kesintisi savaşın büyük bir bölümünde devam etti.

New York Times ve The Economist muhabirlerinin basın kartları iptal edildi.

İhlalleri araştıran tek bağımsız uluslararası kuruluş olan BM Etiyopya Uzmanlar Komisyonu'nun ise görev süresi 2023'te sona erdi. Addis Ababa, komisyonun feshedilmesi için lobi yaparken, komisyonun kurulmasını ve görev süresinin yenilenmesini destekleyen Avrupa Komisyonu bu konuda herhangi bir taslak karar sunmaktan kaçındı.

2025'ten itibaren bu kısıtlama sadece bir uygulama değil, yasanın bir parçası haline geldi. O yılın nisan ayında kabul edilen değişiklikler, Medya Düzenleme Kurumu'na lisansları askıya alma ve iptal etme konusunda doğrudan yetki verdi. Tigray ve Amhara'daki olayları takip eden iki Deutsche Welle muhabiri süresiz olarak çalışmaktan men edildi. Haziran ayında, Fransız La Croix gazetesinin muhabiri Augustin Basile'den, zorunlu seferberlik uygulamasıyla ilgili Şire'den gönderdiği haberin yayınlandığı gün ülkeyi terk etmesi istendi. Üç ay sonra savaş patlak verdi ve NetBlocks'a göre Tigray bir kez daha dış dünyadan izole edildi.

Dürüst olmak gerekirse, bu taktiklerin hiçbirini Sayın Abiy’in kendisi icat etmedi. Tigray Halk Kurtuluş Cephesi liderliğindeki önceki hükümetler de interneti kesme yoluna gitmiş ve basını kısıtlamak için terörle mücadele yasalarını kullanmıştı. Zira bilgiyi kontrol etmek, bu savaşta tüm tarafların iyi bildiği bir dildir.

Addis Ababa'nın emelleri

İçeride Sayın Abiy bir savaş yürütüyor; dışarıda ise bölgesel bir güç inşa ediyor. Ana hedefi, Etiyopya'nın 1993'te Eritre'nin bağımsızlığını kazanmasıyla kaybettiği denize erişimi yeniden kazanmaktır. Etiyopya, Cibuti limanlarını kullanmak için yılda yaklaşık 1,5 milyar dolar ödüyor.

xcdfghy
Amharalı Fano milislerinden savaşçılar, Tigray Halk Kurtuluş Cephesi’nin işgali sebebiyle halkının sıkıntılar çektiği kuzey Etiyopya'daki Lalibela şehrindeki Aziz George Kilisesi'nde fotoğraf çektiriyor, 7 Aralık 2021 (AFP)

Somaliland ile 2024 yılında Berbera Limanı ile ilgili imzaladığı mutabakat zaptıysa, Mogadişu ile bir anlaşmazlığa neden oldu. Eritre'nin Assab Limanı’nın kaybedilmesiyle ilgili olarak Sayın Abiy, “Dün yapılan hata yarın düzeltilecek” diyerek denize erişimi “hayatta kalma meselesi” olarak nitelendirdi. Deniz, emellerinin ilk ayağını oluştururken, Nil Nehri de ikincisini oluşturuyor. Etiyopya, 2025 yılında Mısır'ın itirazlarına rağmen inşa edilen Büyük Etiyopya Rönesans Barajı'nı hizmete aldı.

Tigray, Amhara ve Oromo'daki iç çatışmalarla boğuşan Etiyopya, Kızıldeniz'e doğru harekete geçebilecek veya Nil konusunda Mısır'a baskı uygulayabilecek bir konumda değil

 24 Eylül'de, Tigray saldırısının başlamasından sadece bir gün sonra, Başbakan Abiy Ahmed, Cumhurbaşkanı İsmail Ömer Gulle ve Nijeryalı iş adamı Aliko Dangote ile birlikte 660 milyon dolarlık bir yakıt boru hattı projesinin temel atma törenine katılmak üzere Cibuti'deydi. Kuzeydeki devam eden savaş, törenin düzenlenmesine engel olmadı.

Kimsenin güçlü bir Etiyopya'ya ihtiyacı yok

Sayın  Abiy'e verilen Nobel Barış Ödülü, Ocak 2022'de Nobel Komitesi kendisine savaşı sona erdirme konusundaki kişisel sorumluluğunu hatırlatana kadar, bir yıldan fazla bir süre boyunca ona eleştirilere karşı bir kalkan sağladı. Bugün ülkeye halen bir sessizlik hakim, çünkü zayıf ve parçalanmış bir Etiyopya neredeyse herkesin çıkarlarına hizmet ediyor.

Ekim 2024'te Mısır, Eritre ve Somali Asmara'da bir zirve düzenledi. Analistler, üç ülkeyi birleştiren hususun, her şeyden önce, Addis Ababa'ya karşı düşmanca tutumları olduğuna inanıyor.

Tigray, Amhara ve Oromo'daki iç çatışmalarla meşgul olan bir Etiyopya, Kızıldeniz'e doğru ilerleyebilecek, Nil konusunda Mısır'a baskı uygulayabilecek veya Eritre'nin eylemlerine karşılık verecek önemli kozlara sahip olabilecek bir konumda olmayacaktır. Buna karşılık, Cibuti bu durumdan sessizce faydalanıyor gibi görünüyor. Assab Limanı’nın kaybedilmesiyle Etiyopya'nın Cibuti'ye güvenmekten başka seçeneği kalmadı.

Uzak başkentlere gelince, onlar da Etiyopya'nın mevcut durumunu elverişli buluyorlar. Milyonlarca mülteciyi ülke dışına göç etmeye zorlayacak kadar çökmedi, bölgenin haritasını yeniden çizecek kadar da büyümedi. Savaşın açıkça kınanması, savaşın sona ermesini talep etmek anlamına gelirken, barış Addis Ababa'ya birçok kişinin yeniden kazanmasını istemediği bir güç ve nüfuz düzeyini geri kazandırabilir.

Bu nedenle, mevcut statüko onlar için daha elverişli görünüyor: Etiyopya savaş halinde, ancak çökmüyor.

dfgthy
Etiyopya Ulusal Savunma Kuvvetleri askerleri, Etiyopya'nın Gondar şehrinin 70 kilometre kuzeydoğusundaki Debat eğitim sahasında eğitimlerini tamamladıktan sonra sloganlar atıyor, 14 Eylül 2021 (AFP)

Çin ise bu durumu değiştirmeyen bir istisnadır. İstikrarsızlık ona önemli ölçüde zarar veriyor, ancak kimin kazanacağına da aldırış etmiyor. Herhangi bir hükümetle iş yapabilir ve inşa ettiği veya sağladığı her şeye, Addis Ababa'da iktidara gelecek herhangi bir hükümet ihtiyaç duyacaktır.

Kırılma mı, dönüşüm mü?

Bu sessizlik Addis Ababa ve diğer bazı taraflar için uygun olabilir, ancak dünyanın geneli için kabul edilemez. Etiyopya, yaklaşık 139 milyon nüfusuyla Afrika'nın ikinci en kalabalık ülkesi ve Doğu Afrika'nın ikinci büyük ekonomisi. Ayrıca Afrika Birliği'nin genel merkezine de ev sahipliği yapıyor. Sessizlik, her bir taraf için rasyonel bir seçim gibi görünebilir, ancak herkes tarafından benimsendiğinde tehlikeli hale gelir.

Bu büyüklükteki bir ülkede, iç savaş sadece taraflar arasında bir ayrışmayı temsil etmez; tüm Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz bölgesinin güvenlik mimarisini etkileyen bir dönüşümü temsil eder. Bu durum, Etiyopya'nın kendi savaşını yürüten Sudan ve Somali ile sınır komşusu olması gerçeğiyle daha da karmaşık hale geliyor.

Kızıldeniz

Körfez ülkelerine gelince riskler daha da acil ve doğrudan. Ticaret yolları ve enerji kaynakları Kızıldeniz'den geçiyor ve burada Husiler bir kez daha seyrüseferi tehdit ederken, Etiyopya batı kıyısında baskın güç konumunda. Temmuz ayında Suudi Arabistan, 14 ülkenin katılımıyla uluslararası bir deniz savunma koalisyonunun kurulması ile sonuçlanan görüşmelere ev sahipliği yaptı. Kızıldeniz'in güvenliği, kıyı devletlerinin istikrarıyla bağlantılı ve zayıflığa dayalı bir dengeyi korumak, bu güvenliği de kademeli olarak zayıflatacaktır.

Etiyopya'yı çevreleyen sessizliğin iki düzeyi var. Birincisi Addis Ababa'nın kendi çıkarlarıyla ilgili. İkincisi ise diğer tarafların çıkarlarıyla bağlantılı

Sonsuz savaşlar, alevleri savaşan tarafların sınırları içinde kaldığı sürece uzaktan yönetilebilir. Ancak Etiyopya savaşı zaten sınırlarının ötesine taşmaya başladı. Addis Ababa, Asmara'yı Tigray Halk Kurtuluş Cephesi'ni desteklemekle suçluyor; Eritre ise bu suçlamayı reddediyor. Sudan ordusu da Etiyopya'yı Hızlı Destek Kuvvetleri'nin (HDK) kendi topraklarında kamp kurmasına izin vermekle suçluyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Etiyopya'yı çevreleyen sessizliğin iki boyutu var. Birincisi, Addis Ababa'nın kendi çıkarlarıyla ilgili ve iletişimi kesmek, gazetecileri sınır dışı etmek ve BM komitesinin çalışmalarını sonlandırmak gibi pratik ve teknik yollarla bu çıkarlarını pekiştirmeye çalışıyor. İkincisi ise diğer tarafların çıkarlarıyla bağlantılı, çünkü zayıf bir Etiyopya, komşularının çıkarlarına hizmet eder ve diğer birçok aktörün çıkarları için uygundur.

Ancak, her bir taraf için mantıklı görünen husus, herkes için bir tehlike haline gelebilir. 2020-2022 savaşı 162 bin ila 600 bin kişinin ölümüne neden oldu ve bu kayıpların gerçek boyutunun çok azı dünyaya ulaştı. Yeni savaş da aynı yolu izliyor, ta ki Kızıldeniz dünyayı dikkatini kendisine yöneltmeye zorlayana kadar.